Otokratlaşan Demokrasilerin sosyoekonomisi ve yeni demokrasi mücadelesi


Demokrasilerin fena halde aşındığını ve etkilerini giderek kaybettiklerini söyleyenlerin sayısı giderek artıyor. ‘Sahici Demokrasi’ sayılan ülkeler de popülizmlerin tehditi altında yaşıyor. Konuyu biraz daha netleştirmek adına, örnek demokrasilerin özelliklerine bakalım. İsveçli V-Dem Enstitüsü (Varieties of Democracy), sadece 29 ülkeyi, demokrasinin en üst kategorisi saydığı ‘Liberal Demokrasi’lere sayıyor. Bu ülkeler; Danimarka, Estonya, İsviçre, İsveç, Norveç, İrlanda, Çekya, Belçika, Lüksemburg, Finlandiya, İzlanda, Avusturya, Almanya, Letonya, Birleşik Krallık, Portekiz, İspanya, Hollanda, Fransa. Hepsi Avrupa’da olan bu üşlelerin dışında da ‘Liberal Demokrasi’ler var. Bunlar, Okyanusya’daki Avustralya, Yeni Zelanda, Amerika kıtasındaki Kanada, Uruguay, Şili (ABD’nin artık gri alanda yer aldığını söyleyelim). V-Dem enstitüsünün kriterlerine göre Güney Kore ve Japonya da artık ‘Liberal Demokrasi’ sayılmıyorlar. Sadece onlar değil, kriterleri önemli ölçüde yerine getiren bazı ülkeler de küme düşmüş. Mesela Malaysiya, önemli ölçüde puan kaybetmiş, Singapur, Endonezya, Filipinlker, Tayland da. Artık Japonya ve Kore de bu ülkeler gibi “Seçimli Demokrasiler” sayılıyorlar (Electoral Democracy). Bu demokrasi türünde, ülkeler seçim sonuçlarını kabul eden hükümetler tarafından yönetiliyorlar, ama bu hükümetlerin kurallara uymama ihtimalleri var. 

   Norveç’i bir numaralı demokrasi ülkesi ilan eden, iki numaraya Yeni Zelanda’yı, üç numaraya Finlandiya’yı koyan, demokrasileri ölçüp biçen ve sınıflandıran İsveçli enstitünün ‘Liberal Demokrasi’ kriterleri neler?

   Bu kriterleri Türkiye’de herkes biliyor: İyi işleyen hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, azınlıkların korunması. Bunların dışında, çoğunluk baskısının ve devlet baskısının olmaması, temel hak ve özgürlüklerin (özellikle ifade ve örgütlenme özgürlüğü) ve kanun önünde eşitliğe dikkat edilmesi, demokrasi kalitesini belirliyor. Ekonomik eşitsizliklerin, yasa önünde de eşitsizliğe dönüşmemesine dikkat ediliyor. Enstitü, son yıllarda otoriterleşmenin arttığını, 45 ülkenin demokrasiyken otoriter ülkelere dönüştüğüne dikkat çekiyor. Dünya nüfusunun sadece yüzde 12’si ‘Liberal Demokrasi’lerde yaşıyor. Bu oran, son 50 yılın en düşük oranı.

   İsveçlilerin kriterlerine göre, bu 29 liberal demokrasi dışında bir de ‘Seçim Demokrasileri’ var. 59 ülke bu kategoride değerlendiriliyor. Hepsi birlikte 88 ülke iyi veya kötü bir demokratik ülkede yaşarken, demokratik kriterlere göre 91 ülkenin vatandaşları demokrasi değil otokrasilerde yaşıyorlar. V-Dem enstitüsünün kriterlerine göre Türkiye, ne liberal demokrasi ne de seçimli demokrasi; ‘Seçimli Otokrasi’. Freedom House da Türkiye’ye yüz üzerinden 33 puan vererek “özgür olmayan ülke” sayıyor. Seçimlerin yapılıyor olmasına rağmen diğer kriterlerin önemli ölçüde geriye gittiği tesbiti yapılıyor.

