Okumak edimi ve geleceği

Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan hemen önceki yıllarda Türkiye'deki okur-yazar oranının yüzde 6, aynı oranın Orta Avrupa'da ortalama yüzde 80 olduğunu (Fransa'da yüzde 87) artık biliyoruz, tıpkı Türklerin eskiden de Türkçe konuştuğunu, ama devlet bürokrasisinin anlaşılması zor bir Arapça-Farsça-Türkçe karışımı (bugün bazılarının "Osmanlıca" dediği) bir dil kullandığını, ama bunun Osmanlı devletine has bir şey olduğunu, mesela Karamanoğlu Mehmet Bey'in, uzun Karamanlı döneminde iç Anadolu'da devlet dili olarak Türkçe kullandığını bildiğimiz gibi.
Türkler sözlü kültür geleneğinden geliyorlar ve Türkleri küçümseyip onlara yukarıdan bakan Osmanlı gibi bir devlet geleneğine rağmen Türkçe, Cumhuriyet döneminin 91 yılı boyunca, 600 yıllık Osmanlı devrinde yazılan 470 kadar kitabın yüzlerce katını üretti -ve gene de son derece yetersiz kaldı. Bunun nedenleri ayrı bir "muhafazakarlaşma" yazısı konusu, ama okumak dediğimiz şey ve geleceği, Türkler için de son derece önemli bir konu elbette.
Okumakla ilgilenen uzun bir  yazı okuduktan sonra ("Die Zukunft des Lesens", Der Spiegel 8.12.2014) yazıdaki konular kadar, orada işlenmemiş konuları da burada ele almanın birçok bakımdan gerekli olduğunu düşündüm, okumanın geleceğiyle ilgili bazı ilginç tekniklerden ve araçlardan da bahseden bir yazıydı. Tabii bunlar adı üzerinde "teknik şeyler" ve sözkonusu yazı malesef, okumanın özüyle pek yakından ilgilenmemiş.
Otuz yıldır unutamadığım bir şokum var! (Cümleyi bu şekilde kurmak bile konunun yoğunluğunu anlatmaya yeter sanırım). Bir yakınım bana "hala okuyor musun?" diye sormuştu. Ben de sersemlemiş bir vaziyette, dünyanın en sıradan cevabını gevelemiş ve "Evet" demiştim. Elbette daha uzun bir cümle kurmak isterdim, hem de okumak denen olayı "Üniversite ders kitabı okuyup hayatın geri kalan kısmında Hürriyet'e talim etmek" diye anlayan ve benim anlayamadığım anlayışın o olağanüstü yaygınlığına rağmen. Türkiye'de düzenli kitap okuyanların oranı bugün binde bir oranında, Almanya'da bu oran yüzde 26, Japonya'da ondan da fazla. Eskiden, yirmi-yirmibeş yıl önce, "Eğitim almak" anlamında kullanılan "Okumak" dışındaki okumak türleri, tehlikeli sayılıyordu. Türkiye, bugün birçok gencin mel mel bakacağı ve sevindirici bir şekilde anlayamayacağı üzere, okumayı hem tehlikeli hem de zararlı sayıyordu. 12 Mart 1971 darbesini yapaanların evlerden kitap topladıkları günlerde, kitaplara tuğla muamelesi yapan polis memurlarıyla ilgili anekdotlar bugün de anlatılır, ama okumak, insanın bugünkü tekamül seviyesinde son derece gerekli -hatta zorunlu bir şey haline geldi. Eski önyargılar tarih oldu. Okumak, beynin üç boyutlu algılamayı sağlayan yanını harekete geçiriyor ve günümüzün uygarlığı okumanın yaygınlaşması üzerine kurulu. Şöyle de ifade edebiliriz:
Kapitalist sistemin en başında, okuma anlayışının sosyalizasyonu var. 1450 yılında Mainz'lı Jan Gutenberg'in tek tek metal harfleri dizerek kitap basma yöntemini bulmasının ardından (Bu yöntem Türkiye'de 1980'lere kadar kullanılmıştır) kiliseden tepkiler gelse de ("Kutsal kitap basılamaz, ancak elle yazılır, -günahtır!" gibi) İnsanoğlunun merakı ve takamül isteği/dürtüsü, yasakları yenmiştir. Macar asıllı İbrahim Müteferrika'nın, odunist Osmanlı ulemasının gönlünü yapıp matbaayı Türkiye'ye getirinceye kadar geçen sürede (1770'ye kadar) Avrupa'da 2.5 milyon başlık kitap yayınlanmış. Türkiye'ye matbaa geldikten sonra Osmanlı döneminde basılan kitap sayısı ikiyüz küsür.
Avrupalılar okuya okuya düşünme kapasitelerini yükseltirken ve bu özelliğin kazandırdığı kurnazlığı da zaman zaman kötüye kullanarak Dünya'nın anasını satarken, sadece Osmanlı sarayı ve İstanbul münevver çevrelerinde değil, Çin'de de, Japonya'da da, Siam'da da, Avrupalıların nasıl bu kadar "akıllı" olabildiği konuşulup durmuş. İşte bu "çözülemeyen" olayın ardındaki ilk öz neden: okumak ve okumanın sosyalleştirilmesidir.
