2026 yılının tarihte önemli bir dönüm noktası olacağı, giderek artan bir netlikle ortaya çıkıyor. . Bu noktada, benim şahsen beklemek istemediğim ve endişeyle takip ettiğim olay, muktedir delilerden birinin veya birkaçının savaş niyetiyle atom silahlarını kullanma ihtimali. Nitekim Çin, bir bürokratı üzerinden dolaylı olarak, “İsrail atom silahı kullanırsa, bu silahlar sadece İran’a karşı kullanılsa bile, İsrail haritadan silinir” mealinde sözler söyledi. Pek de diplomatik sayılacak bir dil değildi. Aynı şekilde Kuzey Kore’nin de İran’a kıtalararası beşyüz roket verdiği söylentisi var. İran bu silahlarla teorik olarak ABD’nin doğu kıyılarını bile vurabilir (tabii yolda düşürülmezlse!) Elbette savaş dönemlerinde böyle “bilgiler”, propaganda malzemesinden ibaret de olabilir. Bu silahların kullanılması bir yana, ilk fırsatta yokedilmeleri şart. Genel çerçevede İran (ve Ukrayna) savaşından sonra beklediğim gelişmeler, adeta I. Dünya Savaşı sonrasında yaşananlara benzeyen bir manzaraya işaret ediyor. Hatırlanacağı üzere, o büyük savaşın ardından yalnızca Osmanlı hanedanı değil; Hohenzollern (Almanya) hanedanı, Habsburg (Avusturya-Macaristan) hanedanı ve Romanov (Rusya) hanedanı tarih sahnesinden silinmişti. Hatta bu listeye, 1911 yılında sona eren Qing (Çin) hanedanını da dâhil edebiliriz, ardından gelen gelişmeler, II. Dünya Savaşı sonrasının diğer gelişmeleriyle paralel. Gelenekleri sürdüren eski siyasi yapılar sona erdi, onların yerini Batı’da icad edilmiş ve belli tecrübeler sonucu globalleşmeye başlayan lideral demokrasilere özenen parlamenter sistemler veya Rusya’da olduğu gibi Komünist Parti iktidarı (o da Marx’ın icadı) geldi. Bunlar benimsendi. 20’inci Yüzyılın ikinci yarısı, savaş sonrasının bu önemli gelişmesinin dünyaya yayılması ve pekişmesi ile sonuçlandı.
Dünya bugün de benzeri köklü bir değişimin eşiğinde. 2026’da ilk aşama, sona erecek veya hiç değilse sonunun başlangıcını görecek otokrasilerle ilgili. Trump ve çevresi, Türkiye ve İran rejimleri, inişe geçecek ilk otokrasiler olacağa benziyor. Buna mukabil İsrail’in -eğer savaşta daha büyük bir yıkım yaşamazsa, önemli bir değişim/dönüşüm görebilir, iktidardaki radikallerin ardından makul bir yeni hükümet gelebilir. Antisemitik nefret arttı. Bunu tasvip etmek mümkün değil. Musevi toplumunun tüm dünyadaki nüfusu, İstanbul’un nüfusu kadar. İsrail’de de sadece 10 milyon insan yaşıyor. İsrail, eski “yok olmaktan korkan millet” mantalitesinin yerine, bu savaştan sonra çok daha özgüvenli bir halk kimliği kazanabilir. Eğer şimdiki iktidar kalırsa, İsrail ile Türkiye’nin Suriye üzerinden papaz olmaları ihtimali var, tabii bu anlaşmazlık bir savaş boyutuna ulaşmaz. Türkiye özelinde muhalefetin güç kazanacağı, yeni mücadele yöntemleri bularak hem içeride hem dışarıda yeni müttefikler edineceği ve iktidarı ciddi biçimde zorlayabileceği bir döneme giriyoruz. Türkiye’nin dünyadaki yükselişi başlıyor ve bu, iktidarlardan bağımsız bir yükseliş olacağa benziyor. Hürmüz Boğazı’nın uluslararası bir yönetimin denetimine girmesi halinde Türkiye’nin de burada söz sahibi olması mümkün. Öte yandan Putin’in yıpranışı geçen yıldan itibaren belirgin bir hal aldı. Rusya’daki rejim hâlâ oldukça güçlü, Putin zayıflamakla birlikte on yıla yakın bir süre daha iktidarda kalabilir, ülkesinin tüm insan kaynaklarını ve doğal kaynaklarını, Ukrayna’da bir iki kilometre daha ilerlemek için kullanabilir. Rusya, yeni dönemde önemini yitirecek faktörlerden.
2026’nın en önemli iki gelişmesi, Trump döneminin sona ermesi ve İran rejiminin ya tamamen düşmesi ya da iflah olmaz bir biçimde zayıflaması olabilir. Iki durum da Amerikan ve İran halklarının çıkarınadır.
Bu jeopolitik çalkantıların gölgesinde, benim asıl “ilginç” bulduğum alanlar farklı: Çoğunluğun beklediği “muazzam teknolojik gelişmeler”, trans-hümanist zırvalar ve Yapay Zekâ’nın insanı yönetir hale gelmesi türünden distopyalar değil, insanın ruhsal gelişimi ve tekâmülü ile ilgili konuların “yeni gelişme alanı” olma ihtimali. Yeni paradigmalar şekillenirken, bu paradigmalardan birinin temelini de teknoloji değil, insanın içsel yolculuğu oluşturacak gibi. Diğer paradigmaları hatırlatmam gerekirse, ‘Kadınların belirleyici gücünün yükselişi’ ve bu yükselişin, “kendini kadın üzerinden tarif eden” tüm ataerkil monoteist dinciliklerin bir kat daha baskı altında kalmaları ve kamucu yaklaşımların daima özenilen, hedeflenen yeni istikameti teşkil etmesi. Postkapitalist yaklaşımların, bu anafikir etrafında şekillenmeleri mümkün. Kamucu yaklaşımların öneren, savunan ve hedefleyenleri eski Sol geleneğe yaslanan hareketler olacağından, Kamucu ‘Commonist’ hareketlerin yükseleceği söylenebilir (dikkat! “Komünist” değil Commonist. İkisi farklı şeyler).