   Bu yazının konusu, hangi ülkelerin daha çok, hangilerinin daha az demokratik oldukları ötesi bir yerden başlıyor, o da, demokrasilerin bozulması ve demokratik ülkelerin sayısının azalması, zira liberal demokrasilerin irtifa kaybetmelerinin kapitalist sistemle ilgili nedeni ve dinamiği. Bunları anlarsak, dejenerasyonun -bazılarının sandığı gibi- sadece “iyi niyetle” ve “liyakatli iyi yönetim”le durdurulabileceğini, ama aşılmasının kolay olmayacağını da anlayabiliriz. Hem demokrasilerin azalmasından bahsediyoruz ama sadece kötü haberler yok. Popülizmle yaşarken, bazı ülkelerde iyileşmeler de oldu, mesela Polonya’da, Brazilya’da ve Zambia’da. Ama genel trendin bozulma/dejenerasyon istikametinde aynı hızla ilerlemesini önlemek için, demokrasinin ekonomi ile bağlantısını da iyi anlamak zorundayız. Demokrasileri otokrasilere çevirme girişimlerinin giderek daha başarısız olmaya başladıkları görülüyor, halklar demokrasi istiyor. Demokrasi yokluğundan yakınarak göç ettikleri, sığındıkları ülkelerin tamamı, yukarıda ‘Liberal Demokrasiler’ diye tarif edilmiş ülkeler. 

   Kapitalizm tarafından kurulmuş bir uygarlıktan söz ederken, tıbbın, teknolojinin halkın her kesimine ulaştığı, ‘vatandaş’ olmuş insanların seçimler yoluyla kendilerini yönetenleri belirlemelerini, yasa önünde eşit olmalarını ve modernizm ile birlikte daha bir çok şeyi sayıyoruz, mesela Aydınlanma, rasyonel düşünme vs. Ama “Çağdaş Medeniyetler Seviyesi”, en başta, sosyal devlette ve insanlara sunulan refahın eşit haklar ve şartlarda özgür bir atmosferde yaşanması ile ölçülüyor idi. Bu açıdan baktığımızda, benim “Kapitalist Uygarlık” dediğim, Türkiye’de “Çağdaş Medeniyet” dediğimiz şeyin, aslında bir ‘Sosyaldemokratlar Çağı’ olduğu söylenebilir (Bu terim, Alman-İngiliz sosyolog ve politikacı Ralf Dahlendorf’a aittir). Burada “Sosyaldemokrat” derken, Sol’un düşünsel/fikirsel belirleyiciliğini ve 19’uncu Yüzyılın sonundan itibaren 1970’lerin sonuna kadar süren, özellikle işçi hareketlerine önderlik ettikleri dönem kastediliyor. Malumunuz, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nden önce “Azınlıkçılar” (Menşevikler) ve “Çoğunlukçular” (Bolşevikler) diye  bölünen partinin adı da “Sosyaldemokrat” idi ve Lenin de o partideydi. Sol’un mücadelesi sonucu hem patronlar hem devletler (Marx, devletleri “Gesamtkapitalist” / “Bütüncül kapitalist” diye adlandırır), halkların bir çok haklarını teslim etmek zorunda kaldılar. Burada, “Zorunda kaldılar” sözünün altını çizmek zorundayım, çünkü “Sosyaldemokratlar Çağı”nda sistemin artı değer üretmesi ve “zenginleşmek” sadece işçiler/çalışanlar üzerinden olabiliyordu. Çalışanların bilinçlenmesi ve Sol tarafından yönlendirmesi sayesinde, seçme-seçilme hakkından kadın haklarına, oradan sosyal devlete kadar, bugün “medeniyet” sayılan bütün faktörler peyder pey kazanıldı. Bunlar -Türkiye’de Atatürk devrindeki gibi- halklara “bahşedil”medi, mücadeleyle uzun bir süreç sonunda kazanıldı. Eski deyimiyle “Hakim sınıflar”ın bu hakları vermeye mecbur kalmalarının temel nedeni, işçilerin ücretli işinin, bir numaralı “kazanç kapısı” olmasıydı. İşçi hareketi ve Sol bunu iyi kullanarak, bir uygarlığın ortaya çıkmasını sağladılar ve biz de bu uygarlıktan az ya da çok nasibimizi aldık.