Kapitalist sistemde okumak ve eğitim sistemi (tevhid-i tedrisat), ortak bir milli ruh oluşturulmasını sağlayan yegane şey olmuştur. Okuyarak, yazarın -yani başka birinin- dünyasına girmek, dünyaya onun gözüyle bakmak demek. Günümüz etik değerlerin önemli kavramlarından biri "Empati" ile yakından ilgili. Okumanın çoklu sosyalleşmiş hali, insanların millet/ulus kurmasına katkıda bulunuyor demek. Kürt aktivistlerin ana dilde eğitim üzerinde bu kadar durması, Kürtçe edebiyat yapması da bu sonucu destekliyor. Bol bol okumaya erken başlamış milletler, sosyo-kültürel açıdan çok daha sağlam homojen birlikler kurmuşlardır.
Okurken insan beyninde ne olduğunu araştıran çok sayıda bilim adamı/kadını var. Beyin araştırmalarının son yıllarda yeni bir bilimsel trend oluşturduklsrını ds söyleyebiliriz. Ben daha çok, okuma olayının ruhsal yanıyla ilgileniyorum. Çünkü hayat, biyolojinin katı realitesinden ziyade, duygusal bir modda algılanıyor ve insan denen canlı da duygusal bir yaratık türü.
Okumak denen şey icad edildikten sonra en az yedi bin yıl, sadece çok az sayıda insanın imtiyazı sayılmış ve ilk yazı piktogram modunda kullanılmış. Harfler halinde yazı yazmanın Mezopotamya ve Mısır'da ortaya çıkmasının ardından, bu görsel şaheserler, daha ilk örneklerinden itibaren duyguları ifade etmek için (mesela şiir yazmak için) kullanılmaya başlanmış. Mesela çivi yazısı ilk destan "Gılgamış" hikayeleri, daha sonra monoteist dinlerin kutsal kitaplarına da girmiş ve ortak insanlık belleğinde çok uzun süren kalıcı bir iz bırakmıştır. (Burada yazmaya karar verip bir türlü elim deymeyen konulardan biri de, İncil ile Kur'an'daki birçok konunun birebir eski Mısır yazıtlarından ve bazı firavunların hayatlarından esinlendiği gerçeğidir.)
Yazmak ve okumak, daha sonra unutulduğu sanılan bir çok kitabın ve hikayenin bilinç altından insanlığı etkilemesini sağlayan, insan ruhuna son beşbin yıldır bildiğimiz şekli veren şeydir. Bu gerçek, herjesin okuyup yazdığı günümüzde çok daha kesindir. Günümüzde okumanın önemini yadsımak zaten bir yana, "hala okuyor musun?" diye sormak da abestir, çünkü herkes elinde bir cep telefonu, en azından Twitter veya Facebook okumaktadır. İnsanların cebine kadar giren Smartphone, konuşmaktan çok okumak için kullanılan bir araç ve yeni okumak türleri, artık ortak bir insanlık ruhu üretiyor.
Ulusların oluşmasında nasıl ortak dilde okumak-yazmak ve okul esas idiyse, ortak değerlere sahip bir insanlığın oluşmasında da aynı rolü, Smartphon, tablet ve tabii internet oynuyor. Ne dil konuştuğunuz bile çok önemli değil. İnternetteki tercüme motorları anlaşılmanıza olanak sağlıyor. Yeter ki elinizdeki sofistike cep telefonunu kullanmayı bilin ve doğru App'leri indirin. Cep telefonundan okumaya başlayınca hemen, "Evrensel insani değerler" dediğimiz belli değerlerin hüküm sürdüğü, eşitlik, özgürlük, tolerans, insan haysiyeti, insan hakları, karşılıklı saygının sınırları çizdiği bir alanda buluyorsunuz kendininizi ve bu alan, yazmaktan ziyade okuyarak oluşuyor.
İki okuma türü var, bunlardan ilki yüzeysel okuma, diğeri derin okuma. Yüzeysel okuma, insanın bilgilenmek için yaptığı okumalara deniyor ve gazete okumaktan, telefonu kullanma kılavuzu okumaya kadar uzanan bir alanı içeriyor. Günümüzde bu okuma türü en yaygın olanı ve tabii bilimcilerin kolaylaştırmaya çalıştıkları alan. En son yöntem, insanın bir alt satıra geçerken gözünü kaydırarak hem yorulmasını hem de zaman kaybetmesini önleyen kayan yazılar. Bunun için araçlar da geliştiriyorlar. Cümleler daha kısa olacak ve bu metodla çok daha hızlı ve fazla okunabilecek. Okumanın insanı nasıl akıllandırıp ına nasıl ruhsal haz kattığını bilenler için önemli bir bilgi. Der Spiegel yazısında, Bluetooth ile bilgisayara baülanabilen yeni bir okuma aparatından bahsediliyor. Gözlük gibi göze takılıyor ve araç gözbebeğinizin hareketlerine geöre okuma alışkanlığınızı saptayıp, ona göre kolaylıklar sunuyor. Çok okuyanlar, okudukça kendiliklerinden daha fazla okumaya meyilliler. İnternette birşeyler okuyanların, kitap okuyanlara nazaran daha huzursuz bir ruh haline kapıldıklarına kadar tonla tesbit var ve hepsi aynı kapıya çıkıyor: Bu gidişle insanlar daha çok okuyacak ve birçok bakımdan okumak zorunda kalacak, çünkü hayata katılmak, hele Dünya'nın birleşik/sınırsız hayatına katılmak okumakla ve yeni evrensel değerlere göre hareket etmekle mümkün. İslamcıların iyot gibi ortaya çıkıp dışlanmalarının nedeni de bu, çünkü evrensel değerlere uyumsuzlar ve onlara pozitif bir katkı sağlayamıyorlar, kendileri aralarında da uygar bir alternatif kuramıyorlar.
