Üçüncü Dünya Savaşı mı, Sistem Savaşı mı?


Türkiye’nin kuzeyinde ve güneydoğusunda, bütün dünyanın gözleri önünde iki savaş yaşanıyor. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, 2022’de başlamıştı, beklenmedik şekilde hâlâ tüm hızıyla sürüyor. Güneydoğuda, 28 Şubat 2026’dan beri de ABD ve İsrail, İran’a karşı bir saldırı savaşı yürütüyor. Bu iki savaş da, neredeyse ilk gününden itibaren bütün dünyayı etkiliyor, çünkü Gaz ve Petrol üretimiyle/ticaretiyle yakından ilişkili. İran’ın savaşı, İran Körfezi’ne ve saldırıyı destekleyenlere yayma girişimi, başta bölge ülkeleri olmak üzere dünyada, “Dünya Savaşı mı?” sorusunu gündeme getirdi. Hayır, çok daha ilginç bir durumla karşı karşıyayız. Bazı savaşlar ilk kurşunla başlar, bazı savaşlar da sistemsel bir geçiş dönemiyle ilgilidir. Şimdi, ikincisi yaşanıyor. Bu bir “Sistem Savaşı”. Işlemeyen eski sistemin değişimini hızlandıran bir savaş.

   Günümüzde devletler arasında yapılıyor görünen çatışmalar, özellikle İran ve Ukrayna özelinde yaşanan savaşlar, dışarıdan göründüğü gibi güç blokları ve ittifaklar arasında değil. Yani, bugünün moda deyimiyle “Batı ile Doğu arasında” değil, zira klasik anlamda bir savaştan söz etmek de kolay değil. Bu, dünya jeopolitik ve sosyoekonomik sisteminin dokusunda oluşan bir çözülme, sistemin tüm dünyayı kapsamakta zorlanmasının iyice görünür hale gelmesi gibi bir durum. Daha doğrusu, zaten var olan bir zaafın, onu bugüne kadar gizlemiş olan sistemin gücünü kaybetmesiyle iyice görünür hâle gelmesi.

   Günümüzün dronlu/mronlu, yapay zekalı “cerrahi müdahaleli” modern savaşları, eskisi gibi toprak elde etmek için yapılmıyor. Savaş hedefleri, “Bu toprak kime ait?” sorusu yerine şu sorunun yanıtında ifade buluyor: “Gerçekliği organize eden sistemleri kim kontrol ediyor?” Asıl savaş alanları, enerji, bilgi, finans kapital ve teknoloji. Savaş gemileri, roketler ve eli sopalı haritabaşı söylemleri de, yaşanan Sistem Savaşı’nın somut semptomları. Füzeleri birer ölümcül işaret fişeği saymak mümkün; asıl savaş daha derinde, dünya sisteminin görünmez mimarisinde yaşanıyor.

   İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan düzen, sadece jeopolitik bir yapı değil, aynı zamanda bir istikrar, ilerleme, ekonomik büyüme ve refah vaadiydi. BM gibi kurumların taşıdığı, ABD ve NATO, SSCB ve Varşova Paktı gücüyle korunan, liberal ve reel sosyalist ideolojilerle meşrulaştırılmış bir vaat. 1991’de SSCB’nin sona ermesiyle, geriye sadece “neoliberal” bir vaat ve Çin’in yükselen “parti kontrollü neoliberalizmi” kalmıştı.

   “Dünya Savaşı oluyo” diyenler esasen Astrologlar olduğundan ve 2021 sonrası yeni dönemde etkileri çok arttığından, konuyu astrolojik açıdan da yorumlarsak, “Plüton’un Kova burcuna geçişi ile başlayan süreç bir reform değil, bir dönüşümdür” diyebiliriz. “Plüton, keyfi olarak yıkmaz; mevcut olanı, artık formunu kaybettiği için yıkar. Kova ise sadece yeni bir şey kurmaz, sistemin kendisini yeniden düşünür.” Kısacası, sadece siyasi aktörlerin güç sıralaması içindeki yerlerinin değişmesi değil, oyunun kurallarının değiştiği ve yeniden yazıldığı bir dönem yaşıyoruz.