   1980’li yıllardan itibaren, hem Sol hareketler hem de işçi hareketleri hızla etkilerini yitirmeye başladı. Bunu, Berlin Duvarının yıkılmasına, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına yormak kolaycı bir izahat olur. Sosyoekonomik bazda ne oldu da bütün bunlar yaşandı? Sosyalist ülkelerde ekonomi esasen, -eski Komünistlerin “kol emeği” dediği- “işçi çalıştırılması” sonucu elde edilen “artı değer” ve “değer/meta (die Ware)” dediğimiz konuya odaklıydı ve Batı’da kapitalizmin yaşadığı yeni dönüşümle rekabet etmesi mümkün değildi. Batı’da, daha 1970’li yılların ortalarında başlayan rasyonalleşme, 1980’lerde ulusal sınırlar ötesi iş dağılımı, üretim zincirlerinin enternasyonalleşmeye başlaması ve kamu mallarının özelleştirilmeye başlamasıyla yeni bir ivme kazanmıştı. Ama tayin edici olan, sistemin asıl/birincil motorunun İşçiler olmaktan çıkmaya başlamasıydı. 1980’lere kadar artı değer elde edilen alan, “işçi emeği” iken, 1980’lerin neoliberalizmi ile birlikte asıl alan giderek “Finans piyasalarında işlem gören finans ürünleri” oldu. Borsada işlem gören hisse senetleri, opsiyon kâğıtları, devlet tahvilleri, faiz vs., işçi çalıştırmaktan daha hızlı ve daha fazla “kâr” getirir oldu. Bu durum, kapitalizm tarihinde yeni bir eşiğin geçilmesi anlamına geliyordu, çünkü işçilerin sistem içindeki önemleri ile birlikte etkileri de azalıyordu. Sosyalist Blok’ta işçilerin etkisi zaten azalmıştı. Adına “Proletarya Diktatörlüğü” denen düzende, düzenin “resmî sahibi” işçiler sayıldığı halde, işçilerin grev hakkı bulunmuyordu. Nitekim işçi hareketleri “ihanet” diye niteleniyor, şiddetle bastırılıyordu. Sosyalist Blokun işçileri, grev hakkına sahip Batılı işçilere daima özendiler, zira mücadele ile elde edilmiş sosyal devlet ve çeşitli haklar sayesinde Batılı işçiler, Sosyalist ülkelerin işçileriyle kıyaslanamayacak ölçülerde refah içinde yaşıyor, çok daha iyi otomobillere binebiliyor, yurt dışında tatil yapabiliyorlardı ve bu haklara, işçi hareketinin (sendikaların) mücadelesiyle ve Sol hareketlerin/ülkelerin, liberal demokrasilerdeki iktidarları tehdidi sayesinde daha iyi yaşıyorlardı.

   İşçilerin önemlerini yitirmesi, Sosyal Demokratlar Çağı’nın da sonu anlamına geldi. İşçilerin sistem içindeki önemleri ile birlikte etkileri de azaldı. 1990’lı yılarda üretim zincirlerinin enternasyonalleşmesi, fabrikaların -ucuz iş gücü sunan- Çin’e taşınması, liberal demokrasilerdeki işçi hareketlerini ve Sol’u neredeyse bitme noktasına getirdi. Kapitalist sistem ilk kez, en zayıf halkasından, Sosyalist ülkelerde kırıldı. Kapitalizme özgü çalışma sisteminin ilk iflası, eski Sovyetler Birliği ve Sosyalist ülkelerde yaşandı.

   Aynı dönemde, Sol hareketlerin dünyayı sosyoekonomi üzerinden değerlendirmesinin yerini “Etnik/dînî Kimlikler” aldı. Demokrasiyi, “Kimliklerin eşitliği” üzerinden savunan ve bunu neredeyse “Demokrasinin bir numaralı kriteri” haline getiren, ama sosyoekonomik yanını hiç görmeyen eski Solcu yeni Sağcı “Liberaller”, neoliberalizmin kimlikçi yeni iktidarlarını meşrulaştırmak için kullanışlı entelektüel görevler üslendiler. Demokrasinin sosyoekonomik şartlarını karşılamadan kuru kuruya “kimliklere özgürlük” demokrasisi savunusunun sadece neoliberalizmin sürdürülmesine hizmet ettiğini söyleyenlerin sesi duyulmadı. 

   Kapitalist sistemde, işçilerin sistem içindeki klasik rollerini kaybetmelerinin nasıl bir sistemsel çözülmeye neden olduğu, sistemin ve demokrasinin anlaşılması için önemli bir konudur. Demokrasi, bugün anladığımız anlamda, uzun bir mücadelenin sonucudur. II. Dünya Savaşı öncesinin Liberal Demokrasileri ile savaş sonrasının Liberal Demokrasileri arasında büyük farklar vardır, çünkü kapitalist dünyanın, savaş sonrası ihtiyaç duyduğu “işçi çalışması” tarihte benzersiz oranda yüksektir (Burada “İşçi emeği” terimini özellikle kullanmıyoruz, çünkü Marx da kullanmamış ve “ücretli iş”i asla kutsamamıştır). 

   Marx’ın “Arbeit” dediği, Sosyalist Sol’un sonrada “Emek” diye çevirip kutsadığı ücretli iş, “Kapitalistler” ile “Proleterya”yı birleştiren önemli bir konudur, zira kapitalist sistemin özü, ücretli iş sonucu herşeyin alınır/satılır “Mal/meta”ya (“Ware”) dönüştürülmesi işlemidir ve bu işlemin pratik yanının “hakkını verenler” de işçilerdir. Mücadele sonucu daha iyi yaşam şartlarına sahip olan işçiler, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde, “patronlarına bağlılık” geliştirdiler. Bu bağlılık, daha önce en “iyi” savaşlar öncesinde/sırasında işliyordu. “Vatan millet Sakarya” için, işçiler, savaş zamanlarında hiç seslerini çıkarmadan var güçleriyle çalışıyor, “zor zamanlar” bahanesiyle bazen doğru dürüst ücret bile almıyorlardı. Ama patronları, ürünleri devletlere satarak hızla zenginleşiyorlardı. Milliyetçilik tutkalı, bu nedenle kapitalist sistemin başat, olmazsa olmaz ideolojisi haline geldi.