Eskiden monoteist dinlere nasıl körü körüne inanılıyorduysa, şimdi de aynı körlükle teknolojiye ve bilime iman edenlerin, geleceği teknolojinin belirleyeceğini düşünenlerin, önümüzdeki yıllar ve onyıllar içerisinde “hava”larını alacaklarını düşünüyorum. Bu konuda çağımız, eski çok tanrılı Roma, Antik Yunan ve diğer uygarlıkların acımasızca yok edilerek tek tanrılı dinlerin son sözü söylemeye başladığı iki bin yıl öncesi gibi bir kırılma yaşayacak gibi görünüyor. Şimdi yeni bir iki bin yıllık dönem başlıyor ve her şey yavaş yavaş ama mütemadiyen değişiyor. “Bilimde ilerlemeler”in tahtını, bambaşka alanlar devralacak. İnsanlar, yaşamı ve evreni sadece bilim gözlüğüyle algılamak zorunda olmadıklarını; bilimin bir noktadan sonra kendi sınırlarına dayandığını ve kendini de sorgular hale geldiğini anlayacaklar. Kuantum fiziği, bunun en kolay ve güncel örneği. Yani “uçan arabalara” binmeyi bekleyenler, belki arabasız, hatta bedensiz olarak da uçabileceklerini öğrenecekler. Sayısız yeni “gerçeklik” alanının keşfiyle hayatın, hiç umulmadık boyutlarda renklenmesi mümkün. Yeni dönmde teknolojinin albenisinin azalacağını, doğal yaşamın önem kazanacağını söyleyebiliriz ve bu yenilik, hayatın çok daha renkli yaşanabilme olasılığını azaltmayıp artıracak. Ancak bu yeni resimde en başta, tek tanrılı dincilikler artık olmayacak. Tek tanrılı dinler varlığını -zayıflayarak- sürdürecektir elbette, ama İran rejiminin düşüşü, bu kadim yeniliğin sembolik bir başlangıcı olarak okunabilir. Daha sonrasını ise en iyi gelecek kuşaklar görecek.
Bu makro dönüşüm süreci yaşanırken savaşlar sürüyor. Fakat dünyanın -geleceğe dönük- en önemli siyasi sorunu şu anda savaş değil; demokrasilerin otokrasilere dönüştürülmesi ve halkların iradesine el konulması. Şu anda Amerikan halkı da bu sorunla baş etmeye çalışıyor, İran halkı da Türk halkı da Rus halkı da. Hepsi aynı tehditle karşı karşıya. Halkı işin içine karıştırmadan, imtiyazlı bir Plütokrasi adına ve halkı fakirleştirmek pahasına taraftarları ihya etmek üzerine kurulu yeni otokrasilerin hepsi sallanıyor; çünkü bu yapılar, sistemin iflasını önlemek bir yana, onu hızlandırıyorlar ve yeni paradigmalarla uyumsuzlar.
Otokrasilerden savaşsız kurtuluşun yolu bulunana kadar, başka savaşların ve iç savaşların da yaşanacağı anlaşılıyor. Halklar, kendi kendilerini yönetmenin tadını bir kez aldılar; bu hakkı üç beş otokrata teslim etmeye pek niyetli görünmüyorlar. Kamu yararına aykırı, kadınların yükselişine ve anti-ataerkil yeni trendlere aykırı otokrasilerin zayıflaması sürecek. Bu noktada, tarihsel bir perspektifle Sol’un konumuna bakmak gerekiyor. Sosyal devletin kurulmasında baş aktör, Sol’un fikirleri ve mücadelesiydi. Zira eskilerin deyimiyle “işçi sınıfı”, sistemin kâr üretimi için vazgeçilmez ana unsuru teşkil ediyordu. Ancak 1980’lerden itibaren bu denklem köklü bir biçimde değişti. Finans kapital, sistemin asıl motoru haline geldi. Artık karşımızda “Bitcoin mi altın mı alalım?” diye sorup duran bir “Proleterya” hatta “Prekarya” bile var. Ekran üzerinde, bir cep telefonundan para “yapılabiliyor”. Sistem, işçilerin yeni haklar kazanmak için zorlayabileceği o eski üretim ve kâr sisteminin dışına çıkmış durumda. Artık asıl kârı işçiler değil, beyaz yakalı finans sektörü, oturduğu yerden elde ediyor. Buna rağmen Sol’un bir kısmı hâlâ ısrarla “sınıf mücadelesi” demeye devam ediyor. Eski sistemi, mücadele ederek ‘demokrat’ olmaya zorlayan Sol’un veya onun yerine geçecek yeni bir fikirsel türevinin; günümüzün finans, borsa, Bitcoin vs. merkezli kapitalizmi demokrat olmaya zorlayacak yeni bir mücadele yöntemi bulması şart. Postkapitalist dönemin elementar mücadelesi, ülkeleri demokratik olmaya zorlayan yöntemler bulmak olacak. O yöntemler bulunmadığı sürece, tüm Sol “tartışmalar” nostaljik gevezeliklerin ötesine geçemeyecektir.
