Türkiye'de modernleşme döneminin kanlı bıçaklı iki ana siyasi çizgisi ve birinin son demi


Modern zamanlarda ortaya çıkan ulusdevletlerinin tamamı, çeşitli etnik ve dînî halk gruplarının zamanla kültürel bir homojenleşmesi ile paralel gelişme göstermiş yapılardır. Elbette bazıları bu sürece kendince avantajlı bir yerden başlamıştır ve daha uzun bir süre içinde oluşmuştur, mesela ABD böyledir. Avrupa kökenli halkların bir karışımı ve kapitalist sistemin etkisiyle homojenleşerek Beyaz, Protestan Hristiyan, Anglosakson faktörün esası teşkil ettiği bir sosyolojik yapıya dönüşmüştür (gerçi şimdi bu değişiyor, Hispanics ve Siyahiler giderek daha belirleyici oluyorlar, ama kültürel konum esasen henüz değişmiş değil). Tarih içinde zaten başka nedenlerle homojen kalmış Japonya, (ve Kore) gibi Asya ülkeleri de sistemin homojenleştirici özelliklerini sistem içinde sağlam ve zengin bir yer edinebilmek için kullanmışlardır.

Türkiye, kapitalizmin dayattığı kültürel homojenleşmeyi Osmanlı döneminde, "Millet kompartımanları"nda milliyetçileşmeler ve kendi içinde homojenleşmeler olarak yaşamıştır. Mesela Anadolu'da Hristiyan Rum köyleri Türk köylerinden çok daha modern ve (modernleşme anlamında) uygar iken, Türk köyleri daha iptidai, sadece din eğitimiyle yetinen, dış dünyayla ilişkileri sınırlı yerlerdi. Hristiyan köyleri ise modernleşmenin getirdiği okula önem veren, yeni hijyene, dünyada (yani Batıda) olanlardan haberdar yerler olarak ortaya çıkıyorlardı.

Modernleşme sürecinde ABD'de nasıl "Kuzeyliler" ile "Güneyliler" ayrımı çıktıysa ve bunun etkilerinin bugün bile tamamen silinmediği vaki ise, Japonya'da da ülkeyi Batılı ülkelere açanlar (açmak zorunda kalanlar) ile buna karşı olanlar arasındaki zıtlaşma tarih boyunca çeşitli kesimlerin (hatta Japon mafyası Yakuza'nın) siyasi yaklaşımlarında görülür. 19'uncu yüzyılın başından itibaren modernleşmenin bugünlere uzanan tipinin gelişmesi başlarken, modernleşme karşıtları bazı ülkelerde sadece yenilip etkisizleşmekle kalmamış, tamamen tarihten silinmiştir, mesela Çin'de. Ama modernleşme konteksi içindeki eski zıtlaşmalar, farklı partiler içinde kendilerine yeni ifade biçimleri bulmuşlardır. Türkiye, modernleşmenin eski merkezini teşkil eden Avrupa'nın hemen yanıbaşında bu gelişmeyi başından itibaren izlemekle birlikte -ki bu bir yerde zorunlu bir durumdur, çünkü mesela III. Selim Napolyon'un modern ortusunun ne kadar etkili olduğunu görüp modern Nizam-ı Cedid ordusunu kurarak bu konuda ön almıştır- daima sert bir modernleşme karşıtı direnişle karşılaşmıştır. Bu konuda Türkiye yalnız değildir, benzeri durumlar bu bölgede diğer ülkelerde de, ve tabii Rusya'da da yaşanmıştır (İran'da da, Arap diyarında da vd.) ama modern Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu ve Çin'deki gibi "modernleşme düşmenı Gelenekçileri" tamamen tasfiye etmiş gibi görünürken, bu kesimler, özellikle -ABD dayatması Sovyet korkusuyla- çok partili rejime geçildikten sonra adeta yeniden doğmuşlardır.

Türkiye'de modernleşmenin Atatürk öncesindeki son Osmanlı devrinde milliyetçileşmeler istikametinde "İttihat ve Terakki" çizgisi üzerinden devam ettiğini görüyoruz. Bu hareket, dünyadaki tüm benzeri milliyetçi hareketler gibi dini pek önemsemeyen bir hareketti ve giderek gelenekselden uzaklaşarak Avrupa'yı örnek alan bir modernleşmeden yanaydı. Doğru ya da yanlışlığı bugün tartışmalı olsa da, o dönemde bu, genel trendi teşkil ediyordu ve son Çin imparatoru Pu Yi bile (Japon üniformasına benzeyen) üniforma giyiyor, özel hayatında melon ingiliz şapkası takıyordu. Bu çılgın dönemde gelenselliği savunan ve modernliğe karşı çıkanların durumu genellikle çok acıklıdır, mesela Türkiye'de (Çin'de çok akıllı geleneksel düşünürler de Mao dönemine kadar yaşamıştır ve yazdıkları da hâlâ okunur kıvamda entelektüel pırıltı taşır), ama bunların pek entelektüel değeri bulunmaz. Bu dönemde Türkiye'de modernleşmeye karşı direnişi ve geleneksel yapıyı savunan fikriyatın ifade bulduğu yapı, "Hürriyet ve İtilaf Fırkası"dır.

Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran subaylar, devlet adamları ve entelektüeller esasen "İttihat ve Terakki"nin ya devamı, ya da onun da temsil ettiği modern milliyetçiliğe yakın olanlardır. Çin'de modernleşmeciler gelenekçileri tamamen yok ettikleri halde Türkiye'de bu yapılmamış, engin bir bağışlayıcılık ve hoşgörü ile "Hürriyet ve İtilaf" zihniyetinin yeniden hayat bulup güç kazanarak Türkiye'nin yönetimini ele geçirmesine -demokratik teamüller dahilinde- izin verilmiştir. Ve tabii demokrasinin bir modernleşme ürünü olduğu ve zaten modernleşmeye karşı olan bir kesimin gücü eline geçirdikten sonra demokrasinin kurallarına uymayabileceği ihtimali pek düşünülmemiştir.

Son Padişah VI. Mehmet Vahdettin'in son Damat Ferit Paşa Hükümeti, "Hürriyet ve İtilaf Fırkası" hükümetidir ve bu -bugün İslamcılar ve türevleri tarafından temsil edilen- çizginin neyi savunduğu anlaşılırsa, bugün, Osmanlı'nın uzatmaları oynayan gelenekçi son karikatürünü daha iyi anlamak mümkün olacaktır.