   Günümüzde, çalışanların önemsizleşmesi, artık demokrasilerin içlerinin boşaltılması noktasına, hatta iptal edilip otokrasilere geçiş noktasına kadar varmıştır. Sosyal Demokratlar devrinde işçilerin etkisi, sistemin kâr mekanizmalarını durdurmak şeklinde tecelli eden hayati bir konuydu. Demokrasilerde yetişmiş ve demokrasinin, sosyal devletlerin nimetlerinden yararlanmış günümüz insanının demokrasi mücadelesi, sistemin kâr mekanizmalarını sekteye uğratacak yöntemler buluncaya kadar etkili olamayacak. 

   Demokrasinin kapitalizme özgü bir sistem olmadığını biliyoruz. Ege kıyılarında icad edilmiş demokrasi, Aydınlanma’nın Eşitlik-Özgürlük-Kardeşlik ilkesiyle şekillenerek kapitalizme bir uygarlık haline gelme imkanı tanıdı. Demokrasiyi yeniden düşünmek ve onu uygulamak, “Liberal demokrasi eşittir kapitalizm değildir” denkleminin iyi anlaşılmasına bağlı. Sistemin kendi mantığı çerçevesinde sağlam demokrasiler kurmak giderek daha zor olacak, ama halkların demokrasi özlemi, onların yepyeni yöntemler bulmalarına ve sistem mantığı dışına doğru hareket etmelerini sağlayacak. Zira sağlam demokrasiler kurmak için, bugünkü köhne neoliberal kapitalizm çerçevesi dışına doğru hareket etmek gerekiyor. İnsanlar demokrasilerini sisteme uydurmak yerine; firmalar ve sistem kurumlarını, hatta sistemin kâr mantığını, demokrasinin şartlarına uymak zorunda bırakabilirler. Yeni bir uygarlığa yatay geçiş, demokrasi mücadelesinin daha akıllı ve sofistike bir yerden sürdürülmesiyle mümkün.

“Sınıf Mücadelesi” değil, insanlık mücadelesi


Sol kökenli gazetecilerin ve entelektüellerin hâlâ birçok konuyu “Sınıf mücadelesi” ile değerlendirmeye çalıştıkları görülüyor. Günümüzde, o “Sınıflar” hâlâ var mı?

Ayağa düşen, Batı ve hatta Aydınlanma ile sorunlu türlü-çeşitli Sağ’ın kullandığı “Emperyalizm” terimi de artık kullanılacak durumda değil. İçi boşalmış böyle terimler ve tariflerin yerine, zamanımızı daha gerçekçi bir perspektiften değerlendiren yeni terimler kullanmak daha doğru olacaktır. Eğer ille de “Emperyalizm” denmek isteniyorsa, “Bütüncül Emperyalizm” teriminin kullanmak mümkün, zira sistemin -‘Emperyalizm Çağı’ndaki gibi- aralarında rekabet etmek yerine birlikte “görev paylaşımı” içinde hareket eden (ve kısmî/görece çıkar çatışmaları yaşayan) “kapitalizmin merkez ülkeleri” söz konusu.

Lenin’in Rosa Luxemburg’dan alarak geliştirdiği “Emperyalizm” terimi bugünün hegemonik kapitalist süperulusdevletlerini tanımlamaktan uzak.

“Sınıflar” terimi, “Emperyalizm” teriminden daha muğlak bir yerde duruyor ve “İşçi Sınıfı”nın bugünkü güçsüz, mücadeleye isteksiz, sınıfbilinçsiz halini tasdik ediyor.

Marx, Komünist Manifesto’da ve başta “Das Kapital” olmak üzere diğer eserlerinde, “İşçi sınıfı”nı “kapitalizmin mezar kazıcısı” sayar, -bu saptama da artık gerçeği karşılamıyor.

İşçi Sınıfı, Marx dönemi ve sonrasında, 20’inci Yüzyılın ortasına kadar, Marx’ın tanımına uygun bir kesimdi ve Sol’un da etkisiyle kendisinin bilincinde idi. Bu bilinç söndü.

