Atelier VIII



Sahnelerin Yıldızı


1.

 

Tiyatro savaş gibi bir sanat ve rulet gibi bir kumardır,

nasıl sonuçlanacağını asla önceden bilemezsiniz.”

                                            Karel Čapek

 

 

Seyircilerin kardaki izleri, Cosmopolitan tiyatrosunun girişinde sabaha kadar kalmaz, atıştıran kara rağmen hava çok da soğuk sayılmazdı. İkinci Dünya Savaşı’nın tam ortasında eksi otuz dereceleri görenler, Orta Avrupa’ya güneyin yumuşak ikliminin artık daha sık uğradığını söylüyorlardı. Sovyet esaretinden yeni dönen vestiyerin odaklandığı günlük gazete bulmacası umduğundan daha zor, tiyatronun iyi bir Jugendstil taş işçiliği örneği sayılan yüksek giriş kapısı ardına kadar açık, yanına sonradan monte edilmiş bilet kulübesinin küçük penceresi sıkı sıkıya kapalıydı. Kulübede çile dolduran sarışın gişe memuresi, elbise düğmeleriyle aynı boyutlardaki küçük kol saatine bakıp duruyordu. Sarı abajur ışıklarıyla aydınlatılan üst kat fuayesine iliştirilmiş barın kısa boylu tıknaz barmeni, mesleğinde zirveye yeni ulaşmış tiyatro eleştirmeni Anton Bergmann’ın kırmızı şarabını bitirip locadaki yerini almasını beklerken, loca katındaki ayaklı saatin sarkacı, zamanı biteviyeleştirip anlamsızlaştıran bir makinanın mekanik düzeneği gibi monoton tiktaklarla salınarak üst kat fuayesinde yüksek yoğunluklu derin bir yalnızlık üretiyordu.

   Cosmopolitan’ın loca katındaki barın tek müşterisi Anton Bergmann, kadehinden bir yudum daha aldı. İnsanı yumuşak bir hoşnutlukla sarıp sarmalamakta, sek şarabın üzerine yoktur. Oturduğu kanepede bacaklarını iyice uzatarak kocaman iki tavşan kulağı gibi diktiği ayaklarına baktı. Sabah itinayla boyadığı ayakkabılarından sağ tekinin ucunda ufak bir koyuluk gördü, seksenine merdiven dayamış duayen eleştirmen Klaus Davidoviç’in sol şakağındaki yaşlılık lekesine benziyordu.

   İkiyüz yıl önce Fransa’dan İsviçre’ye göçenlerin getirdiği rafine mekanik bilgisi olmasaydı, onlardan biri olan büyük dedesi, Bergmann&Sohn adıyla tanınan saat markasını yaratamaz, babası Julius Bergmann da onu Zürich’deki en iyi okullarda okutamazdı. Yetenekli Anton, daha lisedeyken okul gazetesinde yazılar yazıyor, babası ve dedelerinin aksine, saatçi olmayı asla düşünmüyordu. Ailenin kendini fazla önemseyen saat markası iyi ki İsviçre’nin en tanınmışlarından değildi. Yoksa Anton, aile geleneğini ve toplumsal beklentileri çiğneyerek saatçilik dışında başka bir mesleğe, hem de tiyatro eleştirmenliği gibi, ailesinin önemsiz bir saçmalık saydığı bir işe bu kadar kolay soyunamazdı. Gözünde saatçi oküleri, kıl inceliğindeki saat zembereklerini dikkatle saat gövdelerinin içine yerleştiren, nokta kadar vidaları sıkarak yaşayan biri olmak, veya saat ustalarının tepesinde onlara şeflik yapmak, işin onca şanına şerefine bol sıfırlı parasına puluna rağmen Anton’a göre değildi.

   Julius Bergmann gibi geleneklerine düşkün Avrupalı kapitalistler, eski feodal âdetlerden bir tür modern kudsiyet devşirmeyi severler. Saat firmasının Cenevre’deki ikiyüz yıllık merkez binası da bu özentiyi yansıtır. Bergmann&Sohn derebeyliğinin iktidar nişanesi antika patron koltuğunun mekanı, bir müze salonunu andırır, Fransız saraylarından esinlenilmiş abartılı süslemelerle, karanlık eski yağlıboya tablolarla doludur. Yönetim katının duvarları, her an ateş alabilecek alev rengi atlasla kaplıdır ve Anton için çocukluğundan beri bir türlü sevemediği küsüratlı kuru sayıların, soğuk mekaniğin mekanıdır. Kızıl kahverengi dalgalı saçlarıyla şef ofisine yakışacağı düşünülen Anton Bergmann’ın, avantajlı kaderine razı olup firma yönetimini babasından devralmak yerine, tahttan feragat ederek ihtiyar Julius’u hayal kırıklığına uğratması, Bergmann ailesinin bir numaralı gündem maddesi olmayı sürdürüyor. İnatçı Julius, oğlunu er geç ikna edebileceği düşüncesiyle yaşıyor, inadı onu sahiden diri tutuyor, makul saydığı her insan gibi oğlunun da aklın yolunu seçerek babasıyla inat yarıştırmayacağını umuyor.

   Yazılmamış feodal kurallara göre taht, babadan oğula geçer, babadan damata değil. Yaşlandıkça kıvrılıp kısalan, kısaldıkça aksileşen Julius Bergmann, oğlunu ikna edemezse koltuğunu damadına bırakmak zorunda kalacak ve bunu düşünmek bile istemiyor. Münih’de ekonomi tahsili yapmış sarışın damat Paul, Julius’un küçük kızı Anette’nin kocası. Kapı gibi cüssesi ve boğa gibi kalın ensesiyle, yöneticiliğe Anton’dan hem daha yatkın hem daha yetkin. Sümüklü böcekler dağı anlamına gelen “Schneckenberg” gibi absürd bir soyadına sahip olmasa, yaşlı Julius bu kadar dertlenmezdi. İki metal fabrikasına sahip ünlü bir mühendisin oğlu gururlu Paul Schneckenberg’e, kendi soyadını bırakıp karısının soyadı Bergmann’ı almasını ima etmek dahi mümkün değil. Julius, Ortaçağın tarihe karışmasından yüzlerce yıl sonra arayıp bulduğu Bavyeralı bir Heraldik uzmanına aile arması siparişi verirken, çift kalkan üzerine işlenmiş, iki aileyi birlikte temsil edecek yeni bir aileler arması alternatifini de düşünmedi değil. Sonra, sümüklüböcek kabuğu resminin üzerini çizip, tek kalkan üzerine yeni bir Bergmann armasında karar kıldı. Dakikliğe atıfta bulunmayı amaçlayan armanın üzerinde, Roma rakamlarıyla süslenmiş bir saat kadranı bulunuyor. İstisnaları saymazsak ortaçağdan bu yana, üzerinde saat değil, kum saati bulunan arma yapmak bile kimsenin aklına gelmemişken, Julius’un çaresizlik nişanesi anlamına gelebilecek Roma rakamlı yarım saat kadranı, içine düştüğü durumun ifadesi mealinde, onikiye beş kalayı gösteriyor.

   Ailenin tek oğlundan beklenen, tahtı bir an evvel babasından devralıp, alev renkli atlas kata yerleşmesidir elbette. Julius’un gözünde meslek bile sayılamayacak eleştirmenlik işi ile, feodal geleneklere sahip prestijli Bergmann&Sohn firmasının bir numaralı kişisi olmak, hiç kıyas kabul etmez. Julius, başkalarının yanında, eleştirmenliğin de yabana atılacak bir iş olmadığını söyler. Hobi mahiyetinde, eleştirmenlik yapmaya pekala devam edilebilir. Gel velakin, Anton Bergmann babasıyla aynı fikide değil. Boş zaman uğraşısı niyetine yandan çarklı eleştirmenlik yapmayı içine sindiremeyen yazarın gözü, ona layık görülen onca övgüden sonra, kargadan iri uğursuz kuş türlerinin uçarken gölgelerini düşüremeyecekleri kadar yüksek zirvelerde. İnsanoğlu ve insankızının Tanrı’dan devraldığı en has özelliği yaratıcılık ise, yaratıcılığın en soylu ifadesi sanattır ve en soylu sanat da tiyatrodur. Kutsal sanat eyleminin tiyatro ile ilgili kısmında söz sahibi olmak, Anton Bergmann için büyük bir ruhsal tatmin anlamına geliyor. Mesleğinde nihayet ulaştığı zirvede kalabilmeyi çok önemsiyor. Bu yolda her şeyi yapmakta kararlı. Tiyatro seyircilerini, yönetmenlerini, oyuncularını ve daha nicelerini etkileyip yönlendirebilen yazılarıyla, sadece Rosenwertheim’ın yerel gazetesi Rosenwerheimer Post’da değil, ülkenin en büyük saygın gazetelerinden Münchner Rundschau’da da bir yılı aşkın bir süredir boy gösteriyor, Münih tiyatrolarını takip ediyor, haftada bir radyo programı “Sahne”de ahkam kesiyor. Kültür alanında daima referans alınan ulusal gazetenin sahibi, Bergmann’ın yenilikçi modern eleştirilerinin müdavimi olunca, genç eleştirmen safra atarak hafifledi ve “Sanat dünyasının ufuklarında içi boş bir sıcak hava balonu gibi yükseldi”. Bu sözler, tiyatro eleştirmenlerinin ünlü duayeni Klaus Davidoviç’e ait. Ülkede tiyatro eleştirmenliği dendi mi ilk akla gelen kişiydi, ülkenin en çok satılan saygın gazetesi Die Allgemeine'nin yazarı ve radyo programlarının sevilen müdavimi. Genç meslektaşı Bergmann, artık ondan daha çok okunuyor, daha çok dinleniyor. Tiyatro ödülleri jürisinde hemen yanıbaşında oturan arkadaşı tarafından “Tiyatro eleştirmenliğinin genç papası” ilan edildiğinden beri Davidoviç’in kıskançlık şimşeklerini üzerine çektiğine inanıyor. Bergmann’ın yazdığı eleştirileri bu kadar diline dolamasının nedeni sadece bu ve koca ülkede aynı coğrafyanın komşu kasabalarında oturmaları ve aynı kasabanın yerel gazetelerinde yazmaları olamaz. Davidoviç'in yazıları, sadece komşu kasaba Fullbach'ın yerel gazetesi Fullbacher Zeitung'da değil, onun Rosenwertheim'daki kopyası Rosenwertheimer Zeitung'da da yayınlanıyor.