Cumhuriyet kurulmadan önce, I. Dünya Savaşının sonundan itibaren bu gelenekçi kesim, Türkiye'nin Hindistan gibi bir İngiliz sömürgesi olmasından yanaydı. Bu konu tayin edici önemdedir, -zira mesele İngiltere'nin mi Fransa'nın mı Almanya'nın mı sömürgesi olmak seçiminden ziyade, sömürge olmak veya olmamakla ilgili bir durumdur. Sömürge olmayı kabul etmek demek, Türklerin bu bölgedeki bin yıllık özgür ve özgün devlet/uygarlık kurucusu olmak ambisyonlarını sona erdiriyordu. Yani Türklerin, Almanlar İngilizler Fransızlar Ruslar gibi kendi başına buyruk bağımsız bir halk olmak özelliğini teslim edip ikinci sınıf bir halk ve ülke seviyesine inmeyi kabul ediyordu. İttihatçıların devamı ve/veya başkalaşmış yeni versiyonu "Müdafa-i Hukuk" hareketi ise, baştan itibaren, ikinci sınıf bir halk olmayı kabul etmeyen bağımsızlıkçı bir fikriyatı temsil ediyordu. Bazıları bu farkı küçümsüyor ve Sultan'ın da nefes alabildiği takdirde bağımsızlıktan yana olabileceğini söylüyor ama bu, hiç öyle "pragmatizm" kaldırabilecek bir kunu değildir.

İkinci konu, artık tüm dünyada ekonomiyi belirleyen kapitalizmin homojenleştirici etkisi istikametinde atılan adımlarda Cumhuriyeti kuracak olan kesimlerin bu yeni kültürel homojenleşmeden (yani yeni makro milliyetçilikten) yana tavır almasıdır. Çanakkale savaşından itibaren iyice belirginleşen "Türklük bilinci", Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nda bulunmaz. Bu çevrenin en önemli adamı Mustafa Sabri Efendi, sarayın sondan bir önceki Şeyhülislamı olarak Mısır'da 1954'de ölmeden önce Yunanistan'da "Türklüğümden istifa ediyorum" diyen yazılar yazmış, Türklere (ve tabii Atatürk'e) hakaret eden yazılar yazmış, Milli Mücadele'ye karşı çıkmıştır. İkinci önemli konu, bu zat-ı muhteremin ve fikirdaşlarının kendilerini "Müslüman" olarak adlandırıp Türklerden nefret etmeleridir, ve Mustafa Sabri, Araplara olağanüstü hayranlık duyar, İslam'ın dili olarak Arapça'yı yüceltir, Türkçeyi küçültür, değer vermez.

Üçüncüsü, elbette çok önem verdiği din konusudur. İstanbul'un anahtarını İngiliz subaylarına eğile büküle hiç çekince koymadan teslim eden Sultan Halife Vahdettin'in bu diyardaki en önemli üç özelliği bu kadar kolay işgalcilere adeta hediye etmesi karşısında Hilafetin kaldırılmasına muhalefet Ankara'da çok cılız kalmıştı -tıpkı bugün İslam'a olan saygının olağanüstü ölçülerde düştüğü ve deistlerin ateistlerin sayısının patladığı gibi. Mustafa Sabri'nin Hilafet'in ilanına karşı tavrı, ülkedeki herkesi -Ankara Hükümeti'ne biat ettikleri için- "Kafir" ilan etmek olmuştu. Bu sırada elbette yurtdışındaydı. İngilizler Vahdettin'e kaçabilmesi için HMS Malaya savaş gemisini ayarlamışlardı, Mustafa Sabri'ye "Mısır'a kaçabilmesi için" anca bir yük gemisinde yer buldular.

Bu "anlayış" da günümüze dek hayatta kalmış görünüyor, yani Cumhuriyet Vatandaşı, artık devletin dini olmadığından (yani hükümet ve vatandaşları dîne tâbi olmadığından) "kafir" sayılabilirler. Bu da onlara karşı kafirlere davranıldığı gibi davranılmasını "dînen meşru" sayar.

Buraya kadar konuştuklarımız, Türkiye'nin 20'inci Yüzyılın en başından itibaren bugünlere kadar gelen ve Türkiye'nin ASIL iki siyasi çizgisini temsil eden bu iki ana partinin yani "Hürriyet ve İtilaf Fırkası" ile "İttihat ve Terakki Fırkası" arasındaki farkın sadece "fikirsel" farklılıklar olduğunu gösteriyor sanılmasın. Asıl önemli ve nedense gözardı edilen konu, bu iki çizgi arasında bir tür iç savaş yaşanmış ve gelenekçi "Hürriyet ve İtilaf" cephesinin bu savaşı kaybetmiş olması gerçeğidir.

Damat Ferit Hükümeti bu çizgiyi temsil ederken, kendi çizgisinde nereye kadar ısrarlı olduğunu göstermek üzere işgal kuvvetlerinin yanında yer aldığında, Mustafa Sabri, "Hürriyet ve İtilaf Fırkası"nın başkanıydı. Bu parti, Anadolu'da işgale direnen milliyetçi Türk kuvvetlerinin yenilmesi için sadece Yunan kuvvetleriyle ittifak yapmakla ve onlar için dua etmekle kalmamış, İzmir'de 1922'de son anda ilan edilen Rum "İyonya Cumhuriyeti"ne memur da olmuşlardır, yani Anadolu'daki Milli Hükümet'e tam bir düşmanlıkları söz konusudur. Ayrıca Milli kuvvetlere karşı kurulan Hilafet Ordusu Kuva-yı İnzibatiyye de Yunan kuvvetlerinin bir kolu gibi bağımsızlık hareketine karşı savaşmıştır.

Unutulmaması için yeniden dikkat çekmek gerekirse: Bugünkü modern Türkiye, bir iç savaş sonucu kurulmuştur ve savaşı, işgal kuvvetleriyle birlikte hareket eden "Hürriyet ve İtilaf Fırkası" çizgisi kaybetmiştir, yani konu sadece "fikir ayrılığı" falan değildir. Türkiye, bu çizginin en son versiyonunu ve böylece modernleşmeyle sorunlu son "gelenekçi" -olmak iddiasındaki- bir siyasi anlayışı aşmaya hazırlanırken, aşacağı yanının NE olduğunu iyi anlamaya ve ona göre davranmaya ihtiyacı var gibi görünüyor.

Yalnızlık sorunu ve Japonya'da "Yalnızlık Bakanlığı"

Korona günlerinde evcil ve de aileperest Türkler arasında bile en çok hissedilen sorunların başında "Yalnızlık" geldi, bu kış nasıl olacak o henüz pek belli değil. Dünyaya şöyle bir göz gezdirdiğimizde, yalnızlık konusunda bi dolu ilginçlik görebiliyoruz, mesela Japonya'da bakanlar kuruluna 2020'de eklenen yeni "Yalnızlık Bakanlığı." 