İnsanlık yoluna okuyarak devam e
diyor ve bunu yüzeysel okumayla değil, derin okumayla yapıyor.
Yüzeysel okumadan farklı olarak "Derin Okuma", karmaşık metinleri okumak ve anlamanın ötesinde, onlara eleştirel (veya onları aşan) yorum getirerek okumak anlamında kullanılıyor. Yani okuduğunuz metne öyle derinlemesine dalıyorsunuz ki, başka birinin düşüncelerine hayallerine ortak olurken, siz de kendinizce düşünerek ve hayal ederek okuduklarınızı -farkında olmadan, veya farkında olarak- hem yeniden üretiyorsunuz, hem de onun devamı/alternatifi olabilecek düşünceler kurguluyorsunuz. Yazar olmak isteyenlere önce "çok okumalısın" denmesinin nedeni de bu, ama burada "oku" derken, "derinlemesine oku" denmek isteniyor elbette.
Hep severek verdiğim bir örnektir: İzlanda'nın ihraç ettiği mallar içinde bir de "Polisiye romanlar" diye bir kalem vardır. İskandinavyalıların ne kadar çok polisiye yazarı olduğunu görüp şaşanlar, bu ülkelerde yazarlara inanılmaz kolaylıklar sağlandığını, fikir ve ifade özgürlüğünün sınırının olmadığını bilmezler. Derinlemesine okuyan insan yazdıkça onu okuyanlar da olur. Ve bu olay, bir halkın yükselişindeki en derin gizdir. İskandinav ülkelerinde yazarlara tanınan imtiyazlar, Kürt edebiyatı gibi birçok küçük halkın edebiyatının yaşaması ve gelişmesine katkıda bulunmuştur. Okumanın önemi devam ediyor -özellikle derin okumanın. Bu okuma türü için elbette bildiğimiz kanlı-canlı kağıttan kitap her zaman esastır. Yapılan araştırmalar, 20 dakikada (benim) göz yoran tabletlerin de, iki-üç saat okumaya izin veren yeni kağıt-ekran teknolojisinin de derin okumalara çok da uygun olmadığını gösteriyor. İnsanlar, üç boyutlu düşünce/hayal dünyasında üç boyutlu bir şey olan kitabı tercih ediyorlar, Dünyadaki genel trend böyle. Dünyadaki okurların ağırlıklı bir bölümü kadın ve okunan kitapların başında, anlatılar/hikayeler/romanlar geliyor.
İnsanoğlunun görsel düşünce biçimi ile harflere dayanan düşünce biçimi arasındaki denge bozulduğundan beri okumak, logaritmik bir hızla yaygınlaşıp günümüzde iletişimin de temel direği olmak yolunda ilerliyor. Ama daima böyle sürer mi? Elbette Hayır. iletişimde görsel malzeme kullanılması ve bunun yaygınlaşması bilimcileri düşündürüyor. Bir konu oldukça kesin: Gelecekte okumak için giderek daka fazla ve yoğun biçimde araç kullanmak zorunda kalacağız. Ben bugünden, bir de değil iki iPad'le birlikte yaşıyorum ve bilgisayar, Smartphone gibi cihazlar kullanıyorum, sonradan öğrendim ama 1990'lı devrimci gençlik bu aletlerle büyüdü. Bu araçlar üxerinden iletişim kurmaya ve okumaya daha yatkın. Televizyon seyretmeyi uzun yıllardır tamamen bıraktığımdan beri, yüzeysel okumalarımın ağırlıklı bölümünü internet üzerinden, bu araçları kullanarak yapıyorum. Gelecekte elektronik kitapların bir parçası olarak videolar, grafikler, çeşitli danışma linkleri, sözlükler de satılacak. Avrupalı bir blogger yıllar önce anlatmıştı, o zaman deneme aşamasındaydı. İnternetten satın aldığım yabancı dergilerin çok büyük bir kısmı artık bu teknikleri kullanıyor. Okumanın bir halkı yükseltebilmesi için önce fikir ve ifade özgürlüğünün içselleştirilmesi ve yazarların cidden desteklenmesi gerekiyor elbette. Bunun bir devlet politikası haline getirilmesi, önümüzdeki hızlı dönemde nal toplamamak için birinci şart. Kısacası, binbir nedenle kitap basımına karşı çıkan Osmanlı uleması gibi çevreler, sadece ayak bağı oluyorlar ve zaman içinde mutlaka tekmelenip bir kenara atılıyorlar. Zaman çok hızlı ilerlerken, İnsanın tekamülüne set çekmeye kalkanlar, çektikleri setin altında kalıyorlar. Okumak, -ama en çok da Derin Okumak- günümüzde uygarlığın temel taşı.