   Klaus Davidoviç, ününün zirvesindeki genç meslektaşının amerikanvari hafifliğine takmış görünüyor. Gazetedeki arkadaşlarına, “Saatçinin oğlu, yeteneğini daha iyi kullanıp mükemmelliğe yelken açmak yerine işin kolayına kaçıyor” dediği söyleniyor.

   Ülkenin en dikkat çeken iki eleştirmeninin birbirine beş kilometre, Münih’e en fazla on kilometre yakınlıktaki iki kasabada yaşayıp birbirlerine bu kadar uzak ve bu kadar zıt düşmeleri, yazdıkları gazetelerin çalışanlarını da eğlendiriyor. Sivri köşeli keskin dilli Davidoviç, söylentilere göre Dünya Savaşı sırasında terkettiği Troçkistliğinin ertesinde Almanya’da yeniden başladığı hayatını ilkeli eleştirmenlik ve ilkeli sanat anlayışını savunmaya adamış. Bergmann’ı fena halde kızdıran yazılarının ikincisinde Davidoviç, genç eleştirmeni sıcak hava balonuna banzetmekle kalmayıp, onun “sığ” saydığı yazılarıyla inceden inceye dalga da geçmişti.

   Bergmann ülkenin sanat camiasında artık iyi tanınıyor, kendisine saygı duyuluyor, bu sayede İsviçreli ailesinin duygu sömürüsüne ve olağan tacizlerine eskisi kadar aldırmıyordu, ta ki Davidoviç gibi usta bir eleştirmenin onun canını yazılarıyla nasıl yakabileceğini anlayıncaya kadar. Bergmann, sadece yaşlı eleştirmenin sözlerine değil, Julius’un iğnelemelerine karşı da duyarlı.

   Zirvelerin yalnızlığında tehlike daha ürkütücüdür. Yükseldikçe, rahatsızlık verenlerin niteliği de değişir. Davidoviç’in sözleri, bazen kesici delici hale geliyor ve Bergmann’a her yerde her zaman erişiyor. Aralarındaki yazı düellosu başlamadan önce sadece bir kez buluştular. Duayen eleştirmenin sesi hâlâ Bergmann’ın kulaklarında. Örnek aldığı büyük eleştirmen Klaus Davidoviç ile aynı seviyeyi yakalamanın verdiği özgüven, Bergmann’ı rahat bırakmayan kırmızı atlas akraba zehirlenmesine karşı bir tür panzehirdi. Bu etki, yaşlı adamla buluşuncaya kadar devam etti. Davidoviç’in susmak bilmeyen hayali, Bergmann’ın özgüvenini zayıflatıyor.

   Genç eleştirmenin mesleğine yüksek bağlılık derecesi, aile aristokrasisinden bağımsızlığını ilan edebilecek maddi ve manevi güce nihayet ulaşmasıyla alakalı olabilir mi? Bergmann, çok da genç sayılmaz, ama yaşlı adamların şekillendirdiği eleştirmenler dünyasının kırk yaşına yeni ulaşmış tek duayeni. Severek yaptığı eleştirmenlik sayesinde kendi lüks giderlerini karşılayacak kadar para kazanır hale gelmesi, Davidoviç’le kapışıncaya kadar Bergmann’ın kendini iyi hissetmesine yetip de artmaktaydı. Her işe kolay tarafından yaklaşmak gerektiğini söyleyen Julius’un günlük yumurta kadar pürüzsüz, para ve aile itibarına odaklı günlük bilgeliği işliyordu işlemesine, ama oğluna verdiği mali destek sayesinde kurduğu kontrol mekanizmasının iptali, hiç hoşuna gitmiyordu.

   En iyi eleştirmen sıfatına kırk yaşına basmadan sahip olması ve prestijli Tiyatro Kültürü Derneği’nin başkanlığını Klaus Davidoviç’ten devralması, Anton Bergmann’ın gözünde, Bergmann&Sohn firmasının kralı birinci Julius’un gölge edemeyeceği kadar güneşli yüksek zirveleri temsil eder. Kırkıncı yaş gününü, yeni moda bir partiyle kutlamasının asıl nedeni de elde ettiği bu başarıydı. Büyük şehrin banliyösü sayılabilecek Rosenwertheim kasabasının lüks semti Bornheim’da oturan genç eleştirmenin olağan harcamalarının, kazancının bir hayli üzerinde seyrettiği aylarda, oğluna severek maddi destek sağlayan ak saçlı otoriter Julius’un çelik mengene kararlılığındaki ısrarı, şimdilik pek işe yaramıyor. Anton, ülkenin en büyük gazetesinde tiyatro eleştirileri yazıp radyo programlarına çıkmaya başladığından beri babasının maddi desteğine ihtiyaç duymuyor. Julius, oğlundan ne saatçi ne de patron da olacağını henüz kabullenmiş değil. Oğlunun, çocukluğundan kalma saat dükkanına hapsolma kabuslarından uyandığını, yeni kabusunun Klaus Davidoviç diye bir eleştirmen olduğunu bilmiyor, anlamıyor.

   “Hayatın anlamı, kişiye ve kişinin hayata sorduğu sorulara göre değişir, ille de bir anlamı olmak zorunda değildir. Hayatın, bildiğimiz ve açıklamaya meraklı olduğumuz anlamda bir mantığı yoktur, üstelik son ifadesi de herşeye dönüşebilecek bir hiçliktir. Tibetli Vajrayana budistleri ritüellerinde, iki ayrı kapalı kartal pençesini andıran, lotus çiçeği yapraklarından oluştuğu söylenen, şekli şemali belli, Dorje adı verilen metal bir nesne kullanırlar. Bu garip alet, Sanskritçe Vajra diye adlandırılır, elmas anlamına gelir ve asla yokedilemeyen, yokedilmesi asla düşünülemeyen yaratıcı hiçlik prensibinin, yani Shunyata’nın sembolüdür. Dorje, gerçeğin düalizm ötesi yaratıcı doğasına işaret eder. Çağımızın akıllı ve yetenekli olmak iddiasındaki amatör insanları için yaratıcı hiçliği fantastik nesnelerle ifade etmek, bir tür çelişki, hatta oksimoron sayılsa da, tiyatro oyunları seyretmeyi seven insan doğasına daha yatkındır. Hayatta mantık aramak, yeryüzünün en kibirli yaratığı insana mahsus yanılgılardandır. Mantığa uyup hayatla uyumsuzluklar yaşamaktan kurtulup gerçek hayata entegre olmanın yolu ise sanattan geçer. Bu nedenle sanatın her türü, sosyal hayatın estetiğini ve kalitesini şekillendirirken, insanın karakterine de yeni boyutlar ekler, onu reklendirip derinleştirir. Sanat, elbette daima küçük bir azınlığın uğraş alanıdır. Buna rağmen sanatçılar insan neslinin özünü teşkil ederler. Sanatçı ruh, her türlü uygarlığın, dinin ve inancın kaynağıdır. Tek ya da çok demeden herhangi bir Tanrı’ya inanmadan, dua ve ibadet etmeden, hatta sevap işlemek zorunda bile kalmadan, yaratıcı özellikleriyle Tanrı’ya ve kutsala yakın durabilenlere sanatçı diyoruz. Bu gerçeği bildiği halde sanat üretemeyen, sanatın yüksek haletiruhiyesine ulaşamayan, ama sanat hakkında kendi kendine gelin güvey olan, atıp tutan, çene yarıştıranlara da eleştirmen deniyor.”

   Bergmann yutkundu. İki yazar arasındaki atışmalar başlamadan önce sadece bir kez buluşup başbaşa yemek yediği Davidoviç’in sözleri, aklından çıkmıyordu. Savaştan önce sıkı bir Troçkist ve dolayısıyla ateist olduğu söylenen birinin, budistlerin kullandığı kült aletlerden birinden bahsetmesini garip karşılamıştı. Davidoviç’in rahatsız edici sözleri buluştuklarında ondan duyup duymadığı, veya aklına ne zaman düştüğü önemli değildi. Önemli olan, bu sözlerinin dönüp solaşıp onu hedef almasıydı.