   Cepheler varmış gibi görünse de, artık cepheler net değil. Kafa karışıklığına neden olan bu durum, herkesin farklı yorumlara savrulmasına ve 20’inci Yüzyıldan devralınmış kavramların işlemediği bir söylemsel kaos görünümüne neden oluyor. Günümüz çatışmaları net cephelere sahip olmadığı ve üst üste binen çeşitli katmanlardan oluştuğundan, yerel bir savaş bile küresel piyasaları sarsabiliyor. Bir başkentte alınan karar, başka bir kıtadaki tedarik zincirlerini değiştirebiliyor. Dijital bir saldırı, bir devletin altyapısını çökertmeye yetebiliyor. Sistem Savaşı, sınır/mınır tanımıyor. Savaş hem askerî, ekonomik, hem teknolojik ve psikolojik; hem görünür hem görünmez. Ve en önemli özelliği, giderek kontrolden çıkmakta olduğu görünümü.

   Iran savaşını uzun uzadıya gizli planların bir sonucu olarak görmek, kolaycılıktır. Aynı şekilde onu sadece tesadüflerle/astrolojiyle açıklamak da saflık olur. Gerçek, bu ikisinin arasında bir yerde. Savaşa taraf olan “oyuncular” elbette bilinçli hareket ediyor, çıkarlarının peşinden gidiyor, belli kararlar alıyorlar. Ama bunları, artık kendilerinin kurmadığı, yeni bir çerçeve içinde yapmak zorunda kalıyorlar. Tarihî bir dönüşüm, o yeni çerçeveyi dayatıyor. Eskinin çizgisel/linear zaman anlayışına göre değil, döngüsel zaman anlayışına göre daha iyi açıklanabilen bir dönem (Astrolojinin bu kadar popüler hale gelmesinin nedeni de bu).  

   Sistemler kendi sınırlarına dayandığında doğan gerilim, çoklu çatışmalar doğurur ve gerilimi aşmanın yolu da yeni bir sisteme geçişle olur. İnsanlar ve devletler, çoğu zaman bunu pek farkında olmadan, bu gerginliğin taşıyıcısı hâline gelir. Ortaya çıkan paradoks, yürütülen savaşların kontrolden çıkması, planların şaşması, gelişmelerin kendine yeni yollar bulmasıdır. “Savaş ne zaman bitecek” sorusu da bu bağlamda yanıtsız. Sıcak İran Savaşı, belki yaz gelmeden birmiş olacak, ama başka kanallarda devam edecek. Sistem Savaşları, 20’inci Yüzyıldan bildiğimiz klasik bir savaşlar gibi sona ermez, bir tarafın teslimiyetiyle bitmez, net bir zaferle de kapanmaz. Sistem savaşı, dönüşerek çeşitli alanlarda süren bir savaş demektir. Sıcak çatışma sona erebilir, silahlar susabilir, anlaşmalar imzalanabilir. Ama bu, çatışmanın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Savaş sadece şekil değiştirir.

   Ortaya çıkmakta olan, eski anlamda yeni bir hegemonya değil. Artık, tek bir “imparatorluk” dünyaya hükmetmeyecek. Eskisinin yerine, daha karmaşık bir yapı doğuyor. Yeni düzen, birbirine paralel kendi evrenlerinde diğerleriyle rekabet halinde yaşayan çok kutuplu bir jeopolitik/sosyoekonomik düzen olacak. Bunlar arasında üç evren kendini gösteriyor. Ilki, kendini yenilemeye çalışan, ama özünden de vazgeçmeyen bir “Genişletilmiş Avrupa ve demokratik yeni Batı modeli”, pazar hakimiyeti, uzun vadeli planlamayla ilerleyen “devlet kontrollü refah üreten Çin modeli” ve petrol/gaz kaynaklarını kontrol eden egemen “Avrasya modeli”. Sistemin değişim/dönüşüm aşamasında ortaya çıkan ilk sistemsel saflaşma bu yönde. Fakat bunlar da birer geçiş formundan ibaret ve tamamlanmış yapılar değiller ve bu halde kalacaklarının da bir garantisi yok. Çağımızın en önemli gerçeği, bunlardan “hangisinin kazanacağı” ile ilgili değil. Asıl mesele, Sistemin kendisinin bir sorun hâline gelmiş olması.

   İnsanlık, bir arayış sürecinde. Arayışlar, çatışmalı çelişkili süreçlerdir ve yeni sistem kuruluncaya kadar kaçınılmazdır. Çünkü sona eren sadece bir düzen değil, bir dünya tasavvuru. Çağımızın savaşları, kazananı olmayan, yeni bir dünyanın doğuşunu muştulayan doğum sancılarına benziyor. Neyin doğacağı henüz net değil. Ama, dünyanın eski hâline dönmeyeceği kesin. Henüz adını koyamadığımız postkapitalist bir geleceğe doğru ilerliyoruz. Birden yeni bir düzene de geçilmeyecek, onun yerine hibrid düzenlerle hayat devam edecek. Bunun bilincinde olursak, çok hareketli ve “sonu belirsiz” görünen bu dönemde, kişisel ve toplumsal mutluluğumuzu daha kolay kurup koruyabiliriz.