Türkiye'nin 2015 yılı zaman kalitesi ve kötümserliğin sonu

2008-2024 dönemi, Türkiye'nin sinir uçlarına dokunarak sürüyor ve 2012 Aralık sonrasında, 2017'de sona erecek en hızlı dönemini yaşıyor. Değişim/dönüşüm dönemi, büyük ve çokboyutlu bir altüstoluşun işaretlerini taşıyor. Durum karışık görünmesine rağmen, yıllardır belirttiğim gibi olay, özgürlük isteği ve talepleri ile, bunun zıddını temsil eden bir baskı ve kısıtlama trendi arasındaki olgunlaşma mücadelesinden ibaret. Bu mücadele, insanlığın bundan sonraki şekillenmesini etkileyebilecek evrensel bir yeniden yapılanmayla ilgili ve Türkiye'de -aynen beklendiği gibi- sert bir dirençle karşılaşmış durumda. Özgürlük taleplerinin genellikle ezildiği bir ülke olan Türkiye'de ilk kez -zamanın kalitesine uygun olarak- özgürleşme talepleri küçük bir gençlik ayaklanması ötesinde geniş halk kitleleri tarafından sahipleniyor. 2012'de "Üçüncü Güç" olarak adlandırdığım ve 2013 Haziranından beri tüm Dünyanın tanıdığı "Gezi Ruhu", Türkiye'yi gelecek yüzyıllarda siyasi ve kültürel bakımdan şekillendirecek özgürlük talebini ve yeni Türkiye'yi temsil ederken, yasakçı Eski'nin özgürlüğe direnişini, giderek kötü bir karikatüre dönüşüp marjinalleşen İslamcı AKP temsil ediyor. AKP, Menderes'den beri Türkiye'yi darbeler ve yasaklarla yöneten, ülkenin ikinci sınıf bir ülke olarak kalmasından sorumlu muhafazakar eski Türkiye'yi temsil ediyor.
Dünya tarihinde isyan ve ayaklanmaların genellikle bastırıldığı önbilgisine rağmen, 2012 sonrasının zaman kalitesi, şimdiye dek varolan tüm muktedir siyasi yapıları dönüştüren ve özgürlükçü temelde yeniden oluşturan bir diretme gücüne sahip.
Türkiye, hızlı 2013 yılından sonra, daha düşük yoğunluklu bir sinir harbi yaşadı ve bu süreçte Eski Türkiye'nin son temsilcisi AKP ve "elitleri" itibar yitirmeye devam ettiler. Eski Türkiye'nin siyasi ve ahlaki iflası çok kesin, Dünya'da da tescillenmiş durumda. 2014 sonunda Eski Türkiye bir nepotizm ile yaşayan oligarşik bir yapı haline dönüşmüş durumda. Zamanın kalitesi, AKP tarafından temsil edilen Türkiye'nin aleyhine işlemeye ve onu dejenere edip çözmeye devam ediyor. 2015, sinir harbinin daha yüksek dozda süreceği bir yıl olabilir. Son birkaç yıldır, iktidarın hakaretamiz dili ve küstahlığının, düşüşü ve zayıflamasıyla doğru orantılı olarak yükselebilir. Muktedirlerin kullandığı küfür dili "İslam", özgürlük taleplerini hem daha çok öfkelendirip hem de daha bileyebilir ve Hükümetin hareket alanını daha da daraltabilir. Türkiye'nin bu yıl da iç politikasının yıpratıcı hkalitesine esir olacağı kesin. Fakat 2015 yılı, aynı zamanda bir iyileşme, normalleşme, normale dönüş yılı olabilir.
2015 yılının dönüştürücü etkisi, kötümserliğin giderek ortadan kalkmaya başlamasıyla ilgili bir durum gibi ve bu iyileştirici/cesaretlendirici etkinin tüm yıl boyunca hissedileceğini sanıyorum. Umutların gerçek anlamda tatmin edilmeye başlanacağı ve moralin yükseleceği süreç, 2015 baharından itibaren somutlaşıp 2017'ye kadar sürebilir. Bu olumlu süreç, Eski Türkiye'nin tarih sahnesinden çekilip yerini yeni Türkiye'ye bırakacağı sürecin de adı ve sonuç olarak çok daha kendi başına buyruk bir Türkiye'den bahsediyor olabiliriz. Henüz muğlak olan bu durumun nasıl bir görünüm arzedeceğini, ancak gelecek yıl görebiliriz sanıyorum.
2015 yılını benim için en ilginç kılan yan, bu yıl Türklerin, bu diyarın özruhuyla temasa geçebilecekleri gibi -anlatması zor bir duruma işaret ediyor. Sonuç, bir çok insanın beklediği bir şey olmayacak. Çünkü Türkiye'nin özü ne Atatürkçülük, ne de İslam. Ama Türklerin ve daha öncesinin eski halklarının edindiği tarihi tecrübenin harmanlandığı çok güzel bir dozun yakalanacağına olan inancım tam.
2015 yılının ikinci yarısı, seçimlerin de yaşanacak olması nedeniyle, değişim/dönüşümün yeni bir ivme kazanacağı ve oldukça köklü olayların gerçekleşebileceği bir sürece işaret ediyor. Tüm bu gelişmeler sırasında, herkes evinde oturup televizyon bile izlese, Eski AKP Türkiye'sinin daha da zayıflayacağını (hatta belki bu yıl devrileceğini) rahatlıkla söyleyebiliriz. İşte tam da bu şaşmaz trend ışığında yeni fikirlerin, tartışmaların, gelecek planlarının çok daha önem kazanacağını ve insanların artan direnişlerini ve yenilik taleplerini güçlendireceğini söyleyebiliriz.