   Atışma faslı başlamadan önce tanışma talebi Bergmann’dan geldi. Hayranlık duyduğu ve gizliden gizliye hâlâ örnek aldığı bu büyük eleştirmenle, hani şu av eti yemekleri sunan şehir dışındaki Gasthaus’da  buluştu. Davidoviç, umduğundan daha kısa boylu, fotoraflarında göründüğünden daha yaşlı ve daha şişmandı. Yazarların, yazılarından bilinen kamusal yanlarının dışında bir de yakınlarına gösterdikleri yanları vardır. İşte o yan, kamu tarafından bilinenden çok daha farklıdır ve genellikle pek de mükemmel sayılamayacak hatlara sahiptir. Bir yazar, elbette yazdıklarıyla değerlendirilmelidir, dost sohbetlerinde söyledikleriyle veya oturma odasında söylendikleriyle değil. Konu edilen yazarı tanıyanların böyle kurallara uymakta daima zorlandıkları sır değildir. Davidoviç’in dostlarına gösterdiği açık yüzü, hayatını yazdıklarından ve yazmak istediklerinden ibaret sayan Bergmann’ın tatlı su duruluğundaki iç dünyasını, anlaşılmazlığın kara mürekkebiyle bulandırmayı başardı. Bergmann’ı allak bulak eden telifsiz sözler, artık Julius Bergmann’a değil, Klaus Davidoviç’e ait.

   Duayen eleştirmenin insaf tanımayan sanatçı-eleştirmen ayrımı, Bergmann’ı çok etkiledi. Genç eleştirmenin çekmecesinde de, bir türlü tamamlayamadığı, aylar ve yıllardır tek satır eklemediği yarım kalmış tiyatro oyunları bulunmaktaydı. Aklının bir köşesinde bir hayli tozlandığı halde, kendini içten içe sanatçı saymak ona iyi geliyor, kendini daha değerli hissettiriyordu. Yemekten sonra vakit geçirmeden hemen evine gitti, yazdığı oyun taslaklarını yarım saat boyunca söylene söylene aradı. Taslaklar, aklında kaldığı yerde ve şekilde değillerdi. Bulduklarını okudu, beğenmedi. Kim bilir kaçıncı kez, yeniden yazmayı düşündü.

   Buluşmadan sonraki haftalarda, içten içe mükemmel bir yazar saydığı Klaus Davidoviç’in sivri dilinden korkusu, yaşlı adama karşı yavaş yavaş gelişen derin bir kin ve nefrete, derken gerekçesini yeni ve modern zamana uygun fikirleri üzerinden yeniden kurguladığı acımasız bir eleştirel yazar tavrına dönüştü.

   Yakın dostlar arasında saçmalamak hoşgörülebilir. Bergmann’ın babası yaşındaki Davidoviç’le tek taraflı hayranlık ilişkisi dışında herhangi bir yakınlığı bulunmuyordu ve o yakınlığı da tabaklardaki soslu geyik eti ile birlikte küçük tatsız lokmalar halinde birbuçuk saat içinde tüketmişti. Hele yemekten sonra Gasthaus’un önünde Davidoviç’le el sıkışarak ayrılışı, hiç hoş değildi. Bergmann, Davidoviç’in keskin dili engin kültürü ve kıvrak zekasından, Doberman görmüş sincap kadar ürkmüştü. Davidoviç’de yenilmez bir mücadele azmine tahvil edilebilecek derin, dibi görünmeyen karanlık bir bilgelik sezmiş, adamın günlerden bir gün ona sarması ihtimaline karşı, dostluğu ve hatta yaltaklanmayı değil, örtülü tehdit bile sayılabilecek türden soğuk bir mesafe tutmayı tercih etmişti. Yazı düellosunu Bergmann başlattı, üstelik bunu, gençliğine güvenerek yaptı. Çenesi ve kalemi kuvvetli Davidoviç, sonuçta yaşlı bir adamdı. Üstelik pek sağlıklı da görünmüyordu. Daha sonraki haftalarda, adamın yazdığı her yazı Bergmann’a dokundu. Davidoviç, genç tiyatro yazarı Karl-Heinz Türmenrot’un avantgart oyunu “İşin Sonu”nu “Amerikan tiyatrosuna özenen, sanatsal değeri tartışmalı basit bir iş” diye niteleyince, Bergmann çok sinirlendi. Kendi dürüstlük sınırını ilk kez Davidoviç’in o yazısından sonra aştı. Türmenrot’un oyunu hakkında gazetesinin kültür sayfasında, “Tiyatro sanatının ülkemizde yeni bir döneme girdiğini muştuluyor” gibi övgü dolu sözler etti, hem de öyle düşünmediği halde. Davidoviç’in yazıları gene güzeldi, baharatlıydı, hatta her biri kesilip saklanabilecek türden şeylerdi, ama öfkenin cesaretlendirici etkisi, o güzel yazıları, yaşlı yazara yönelteceği eleştirilerde kullanılacak malzemeye dönüştürdü. Genç eleştirmen, tiyatroseverlerin zevkle okuduğu Davidoviç yazılarını, kurumuş yaprak kolleksiyonu yapan okul çocuklarının zoraki titizliğiyle gazete sayfasıyla birlikte yırtarak alıyor, katlayıp kaba kartondan mavi bir dosyanın içine istifliyordu. Amacına hizmet eden ve Davidoviç’e karşı kullandığı her yazıyı dosyadan çıkarıp itinayla buruşturup top yapıyor, sayfayı keyifle kağıt sepetine atıyordu.

   Davidoviç, beyaz örtülü yemek masasının ardından, zamanın ve mekanın ötesinden, sorgulayan gözlerle dimdik Bergmann’a bakıyor, genç eleştirmen de kendine sessiz sözsüz “Ya Davidoviç haklıysa?” sorusunu sorup duruyordu. Adamın bir çok bakımdan haklı olduğu, Bergmann’ın kendine itiraf etmekte zorlandığı yanları vardı elbette. Belki de masa başına geçerek çekmecesindeki yarım kalmış oyunları bitirmek için inatla çalışarak adamın saçma fikirlerini boşa çıkarmalıydı. Menşei belirsiz bir bilgeliğin rekabetçi karanlık tehdidi altında, tiyatro eleştirmenlerinin bir numaralı genç yıldızı olmak titrini korumanın, daha acil ve daha önemli olduğu sonucuna vardı. Anton Bergmann’ın hayalindeki yaşlı eleştirmen, titrine zikrine bakmadan, genç meslektaşına ağzına geleni söylüyordu.

 

                                                                       

   “Bir bardak şarap daha alacak mısınız?”

   Kısa boylu tıknaz barmen, sorusuna mutlaka yanıt almak isteyenlerin cüretiyle ses tonunu alışılandan yüksek tutmuş, elindeki boş limonata bardağını beyaz mutfak beziyle parlatmayı da bırakmıştı. Bergmann, bar doluyken sesi soluğu çıkmayan düğme burunlu adamın tavrını kabalık olarak yorumlamak yerine, “Hayır teşekkür ederim” demekle yetindi. Bu mekanda sadece bir bardak sek şarap içerdi, asla iki bardak değil.

   Haftalardır sahneye konan oyunu bir kerecik olsun başından itibaren seyredememiş olmasından Bergmann’ı sorumlu tutmayı seçen barmen, daha derin ve detaylı cümlelerini, takma adla yazdığı yeni moda Amerikanvari kısa hikayelere saklıyordu. Oyunun başlamasına dakikalar kala bara gelip camın kenarındaki kanepeye kurularak şarap sipariş eden ünlü eleştirmene ifrit olduğunu saklamakta da zorlanıyordu. Seyirciler sessizce yerlerini alıp sabırla perdenin açılmasını beklerken, Bergmann, barın Cumhuriyet Meydanı’na bakan penceresinin önünde, arada sırada şarabını yudumlayıp hindi gibi düşünüyordu. Bardağı neredeyse boştu ve o bunun farkında değildi. Fuayede el ayak çekilip oyun başladıktan sonra, tiyatroya alınan gazeteleri haşırdatarak karıştırabilen, bazı sayfaları özenle yırtıp katlayarak ceketinin iç cebine koyabilen ve oyun başladıktan sonra barda pinekleyerek barın açık kallmasına neden olabilen tek imtiyazlı seyirci oydu. Diğer gazeteciler gibi not tutmaz, barmenle zaten konuşmaz, oyun başlayıp yarım saat kırkbeş dakika geçmeden locadaki yerini almazdı. Perde inip herkes bara doluştuğunda, Bergmann locadaki koltuğundan kalkmaz, fuayeye çıkarak, seyircilere görünmek istemezdi. Sadece yazıları ile tanınmak hoşuna gidiyordu. Dedikodu, evrensel bir iletişim türüdür. Oscar Wilde’a kalsa, kötünün iyisidir. Dedikodudan daha kötüsü, mesela bir insanın kimsenin dikkatini çekmemesi, kimsenin o kişi hakkında laf etmemesidir. Bergmann konunun o tarafını önemsemez. Ses getiren eleştiri yazıları yazan onun gibi yetenekli bir yazar tabii ki konuşulacaktır. Önemli olan, dedikodunun, geniş tabanlı söylentiye dönüşüp itibar katline yol açmamasıdır. Böyle ihtimallere karşı Bergmann’ın aldığı en basit önlem, ayak altında fazla dolaşmamaktır.

   Sabah sol tarafından kalkıp kendini bir türlü toparlayamayan barmenin, görev alanını oyun boyunca terketmemesi zorunluluğu de eklenince, asık suratlı aksiliği depreşmişti. Barın yüksek masasının ardında, bardakları parlatarak oyalanıyor, eleştirmenin şarabını bitirip gitmesini bekliyordu. Bergmann her seyirci gibi defolup locadaki yerine geçse, belki barmen de temizlikçilerin sık sık yaptığını yapıp kimse görmeden, daima boş tutulan en dip locaya girerek oyunu bir kez olsun başından itibaren seyredebilecekti. Oyunun ilk perdesinden sonra ara verildiğinde, seyirciler gibi bara gelip işinin başına döner, üstelik bunu tiyatro müdürü Prof. Dr. George C. Backer’in ruhu bile duymadan yapabilirdi. Bergmann barda pineklerken barmen hiçbir yere gidemezdi, çünkü oyunu tiyatro müdürü ile aynı locadan seyreden eleştirmenin, müdür beye “Barmen barda yoktu” diye tek söz etmesi halinde işinden olabilirdi. Birkaç ay önce envanterde iki viski şişesi eksik çıkınca, müdür bey küplere binmiş, şişelerin parasını barmenin maaşından kesmeye kalkmıştı. Araya, çalışanların amiri ve gedikli yer gösterici Billy girdi de müdür beyin kafayı bozup barmeni işten atması önlenebildi.