Günümüzde, -sistemin iki temel sınıfı sayılan- “kapitalistler” ile “işçiler” tarafından belirlenen bir “iş toplumu” artık yok. Proleterya, toplumu belirleyen sınıflardan biri değil. Onun yerine, çok çeşitli bir “çalışan kesimler” manzumesi var. İşçiler, bu geniş kesimlerin -giderek- daha küçük bir kısmını/kesimini oluşturuyor. Ayrıca patronlar da, kapitalizmin başlangıç aşamasından 1950’lere kadar olan süreçtekinden daha farklılar. Bu anlamda, “Sınıf kalıplarından çıkma süreci” yaşandı, giderek daha belirgin bir şekilde yaşanıyor.

Sınıflar, “otomatik olarak” sadece ekonomik koşulların dayatması sonucu oluşmuyor, bunun bir de ‘bilinç’ boyutu var. İnsanlar kendilerini “bir sınıfa ait” görüyor ve hissediyorlar mı? Eskiden, bu ayrımlar çok daha net olduğundan bunu hissediyorlardı ve Sol ideoloji ile Sol mücadele de öyle hissetmelerine yardımcı oluyordu. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında daha önceki gibi haksız hukuksuz işçilerin yerini, yasa önünde “eşit vatandaş ve eşit tüketici” olan insanlar aldı. Bu yeni durum, işçilerin “İşçi Sınıfı” bilincini yumuşatan önemli bir etmendi. Endüstrileşmiş ülkelerde işçiler, “zincirlerinden başka kaybedecekleri” otomobillere, evlere ve türlü çeşitli özel eşyaya sahipler.

“İşçi-patron mücadelesi”, sistem içi bir mücadeledir ve bu yüzden, işçilerin, sistemi yıkmak diye bir derdi yoktur. İşçiler, sistemin daha iyi işlemesi ve daha iyi yaşam ve tüketim koşullarına kavuşmak için “mücadele” ederler. Bu nedenle işçiler, genellikle Sağ partileri seçerler ve ekonomiyi Sağ’ın daha iyi işletip yönetebileceğini düşünürler.

İşçiler, kapitalizmin mezar kazıcıları değillerdir, çünkü sistemin en önemli ikinci sınıfı, bizzat işçi sınıfıdır. Hayatını, iş gücünü satarak kazanan işçiler, sisteme has bu özellikleriyle birlikte varlıklarını da sisteme borçludurlar. Eski deyimiyle İşçi ile patron arasındaki çelişki asla “uzlaşmaz bir çelişki olmamıştır”, sistemi aşacak bir nitelik taşımaz. Sistemin bir parçası olan herkes, “var olan herşeyi bir şekilde mala/metaya (para eden bir şeye) dönüştürmek eylemi”nin bir parçasıdır. Kapitalist sistem, bu eyleme katılan işçisi, patronu, mavi ya da beyaz yakalısı, tişörtlüsü kazaklısıyla birlikte herkesi içerir.

Eskisi gibi “üreten işçi” konumundaki insanların sayısı hızla azalırken, “hizmet” sektörlerinde “çalışanlar”ın sayısı muazzam boyutlara ulaştı. Artık insanların kendilerini belli bir meslekle tanımlamaları bile değişti. Bütün bu gelişmeler, “Sınıflar çatışması” konusunu fena halde aşındırmıştır. Sosyal kesimler arasındaki muazzam ayrımlar, eskisi gibi “Ücretli Çalışanlar” ile “Kapital” arasındaki klasik bölünmelerden ziyade, giderek sosyal/siyasi kesimlerin arasındaki eşitsizlik ve (endüstrileşmiş ülkelerde) toplumların ufalanarak bireylerine ayrışması (yalnızlaşma) üzerinden yaşanmaktadır. Neoliberalizme has kimlikçiliklerin önemsizleşmeye başladığı aşamada, “imtiyazlı muktedirler”in Plütokrasisi ile onlar etrafında kümelenen organik bağlı/bağımlı kesimler ve karşılarında yer alan “diğer” kesimler arasındaki çelişkiler öne çıkıyor.

Sosyal hiyerarşilerin ve asıl çelişkilerin “İşçi-Patron” zıtlaşması üzerinden yaşanmadığı bir aşamadayız. Bu aşamada toplumu eskisi gibi “Sınıflar” üzerinden okumaya çalışmak yerine, karmaşık ve çok boyutlu halini göz önünde bulundurarak yorumlamak daha doğru.

Sistemi çözümlemek ve anlamak konusunda Karl Marx’dan yararlanmaya devam ediyoruz, ama sistem canlı bir organizma, gelişiyor ve değişiyor, eski terim ve ayrımlar geçerliliğini yitiriyor.