AKP, Mart 2013'den beri -çeşitli bahanelerle- Türkiye'yi islamcı bir ülke yapmak için önemli adımlar attı. Fakat bu adımların, "Yeni Türkiye" denen AKP Türkiye'sinin istikrarlı ve legitim/meşru bir süreklilik tutturamadığı, halkın artan çoğunluğunu kazanamayıp kaybettiğini de gösterdi. AKP Türkiye'si, halkın geniş kesimlerine, Türkiye'nin Dünyaya açık bir ülke olabilmek için nasıl olMAmasını anlatması bakımından önemli bir tarihsel deney oldu. Bu deney, Türklerin bir daha asla benzeri dinci totalitarizmine batmamalarını ve İslam dinini çok daha dikkatle izleyecekleri ve onunla aralarına yeni somut mesafeler koyacakları bir süreci de başlattı. Menderes'den beri böyle bir duyarlılık yoktu ve sadece militaristlerin hezeyanları şeklinde marjinal bir kaygı sayılıyordu. Dünya'da değişen ve İslamcılığın aleyhine işleyen yeni postkapitalist paradigma, Türklerin islam ötesinde kendilerini yeniden keşfetmelerinin ve tanımlamalarının şartlarını da sunuyor. 2015'in Kasım ayına kadarki süreçte, AKP'nin başlattığı değişiklikler, bu kez yeni bir boyut kazanabilir. Yıl sonunda Türkiye'nin 2014'den oldukça farklı bir yer haline gelmesi mümkün, ama değişiklikler, İslamcıların güçlenmesi değil, zayıflaması istikametinde ilerleyecek.
İikinci yarısında, herkesin pembe gözlüklerle dolaştığı bir 2015 yılı bekliyorum. Ve bu durumun 2017'ye kadar süreceğini tahmin ediyorum.

Internet ve demokrasi ilişkileri hakkında

Internet'in "Doğrudan Demokrasi" ideali için kullanılması, bu blogu ilgilendiriyor. Konu Türkiye'ye de yabancı değil. Geçenlerde -internette hiç tartışmadan- bir internet partisi kurma girişimleri  de oldu. Henüz kimsenin hakkıyla ciddiye almadığı üzere İnternet çağı demokrasiyi ve toplumu değiştirmeye başladı bile ve bu etkileri daha dikkatli izlemek, olumlu ve olumsuz yanlarını mercek altına almak, elbette konunun uzmanlarının işi. Ben sadece Frankfurt'da bulunduğum süre içindeki gözlemlerim ve basında okuduğum bazı yazılara dayanarak konu hakkında kısa notlar düşeceğim.
Belirtilmesi gereken galiba ilk şey, internetin demokrasiyi "sadece" güçlendirdiği yaklaşımının yanlış olduğu. Avrupa'nın merkez ülkelerinde kurumsallaşmış, görece iyi işleyen demokrasiler var ve bunlar internetten kötü de etkileniyorlar ve işin kötülüğü de, sistemin internet tarafından dönüştürülmesi ve gelişmenin istikameti konusundaki soru işaretleri.
İnternette sadece belli resmi belgeli yetkinlikler değil amatörden yetişme yetenekler de ön alabildiğinden, vasatizmin göbeğine kar yaşması gibi bir durum söz konusu. Bu, yetkin bilim adamlarının bile sorgulanması şeklinde oluyor. Hayatının sadece dört yılında okuyup, geri kalanında yatmış ve sadece maçlarla ilgilenmiş "bilim adamları" kendilerini birden sudan çıkmış balık gibi hissedebiliyorlar, zira 16 yaşındaki bir çocuk çıkıp iki dakikada onların boşluğunu ortaya serebiliyor. Kısacası tüm otoritelerin -eskisi gibi- dört yıl okuyup sonra yatamadıkları bir süreçte yaşıyoruz. Sadece eski otoritelerin değil, demokrasinin otoritelerinin de, hatta kurumlaşmış firmaların ve ürünlerinin de sorgulandığı bir dönem bu. Türkiye'de de müşteri memnuniyetinin küçümsenmeyecek bir rol oynamaya başladığını biliyoruz. Avrupa ülkelerinde, bir blogger, bir ürün hakkında yazdığı bir-iki yazıyla, o firmanın pazarlama müdürünün kovulmasına, hatta ürünün piyasadan toplatılmasına, firmanın prestij ve tabii kar kayıplarına neden olabiliyor.
İnternet çağının yeni özelliği, dahilerin ve yeni fikirlerin ille de üniversitelerden ve firmaların Arge bölümlerinden değil, internetten, Tanrı'nın unuttuğu köylerden çıkabilme ihtimali. Dahiler daha çok internette görünüyor ve hayatını verip bir firmanın/kurumun hiyerarşisinde yükselmiş kişilerin bir anda önüne geçip kilit önemde biri haline gelebiliyor, üstelik bunu oldukça özgür bir ortamda kalarak yapıyor. Sistemin ortalama "nitelikli" insanlarının (ve vasatın), Avrupa'daki demokrasilerin de temelini teşkil ettiğini hatırlayınca, internetin yeniliklerin bu kadar ani ve etkili olmasının bazıları tarafından oldukça tehlikeli sayılmaya başladığını da anlayabiliriz.
Bilim adamları, gazeteciler, yazarlar, yöneticiler ve tabii politikacılar, sörekli sorgulanıyorlar ve sorgulamanın özünü de sadece "ne" yaptıkları değil, "neden" yaptıkları oluşturuyor. Birçok kurumun ve medyatik kişinin sorgulanmak riskini de göze almak zorunda olduğu bir zaman dilimi.