Yalnızlığı seven benim gibi insanlar bir yana, modern toplumların en önemli sorunlarından biri "yalnızlık" olmak yolunda. Yalnızlığın sosyoekonomisi konusuna girip kimseleri sıkmak istemiyorum (blogumdaki yazılara bakabilirsiniz) ama kendi başına para klazanabilen insanların oluşturduğu toplumlarda yalnızlık, bir yerden sonra "işin tabiatı gereği."

Konu Japonya'dan açılmışken: Tokyo, sadece Japonya'nın başkenti değil, etrafındaki Kanagawa, Saitama ve Chiba ile birlikte 38 milyonluk bir merkez, "Dünyanın en büyük metropolü", Japon ekonomisinin üçte biri burada. İstanbul'un etrafındaki İzmit, Adapazarı, Bursa ve batıda Edirne'lere kadar uzanan haliyle Marmara Bölgesi gibi ama sadece 14 kilometrekarelik bir alan ve bukadarcık bir yerde yalnız kalmak zor! Buna rağmen herkes yalnız. Türkiye'nin metropollerinde yaşayan orta sınıf ve üstü herkes bunu çok iyi anlayacaktır.

Büyük metropollerde, başka şehirlerden kopup gelmiş çok insan yaşıyor. Herkesin ailesiyle iletişimi sürüyor, Türkiye'de de öyle, tabii memlekette yaşayan aileler nadiren ziyarete geliyor, Japonya'da neredeyse hiç gelmiyor, Tokyo'da evler çok küçük ve özel hayata düşkünlük çok büyük, yani misafirlere yer bulmak zor. Böylece yakınlar ve akrabalar, o gönüllü (veya gönülsüz) yalnızlıkların dışında tutuluyorlar zira rahatsız edici (hatta bıktırıcı) sorular sorabiliyorlar. Mesela Türkiye'de de ziyaretin ilk ritüel kısmı aşıldıktan sonra sorulan soruların başında, "Ne zaman evleneceksin?" gelebiliyor.

Türkiye'de "Akraba zehirlenmesi" diye bir kavram var. İnsanın büyükşehirde kendi başına buyruk özel hayatına çeşitli sorular ve imalarla limon sıkan, insanlara kendini kötü hissettirebilen "sohbet"lerin hasını Japonlarda bulmak da mümkün. Yakınları tarafından her konuda başka "başarılı" örneklerle kıyaslanmaktan bıkan veya "kem gözler"den sıkılan Japonlar, yakınlarını hem üzmemek hem de onların zehirli etkilerinden kurtulmak için ilginç bir çözüm bulmuşlar: "Kiralık Akraba..."

Tokyo'da yaşıyorsunuz, evlenmeye karar verdiniz, sıra memlekette oturan ailenizi, müstakbel eşiniz ve ailesiyle tanıştırmaya geldi, ama yakınlarınızın olası abuk sorularından, taşralı cehaletinden şikayetçisiniz, üstelik eşiniz de ailenizin beklediği gibi biri değil. İşte o zaman kendinize, eşinizin ailesiyle tanıştırabileceğiniz bir aile kiralayabiliyor; kendi ailenize tanıştırmak için de onların beklediği gibi hanım hanımcık bir eş kiralayabiliyorsunuz!

Japonya'da, kimsenin adını anmak istemediği, basının yazmadığı, mümkün olduğunca gizli tutulan "Akraba kiralama ajansları" var. Pek ortalıkta değiller, zira insanları utandıran, çok önem verilen şerefi onuru çizip zedeleyen bir şey. 

Eşinizle tanıştırmak için kendinize hep hayalini kurduğunuz gibi bilge, kültürlü, yakışıklı, iyi giyinen anne ve baba arıyorsanız, ajansa bir form doldurup gönderiyorsunuz:

"Benim yakınım olacak kişi şöyle giyimli, şöyle tavırlı, kültürlü, şu konularda uzun sohbetler yapabilecek, şu yaşlarda biri olmalı..."

Eşinizin yılda bir defa ya göreceği ya görmeyeceği yakınlarınızın, sizi utandırmayacak kişiler olması, gerçekten daha önemli sayıldığından, bu gösterinin çok alıcısı var. Eğitimli kültürlü dünya görmüş müstakbel kayınpederinizin ve kayınvalidenizin karşısına, birbriyle uyumlu görünen ve sizin annenizi babanızı oynayan iki aktörle gidiyorsunuz (ve karşınızdaki harika kayınpeder ile kayınvalidenin de başka bir ajanstan kiralanmış olabileceklerini aklınızın köşesinden bile geçirmiyorsunuz). Sizinle birlikte aile ziyaretine gitmeden önce özenle dersine çalışan aktörler, sizin istediğiniz gibi "yakınlar" oluyorlar ve bu konuda asla hata yapmıyorlar, renk vermiyorlar.

Aynı yöntemle, kolunuza, "Ailenizin hayal ettiği gibi, hatta onun da ötesi" bir aktör ya da aktristi takıp, pahalı bir araba kiralayarak memleketinize gidebilir, akrabalarınıza, "Bakkk yeni eşim!" diyebilirsiniz!

Yaklaşık yirmi yıldan beri tam anlamıyla Tokyo bölgesinin orijinalliklerinden biri olan çalışan "Akraba kiralama ajansları" inanamayacağınız kadar rafine kurumlar. Aile buluşmaları genellikle bir kereden fazla yapıldığından, aynı aktör veya aktrist, sizin yakınlarınızla birden fazla kez buluşuyor ve rolünü mükemmelen oynamaya devam ediyor. Böylece, yalnız yaşayan ve/veya yalnız yaşamayı sevenler, yakınların sık boğaz eden sorularından ve "kem göz"ünden kurtulmuş oluyorlar.

Bu ajansları kullananlar arasında malesef, çocuğuna, "Bak bu senin baban" diye sunulan aktörler de çoğunlukta. Günün birinde çocuklarla oturulup, "O senin baban değildi" deniyormuş. Bu bana çok acı geldi ama gerekçesi makul: "Çocukların babasız büyümelerinden iyidir..."