Otokratlaşan Demokrasilerin sosyoekonomisi ve yeni demokrasi mücadelesi


Demokrasilerin fena halde aşındığını ve etkilerini giderek kaybettiklerini söyleyenlerin sayısı giderek artıyor. ‘Sahici Demokrasi’ sayılan ülkeler de popülizmlerin tehditi altında yaşıyor. Konuyu biraz daha netleştirmek adına, örnek demokrasilerin özelliklerine bakalım. İsveçli V-Dem Enstitüsü (Varieties of Democracy), sadece 29 ülkeyi, demokrasinin en üst kategorisi saydığı ‘Liberal Demokrasi’lere sayıyor. Bu ülkeler; Danimarka, Estonya, İsviçre, İsveç, Norveç, İrlanda, Çekya, Belçika, Lüksemburg, Finlandiya, İzlanda, Avusturya, Almanya, Letonya, Birleşik Krallık, Portekiz, İspanya, Hollanda, Fransa. Hepsi Avrupa’da olan bu üşlelerin dışında da ‘Liberal Demokrasi’ler var. Bunlar, Okyanusya’daki Avustralya, Yeni Zelanda, Amerika kıtasındaki Kanada, Uruguay, Şili (ABD’nin artık gri alanda yer aldığını söyleyelim). V-Dem enstitüsünün kriterlerine göre Güney Kore ve Japonya da artık ‘Liberal Demokrasi’ sayılmıyorlar. Sadece onlar değil, kriterleri önemli ölçüde yerine getiren bazı ülkeler de küme düşmüş. Mesela Malaysiya, önemli ölçüde puan kaybetmiş, Singapur, Endonezya, Filipinlker, Tayland da. Artık Japonya ve Kore de bu ülkeler gibi “Seçimli Demokrasiler” sayılıyorlar (Electoral Democracy). Bu demokrasi türünde, ülkeler seçim sonuçlarını kabul eden hükümetler tarafından yönetiliyorlar, ama bu hükümetlerin kurallara uymama ihtimalleri var. 

   Norveç’i bir numaralı demokrasi ülkesi ilan eden, iki numaraya Yeni Zelanda’yı, üç numaraya Finlandiya’yı koyan, demokrasileri ölçüp biçen ve sınıflandıran İsveçli enstitünün ‘Liberal Demokrasi’ kriterleri neler?

   Bu kriterleri Türkiye’de herkes biliyor: İyi işleyen hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, azınlıkların korunması. Bunların dışında, çoğunluk baskısının ve devlet baskısının olmaması, temel hak ve özgürlüklerin (özellikle ifade ve örgütlenme özgürlüğü) ve kanun önünde eşitliğe dikkat edilmesi, demokrasi kalitesini belirliyor. Ekonomik eşitsizliklerin, yasa önünde de eşitsizliğe dönüşmemesine dikkat ediliyor. Enstitü, son yıllarda otoriterleşmenin arttığını, 45 ülkenin demokrasiyken otoriter ülkelere dönüştüğüne dikkat çekiyor. Dünya nüfusunun sadece yüzde 12’si ‘Liberal Demokrasi’lerde yaşıyor. Bu oran, son 50 yılın en düşük oranı.

   İsveçlilerin kriterlerine göre, bu 29 liberal demokrasi dışında bir de ‘Seçim Demokrasileri’ var. 59 ülke bu kategoride değerlendiriliyor. Hepsi birlikte 88 ülke iyi veya kötü bir demokratik ülkede yaşarken, demokratik kriterlere göre 91 ülkenin vatandaşları demokrasi değil otokrasilerde yaşıyorlar. V-Dem enstitüsünün kriterlerine göre Türkiye, ne liberal demokrasi ne de seçimli demokrasi; ‘Seçimli Otokrasi’. Freedom House da Türkiye’ye yüz üzerinden 33 puan vererek “özgür olmayan ülke” sayıyor. Seçimlerin yapılıyor olmasına rağmen diğer kriterlerin önemli ölçüde geriye gittiği tesbiti yapılıyor.