İnternetin tarz itibarıyla en önemli etkilerinden biri de, eskinin deneme-yanılma yöntemini yaygınlaştırıp, yeni fikirlerin/icadların/keşiflerin yolunu açması. Eski hiyerarşik modeller sallanıyor. Daha yatay bir karar ve yönetim biçimi yaygınlaşıyor. İnternet demokrasisi ve internet partileri fikrinin hayat bulduğu bir alan belirginleşiyor.
İnternetten akan muazzam yaratıcılık ve yenilik/tazelik, çalıştığı işi ve yeri "garanti" gören birçok kişinin işini de tehdit ediyor, ama sağlam demokrasiler, sağlam iş yerlerine ve yaşam kalitesini koruyan kesimlere dayanan bir şeydir ve internetten gelen devrim, bu yapıyı tehdit ediyor. Tabii bu durumun tersine çevrilmesi ve internetin kısılması mümkün olmadığından, Batılı toplumların internetin etkisine uyum sağlamak zorunluluğu gibi bir durum var.
İnternet'in özgürleştirici etkisi, herkesin hemfikir olduğu bir konu. Zamanın ruhuna tamamen uygun ve geriye çevrilemez bir durum, Türkiye'de de böyle.
Filozof Dov Seidman, internetle birlikte yukarıdan aşağıya doğru ahlaki bir otoritenin yükseldiğini söylüyor -ki gerçekten hoşuma giden doğru bir saptama. Böylece, herkesin uyması gereken etik gösterge/pusula, internetten geliyor ve kaynağı da herhangi birileri olabilir. İnternette biraraya gelip etik konusunu temel alan protestoların ne kadar etkili olduğunu Türkiye'de yaşadık. AKP iktidarı, Türkiye'de ve Dünya'da insan içine çıkamaz duruma geldi. Galiba duyguların/Vicdanın daha büyük rol oynadığı, ahlakın ve etiğin daha önemli değerler sayıldığı bir "Bilgi Toplumu" geliyor, "Endüstri Toplumu" gidiyor.

Çağdaş faşizm İslamcılığın yenilgisi ve Türklerin yeni kaderi

Evrensel Değerlerden Yerel Değerlere, din ötesi mental köken (III)

Türkiye'de yaşanan değerler savaşını İslamcıların kaybetmesinin özünde, insan olmakla ilgili temel prensiplerden birine ters tutum almaları yatıyor. Geçtiğimiz 60 yıl boyunca Türkiye'ye giderek hakim olan ve ülkeyi adeta tılsımlayan "İslam" önyargısından sıyrılınca, Gezi isyanıyla birlikte bir temel prensip yeniden net bir şekilde görünür hale geldi: İnsanlar dinsiz yaşayabiliyorlar, ama ahlaksız/etiksiz yaşayamıyorlar. Bunu John Ruskin'in, "çok sayıda din var, ama ahlak tek" sözleriyle de ifade edebiliriz. Türkiye'deki İslamcılar, bu tezin zıddını temsil eden bir yaklaşımla, "değerler hesaplaşması"nı kaybettiler, çünkü ahlaklı olmak, dindar olmak gibi sonradan öğrenilen/edinilen bir şey olmayıp, insanın doğuşuyla birlikte edindiği insani özelliklerdendir. Ve bu haliyle tüm insan toplumlarını içeren sosyal yaşamın da temelidir, sadece "İslami yaşam" denen hastalıklı ilişkileri benimseyenlerin bir süreliğine de olsa birlikte yaşamlarını sağlayan kodeksten farklıdır.
İslamcıların "İslami yaşam" diye yaymaya çalıştıkları biat toplumu kuralları, kendisi dışındaki insanlığın değerlerine aykırı bir temeli esas aldığından, evrensel değerlere yenilmiştir. Kadının annelik duygusundan kaynaklanan "koşulsuz Merhamet", "koşulsuz Sevgi" ve "koşulsuz Empati" duyguları, ahlakın/etiğin ilk temel taşları sayılan iyiliğin, doğruluk/dürüstlüğün, sabrın, bağışlayıcı olmanın ve adil olmanın temelidir. İnsan olmanın ve evrensel insani değerlerin temelini oluşturan bu temel değerler üzerinde, diğer katmanlar yeralır: Alçakgönüllülük, Haysiyetli olmak (insan onuru) ve diğerleri. 
Bu değerler, aynı zamanda bütün dinlerin iç değerleridir ve tarih boyunca esasen dinler tarafından taşınmıştır, korunmuştur. Dinlerin bir de dış değerleri vardır ve bu her din için farklı inanç biçimleri, farklı ibadet biçimleri gibi yerel konulardır. Dinlerin dış değerleri ölümlüdür ve tarih içinde zamana ve coğrafyaya göre sürekli değişirler, ama iç değerler değişmez ve "neosekülarizm" diye adlandırdığımız günümüz sekülarizmi, dinin uzunca bir dönem taşıdığı bu değerlere sahip çıkar, ama bunun için dinlerin ölümlü dış değerlerine sahip çıkmak gerekmez, çünkü insanlık artık, sadece bir tek dinin dış değerleriyle kısıtlanamayacak kadar çok kültürlü ve çokyönlü hale gelmiştir ve iletişim aletleri sayesinde halklar arasındaki kültürel sınırlar da ortadan kalkmıştır. İnsani yüksek değerlerin temeli saydığımız Merhamet, Sevgi ve Empati duyguları da, buna göre yeni bir boyut kazanıp insanlığın tamamını kapsar hale gelmiştir. Boşuna da değildir, çünkü ilk kez küresel iklim krizi tehlikesi ile, insanlığın sorunlarının coğrafi sınırları aştığı, net bir şekilde anlaşılmıştır.     