Tokyo bölgesinde kaç "Akraba kiralama ajansı"nın bulunduğu bilinmiyor ama bu ajanslarla çalışan "binlerce aktör"ün varlığından söz ediliyor ki, bu bile konunun ne kadar aküt olduğunu göstermeye yeter. Ajansların hizmetleri oldukça çeşitli olduğundan, fiyatlar da konunun karmaşıklığıyla doğru orantılı olarak artıyor, -tabii kesinlikle ucuz bir "hizmet" değil bu. İki saatlik bir aile ziyareti veya yalnız olmamak adına davete birlikte gelecek bir aktörle randevudan, düğün ahalisi kiralamaya kadar çeşitlenebilen "ürün paleti" söz konusu. Düğüne gelen seçkin davetliler, size "ne zaman evlenicen" deyip duran akrabalarınızı çok etkiliyor tabii ve bir daha böyle sorularla canınızı sıkmıyorlar ama siz de yarım çuval para bayılıyorsunuz.

Aile düşüncesinin Türkiye'deki gibi çok (hatta Türkiye'den daha fazla) önem taşıdığı Japonya'da, "aile çok önemlidir" düşüncesinin "iş dünyası"ndaki ifadesi de, Japon insanının gözündeki imajlarını yüksek tutmak adına "firmalarının ille de aile firması olmamsı"na gösterilen özen şeklinde ifade buluyor. Her firma Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi aile firması görüntüsüne fevkalade özen gösteriyor. Ataerkil Japonya'da elbette baba, yaşı başı gelince koltuğunu oğullarından birine bırakmalıdır. Patronun oğlu yoksa?!.. İşte bu duruma da bir çözüm bulunmuş. Patronun oğlu yoksa firmayı kızının yönetimine bırakamadığından, "E o zaman bir oğul bulalım" oluyor ve firmanın en güvenilir en has elemanı, kaç yaşında olursa olsun evlatlık ediniliyor. Evlatlık edinilen kişi mahkeme kararıyla soyadını değiştirerek firmanın yeni yöneticisi ve sahibi oluyor. Otomobil vs. üreten dev Suzuki firmasının sahibi, evlatlık edinilmiş böyle bir "oğul", üstelik ilki de değil, üçüncüsü.

Amazonlar ve ava giderken avlanan avcılar

Amazon ormanları, Türkiye'nin yüzölçümünün ondört katı genişliğinde bir alanı kaplıyor, yani yüzde sekseni onbinlerce yıldır olduğu gibi yaşayan ve işleyen balta girmemiş Amazon ormanları dendiği zaman ondört tane Türkiye'lik kadar bir bölgeden bahsediyoruz. Bu özelliğiyle yeryüzünde tek olan Amazonlar, esasen Batılı bir ülke olan Türkiye'de de daha çok "Dünyanın akciğerleri" söylemiyle konu ediliyor, ama sadece bir tek ağaç üzerinde bin küsür farklı tür böceğin yaşadığı, yaşamın merkez bölgelerinden birincisinde hayat, filmlerinde gösterilenlerden oldukça farklı.

Amazon nehrinin Osmanlı imparatorluğu yıkılmadan önceki adı "Rio Oreana" idi. İspanyol konkistador Francisco Oreana'dan gelen bu adı kadınlar değiştirmiş görünüyor, zira İspanyol sömürgecilerin karşısına çıkıp onların canına okuyan kadın savaşçılar vardı. Kadınların İspanyollara kök söktürdüğü duyulunca, bu nehir ve etrafındaki bölge, eski Yunan mitolojisindeki "Amazon kadın savaşçıları"nın memleketi anlamında "Amazon" ve "Amazonya" diye anılmaya başlandı, yeni ad Avrupa'da yaygınlaştı. Amazonların, Türkiye'nin Karadeniz bölgesinde ve Kafkasya'da yaşamış oldukları anlatılır, yani Türkiye farkında olmadan bu bölgeye adını veren Kadınların doğrudan torunlarının memleketi oluyor. Türkiye'nin kendi iç "siyaset"inden başka bir şeye ilgi duymayan ve başka bir şey konuşmayan o eski zamanlar sona ermekte olduğundan, Dünyanın ker köşesine olacağı gibi bu köşesine de daha yakından bakmakta fayda var, zira hayat çok ilginç, çok zevkli ve eğlenceli bir "etkinlik".

Güney Amerika'yı ve Amazon bölgesini iyi tanıyan bir dosttan buraları dinlemiştim, ama galiba en ilginç konulardan biri, mesela insanları rahatlıkla yutabilen dev yılan Anakonda'nın Tapir gibi ıslık çalarak, Tapir avlamak isteyen beyaz avcıları avlaması detayıydı! Yerliler, -mesela Tenharim yerlileri- akıllı Anakonda'nın bu tuzağına düşmüyormuş.

Anakonda, ejder boyutlarına sahip, ağırlığı yarım tona kadar ulaşan dev bir yılan ve nehir kenarlarında kendine seçtiği belli bölgelerde avlanıyor. Anakondaların av mahalini bilen yerliler, oralara ya girmiyorlar ya da Anakonda'nın avlanmadığı zamanları iyi bilip dikkatle yaklaşıyorlar. Aynı şeyleri, beyaz avcılar için söylemek mümkün değil. Tüfeklerine ve düz mantıklı akıllarına ve bilimsel "uygarlık"larına fazla güvenenleri, ormanda çay bahçesinde gezer gibi gezdiğinden, bir tapir ıslığı duyunca, "hah işte avlanacak malzeme" diye ıslığa doğru yaklaşıyorlarmış. Anakonda saldırıp bunları sarıp sarmalayıp paket halinde nehre çekip boğuyormuş. Yerliler, ormanda hareket ederken etraflarında dönen hayatı iyi tanıdıklarından ve mesela koku duygusunu da iyi kullanan insanlar olduklarından, büyük bir saygı duydukları ormandaki canlıları rahatsız etmemeye özen gösteriyorlar. Hangi hayvanı avlayacaklarını da enine boyuna düşünüyorlar, zira ardından ayinler yapıp özür diliyorlar ve hiç bir şeyini atmıyorlar, herşeyini kullanıyorlar. Anakonda'nın derisinin kokusunu seven sarı bir kelebek türü varmış ve tapir ıslığının yakınlarında bu kelebeklerden fazla miktarda uçuşuyorsa, ıslık çalanın Tapir değil Anakonda olduğunu yerliler anlıyorlarmış. Tabii bunun için hem iyi koku almak hem de iyi bakmak ve iyi görmek gerekiyormuş. Beyaz avcı tüfeğine davranıncaya kadar sucuk gibi sımsıkı sarılmış halde hareketsiz kalıyor ve nehire çekilip boğuluyor, işi bitmiş oluyormuş.