  Tiyatro çalışanları, gala geceleri dışında oyunlarla pek ilgilenmez, alt kattaki odalarında kahve içerek pinekler, havadan sudan konuşur ve iskambil oynarlardı. Profesör, iskambil denen mereti sevmez, iş saatlerinde masa üstünde görünmelerine tahammül göstermezdi. Bu nedenle oyun oynanacağı zaman kapı kapatılır, müdür bey de zaten nadiren alt kata inerdi. Sahneye konan, Jean-Paul Sartre’nın “Şeytan ve Sevgili Tanrı” adlı oyunu, Avrupa’nın bütün önemli tiyatrolarına uğramış modern bir başyapıt sayıldığından, tiyatro çalışanları daha önceki haftalarda birer ikişer dip locaya misafir olmuş, Cosmopolitan’ın barmeni dışında herkes oyunu seyretmişti.

   Bergmann, barmene bakmaya bile tenezzül etmeden, gözlerini akşamın saat sekiz gongunu çalmaya hazırlanan ayaklı saate çevirdi. Adam, bardakları kurulayıp parlatmayı hızlandırarak sinirlerini yatıştırmaya çalışırken, zamanı ileri sarıp Bergmann’dan bir an önce kurtulacağını umuyor olabilirdi. Eleştirmenin edindiği şarap rutini nedeniyle başını seyredemediği bu ikinci oyundu. Diğer fanilerden başka bir boyutta yaşadığına inanan Bergmann, ona içinden sövüp saymakta olan barmene değil de, mekandaki ahşap antika saate dikkat kesilmişti. 19’uncu yüzyıldan kalma bir doksan boyundaki sarkaçlı saatin, Klaus Davidoviç’ten aşağı kalır yanı yoktu. O da Bergmann’ın dünyasını terkedip onu rahat bırakmıyor, eski Bavyera usulü abartılı süslemeleriyle modern mekanın ahengini bozarak varolmakta ısrar ediyordu.

   Babasının lise mezuniyeti hediyesi, şaşmaz Bergmann&Sohn marka kol saatine baktı. Lanet olası ayaklı saat sahiden de dakikti. Buna rağmen, feodal dönemden kalma bir ahir zaman mobilyasının, 1950’li yıllarda, modern tiyatronun ve Dünya Savaşı sonrası sanat özgürlüğünün sembolü Cosmopolitan’ın fuayesinde ne aradığı, Bergmann’ın kendi kendine sorup durduğu malum sorularındandı ve bu sorulara Backer’in verdiği illet edici mantıklı cevaplar bulunmaktaydı. Tiyatronun tarihiyle özdeşleştirilen bir nesne. Baba yadigarı. Başka gerekçeler de vardı. Nazilerin sansüründen geçip halk sanatına sayılmış salon mobilyası. Kozmopolit sözcüğünü çağrıştıran her şeyin “dejenere” sayıldığı zamanlarda tiyatronun adı da farklıydı elbette. Profesör, tiyatronun adını savaştan sonra değiştirip, Nazi dönemine kendince ıslak sünger çekmiş ama bu saate dokunmamıştı. Bergmann’a kalsa, modern Alman dizaynı sade bir duvar saati ile yetinilebilir, eski ayaklı saat de Davidoviç’e yapılması gerektiği gibi bit pazarına, hatta haftada bir servis kapısının önünden geçen çöp kamyonuna yüklenebilirdi.

   “Hayal kuramayan yeteneksiz sanat tutkunlarının, sanat camiasına dahil olabilmek için seçtikleri yegane meslek eleştirmenliktir.”

   Davidoviç’in sözleri Bergmann’ın kulaklarında yankılandı. Yaşlı eleştirmen, boynuna ağır geldiği anlaşılan koca kafasını yana eğerek, “Daha gençsiniz” demişti, “eğer bu kadar yetenekli olmasaydınız, böyle konuları dert edinmenize gerek kalmazdı.” Sözlerinin Bergmann üzerindeki etkisini tartmak için dudaklarını büzerek ona dikkatle baktı. “Hayat, mantıklı bir istikamette ilerlemiyor”. Başı, tarlada yatan tembel karpuzlar gibi sol omuzunun üzerinde hareketsiz kalınca, Bergmann da kımıldamadan adamı dinlediğini farketti ve önündeki uzun bira bardağına saldırdı. Gasthaus’un loş salonunda yuvarlak masada Davidoviç’i dinlerken, “Dünya gene de dönüyor” sözünü Galileo Galilei’nin, Davidoviç gibi tonlayarak söylemiş olabileceğini düşünmüştü. Davidoviç’in görüntüsü ve babacan ses tonu yakasını bırakmayınca, adamın hayali ile gerçeğinin söylediklerini birbirinden ayırmak zorlaştı. Davidoviç, oturma odasında yakınlarıyla konuşurken yaptığı gibi formaliteleri bir kenara koymuş, belki bu yolla kendi zayıflığını da genç meslektaşına göstermek istemişti, nihayetinde Davidoviç de bir eleştirmendi. Zeka ve yaratıcılık, onların boyutlarından bihaber olan egoları fena halde ürkütebilirdi, ama onlar için durum farklıydı. Davidoviç, Bergmann gibi bir yazarı açık sözlülüğüyle ürkütebileceğini düşünmemiş olmalıydı. Genç yazarın o buluşmayı, akla karanın birbirinden ayrıldığı, Davidoviç’in ne kadar saçma ve zararlı fikirler savunduğunu anlayarak adama karşı düşmanlık beslemeyi hak sayacağı bir vesileye dönüştüreceğini nereden bilebilirdi.

   Yemek yedikleri Gasthaus’un loş atmosferinde, yola bakan salonun tek yuvarlak masası, iki eleştirmenin silüetine ayrılmıştı. Bergmann, yemekten hiç tad alamadı. Tek hatırladığı, turuncuya yakın sarı renkli bir sosun içinde gördüğü ada çayı bitkisi yaprakları ve geyik etiydi. Laflarla dayak mı yoksa sahiden yemek mi yemişti, bilmiyordu. Davidoviç’in sarfettiği ve sarfetmediği alaycı sözleri hatırlayıp öfke nöbetine kapıldığında, Gasthaus’da, yemekten çok daha başka bir şey yemiş olduğu fikrine kapıldı. Kendini çılgınlıkla ifade eden bir bilgeliğe, ya da onu aşan başka bir şeye şahit olduğunu düşünüyordu. İşte bu da onu ondan alıyor, bazen öfke nöbetlerine kapıldığı oluyordu. Evet, masada sadece soslu av eti, salata ve boşaldıkça yeniden doldurulan bardaklar vardı. Tesiste genellikle geyik, nadiren yaban domuzu eti sunulurdu, o gün geyik günüydü. Kasabanın dışındaki Gasthaus’a giderken, tosbağa cinsinden arkadan motorlu Volkswagen’inin zırlaya zırlaya katettiği kilometreler boyunca idolü Davidoviç ile yemek yiyeceğine ne kadar da sevinmiş, ne kadar da heyecanlanmıştı. Buluşacakları salona girerken, sırtında o en sevdiği üç düğmeli ceketi vardı. Davidoviç tarafından ruhen zehirleneceği yemeğe kendi isteğiyle, ölümüne susamış acemi çaylaklar gibi koşa koşa icabet etmişti.

   Dışarıda kar, şaşırtıcı bir şekilde yağmura dönüştü. Cumhuriyet Meydanı’nı kaplayan ince kar tabakası erirken, yollar parladı, binaların sarı ışıkları, şehrin görünen kısmını pırıltılı bir masal diyarına çevirdi. Ateş böcekleri gibi gidip gelen BMW Isattalar, fantastik oyuncak otomobillere benzettiği Gogomobiller, koyu renk paltolu fotörlü bir kaç adam ve şemsiyeli bir kadın, Bergmann’ın kadrajına girip, hemen çıktılar.

   Anton Bergmann küçük bir çocukken ailesinin gururuydu. Bergmann’lar, bu hastalıklı mızmız oğlanı, Zürich’in en iyi okullarına gönderdiler. Ergenlik döneminde fasülye sırığı gibi uzadı. Edebiyat derslerinde yazdığı güzel kompozisyonlar öğretmenlerinin dikkatini çekti. İlk yazıları okul gazetesinde çıktı. Bir Zürich gazetesinde yayımlanan ilk yazısı, Berlin Tiyatrosu başyönetmeni Gustav Gründgens övgüsüydü. Anton, iki öğretmenin gözetiminde sınıf arkadaşlarıyla birlikte Berlin’e yaptığı okul gezisinde tiyatroyu keşfettiğinde, Johann Wolfgang von Goethe’nin “Faust” adlı ünlü eseri sahneleniyordu ve oyundan önce yanlarına gelip tek tek ellerini sıkan Gründgens’le yaptığı yirmi saniyelik dialogu allayıp pullayıp güzel bir okur mektubuna çevirmeyi başarmıştı. Yazısı önce öğretmenlerini, sonra da Zürich gazetesini şaşırttı. Bergmann’ın yazı hayatının başlangıcını bu okur mektubu teşkil eder.