Evrensel temel değerleri esas alan Gezi hareketi insanlığın desteğini alırken, ahlaka/etiğe dini üstün tutan islamcılığın evrensel yenilgisi, insanlığın önüne açılan yeni bir yükseliş çağının temel paradigmasını Türklere göstermiştir. Ama bu değerler savaşında Müslüman bir ülke olarak Türkiye'yi Dünya'nın en önemli ülkelerinden biri haline getiren özellik, iç değerlerini yitirmiş bir dinin "din ahlaktan önemlidir" düsturuyla nasıl şeytanileşebileceğini dünyaya teşhir etmek değildir sadece. Türkiye'nin önemi, insanın insan olmak ve insan kalmak iç prensiplerinin asıl öneme sahip olduğunu, "dinin şekilci dış değerleri"nin insanları esir almasına kararlılıkla karşı çıkmalarıdır. Bu aynı zamanda bir reddi de içermektedir. Doğumlu/ölümlü bir din, peygamberinden kutsal kitabına, yüzyılları kapsayan adetlerine kadar, insanları biata zorlamak için kullanıldığında, ona, toptan, dinlere can veren evrensel insani yüksek değerler adına karşı çıkılabilmelidir. Çünkü ancak bu yaklaşımla, gerçek (ruh sahibi) ve sahte (şekilsel) din arasında kesin bir sınır çizilebilir ve dinler kötüye kullanılmaktan kurtarılabilir.
Bugünkü haliyle aşılması gereken siyasi İslam, aynı zamanda Türklerin yüz yıllık aşağılık kompleksinin de somut ifadesidir ve onun aşılması mücadelesi, Gezi isyanı ile kazanılan yeni taze Türk özgüvenin geleceğe doğru gelişip kurumsallaşmasının teminatıdır. Arap Baharı sonrası Dünya'da biriki yıllık kısa bir zirve yaşadıktan sonra hızla irtifa kaybeden İslamcılık yokolmaya mahkumdur, çünkü İtalyan Faşizmiyle, Alman Nazizmiyle ve Stalin Bolşevizmiyle doğrudan akrabadır. Umberto Eco'nun son üçyüz yıllık süreçte ifade bulan ve "Kökfaşizm" diye andığı 14 özellikten bazılarını anmak bile, İslamcılığın, 21'inci Yüzyılın Faşizmi olduğunu ve diğer faşizm türleri gibi bir aşağılık kompleksinin ürünü olduğunu gösterecektir. Bu özelliklerin başında, "kutsal kitaplar, söylenecek herşeyi söylemişlerdir ve mutlak bilgiye erişmişlerdir, onların üzerine çıkılamaz, onlar tüm bilgiyi içerirler" mantığı bulunmaktadır. İnsanın tarihsel tekamülünün ve kutsalın, sadece kutsal kitaplarla mümmkün ve sınırlı olduğu iddiasındaki bu fikir, zamanında Aydınlanma düşüncesine karşı çıkan Kataolik Kilisesi'nin mantığını devam ettiren anlayıştır. Dinlerin toplumları şekilsel olarak doğrudan belirledikleri çağların sona ermesi ve insanın özgürleşmesine karşı gelişen bu kökfaşist refleks, sadece İslam toplumlarında değil, doğu Asya toplumlarında da farklı şekillerde ortaya çıkmıştır ve ortak özelliği kitaba tapmasıdır. Faşizm, Nazizm ve Stalinizm, kutsal saydığı kitapların cümle ve sözcükleriyle kısıtladıkları bir dünya kurup, buna itiraz edenleri "hain" ilan eden yapılardır. İslamcılık, İslam dininin kutsal kitabı Kur'an'ı, bir dogmanın temel kaynağı haline getirerek, kökfaşizmin en önemli özelliğini taşımaktadır. Mussolini eski Roma imparatorluğunun o ilk mükemmel halini günümüzde kurmaya kalkmıştır, Hitler de ari ırkın kusursuz imparatorluğunu kurmayı hedeflemiştir, İslamcılık da İslam'ın kusursuz ilk dönemini, zaman ve mekan ötesi bir yerden yeniden kurmak ister, çünkü bu üç ideoloji de, önderleriyle birlikte, Tanrı tarafından bu görev için seçildiklerini düşünürler ve emperyal karakterdedirler, yani tüm dünyaya hükmetmek ve "kutsal" saydıkları kendi ideolojik düzenlerini tüm dünyaya savaşla yaymayı hedeflemektedirler. İslamcılık bu kökfaşist özelliği "Cihad" fikriyle karşılamıştır. Kökfaşizm, sadece yayılmayı hedeflemez, Batıda Aydınlanma ile ifade bulan, (Doğuda ise ezildiği için ortaya çıkamayan) "özgür birey" olmakla ilgili tüm prensiplere de karşıdır. Nazilerin, Faşistlerin ve Stalinizmin kabul edemediği özgür birey, kendi kararlarını kendi veren ve beğenmediği şeyleri basın/yayın üzerinden eleştirebilen, hemfikir olduğu kişilerle özgürce örgütlenebilen kişidir. Özgür birey, diğer insanlar ile eşit olduğu düşüncesine sahip insandır; biat etmeyen, kafasına yatmayan şeylere itiraz eden insandır. Tüm Faşizm türleri ve İslamcılık, kendi içinde eleştiri kültürüne sahip değildirler, ancak kendi dışında sürekli icad etmek zorunda kaldıkları dış düşmanlara söverek, insanın bu özelliğini dışarıya yöneltmeyi hedeflerler.