Brazilya'da Amazon ormanlarında yaşayan ve yaklaşık 800 kişiden oluşan "Tenharim" kabilesinin topraklarının yüzölçümü, İstanbul İli topraklarının üç misli kadar. 1950'lere kadar yamyam olan, yani öldürdükleri düşmanların "bağzı" yerlerini yiyen Tenharim'ler, Covid19 salgınına karşı aşırı duyarlılar ve topraklarını, Brazilya'ya ve Dünyanın geri kalanına tamamen kapatmış durumdalar. Son iki yıldır internete erişimleri sağlanmış olduğundan Dünyayı izliyorlar ve salgın hastalığın ne demek olduğunu çok iyi biliyorlar. 

1970'li yıllarda Brazilya da diğer ülkeler gibi "modernleşme" şeytanına uyup Amazonların içinden yol geçirmeye kalktığında, Amazon içlerine kadar çalışmaya gelen beyaz işçiler Tenharim'lere grip virüsü (ve diğer virüsleri) bulaştırmışlar. O yıllarda Amazonlarda onbin kadar Tenharim yaşıyormuş. Beyazların bulaştırdığı virüsler, bu halk üzerinde soykırım etkisi yapmış, binlercesi ölmüş, şimdi sayıları bin bile değil ve pandeminin çıktığı duyulduğundan beri bölgelerine kimseyi sokmuyorlar.

Türkçe'de, benzersiz bir "Miş'li geçmiş zaman" vardır. "Bir varmış bir yokmuş" diye başlayan masallar, bu Miş'li geçmiş zamanla anlatılır. Başka dillerde olmayan ve Türkçe'nin masal anlatmak için biçilmiş kaftan olan bu geçmiş zaman türü gibi Tenharim'lerin de "Hayal zamanı" var. Eski söylenceleri, hayalleri/rüyaları anlatmak için kullandıkları zaman türü...

Tenharim hakkında yazılmış kitaplar da var ve onlarla meşgul olan bilim insanlarının, gazetecilerin, "Beyazlara sizin adınıza ne söyleyelim, Dünyaya çağrınız nedir?" türünden sorularına genellikle şöyle yanıtlar veriyorlar:

"Beyazlar artık uygarlaşmalı. Bizim yaşam biçimimiz daha doğru."

İklimlerin katili kapitalist "uygarlığın" Tenharim'lerden öğreneceği çok şey var.

Eylül'de kitaplar ve dergilerden seçmeler...


Önce dergiler...

Dünyanın en iyi dergilerinden biri sayılabilecek NEW YORKER 1925'den beri yayımlanıyor ve bu ay, iki taraflı çalışan Suriyeli bir ajanın hikayesini anlatıyor. Halit El-Halebi Suriye gizli servisi Muhaberat'ın işkencecilerinden biri, bir yandan da İsrailliler için çalışmış ve Mossad tarafından Avusturya gizli servisi HNaA ile işbirliği halinde Avusturya'ya kaçırılmış. Bu olayların gerçek hayatta ajan filmlerindeki gibi yürümediği açık. Avusturya El-Halebi'yi almış almasına ama yaptığı işkenceler nedeniyle de hakim karşısına çıkartmış. Adamın müdürü konumundaki başka bir Suriyeli gizli servis elemanı da özel Jet ile İtalya'ya gelip İtalyan gizli servisi SISMI ile görüşmüş, hem de AB'ye girmesi yasak olduğu halde. El-Halebi, müdürü özel uçakla İtalya'dan ayrılırken onun mahkemelerle uğraşıyor olmasından şikayetçi elbette ve işkence yapmayı da eski bir Avusturyalı Nazi'den öğrendiklerini anlatıyor. O Avusturyalının adı sanı belli, kendi yok. Hatta hayali bir kişi de olabilir, ama kimin uydurduğu hayali kişilik olduğu da belirsiz. Enine boyuna araştırılmış, düşünülmüş iyi bir hikaye, tam bu derginin kalitesine uygun.

Son zamanda Bhutan ile ilgilendiğimden, Nepal'da yayımlanan haftalık dergi HIMAL KHABARPATRIKA'daki, Dünyanın tüm kadınlarını Afgan Kadınlarla dayanışmaya çağıran yazıdan bahsetmeden olmaz. Afganistan'da kadın sığınma evlerinin açılması için çalışmış "Afgan Kadın Dayanışması"ndan aktivist bir kadın, açtığı sığınma evlerinden birinin kapatıldığını, diğerinde 50-60 kadar kadın ve çocuğun kaldığını, kendisine kadınlardan çok sayıda cep telefonu mesajı geldiğini, ne yapacağını bilemediğini anlatıyor. Bu evlerde kalan kadınlar arasında çok ağır durumlar, işkence edilmiş kadınlar da varmış. Elbette çok acı bir durum ama bir taraftan da umutsuzluğun lüzumu yok, zira cep telefonlerı ve internet çalışıyor, Afganistan bile kapalı toplum değil artık, herkesin Dünya ile bağları var.

Takip ettiğim aylık dergilerden BLÄTTER FÜR DEUTSCHE UND INTERNATIONALE POLITIK'in baş yazısının başlığı, çok şey söylüyor: "Afganistan, ya da Amerikan Yüzyılının sonu". Başlıkla aynı fikirde olduğumu söylemeliyim. Yazar Bernd Greiner, 2001'de İslamcıların 11 Eylül saldırısının üzerinden 20 yıl geçtikten sonra Amerika'nın sadece "War on Terror"ünün başarısızlığa uğramadığını (bu "başarısızlık" saptamasına çok da katılamıyorum), aynı zamanda Amerikan Yüzyılının da sona erdiğini yazıyor.

Yazıdaki diğer hoşluk, bir amaç ve ideal olarak "Kooperatif Dünya Düzeni"nden bahsetmesi, yani ülkelerin ve halkların birlikte, dayanaşarak, iş birliği yaparak hareket etmesi.

Dergide, dergiyi yayınlayanlardan Jürgen Habermas'ın gene bir yazısı var. Ünlü filozof, Corona zamanlarında devletin vatandaşlarına -hayatı korumak üzere- belli sınırlar zorunluluklar koyabileceğinden bahsederek, "aşı karşıtları" denen kesimlerin sinir uçlarına dokunuyor.

Naomi Klein da iklim felaketi ile ilgili bir yazısıyla, bu yıl yaşanan sel felaketleri ve orman yangınlarından sonra zengin ülkelerin artık üç maymunu oynayamayacağını, çünkü yaşanan olayların sınır tanımadığını anlatıyor.

Çin'in "Silican Valley"i ile ilgili Timo Daum yazısını, Çin'le ilgilenenlere öneririm.