Marx’ın tarif ettiği gibi, sistem, bir “ücretli iş sistemi”. Marx’ın “ücretli iş”i “Emek” gibi adlar takarak kutsadığı görülmemiştir. Kapitalizmi ortaya çıkaran da -kapitalizme özgü- bu çalışma sistemidir. Toplumlar artık sınıflardan oluşmak yerine (Marx’ın deyimiyle) değer kazandırılmış meta/mal ve de kâr peşinde koşan “Otomatik birey”lerden (“automatisches Subjekt”) oluşuyor. Marx’ın anlattığı “Otomatik birey”lerden biri olmak için ille de işçi veya patron olmak gerekmiyor. Sistem içinde yaşayanlar, bu mental otomatizm içinde yaşıyor ve bu da eski “Sınıflar” teorisini geçersiz kılan özelliklerden. Eskiden üretim araçlarına sadece kapitalistler sahipti ve onlarla işçiler arasında net bir farklılık vardı. Artık bir Laptop ile “kendi işini kurabilen” bir otomatik bireyler toplumunda yaşıyoruz, hem çalışan hem patron sayılabilecek çok insan var.

“Ücretli iş”in (Proleterya’nın) 20’inci Yüzyılın ikinci yarısında giderek “üretim”den çekilmesi ile, bir şey üretmeyen -“kendi işini kurma”ya meyyal insanların sayısı hızla arttı. Hizmet sektörünün yaygınlaşması da “sınıflar çelişki”sinin altını oydu.

Günümüz dünyasını anlamak (ve değiştirmek), -geçmiş mücadelelere saygıda kusur etmemekle birlikte- eski klişeler ötesi bir bakışla mümkün. Kapitalist sistemi, işçi-patron “mücadelesi” ötesi bir yerden değerlendirmek ve bununla birlikte, para için her haltı rahatlıkla yiyen, para, iş ve kâr için “her işi yapan”ların, yeryüzündeki yaşam koşullarını ortadan kaldırma “işi”ne karşı mücadele üzerinden aşmak gerekiyor. Bu mücadele, çocuklarının, -iklimlerin bozulması sonucu- cehenneme dönmüş bir dünyada yaşamasını istemeyen herkesin mücadelesi, iklimleri birlikte “çalışarak” mahveden sınıfların mücadelesi değil. Dünyanın bu hale gelmesinden sadece patronlar değil, üç kuruşluk maaşları için koca ormanları doğrayan, ozon tabakalarını delen işçiler de sorumlu. İnsan olan herkes, insan neslinin aslında kendi nefsine karşı yürüttüğü bu mücadelede yerini almak zorunda.

Geleceği kurgulamak


Gelecek, tamamen rastlantılardan ibaret sayılabilecek bir bilinmezlikler manzumesi olarak görülemez. Doğası tekil değil çoğuldur, üstelik herhangi bir ülkenin veya ülkeler topluluğunun tekelinde değildir. 

Buradaki yazılarımda bahsedeceğim “Geleceği kurgulamak” konusu, genellikle tekil kullandığımız “gelecek” kavramının çoğulluğuyla ilgilidir, belirsizliğiyle değil. Geleceğin belli bir versiyonuna yön vermek ve bu alanda hayata yeni bir anlam yeni bir renk katmak, bugünden yapılan bilinçli konumlanmaların ve geleceğin bilinçli bir şekilde üretilmesinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. 

Geleceğin aynı zamanda “bir seçim meselesi” olduğunu ve çok boyutluluğunun, çoğu zaman “bilinmezlik ile eşanlamlı kullanılan “objektif gerçek”ten daha gerçekçi göründüğünü düşünüyorum. Sonuçta hayat da belirli öznel tercihlerimizin bir sonucudur. O halde, nasıl bir gelecek tasavvur ettiğiniz, o istikamette ne düşünüp nasıl hareket ettiğiniz ve benzeri tasavvurları kimlerle paylaştığınız, son derece önemlidir. 

Seçici bir tarzda geleceği düşünürken, günümüz dünyasını da ona uygun bir kontekste yeniden tasavvur etmek -bunu, günümüz gerçekliğinden kopmadan, hem de ona körü körüne bağlanmadan yapmak- üzerinde durmayı sevdiğim konulardan biri.

Dünyanın maddeyi kayıtsız şartsız esas alan, ölçülebilir olan Dünya dışında başka bir gerçeklik tanımayan 250 yıllık bir süreci geride bırakmakta olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda Türkiye’nin yakın tarihini doğrudan etkileyen en önemli olay kuşkusuz Fransız İhtilali ve sonrasında şekillenen, çeşitli versiyonlarıyla tüm dünyaya hakim olan “Modern Kapitalist Yaşam Biçimi”dir. 