İtalyan Faşizmi, Alman Nazizmi, Stalin Bolşevizmi ve İslamcı faşizm türlerinin ilk prototipi, Fransa'da Aydınlanma devrimine karşı kurulan ve 1898'de ortaya çıkan "L'Action France"dur. Bu hareketin amacı, modernleşmeyi durdurmak ve "Eski Hristiyan Toplumuna dönmek"tir, ama bu amacında kapitalizme karşı çıkmak falan yer almaz, sadece kral ve kilise idaresine geri dönülmesini, herkesin ileri geri konuşmamasını falan ister. 
Eco'nun üzerinde durduğu kökfaşist özelliklerinden bir diğeri, faşizmlerin mutlaka bir mağduriyet ve eziklik duygusundan türeyip intikam almayı amaçlayan yapılar olmalarıdır, kendilerine karşı Dünyanın toplanıp komplo kurduğunu düşünürler. Nazizm, haksız Birinci Dünya Savaşı yenilgisi ve Versay anlaşmasıyla mağdur olduğu gerekçesiyle, bunun intikamını almak amacıyla kutsal Alman halkının kutsal ülkesini yeniden kurmak için "Batıya karşı" savaşmaktadır. Nazizm, tıpkı Faşizm ve daha sonra Stalinizm gibi, "Batıya karşı" savaşmanın özünde, sadece Batı Emperyalizmine karşı savaşmayı anlamamışlardır, çünkü kendileri de emperyalisttirler. Karşı olunan "Batı"dan anlaşılan asıl değer, Aydınlanma sonrası ortaya çıkan "Özgür Birey"dir ve Faşizmleri yıkan da zaten o özgür birey olmuştur. Aynı şekilde İslamcılık da, Birinci Dünya Savaşı'nda yenilip ezilen mağdur "İslam"ın "Batı'ya karşı" yenilginin intikamını alıp kutsal İslam düzeninin kutsal İslam coğrafyasında, sonra da tüm dünyada kurulmasını amaçlar ve diğer faşizmler gibi savaşını da kutsar ve hatta bu savaşı "Cihad" sayar, diğer faşizmlerden geri kalmayacak şekilde ölümü kutsar, insanlardan en yüksek fedakarlığı talep eder ve bu talep, süresiz/sonsuz bir "kutsal savaş"da, insanların hayatlarından vazgeçmeleri, ölmeleri ve öldürmeleridir.
Türkler, tıpkı diğer Müslüman ülkelerin İslam dinine inanan insanları gibi, "Batı tarafından yenilmiş olmak" düşüncesini bir türlü kabullenememek ve bu "yenilginin" rövanşını/intikamını almak gibi zehirleyici bir düşüncenin esirleriydiler. Oysa yaşanan, sıradan bir Doğu-Batı savaşı değildi. Bu eğer bir savaş olarak görülecekse, sadece İslam değil, Hint, Çin, Rusya, Afrika ve Güney Amerika da yenildi. Yaşanan, yeni bir sosyo-ekonomik düzenin, negatif ve pozitif yanlarıyla, Dünya'ya yayılma süreciydi. 
Müslüman ülkeler eski İslam Uygarlığının, Türkler de Osmanlı imparatorluğu'nun şaşaalı dönemlerinin özlemi ve Batı'ye yenilmişlik/aşağılanmışlık duygusunun ezikliğiyle, İslamcılığı kurdular. İslamcılığın kök örgütü "Müslüman Kardeşler" de, Hasan El Benna tarafından, Faşizm ve Nazizm ile eş zamanlı olarak, aynı dönemde, ortaya çıkmıştır. Batıya yenilmişlik duygusu yerine, imkansız sayılan bir zaferle yeni bir Cumhuriyet kurup, Batı'ya karşı bin yıllık savaşa son vererek onun yeni özgürlükçü değerlerini benimseyen ve onlardan tam azami yararlanarak özgün yeni bir düzen yaratmanın ortamını hazırlayan yeni Türkiye Cumhuriyeti fikrine karşı ezik İslamcı düşünce yıllar içinde irtifa kazandı. Çünkü Cumhuriyet eliti de "yenilmişlik" psikozunu aşamadı, kabul ettiği yeni "Batılı Değerler"i, evrensel insani yüksek değerlerle bağdaştıramadı ve onların üzerine kendi değerleriyle harmanladığı daha büyük birşey kuramadı, bu konuda en başarılı olan Japonları da görmedi. 
Türkler, yenilmiş değiller. Alacakları herhangi bir intikam, sürdürecekleri herhangi bir savaş yok. Batı düşmanları değil, mutlaka müttefikleri olmak zorunda da değil. Ama Dünya'nın her yerinde her köşesinde sahici dostları olduğunu ve bu kıymetli dostlukları -sadece evrensel insani değerler temelinde edinip koruyabileceklerini Gezi isyanı sırasında gördüler. Savaş değil dostluk ve dayanışma, sınırlamaka ve içine kapanmak yerine sınırları kaldırmak ve dışarı açılmak, Türklerin yeni kaderi. Türkler, nasıl olmamaları gerektiğini öğrendiler, şimdi ne ve nasıl olmaları gerektiğini yeniden tanımlamanın eşiğindeler.