Kitaplar...

İlgimi çeken kitap çok, hepsini buraya almam mümkün değil, ama Türkçe'ye çevrilmesi hoşuma gidecek olanlardan bazılarından bahsedecek olursam, okumaya başlamak aşamasında olduğum Helge Hesse kitabına öncelik tanımalıyım. "Die Welt neu beginnen" (Dünyaya yeni başlamak), Avrupa'daki 1775 ile 1799 arasındaki 24 yıllık süreçte, Amerikan Bağımsızlık Savaşı, Fransız İhtilali ve bu süreçte otaya çıkan sanat eserleri, teknik buluşlar ve toplumların değişimini anlatıyor. Son yıllarda belli bir yılı alıp "Herşeyin başladığı yıl" diye anlatan kitaplar oldukça popüler, mesela "1913" başlıklı (galiba Türkçeye de çevrildi) tanıdık kitabın yanı sıra "1919" diye başka bir kitap da ünlü oldu. Bir arkadaşımın hediye ettiği "1979" başlıklı kitap, bu seriden elime geçen kitaplardı, 1979'u karıştırmakla yetindim, 1913'ü okudum, 1919 henüz masada bekliyor. Helge Hesse'nin dörtyüz küsür sayfalık kitabı, yıl kitaplarından daha öte bir okumalık, çünkü bugün sadece Avrupa'yı değil, Dünyayı da belirleyen demokrasinin, çeşitli teknik gerecin, düşünme biçimlerinin, bugün herkesin bildiği ünlü sanat eserlerinin ve tabii modern Dünyanın nasıl doğduğunu ve onu oluşturan bileşenlerin birbirini nasıl etkilediğini anlatıyor. Asıl ilginç olan, tarihi kişilikleri o günleri ve yılları nasıl yaşayıp nasıl algıladıkları konusuna eğilmesi. Kant, Napoleon, Marie Antoinette, George Washington'ın yollarının veya kaderlerinin kesişme anları. Bu yıl yayınlanır yayınlanmaz Bavyera Kitap ödülünü alan kitap, yaşayan tarihe ilgi duyanlar için iyi bir seçim.

Uzatmaları oynayan kapitalist sistemin son durumuyla ilgili kitaplar artıyor, onlardan biri de Joscha Wullweber'in "Zentralbankkapitalismus" (Merkez bankaları kapitalizmi). Kitabı zayıf bulanlar var elbette, ama sistemin son kalesi, (yazarın deyimiyle "omurgası") finans sisteminde krizin merkez bankaları üzerinden yeni bir döneme evrilmek zorunda olduğundan Wullweber DE bahsediyor. Kitapta, finans sisteminde devrim boyutunda mecburî değişikliklerin eli kulağında olduğu anlatılıyor. Bu tip konuları yıllardır yazan birisi olarak, daha önce Twitter'da anlattığım üzere, bu zorunlu değişikliklerin sistem ötesi bir perspektifle yapılmasının öneminden bahsediyorum. Hâlâ "büyüme"den bahseden "ökönomist" ve siyaset esnafına bakmadan, bu konularda uyanık bir damara sahip olmak şimdi daha önemli. Yazar bu kitapta, firmaların ve hatta bankaların ardındaki "gölge" finans aktörlerine dikkat çekiyor. Bu çevrelerin oluşturduğu "gölge banka sistemi" konusunda uyarıyor. Günümüzde finanskapitalin nasıl işlediğini görmeye yarayabilecek bir kitap. Kitabın adı, aslında sistemin (geçici olarak) kimler tarafından kurtarılabileceğine de işaret ediyor: Merkez Bankaları.


(Yazının başındaki illüstrasyon, Pahime Stüdyosu'ndan Fransız çizer Caen'in eseri)

Yeni Zelanda'dan eski Zelanda'ya, eski Türkiye'den yeni Türkiye'ye sansasyonel yenilikler.

Son zamanda küçük ve de örnek ülkelere takmış vaziyetteyim. Nüfusu İzmit kadar olan (350 bin) İzlanda'nın kriminal romanlarını birbiri ardından okuyup, ülke tarihi hakkında kitaplar edinip inanılmaz güzellikteki masallarıyla ilgilendikten sonra, uzunca bir zamandır ilgi alanımı teşkil eden Bhutan'a -yani "Gökgürültüsü Ejderinin Ülkesi / Druk Yul"a- döndüm (bu ülkenin Dünyayı yakından ilgilendiren ve ilgilendirecek olan yanı, dünyayı değiştirebilme kapasitesi. Ülkeye has özellikler hakkında, kafayı bozup kitap bile yazabilirim. "Daha Nereye Kadar" adlı kitabımın yeni baskısında bu ülkeden de bahsedeceğiz elbette). 

İzlanda'da bulunmuş yakın bir dostum var. Bu ülkenin insanının eski efsaneleriyle ve batıl inançlarıyla birlikte nasıl rasyonel örnek bir yaşam tarzı kurduğunu Türkiye'de mutlaka anlatmak gerek. İzlanda'nın olağan hayal dünyası bu ülkenin kendisinden çok daha büyük. Ülkenin "ihraç malları listesi"nde, "Kriminal romanlar" diye bir kalem olduğunu biliyor muydunuz? Geçtiğimiz hafta boyunca İzlandalı Yrsa Sigurdardottir'den okuduğum üç kriminal romandaki konu ve detay zenginliğinden sonra kendi adıma, ülkenin resmî istatistiklerinin doğruluğundan hiç kuşku duymadığımı söylemeliyim.

Yeni Zelanda'da yaşayan yakınlarım var, ama ben bu ülkeyi yıllardır, J. R. R. Tolkien'in "Yüzüklerin Efendisi" ve "Hobbit" eserlerinin, film formatında yeniden yaratıldığı yer olarak tanıyorum. Kendi başına benzersiz sanat eserleri olan bu filmlerin rejisörü Peter Jackson Yeni Zelandalı. Serinin sadece ilk üç filmin 17 Oscar ödülü alması bir yana, bu filmlerde yaratılan estetik, daha sonraki "Hobbit" serisi filmlerde Tolkien'i çok aşarak tam bir mükemmelliğe ulaştı ve film tarihinin baş yapıtları listesine girdi. Tolkien'in "Smarillion" adlı devasa kitabının da elbet bu formatta filmi veya filmleri yapılacaktır, o malzeme tükenmiş değil. Küçük ülkelerin etkili büyüsüne kapılmamak imkansız. Türkiye'nin komşusu Gürcistan da kendi orijinal alfabesi, kültürü, yeryüzünde şarabı icad etmiş olması, şeker kutusu gibi evlerinin güzel mimarisi ve küçücük kiliseleriyle harika bir yer değil midir? Yeni Zelanda son günlerde özellikle dikkatimi çekiyor, çünkü orada çok ilginç bir şey oluyor ve bu ilginçliğin başka yerlerde de yaşanacağı ve geleceğe doğru yeni bir eğilim haline gelebileceğini düşünüyorum (Bu yazının yazılma nedeni de bu). Yeni Zelanda'da ne mi oluyor?