Herşeyi sayılara indirgeyen, ölçülemeni görmezden gelen kaba materyalist dönemin zirvesini, Avrupa ve Kuzey Amerika’da İki Dünya Savaşı arasındaki 20 yıl temsil eder. Kendini yalnızca madde ve sayı üzerinden tanımlayan bu uzun dönem, ortodoks solun deyimiyle sadece bir “Kapitalist ekonomi”den ibaret değil. Hayatın her alanının ekonomize edildiği, yani hayatın merkezine “iş”i yerleştiren, hayatın her alanını kuşatan çok boyutlu bir “yaşam biçimi”dir. 

Sürekli büyümeye endeksli, sınırsız üretim ve tüketim mecburiyeti özelliğiyle bu model, giderek tıkanma emareleri gösteriyor. Kaynakları ve alanı sınırlı bir dünyada “sınırsız büyüme” anlayışı, ancak gelecek nesillerin hakkı olan kaynakları şimdiden tüketmekle -bir süre daha- mümkün. Ama bu da pek etik olmasa gerek. Günümüz dünyasını, eski klişelerin ve dogmaların ötesinden yorumlamak ve geleceği, “maddecilik ötesi” bir yerden yeniden inşa etmek, önem kazanıyor. 

Geçmişin maddesel gelecek tasavvurları şimdiden “distopyalar”a dönüşmüş durumda. Bunların çeşitli örneklerini sinema filmlerinde sıklıkla görüyoruz. Oysa iyi ve güzel anlamda yeni ütopyalara, düşüncelere, iyimser sohbetlere, her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Dünyayı yeniden tılsımlı büyülü bir yer haline getirmek, kuşkusuz sanatla -özellikle sanatın en yaygın biçimleri ola sinema ve edebiyatla, dijitalleşmenin sunduğu imkanlarla- olacak. Sanatın, önemli konuları kitlelere taşıyan bir medyuma dönüşmesi ve işlevini hakkıyla yerine getirebilmesi, özgürlüklerin genişlemesiyle ve öznel yorumlara alan açılmasıyla mümkün olacaktır. 

19’uncu Yüzyıldan itibaren 20’inci yüzyılı ve 21’inci yüzyılın ilk çeğreğini belirleyen asıl konu, uygarlığın daha çok “maddi” tarafının ifade bulmasıydı. Buna “uygun” olarak, yeryüzü adeta beton ve asfaltla kaplandı, denizler poşet çöplüğüne dönüştü. Şimdi, eskisinden farklı olarak, maddi olmayan yüksek değerler ve maddi olmayan ürünler önem kazanıyor. Her canlı için yaşamsal bir zorunluluk olan atmosferin sınır kabul etmediğini anlamak, bunun ilk işaretlerinden biriydi. Başka konular da var. Günümüzde paranın çok büyük bir kısmı, yalnızce bilgisayar ekranlarında görünen soyut rakamlardan ibaret. Sosyal medya ve internet üzerindeki içerikler, maddesel karşılıklarının sonsuz sayıda çoğaltılmış suretleri olarak, inanılmaz bir yaygınlığa ve etki alanına sahip.

Maddesel üretime dayanmayan, böylece doğaya -pandemide olduğu gibi- nefes aldıracak yeni bir gelecek istikameti belirlemek, bu yönde konuşmak ve fikir alışverişinde bulunmak, hiç de sıkıcı bir faaliyet gibi gelmiyor kulağa. İnsan, henüz gerçekleşmemiş şeyleri düşünmek, konuşmak ve soyut konulara değinebilmek açısından, bildiğimiz kadarıyla diğer canlılardan üstün görünüyor. Bu özelliğiyle insanın, tüm Dünyaya ve yaşama yeni bir sürdürülebilir uyum getirmesi pekâlâ mümkün. 

O halde düşünmeye, hayal kurmaya ve konuşmaya devam edelim. 


Gençliğin geleceğe el koyuşu ve Yeni Türkiye’nin olası yol haritası (23)


Bu geleceğe doğru bir öngörü, bir tahmin yazısıdır. 2025 yılının ortasına doğru ilerliyoruz ve Türkiye kendi tarihini yazmaya devam ediyor. 19 Mart 2025 günü paradigma değişti. Devreye, nihayet ‘Türkiye’nin geleceği’ yani gençlik girdi ve ülkedeki ‘Tek Adam Rejimi’nin sonuna doğru gün sayımı başladı.

Bunu yıllardır, “Ana Muhalefet Partisi’nin oluşturacağı bir iktidar döneminde demokratik arka planın sağlandığı atmosferde, Türkiye’yi asıl yönetecek olan ‘Yeni Kamucu (Sol) Siyaset’in ortaya çıkacağı şeklinde ifade ediyordum. Yeni Muhalefet doğdu. Gençlik hareketinin, iktidar değiştikten sonra evine işine döneceğini bekleyenler varsa avucunu yalar. Bu hareket, hızlı bir evrim geçirerek, ülke çapında forumlar, örgütlenmeler ile kollektif bir muhalefete dönüşebilir. Öngörüm bu yönde.