   Kızılkahverengi gür dalgalı saçlarını Einstein gibi uzatıp eleştiriler yazmaya başlamadan önce Bergmann, tarih ve sanat tarihi eğitimi aldı, Latince ve eski Yunanca öğrendi. Savaş döneminde Naziler tüm Avrupa’yı ayaklarının altına alıp postallarıyla çiğnerken, Cenevre’de yaşayan ailesinin kanatları altında, postane müdürlüğünde telgraf memurluğuyla iş hayatına atıldı. Böylece kendini, hem askerlik yapmaya karşı direnmiş hissediyor, hem de Stefan Zweig gibi olay yerinden uzak da olsa, kendini savaşa karşı dik durmuş sayıyordu.

   Postanede memurluk yapmak yerine babasının firmasında çalışarak saat gibi düzenli ama ruhsuz tiktaklara göre işleyen biri haline gelseydi, belki zamanından önce patron ofisine kapılanıp bambaşka türden saygın ama ruhsuz biri olacaktı. Pırıltısız mat bir işkolik. Babası gibi feodal özentilere sahip eski moda bir kapitalist. Parasını çoğaltmakla meşgul bir zavallı. Öyle biri olmak istemedi. Kimlerin gözünde saygın bir insan olduğunuz, önemlidir. O yazı yazmaya odaklanmak istedi. Franz Kafka da memurluk yapmamış mıydı. Üstelik bir taraftan da boş vakitlerinde yapacağını yapıp yazacağını yazmıştı. Kafka’yı sadece bu özelliği nedeniyle seven Anton Bergmann da öyle yaptı. Savaş boyunca zamanın İsviçre gazetelerine konserler ve tiyatro oyunları hakkında eleştiri yazıları gönderdi. Her günün olağan gündemi İsviçre’nin sınırları dışında Avrupa’yı yakıp mahveden savaş barbarlığı olunca, tiyatroya gitmek ve insana sadece savaşı değil kendini de unutturan oyunlar hakkında yazmak, savaş sözcüğünü kullanmadan savaşa isyan etmenin en rafine biçimi gibi gelmişti. 

   “Dünya Savaşı sonrasında gazetecilik eğitimi almadığı halde gazeteciliğe terfi edenlerin seçtikleri yollar birbirine benzer. Aynı alandaki olayları yazarak dar alanda yaratıcılıktan uzak yazı hayatını seçenler, veya köşe yazarı olarak fazladan haber kovalamadan genel kültürünü konuşturanlar. Bir gazetede yazmaya başlamışsanız, eninde sonunda kendinize şu soruyu sorarsınız: Yazı ve yorum alanlarından yorum alanı beğenmek gerekse, seçilecek en iyi, en prestijli alan hangisidir? İşte o zaman, sanatı ve sanat eleştirmenliğini keşfedersiniz.” Davidoviç olsa böyle derdi ve şöyle devam ederdi, “Sanat eleştirmenliği türleri arasında en yücesi, tiyatro eleştirmenliğidir. Siyaset soslu denemeler yazıyorsanız ve Montaigne gibi bir dâhi değilseniz, yazılarınız çabuk bayatlar. Oysa sanat hakkında yazdıklarınız, uzun süre tazeliğini korur.” Davidoviç, alnındaki kırışıklıkları tek tek ortaya çıkaran alaycı bir üslupla sırıtarak, “Mesela tiyatro hakkında yazmak isterseniz, bazı oyunları göklere çıkarıp bazılarını yerin dibine sokarak dikkat çekebilir, stil sahibi sivri dilli bir eleştirmen olduğunuzu ilan edebilirsiniz” demişti.

   Bergmann bu sözleri, hayal mi gerçek mi olduğunu sorgulamadan şaşkınlıkla yeniden hatırlıyordu.

   “Bazı eleştirmenlerin en acınası yanı, yazdıklarını sanat sanmaları.”

   Galiba bunu sahiden söylemişti.

   Hocasından ders almaya gelmiş uslu talebelerin sükunetiyle, yaşadığı şoku gizlemeye çalışan Bergmann, karşısındaki ünlü eleştirmenden, “En komik yanın da, sırtından çıkarmadığın, saç renginle bir örnek şu üç düğmeli ceketin” sözünü duymuş muydu, yoksa bu da içinde yankılanan tatsız monologlardan mıydı, bilemedi.

   “Hiç haz etmediğin İrlandalılara benzediğinin farkında mısın?”

   Defalarca hayalinde canlandırdığı o akşam yemeği buluşmasında, duymuş olabileceği bu ve benzeri cümleleri aklından çok geçirmişti. Amerikalılardan ve dünyanın amerikanlaşmasından pek haz etmeyen Davividoviç’le buluşmasından sonra üç düğmeli ceketini bir daha giymedi, saçlarını da inadına Amerikan usulü kısacık kestirdi. Amerika, geleceğin adıydı ve geçmişe takılıp kalmış eski tüfek eleştirmenlere göre değildi.

   “Bergmann, hokka gibi burnu, iri mavi gözleri ve şarap dışında başka şeyler için açılıp açılmadığı belirsiz küçük ketum ağzıyla, daima genç kalmaya yeminli katalog tipi bir burjuva veledidir.”

   Davidoviç, bu lafları pek âlâ söylemiş olabilirdi. Onun kışkırtıcı tarzına daha önce hedef teşkil edip gözden düşmüş, adı sanı unutulmuş başka yazarlar da vardı kuşkusuz. Kendini yazarlık ilkelerini savunmaya adadığını söyleyen Klaus Davidoviç hakkında yapılan gazeteci dedikoduları, Bergmann’ın kulağına kadar gelmişti. Son dünya savaşından önce Avrupalı Troçkistlerin gizli kozu, asıl adını gizlemeyi başarmış teorisyenlerinden biri olduğu söyleniyordu. Abartıp, Ekim devrimi sırasında Petersburg’da devrimci, hatta Ekim ihtilalinin iki numaralı adamı Leo Troçki ile akraba olduğu da söylenebilirdi, ama Troçki’nin asıl adının Lev Davidoviç Bronstein olduğu biliniyordu ve hayal gücü kıt gazetecilerin soyadı benzerliği üzerinden türettiği olası akrabalıklara inanmak gerekmezdi. Akla daha yatkın diğer söylenti, Klaus Davidoviç’in, savaş sırasında İsviçre’de değil, Sovyetler Birliği’nde yaşamış olma ihtimali ve hayatta kalmak için yoldaşlarını Stalinistlere ihbar ettiği kuşkusuydu. Savaş sırasında İsviçre’de yaşadığını beyan eden Davidoviç’in meslektaşlarından gizlediği yanlarının olduğu fikri, pek sosyalleşememesinden kaynaklanıyordu. Rosenwertheim’da Noel’den önce yapılan yıl sonu toplantısının resmî açılışının ardından dört gazeteci birayı ve nadide otlardan imal edilen sert likörü fazla kaçırınca, İsviçre kökenli bir editör, savaş döneminde İsviçre’de bir tek Klaus Davidoviç yazısının bile yayımlanmadığını, üstüne basa basa söylemişti. Bergmann’ın büyük eleştirmen Davidoviç’e ifrit olduğunu hepsi biliyordu. Koca göbekli sinekkaydı traşlı editör, başka bir gazeteciden duyduğu dedikoduyu ballandıra ballandıra anlatmış, eleştirmenlerin yeni yıldızı Bergmann’ın gözüne girmenin tadını çıkarmıştı. İnsan Davidoviç kadar iyi ve dişli bir yazar olup böyle toplantılara asla katılmayınca, kibirli biri sayılıyor, abartılı dedikodulara daha kolay konu olabiliyordu. Stalin’in çelik yumrukla yönettiği Sovyetler Birliği’nde bir Troçkistin kurşuna dizilmeden veya Sibirya’ya sürülmeden yaşayabilmesinin tek gerekçesi, Troçkist yoldaşlarını stalinistlere satması olabilirdi. Davidoviç’in savaş sırasında Rusya’da yaşamış olması saçma bir fikir ve ihtimal dışı sayılsa da, Belçika’da, İtalya’da veya Fransa’da yaşamış olmasından daha heyecan verici bir hikayeye tekabül ediyordu. Nazi işgaline direnen Fransız Komünist Partisi’nin stalinistliği malumdu ve troçkistleri sevmediği, bazılarını yakalayıp bizzat öldürdüğü de sır değildi. Davidoviç, kendi kıçını kurtarmak için troçkist arkadaşlarını PCF’ye ihbar ederek onlara ihanet etmiş olabilirdi. Davidoviç’in resmen ihanetle suçlandığına dair her hangi bir kayıt, bu yönde herhangi bir kanıt, bir tanık bulunmuyordu. Savaş zamanı her olayın kaydı kuydu tutulmayıp, tanıklar da savaşta öldükleri veya öldürüldüklerinden, kuşkulu durumlar arayıp bulmak zor değildir. Adam hakkında anlatılanların tamamı fantazi, Davidoviç’in sinirlerini bozup canını sıkmak için kıskanç düşmanlarının uydurduğu, kafalar kıyakken mırıldanılan hikayelerden ibaret de olabilirdi tabii.