İki büyük ve 700 küsür küçük adadan oluşan Yeni Zelanda'nın yerlileri Polinezyalılar bile burayı 1280'lerde keşfetmişler ve buraya keşif amacıyla 1942'de seyahat eden ilk Avrupalı, Hollandalı Abel'e kadar yerliler kabileler halinde barış içinde yaşıyorlar. Maori'ler, Abel'in Hollandalılarının karaya çıkmasına bile izin vermeyip saldırmış ve 4 Hollandalı gemiciyi öldürmüşler. Bu adaları Arjantin'in güney adalarının bir devamı sanan Tasman'ın aksine, bir yıl sonra buraya gelen Hollandalı denizci Hendrik Brouwer, adaların Arjantin'le alakasının olmadığını anlamış. Hollandalılar, mala ve paraya dönüştürmek için fellik fellik "yer" ararken yeni bir ülke keşfetmenin sevinciyle buraya "Nieuw Zeeland" diye bir isim uydurmuşlar. Avustralya'da "Zeeland" diye bir yer zaten olduğundan, bu "yer" de onun "Yenisi" olmuş. Burada dikkat çekmem gereken bir şey var: Hollandalılar Avustralya'ya "Nieuw Holland" adını takmışlardı ve bu ad tutmadı, ama "Yeni Zelanda" adı tutmuş görünüyordu, -ta ki birkaç gün öncesine kadar...

Yeni Zelanda nüfusunun yüzde 68 kadarını Büyük Britanya'lı ve Afrupalı beyazlar, yüzde 15 kadarını ise yerli Maori'ler teşkil ediyor. Ülkenin en ilginç yanlarından biri, bu ülkenin resmî dilinin Maori dili "Te Reo Māori" olması (herkesin sandığı gibi "İnciluzca" değil). Tabii halkın tamamına yakını kendi arasında İngilizce konuştuğundan, devlet dairelerinde konuşulan dil de otomatikman -gayrı resmi olarak- "İnciluzca" oluyor ama Yeni Zelanda Anayasasında İngilizce'nin "İ"si bile bulunmuyor. İyi işleyen bir demokrasiye sahip bu ülkede, Maori'lerin bir partisi var ve partinin lideri Rawiri Waititi, "Ülkenin Hollanda ürünü adını artık terkedip gerçek adıyla analım" diye bir öneri yapınca, halk bu yeniliğe büyük destek verdi. Şimdi harıl harıl imza toplanıyor. Eğer yeterli sayıda imza toplanıp, ülke Meclisinde öneri kabul edilirse -ki yüksek ihtimalle kabul edilecek, ülkenin adı "Aotearoa" diye değiştirilecek. Bu ad, Bhutan'ın Gökgürültüsü Ejderi'nden daha sakin bir semada seyrediyor ve "Uzun Beyaz Bulut Ülkesi" anlamına geliyor.

Yeni Zelanda, Avrupalı sömürgecilik/kolonyalizm ile başlayan kapitalist çağda, Maorilerle yapılan savaşlar ve onbinlerce insanın ölümü sonunda 1835'de imzalanan bir anlaşmayla önce bağımsız oluyor. Otuz Maori önderinin meclisi tarafından yönetiliyor. Beş yıl sonra 1840'da Büyük Britanya İmparatorluğuna katılıyor. İşte o tarihten 181 yıl sonra bu ülke, kendi vatandaşlarının rızası ve isteğiyle eski adı "Aotearoa"ya dönüyor.

Daoist yazıtlarda ve kadim Çin Yıllıklarında, bugünkü Amerika'nın bulunduğu yerde "Panku" diye bir büyük ülkenin varlığından bahsedilir. Milattan öncesine uzanan bu yazıtlar, Amerika'nın Kristof Kolomb tarafından "keşfedilmesi"nden öncesine dayanır (Pîrî Reis'in efsanevi Ming amirali Zheng He'nin çizdiği haritalardan yararlanarak çizdiği o ünlü haritasının Kolomb'un önüne düşmesinden çok öncesine). Bugün adına Amerika denen kıtanın varlığı çok eskilerden beri bilinmekteydi (ama Avrupa'da bilinmemekteydi). İzlanda'yı vatan bilen Vikingler de Kuzey Amerika'da koloniler kurmuşlardı. Bu diyara da adını Amerigo Vespucci'nin verdiğini herkes bilir, daha önceki adlarını da yakında herkesin öğreneceğinden kuşkum yok. 

Çinlilerin "Panku" dedikleri yere Amerikan Yerlileri ne ad veriyorlardı? Bu da elbette gündeme gelecek ve Yerli kabileler tarafından verilen adlardan biri, kıtanın adı olarak seçilecektir.

Modern kapitalist sistemin boyaları döküldükçe, altından, kapitalizm öncesinin eski Dünyası yeniden görünüyor ve bu eski Dünya, aynen eskisi gibi kalmış, zamanı durudurup konserve etmiş bir Dünya değil, -eskinin yerel dînî bağnazlıklarıyla alakasız demokratik bir yerde duruyor ve kapitalizm çağının neden olduğu onca kan ve talana karşı rövanşist bir yaklaşım sergilemiyor. 