   Gençlik hareketinin taşıyıcı teorik kuvvetinin çok çeşitli Sol partiler oluşu ve bu partilerin kendi aralarındaki -eskiden kalma- bir takım “fikir ayrılıkları” ve aşılamamış tekkeci zihniyetleri nedeniyle güçlü ve etkin bir birliğin kurulması yolunda gereksiz engellerin çıkarılması, yoğun halk desteği ve gençliğin umutsuzluğunu yenme isteğinin gücü nedeniyle henüz görünmüyor. Türkiye’nin genç umudu, bu ayrılıkları, hem de teorik bir yerden aşarak, giderek kollektif bir harekete dönüşebilir. Buradan yeni bir parti veya partiler de doğabilir, Türkiye’yi devralacak yeni muhalefet kendine farklı bir siyasi ifade/temsil biçimi de bulabilir. Gençlerin örgütlenmesi halka doğru genişleyerek, tekkeci Sol anlayışların dar sınırlarına sığmayacaktır. Almanya’da Yeşil Parti, çeşitli forumlar, çevreci örgütler ve Sol grupların ittifakıyla ortaya çıkmıştı. Bu gelişmeye bizzat tanık olduğumdan nasıl oluştuğunu biliyorum.

   Gençlik hareketi, elbette, eski Sol partilerin dar kalıplarına sığmayacak, o partileri ya değiştirecek ya da aşacaktır, ama Sol karakterini koruyacağını söyleyebiliriz. Burada benim uzun zamandır bahsettiğim, adını giderek “Sol” diye nitelendirmeyecek, (post-kapitalist bir sistemi ülke özelinde örmeye başlayacak) sahici anlamda “Kamucu” ve/veya “Müşterekleşmeci” bir anlayışın önderlik etmesi mümkün. Yeni bir başlık altında kollektif hareketler veya partiler doğabilir. Burada yeni akımın öne çıkabilecek teorik yanından bahsetmeyeceğim, post-kapitalist karakterde olacak (o nedenle Sol hareketten doğuyor zaten. Neredeyse tek ölçütü her açıdan “maddiyat” haline gelmiş Sağ’dan böyle bir şeyin doğması hiç mümkün değil).

   Türkiye, 2027 yılını, yeni bir rejim ile ve eski rejimin kamuya karşı işlediği suçlardan yargılandığı bir atmosferde yaşayabilir, zira halk ve gençlik hareketi bunu talep edecektir.

   Günümüzde en merak edilen konu, bugünkü rejimin nasıl son bulacağı ve bu sonun barışçı yollardan gerçekleşip gerçekleşmeyeceği. Bence barışçı yollardan gerçekleşecek, zira meşruiyetini giderek yitiren plütokratik iktidarın, halk ve gençlik muhalefetine karşı şiddet kullama ihtimali hızla düşme eğiliminde. Gösterilerin devam etmesi, muhalefetin saldırgan kararlı tutumunu sürdürmesi halinde, iktidar partisiyle bile alakası kalmamış plütokratik yönetimin yalnızlaşması mümkün. Şimdilik sadakat üzerinden işleyen yapıların yavaş yavaş işlemez olması, iktidar partisi başta olmak üzere, iktidarın taşıyıcı kolonlarının kendi istikballerini düşünerek plütokratik yönetiminden desteklerini birer ikişer keserek, onu çok daha zayıflatabilirler. Bu arada dış dünyadan da baskılar gelebilir.

   Iyice zayıflayan plütokratik yönetimin bizzat iktidar safları tarafından siyasetten çekilmeye doğru itilmesi yaşanabilir. Bu şartlar altında şimdiki yönetimin belirleyeceği bir Liderin, iktidarın yeni önderi olma ihtimali de, başarı şansı da bulunmuyor. Bu yeni şartlar altında yapılacak bir erken seçimle Türkiye’de iktidar ve rejim değişikliği görülebilir. Bugünün en çok sivrilen muhalefet liderlerinin, Cumhurbaşkanı ve Başbakan olacağı Türkiye’de muazzam bir kültür patlaması bekliyorum. Sabırla ve hasretle beklediklerim ise yeni mizah dergilerinde çıkacak karikatürler ve yeni basın. Yeniden gazete alabilmek ve Türkçe derinlikli yazılar okumak istiyorum. Şimdinin “muhalif” sayılan ilkel gazeteleri ve televizyonları yerine, Dünyaya da konuşabilen yeni bir basın-yayın ve devasa kültür-sanat hayatı bekliyorum. Türkiye 2025-2026’da yeniden doğuyor.