   Bergmann, işte bu söylentileri ima eden bir yazıyla, Davidoviç’le giriştiği söz düellosunu sonlandırmak, ihtiyar keçiyi nihayet yenmek amacıyla, duyduğu dedikoduları kullandı. Eğer duydukları doğruysa, onları yazıya geçiren ilk kişi Anton Bergmann olacak, ateş dilli eleştirmeni nihayet susturacaktı. Söylenenler doğru değilse, ima ettiklerini gene ima yoluyla reddedip yalanlayacaktı ve “Topluma malolmuş insanlar hakkında söylenenleri ciddiye almak gerekir”, “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” türünden klişeler yardımıyla okurları ve dinleyenlerine karşı kendini kolayca savunacak, üstelik her okur için de anlaşılır bir eleştirmen olarak kalacaktı. İma yoluyla ifade ettiklerini, başka yöne kanalize etmek, onun gibi usta bir yazar için çocuk oyuncağıydı.

   Davidoviç’in, arkadaşlarını ihbar etmiş bir hain olabileceğini ima eden Bergmann yazısı, yaşlı eleştirmeni onikiden vurdu. İki tiyatro eleştirmeni arasındaki düellonun en sağlam darbesi sayılabilecek yazıyı yazarken, Bergmann çok öfkeliydi. Davidoviç’in hangi yazısındaki hangi sözüne öfkelendiğini artık hatırlamasa da, yazarlık ilkelerini ve etiğini pek takmadan, çift anlamlı sözcükler seçip alaycı bir dil kullanarak döşendiği yazısına çok özendi. Davidoviç’e azami zarar vermeyi amaçladığından, hakaret sayılamayacak kadar dikkatli, diğer eleştirmenlerin ve akıllı okurlarının kafalarında soru işaretleri uyandıracak kadar özenliydi.

   “Kibrit çöpü gibi ince uzun Bergmann, hayata yeni veda etmiş Bertholt Brecht’inkine özenen tel çerçeveli güneş gözlükleri takmasına rağmen, ne Brecht’e, ne de Dünya Savaşı sonrasının popüler herhangi bir sanatçısına benziyor. Bir çakımlık iki-üç parlak yazısını saymazsak, yıldız gibi parladığı nadir eşref saatlerinde yaydığı aydınlık, hiçbir karanlığı aydınlatacak sürekliliğe sahip olamıyor.”

   Davidoviç bunları kelli ferli yazarlara değil, yazılarını yayımlayan gazetenin genç çalışanlarına anlatmışsa, hepsi de Bergmann’a kahkahalarla gülmüş, adamın bu sözlerine kafa sallayıp tasdik etmişlerdir.

   “Bir sanatçı özentisinden ziyade, hiç para sıkıntısı çekmemiş, babadan zengin bir snob örneği. Zevksizliği ve cimriliği yüzünden evini ikinci sınıf sanat eserleriyle doldurmuştur. Babasının parasına ulaşamadığı takdirde sanata kuruş para harcamayı zul sayan, tiyatroyu da Cosmopolitan’da seyrederek bedavaya getiren eleştirmen müsveddesi. Sanatçılığa özenmekle birlikte, sadece eleştirmenliği sayesinde sanatçıların yanına yaklaşabilen yetenek fukarası.”

   Bergmann, evinin çalışma odasında asılı replika tabloları düşünerek içini çekti. Davidoviç’in onun hakkında böyle atıp tutması kuvvetle muhtemeldi. Tanrının cezası saat firmasının cehennemden ödünç alınmış kırmızı ofisinde oturuyor olsaydı, en azından hakiki bir Picasso tablosuna sahip olur, eski antika tabloları tavan arasına kaldırtır veya müzelere bağışlar, ofisin ucube duvar kağıtlarını derhal değiştirir, mesela mavi falan yapardı. O asırlık ağır ahşap masa ile gösterişli patron koltuğunu da Julius’un malikanesine gönderirdi. Böylece Julius Bergmann, bahçeye karşı koltuğunda ömrünün sonuna kadar oturabilir, hatta isterse koltuğunda ölebilirdi.

   “Bergmann, okur mektuplarına mutlaka cevap verir, ya da verdirir mi demeliyiz? Gazeteye onun adına gelen mektupları okuyan ve yanıtlamaya değer olanları masasına koyan renksiz sekreter kız, Bergmann’la evlenip aynı işi onun evinden yapmaya dünden razı. Fırtına gibi on parmak daktilo yazan, daktiloyu adeta konuşturan sekreter adaylarının en güzeliydi. Gazetede çalışmaya başladığından beri gözü Anton’da. Gel velakin bay Bergmann, kendini sanata adadığını söyleyip, aslında sadece kariyerini düşündüğünden, bu konuda dikkate değer bulmadığı kişilere ayıracak zamanı, sekreter kızlara ayıracak libidosu bulunmamakta.”

   Bergmann dişlerini sıktı. Davidoviç onu iyi ki yakından tanımıyor, böyle şeyler söyleyemiyordu. Okurlara gönderilen mektupları elbette sekreter kız yazıyor, bunun için maaş alıyordu. Diğer eleştirmenler de, çalıştıkları küçük gazetelerde sekreterlik hizmetlerinden kendilerince yararlanıyorlardı. Aynı şey Davidoviç için de geçerli değil miydi. Onun sekreteri yok muydu sanki.

   “Bergmann da yazılan mektupları lütfen imzalar.”

   Evet. Gönderilecek okur mektuplarını hemen imzalıyordu. Okurlara yanıt vermek, özgürlükler ve kişisellikler devrinde önemseniyordu.

   “Bergmann, sanat camiasından biriyle evlenmek ister. Mesela, Cosmopolitan oyuncu kadrosunun yıldızı Monica Colinsky ile mutlu bir izdivaç, ne güzel olurdu. Sanatçılar tarafından sevilmek, Bergmann’ın gerçekleşmemiş hayali, yalnızlığının tesellisi.”

   Bergmann şarabından bir yudum daha aldı. Hayalindeki Davidoviç, atlar gibi sırıtarak sözlerine devam etti.

   “Sarışın Colinsky, her sahici sanatçı gibi, her hangi bir eleştirmenle evlenmeyi düşünmüyor. Kırk küsür yaşındaki Bergmann’ın o uzun boyu ve renksiz mat çehresiyle, Colinsky’nin ilgisini çekme ihtimali bulunmuyor.”

   Cosmopolitan, işini gücünü bırakmış, loca katındaki bar kanepesinden dışarıyı seyreden Bergmann’ın sessiz monoloğunu dinliyordu.

   Davidoviç, 1920’li yılların kutuplaştırıcı keskin diline sadık kalarak kaleme aldığı bir yazısında, sinemayı tiyatronun dejenere olmuş hali ilan edince, Bergmann ona derhal bayrak açtı. Davidoviç, sinemayı tiyatronun kötü bir kopyası sayıyordu.

   “Sinemada erişilen ilüzyon düzeyi, sergilenen olayı çok daha inanılır kılıyor, kanlar akıyor, aktörün özenle makyaj yapılmış yüzünde ölüm daha sahici duruyor. Tiyatro farklı. Tiyatroda, gerçeğin taklit edildiğinin farkındayız ve çok da gerçeğe benzememesiyle barışığız. Sahnede vurulup yere düşen kişinin aslında ölmediğini biliyoruz. Sinema oyuncusu, seyircisinin ağladığını hissetmiyor, kahkahalarını duymuyor. Filme alınan sanatçı, seyirciden kopuk bir kişi. Oysa sanat denen şeyin zirvesi, sanatçı ile izleyici arasındaki doğrudan etkileşimdedir ve hiçbir sanat dalında sanatçı, izleyicisiyle tiyatro kadar yakın ve yoğun iletişim halinde değildir. Tiyatro’yu sanatların en yücesi yapan, tam da bu özelliğidir. Sinema fazla büyütülüyor. Seyircisiyle sanatçısının iletişimleri açısından kıyaslandıklarında sinema, tiyatrodaki yoğunluğun kötü bir kopyası olmaktan ileri gidemez ve hep öyle kalacaktır. Tiyatroda sanatın halkla buluştuğu iletişim ve etkileşim ânı sahicidir ve her tiyatro oyununda yeni bir kalitede tekrarlanır. Her oyun ve her oyunda tekrarlanan performans, hem seyirci, hem de sanatçı açısından tekildir. Sinemada çekilen bir sahne ise, bir sonraki gün, aynısının tıpkısı, bire bir tekrarıdır ve sinema sanatçısı gösteriler esnasında seyirciyle iletişim halinde değildir, seyirciyi hissetmez. Tiyatro sanatçısı ise her oyunu yeniden ve başka türlü yaşar. Tiyatro hem sanatçı hem de seyirci için yaşayan bir sanattır.”

   Işte Davidoviç’in tiyatroyu güzelleyen bu yazısına Bergmann çok sert tepki gösterdi.

   “Sinemada perdede gösterilenleri seyredersiniz, onlar sizi görmez, duymaz, sadece bir görüntü ve sestir, ama sinema sanatçısının seyircisiyle etkileşiminin olmadığı söylenemez. Filmde görüntünün gücü çok yüksektir. Yoğunlaştırılmış otantik hayatları seyrederek onları yaşamak için sinemaya gidilir. Orada Tanrı rolü oynayan aktör, tiyatrodakinden daha inandırıcıdır, zira sinemada kullanılan efektler, tiyatroyla kıyaslanamayacak kadar zengindir. Sinemada, kendi hayatımızın sıkıcı kadersel tekrarlarını unutur, filmdeki daha iyi ve daha ilginç yoğunlukları yaşarız. Film yıldızlarına bakın, onlar yeni mitlerin vücut bulmuş halleridir. Bir Humphrey Bogart, Amerikan sosyal tarihinin bir ifadesi olarak herkesin tanıdığı bir yıldızdır. Son filmlerinden ‘Biz melek değiliz’ (We’re no Angels) filmi ne kadar dokunaklıdır. Heinz Rühmann da öyle değil midir. Tiyatro oyuncusu olarak çok başarılıydı, sinema filmlerinde oynamaya başladıktan sonra tüm ülkede tanıdı. ‘Feuerzangenbowle’ filmini kim bilmez. Bogart’ı bütün dünya tanıyor. Bu tanınmışlık, sanatçı ile seyirci arasındaki iletişim ve etkileşimin başka bir biçimde sürdüğünü, hatta artıp yoğunlaştığını göstermez mi? Davidoviç, bit pazarına layık fikirleriyle çağa uyum sağlayamıyor. Sinemayı küçümsemesi, zamanı ıskalamış kalemşörlere has trajik bir komiklikten öteye geçemiyor. Kendi hayat ve düşünce konforları adına makul aklı terkedenlerin, hatta bu yolda dostlarını, kana susamış iblislere gammazlayanların meşrebine uygun kötücül bir hafiflik bu.”