Türkiye'de -1950'de başlayan- Amerikan Çağı'nın yüzü haline gelmiş "Muhafazakar sonradanmodernleşmesi"nin boyaları döküldükçe, bu kesimin kullana kullana bambaşka bir şeye dönüştürdüğü ve son haliyle -ahlakı dışlayıp ritüel ve semboller üzerinden kimliğe dönüştürülmüş- "İslamcı İslamı" da tel tel dökülüyor. Muhafazakar kesime iliştirilip, sadece bu kesimin genel din kültürü ve kimlik malzemesi haline getirilmiş "İslamcı İslamı", Amerikan Çağı'nın Türkiye'deki izdüşümü milliyetçi-muhafazakarlar devriyle birlikte terkediliyor. Türkiye'de zaman içinde iyice çürüyen ve ülkeye asfalt-beton'dan başka bir modernleşme nimeti sunamamış milliyetçi-muhafazakar Türkiye dökülürken, altından görünen şey -şimdilik, ilk elden- kuruluş ayarlarına odaklanmış bir Cumhuriyet Türkiyesi. Ama henüz pek net görünmeyen şey, sonradan modernleşmiş/şehirlileşmiş taşra kökenli kesimin kimlik sembollerine indirgenmiş  "İslamcı İslamı"nın da kararlılıkla terk edilmekte olduğu olgusu. Konu henüz sadece "red" boyutundaymış gibi görünüyor, ateistlerin ve teistlerin sayısı tarihte hiç olmadığı kadar yükseliyor, ama "İslamcılık İslamı"nın, 1970'li yıllara kadar sadece namaz kılarken ve Kur'an okurken taktıkları beyaz tülbentleriyle anneannelerimiz tarafından yaşatılan halk İslamı ile alakasız kitâbi/selefî kültürsüz/Emevi kimliği hızla marjinalleşiyor ve gençliğe örnek olmak vasfını tamamen kaybediyor. Ülkeye hakim gibi görünen ama kendi kitlesi tarafından bile benimsenmeyen "İslamcı İslamı"nın yerini neyin alacağı birçoklarının gözünde belirsizliğini koruyor. Ülkeye milliyetçi/ulusalcı/cumhuriyetçi damardan falan değil, doğrudan kadim ruhundan nüfuz etmişlerin gayet iyi anlayacağı üzere, Türklerin Çin'den kaçıp Maveraünnehr'de yeniden başlattıkları tarihlerinde Türk elitlerinin benimsediği Müslümanlığın "Mu'tezile" türü/mezhebi çizgisine dönecekleri görülüyor. İslam bir Dünya uygarlığıyken, yani 1001 Gece Masalları icad edilip eski Yunan klasikleri Arapça'ya çevrilirken, Harun Reşid devrinde İslam coğrafyasına bu akım kakimdi (tabii bu yeni yöneliş, İslam dini ve kültürüne bağlı kalmak isteyenler için geçerli olacaktır ve muhtemelen yeni Türk eliti de bu çizgide olacaktır). Türklerin içine, bugünkü "İslamcı İslamı"nın gelişmesine yol açan ve esasen Nizamül-Mülk'e "borçlu" olduğumuz "Maturudî" İslamı'nı sokmak eylemi, bugünkünden pek farklı olmayan bir şekilde, Selçuklu ülkesinin 23 merkezinde açılan Maturudî medresesi ile bu Selçuklu fars Veziri tarafından başlatıldı. Tabii şimdi medrese/kurs/vaaz tekeli yok, insanlar da bin yıl öncesiyle kıyaslanamayacak kadar sağduyulu ve akıllılar. Türkiye'nin üzerine sıvanmış 70 yıllık Eski Türkiye sıvasının artık tutmayıp bloklar halinde dökülmesinin pratik anlamı, ülkeye önce sağlam bir rasyonel akıl ve laiklik/sekülerliğin geleceği, onlarla birlikte, yeni bir spiritüel/ruhani alanın açılacağıdır. İslam'ı uygarlık falan bir yana ahlaktan da "arındıran" ve meşrebine göre Kitab'ına uydurma "zenaatı" haline getiren anlayışın hızla "kriminal" sayılacağı bir dönem gelirken, tepki anlamında Türklerin başka dinlerle tanışacağı açık. Bu dinlerin başında, Bhutan'ın da resmî din saydığı Budizm geliyor (devletinin resmî dîni Budizm olan tek ülke). Türklerin, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi dinlerden ziyade -Avrupalıların yaptığını yapıp- Dalay Lama'nın temsil ettiği Budizme yaklaşacaklarını sanıyorum, zira orada, Türklerin giderek daha yüksek sesle söylediği bir gerçek var, Dalay Lama'nın sözleriyle bu gerçeğe göre "Ahlak, dinden daha önemlidir". (Bu konu hakkında başka yazıları blogumda bulabilirsiniz, yenileri de muhtemelen gelecek). Bu değişim mümkün, zira şimdinin kitâbî "İslamcı İslamı"nın zıddına, eskiden gelen -yönetici elitin benimsediği- köklü gelenek, bu akılcı anlayışa daha yakın. Türkler, Tibetlilerin ünlü "Gezar Han"ına da aşinadır zaten (Tibetçe: Gesar Gyalpo). Anadolu'da Türkler tarafından -elbette- Mu'tezile geleneğiyle yazılmış ilk kitabın adı "Keşf'ul-akabe"dir (Farsça yazılmıştır) ve konusu Kur'an yorumu tefsiri falan değildir. Amasya'da yazılan Keşf'ul-akabe, bir astronomi ve felsefe kitabıdır, yani şimdinin islamcı yobazlarının hiç hazetmediği bir konudur. Anadolu'da 13. Yüzyıl başında gene Amasya'da yazılan ilk Türkçe kitap da tefsir fıkıh falan değil, alenen bir tıp kitabıdır: "Tuhfe-i Mübarizî"

Tabii bir de -eski Selçuklu elitler dini çizgisi ötesinde- eski Anadolu İslamı'nın içinde yaşayan ve günümüze kadar gelen "Kam geleneği" var. Batılı Antropologların "Arktik Histeri" gibi genel bir "bilimsel" dandikizm potasında "erittiği", insanlığın kadim ruhaniliğinin göçebeler tarafından modern zamanlara kadar yaşatılan türüdür. Bunun Türkiye'de nasıl canlanacağı konusunda başka, uzun bir yazı yazmak gerekir, ancak, Bhutan ve İzlanda'da bu konular, hoş masallar formatında hayatın renkleri olarak sürdürülüyor, yani kendisinden başka herşeyi "şirk" sayan anlayışa ters ve sadece bu nedenle bile Türkiye'de de -önce tepki manasında- canlanabilir. Bhutan'da Budizm öncesi Bon dininin Budizm içinde nasıl yaşayıp günümüze kadar geldiğine, İzlanda'da halkın görünmez yer cücesi halkı için nasıl küçücük dayalı-döşeli evcikler inşa ettiğine bakarak, rasyonel yaşama renk katmak adına çok renkli bir Anadolu'nun bizi beklediğini söyleyebiliriz, zira bu diyarda peri masallarından davul tozuna, Kalenderi dervişlerinden neşeli keşişlere, tılsımlı atlardan dengbej'lere kadar deryalar kadar çeştli renk var. Geleceğin sırrı da galiba burada ytıyor: Rasyonal akıl ve renkli söylenceler, masallar ve yobazın her türüne takkesini ters giydirecek ölçülerde kabına sığmayan devasa bir özgürlük.