   Bergmann’ın yazısı, Davidoviç’in söylemiş olabilecekleriyle kıyasladığında oldukça hafif kaldığı halde, siyahbeyaz gazete sayfasında karlı ve soğuk kış geceleri kadar gerçekti ve hedefine ulaşıp duayen eleştirmeni can evinden vurmuş görünüyordu. Yaşlı eleştirmenden uzunca bir süre ses çıkmayınca, Bergmann, taşı gediğine koyduğundan, düelloyu kazandığından emin oldu. Üstelik, Davidoviç’i eleştirdiği yazısının, diğer eleştirmenlerin örtülü desteğini de kazandığına şahit oldu. İma edilen dedikoduların eleştirmenler camiasında konuya aşina olanların hoşuna gittiğine de inandı. İki eleştirmenin “sinema mı tiyatro mu” konusuyla kamufle edilmiş atışmasında Bergmann’ın tarafında yer alan iki yerel gazete yazarı, sinemayı savunarak, Davidoviç’in adını anmadan, “Yirminci Yüzyılda böyle demode fikirler savunulamaz” mealinde laflar ettiler. Kimse, kana susamış stalinist kötü iblislere kimin kimi gammazladığı cinsinden sorular sormadı. Savaşta Almanya’dan yeterince iblis çıkmış, dünyanın canına okumuşlardı, böyle konularda daha mütevazı olmak gerektiğini her eleştirmen biliyordu. Sinemaları dolduran seyirci sayısı her geçen gün artarken, Davidoviç’in sinema hakkındaki fikirlerine karşı çıkan eleştirmenler yeni argümanlar üretmeye gerek duymadılar. Yaşlı adamın, ölçüyü kaçırarak savunduğu uç fikirlere karşı bu kez anlayış göstermediler.

   Klaus Davidoviç’in yazıları gazetede görünmeyince, haftada bir yayımlanan eleştirilerine geçici olarak son verildiği dedikodusu yayıldı. Gazeteciler, dedikoduyu severler. Davidoviç de bir gazetede çalışıyor ve bu nedenle gazeteci sayılıyordu, hem de bir yazısında popüler basını, “halkı meşgul etmeyi amaçlayan ucuz eğlence kurumu” ilan etmesine rağmen. Gazetecilerin pek haz etmediği Davidoviç, yazısını evden yazıp kızıyla gönderdiği için gazete binasında zaten nadiren görününüyordu. Hiç sektirmeden her cuma yayımlanan yazıları, gazetede görünmeyince, Bergmann, bu düelloyu kazandığından iyice emin oldu. Gazete okuru unutkandır, bir gazeteci gazete sayfalarından kaybolsa çoğu kez farkına varmaz, ama Klaus Davidoviç gibi birinin eksikliği hemen hissedilir. Onun Cuma günleri yayımlanan yazısını okumadan tiyatroya gitmeyen, uç fikirlerini, köşeli karakterinin doğal ifadesi sayan sadık bir okur kitlesi mevcut.

   Bergmann, yaşlı yazarın fikirlerini ve kerameti kendinden menkul değerlendirmelerini eleştirmek bir yana, yemek masasının başında sırıtan suratına büyük kalibreli iri bir domdom kurşun yapıştırmayı bile defalarca aklından geçirmişti. Ama bazı günler, Davidoviç’in fikriyatını “bit pazarına layık” sayıp, “trajik komik”liğini ilan ettiği nisbeten ustruplu dilini, özellikle de o dedikoduyu yazısına taşımasını, kendi kendine “aşırıya kaçmışım” diye eleştirdiği de oluyor. Adamın sergilediği sarkastik samimiyetin onu nasıl da ürktüğünü kendine itiraf edememekle birlikte, eski idolünün gönlünü almayı düşündüğü günler de oluyor. Ardından sertleşerek, “az bile yazdım” diye gururlanıyor, sonra gene pişman oluyor. Yaşlı adamı yerin dibine sokacak başka yazılar de yazdı, ama kibarlığından ve inceliğinden taviz vermedi. Davidoviç’i eleştiren son yazısı, birine söylenecek son söz kadar sert miydi, değil miydi, hâlâ bundan emin değil.

   Yerinde ve zamanında söylenmiş tek bir söz, bazen kurşundan daha etkilidir. Karlı Alp dağlarına saygı göstermek, yüksek sesle konuşup dağları çileden çıkarmamak, çığlara neden olmamak gerekir. İsviçre ve Bavyera dağlarında bu kurala uyan uzun yaşar.

   Sinemaya karşı anlamsız antipatisi nedeniyle Davidoviç’in okurlarından tepki aldığı, Bogart ve Marilyn Monroe hayranı gazete patronunun, “O ihtiyarın abuk sabuk yazılarını bir daha gazetemde görürsem sizi de kovarım” diye sayfa redaktörlerini azarladığı söylendi. Bunun da, Davidoviç’in sivri diliyle sorunlu bazı kıskanç gazetecilerin abartılı yalanı olduğu çok belliydi. Bergmann bunu da, gazetede aynı odayı paylaştığı sayfa sekreteri Christian’dan duymuştu. Rasyonel sınırlar dahilinde kalmaya dikkat eden gazetecilerin kendi aralarında yaptıkları dedikoduların duygusal yanı abartılıysa, o sınırları zorlamaları kimseyi şaşırtmaz.

   Yaşlı eleştirmenin çalıştığı yerel gazete, onun yazılarını aynı gün yayımlayan büyük ulusal Die Allgemeine gazetesi yönetiminden gelen tepkilerden ürkerek Davidoviç’i emekliye sevketmiş de olabilirdi. İyi yazarlar için yaş haddi diye bir şey yoktur. Yetmişini çoktan aşmış Davidoviç için bu kural, iyi yazar sayılmadığı gün geçerliliğini yitirebilir.

   Eleştirmenler dünyasının karla kaplı yüksek dağı Klaus Davidoviç susmuş görünüyordu ama son yazısını belki yazmamış, son sözünü henüz söylememiş, çığ olup Bergmann'ın üzerine inerek onu ezmeye karar vermemişti. Bergmann’ın Christian üzerinden dikkatle kulak kabarttığı gazeteci fısıltılarına bakılırsa, Davidoviç’in bileti çoktan kesilmişti. Küçük gazeteler, rezil olup kovulmuş yaşlı bir eleştirmeni sayfalarına kabul etmezlerdi. Birkaç abone dışında esamisi okunmayan yerel gazatelerde yazmaya da Davidoviç tenezzül etmezdi. Koca göbekli laf ebesi, belli ki Bergmann’ın harekete geçirdiği çığın altında kalmıştı. Böylece bu düelloyu galiba Bergmann kazanmış oluyordu. Genç eleştirmen, en önemli rakibini yok etmenin gizli gururunu yaşarken, tetikçi sıfatının üzerine yapışmasını önlemek amacıyla, adamın yazarlığının son günlerininde ona centilmence davranmak için fırsat kolluyordu. Ne de olsa düşene vurulmazdı. Ya da Davidoviç’in sözleriyle, “Erdemli bir tavır sergilemek, yeteneksiz kariyeristler açısından en konforlu tutumdur”.

   Duayen eleştirmenin yazı hayatından kaybolup evine çekilmesinden sonra, Bergmann’ın kafasının içinde konuşup duran bed sesi de susacaktı elbette. Yazmayan biri, yazan eleştirmenler dünyasında yaşıyor sayılmazdı, sanatçılar dünyasına zaten kabul edilmezdi.

                                                                          

 

   Bölgedeki yerel gazetelerde tiyatro yazıları yazan eleştirmenlerin Münih tiyatroları dışında takip ettiği üç tiyatro, iki de sinema bulunmaktadır. Özel cep tiyatrosu Windmühle’yi saymazsanız, geriye komşu kasabadaki devlet tiyatrosu ile Rosenwertheim’ın Cosmopolitan’ı kalıyor. Hepsi de savaş sonrasının kasvetinden kurtulmak isteyen vatandaşlar arasında büyük ilgi görüyor. Her kasabada tiyatro olmadığından, bölgenin bütün tiyatroseverleri trenlere doluşarak veya arabalarına binerek ya Münih’deki tiyatrolara akıyor, ya da Cosmopolitan’ın salonları dolduruyorlar. Savaş felaketinin yaşandığı günlerde bile kapanmayan Cosmopolitan, o günlerde elbette başka bir ad taşıyordu. Nazi döneminde bir tiyatronun değişik millet ve ırklardan insanları biraraya getirmek anlamına gelen kozmopolit bir ad taşıması düşünülemezdi.

   Bergmann kravatını gevşetip kırmızı şarabından son bir yudum daha aldı, bardağını yanındaki üç ayaklı oval masaya bıraktı. Modaya uygun asimetrik şekli nedeniyle “böbrek masa” diye adlandırılan lamine yüzeyli mobilyanın üst kattaki küçük bara alınmasını tiyatronun müdürü George C. Baker’a o önermişti. Kamusal desteği kaçırmamak adına ezbere bildiği Schiller ve Shakespeare oyunlarının da sahneye konduğu Cosmopolitan tiyatrosu, elbette modern bir yer olmalıydı. Müdür Baker ile kişisel dostluğu nedeniyle sık sık tiyatroya gelen Bergmann'a kalsa, üst kat salonunun modernleşmesi adına, mesela şu ayaklı saatin defedilme vakti de gelmişti.

   Bergmann, günün eleştiri yazılarını okumak için gazeteleri pupa yelken açmadı, sabahtan hepsini okumuştu. Son yıllarda film eleştirilerine ağırlık veriyordu. Savaştan sonra Avrupa sinemalarında neredeyse her iki filmden birinin Amerikan filmi olmasına tahammülsüzlük gösteren eleştirmenlerden değildi. Elvis Presley’in hareketli Rock’n Roll müziğine kapılıp o acaip dansları yapmayı havailik saymakla birlikte, evinde Amerikan işgal kuvvetlerinin “American Forces Radio”sunu dinliyordu. Roxy sinemasında Presley’in “Love Me Tender” filmine gitmiş ve filmden ziyade, genç seyircilerin Elvis’e abartılı ilgisini izlemişti. Bogart’ın hiçbir filmini kaçırmıyordu. “Bus Stop” filminden beri Marilyn Monroe hayranıydı, Marlene Dietrich’in sinemada izlediği filmlerinden sonra, yoğunlaştığı müziğine de hayrandı. Her plağını satın alıyordu. “Lili Marleen”, evde en sık çaldığı plaktı, “Sag mir wo die Blumen sind” de öyleydi. Kadınların pantolon giymeye özenmesini sağlayan Marlene Dietrich gibi bir aktristin, sinema seyircisi ile etkileşim halinde olmadığını söylemek nasıl mümkün olabilirdi. Ah Davidoviç.

   Bergmann, sinemada film seyrederken, eleştirmenlerin kendi aralarında sık sık gündeme getirip asla yazmadıkları o meşhur soruyu kendine de sormuştu elbette. Tiyatro çağı kapanıyor muydu? İnsanlık tarihi kadar eski bir sanat türünün gözden düşmesi ihtimali bulunmasa da, Amerikan filmlerinin özellikle genç seyircileri büyülediği tartışılmaz bir gerçekti. Davidoviç, yeni Amerikan sinemasına ifrit olan eski moda eleştirmen sıfatıyla, “Sinemayı Amerikalılar değil Fransız Lumiere kardeşler icad etti, hiç olmazsa Fransız filmlerini izleyin” diye yazdığında da, Davidoviç’e saldırmak için eline bir fırsat geçirdiğini anlamakta gecikmeyip, adamı yerden yere vurmuştu. Eleştirilerin, insanları çene yarıştırmaya yönlendirmesi, gazete yöneticilerinin ve patronlarının sevdiği kalemşör meziyetlerindendir. Skandala dönüşmemesi kaydıyla arada sivri laflar kullanmak iyidir. Ulusal gazetelerin, yerel gazetelerden aldıkları yazıları durdurma kararları da küçük gazeteler için daima tayin edici önemde olduğundan, ne yazıldığına dikkat edilmelidir. Düşük bütçeli yerel gazetelerin, ortaklık kurdukları büyük gazetelerle iyi geçinmeleri gerekir. Keskin yazılar yazmak zevklidir, ama bir o kadar risklidir.

   “Usulen yazıp söylediklerin bir yana, hesaba katıp ciddiye aldığın insanlar, sadece kamu önünde meşruiyet kazanmış sanatçılar ve eleştirmenlerden ibaretse, küçücük bir azınlığın dengesiz zirvesinde peşinen zor bir hayat seçmişsin demektir. O zirvelerden kolayca kayılıp derinlere düşülebilir.”

   Bir türlü bitiremediği yemek tabağının başında oturan Davidoviç, gözlerini açarak alaycı bir dille, “Tiyatro eleştirmenlerinin genç kralı Anton Bergmann, Cosmopolitan’ın kırmızı kadife perdeli dev sahnesini en iyi gören locasını, adeta adına kayıtlı özel mekanı haline getirerek, kraliyetini perçinlediğini sanıyor. Ona tacını giydiren asıl banisi, tiyatro müdürü Profesör Baker” dedi.

   Bergmann derin bir nefes aldı. Barmen şimdi uzun bar masasının ardında eğilmiş, büyük bir ciddiyetle, masanın üzerindeki kağıda bir şeyler not alıyordu. Bulunduğu yere ait değil de, tesadüfen orada bulunan bir yazar gibi uzun uzun yazıyor, durup düşünüyor, yeniden yazıyordu. Eleştirmen, “Birine mektup yazıyordur” diye düşündü. Yazardan ziyade iyi giyinmeye özen gösteren bir muslukçuya benzetebileceği barmeninin takma adla hikayeler yazdığı fikri, tiyatro çatısı altında aşina olduğu normlara aykırıydı.

   “1950’li yılların adı konmamış bakımsız dandy’si, süt benizli kült eleştirmen Bergmann, kendini Cosmopolitan’ın ruhu sanıyor.”

   Bergmann, gözlerini yeniden ayaklarına çevirirken, Davidoviç bir kahkaha attı, koca kafası iki yana doğru garip bir şekilde sallandı. Davidoviç Gasthaus’daki ahşap sandalyede arkasına yaslandı, düşmüş başını omuzundan kaldırarak iri ve parlak gözlerini yeniden Bergmann’a dikti.

   “Tiyatro sanatının yazarından yönetmenine, oyuncusundan müzisyenine kadar her sanatçısı, yaşadıklarından ilham ve anlam üretirken, Bergmann yazı üretiyor. Sanatçılar, Bergmann’ın en kıymetlileri. Hayatında aniden gelişen sürprizlere maruz kaldığında Tanrı’ya sığınıp konuları kadere bağlayanlar, Bergmann’ın ilgi alanına girmiyor. Sanatçılar dışındaki insan kalabalığının sıradanlığında bir derinlik aramıyor, o insanların, sanatçılara ilham kaynağı olduklarını bilmek istemiyor. Genç snob, abartılı bahar yağmurlarından yararlanmasını bilmeyen, yağmur sularının üzerinden akıp gittiği dik çatılar gibi. Oysa insan, ancak sürpriz rahmetlerin içine nüfuz etmesine izin veriyorsa sanatçı olabilir. İlhamın filizlenerek yeri göğü tutan çiçek deryalarına dönüşebilmesini sağlayan kişidir sanatçı. Bergmann, eleştirmenlikten daha fazlasını hak ettiğini, nihayet bir gün yoluna sanatçı olarak devam edeceğini hayal ededursun, çekmecesindeki yarım kalmış tiyatro oyunlarını bir türlü yazıp bitiremiyor. Gazete çalışanı bir eleştirmenin trajedisi, bunları bildiği halde, okunup bir süre sonra unutulan yazılarına devam etmek zorunda kalmasındadır.”

   Anton Bergmann, gözlerini Cumhuriyet meydanına çevirdi. Yağmur dinmişti.

   “Sanatçıların yanında kendini gerçek mekanında hisseden Bergmann, ne yaşarsa yaşasın, sanat adına yazdıklarının kalitesinden emin olamıyor. ilhamının ona verdiği ifade izninin eleştiri yazılarıyla sınırlı olduğunu kendine itiraf edebilmesi için belki ellisini aşıp altmışına merdiven dayaması gerekiyor. O yaşa ulaşıncaya kadar, olgunlaşmamış birkaç sanatçıyı daha yerin dibine sokarak aslında kendi seviyesizliğine isyan edebilir, başka bir sanatçıyı göklere çıkarıp onunla birlikte yüceldiğini hayal edebilir. Ama ne yazarsa yazsın ve ne kadar iyi yazarsa yazsın, eleştirmenlikten sanatçılığa terfi edemeyeceği korkusu onun yakasını bırakmıyor. Çekmecesinde sakladığı oyun taslaklarının asla oynanmayacağını, oynansa da diğer eleştirmenler ve sanatçılar tarafından asla ciddiye alınmayacağını düşünüyor.”

   Bergmann gözlerini kapadı. Gözyaşlarını kendine bile göstermek istemiyordu. Gözlerini araladığında Cumhuriyet meydanı buğulandı. Derin bir nefes aldı. Toparlanmak için kendine bir kaç saniye zaman tanıdı, kanepeden kalktı ve barmenin yüzüne bakmak zorunda kalmamak için, hesabı ona ödemek yerine bahşişiyle birlikte masaya bıraktı ve lavobonun yolunu tuttu. Loca’ya gitmeden önce yüzünü yıkayıp kendine gelmeliydi.

   “Yazı yaşamınıza eleştirmen olarak başladıysanız, eleştirmen olarak devam edersiniz. Şaşmaz eleştirmenlik gerçeğinizi değiştirmeye kalkmanız halinde alacağınız en yok edici tepkiler, bir zamanlar eleştirdiğiniz sanatçılardan ve diğer eleştirmenlerden gelir. Sohbetlerinde sizi ima ederek küçültürler, sonra zevkle imha ederler.”

    Gong sesini duyunca Bergmann, yanından geçtiği ayaklı saate paylar gibi dik dik baktı ve lavaboya doğru yürüdü.