   Bu yazının konusu, hangi ülkelerin daha çok, hangilerinin daha az demokratik oldukları ötesi bir yerden başlıyor, o da, demokrasilerin bozulması ve demokratik ülkelerin sayısının azalması, zira liberal demokrasilerin irtifa kaybetmelerinin kapitalist sistemle ilgili nedeni ve dinamiği. Bunları anlarsak, dejenerasyonun -bazılarının sandığı gibi- sadece “iyi niyetle” ve “liyakatli iyi yönetim”le durdurulabileceğini, ama aşılmasının kolay olmayacağını da anlayabiliriz. Hem demokrasilerin azalmasından bahsediyoruz ama sadece kötü haberler yok. Popülizmle yaşarken, bazı ülkelerde iyileşmeler de oldu, mesela Polonya’da, Brazilya’da ve Zambia’da. Ama genel trendin bozulma/dejenerasyon istikametinde aynı hızla ilerlemesini önlemek için, demokrasinin ekonomi ile bağlantısını da iyi anlamak zorundayız. Demokrasileri otokrasilere çevirme girişimlerinin giderek daha başarısız olmaya başladıkları görülüyor, halklar demokrasi istiyor. Demokrasi yokluğundan yakınarak göç ettikleri, sığındıkları ülkelerin tamamı, yukarıda ‘Liberal Demokrasiler’ diye tarif edilmiş ülkeler. 

   Kapitalizm tarafından kurulmuş bir uygarlıktan söz ederken, tıbbın, teknolojinin halkın her kesimine ulaştığı, ‘vatandaş’ olmuş insanların seçimler yoluyla kendilerini yönetenleri belirlemelerini, yasa önünde eşit olmalarını ve modernizm ile birlikte daha bir çok şeyi sayıyoruz, mesela Aydınlanma, rasyonel düşünme vs. Ama “Çağdaş Medeniyetler Seviyesi”, en başta, sosyal devlette ve insanlara sunulan refahın eşit haklar ve şartlarda özgür bir atmosferde yaşanması ile ölçülüyor idi. Bu açıdan baktığımızda, benim “Kapitalist Uygarlık” dediğim, Türkiye’de “Çağdaş Medeniyet” dediğimiz şeyin, aslında bir ‘Sosyaldemokratlar Çağı’ olduğu söylenebilir (Bu terim, Alman-İngiliz sosyolog ve politikacı Ralf Dahlendorf’a aittir). Burada “Sosyaldemokrat” derken, Sol’un düşünsel/fikirsel belirleyiciliğini ve 19’uncu Yüzyılın sonundan itibaren 1970’lerin sonuna kadar süren, özellikle işçi hareketlerine önderlik ettikleri dönem kastediliyor. Malumunuz, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nden önce “Azınlıkçılar” (Menşevikler) ve “Çoğunlukçular” (Bolşevikler) diye  bölünen partinin adı da “Sosyaldemokrat” idi ve Lenin de o partideydi. Sol’un mücadelesi sonucu hem patronlar hem devletler (Marx, devletleri “Gesamtkapitalist” / “Bütüncül kapitalist” diye adlandırır), halkların bir çok haklarını teslim etmek zorunda kaldılar. Burada, “Zorunda kaldılar” sözünün altını çizmek zorundayım, çünkü “Sosyaldemokratlar Çağı”nda sistemin artı değer üretmesi ve “zenginleşmek” sadece işçiler/çalışanlar üzerinden olabiliyordu. Çalışanların bilinçlenmesi ve Sol tarafından yönlendirmesi sayesinde, seçme-seçilme hakkından kadın haklarına, oradan sosyal devlete kadar, bugün “medeniyet” sayılan bütün faktörler peyder pey kazanıldı. Bunlar -Türkiye’de Atatürk devrindeki gibi- halklara “bahşedil”medi, mücadeleyle uzun bir süreç sonunda kazanıldı. Eski deyimiyle “Hakim sınıflar”ın bu hakları vermeye mecbur kalmalarının temel nedeni, işçilerin ücretli işinin, bir numaralı “kazanç kapısı” olmasıydı. İşçi hareketi ve Sol bunu iyi kullanarak, bir uygarlığın ortaya çıkmasını sağladılar ve biz de bu uygarlıktan az ya da çok nasibimizi aldık.

   1980’li yıllardan itibaren, hem Sol hareketler hem de işçi hareketleri hızla etkilerini yitirmeye başladı. Bunu, Berlin Duvarının yıkılmasına, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına yormak kolaycı bir izahat olur. Sosyoekonomik bazda ne oldu da bütün bunlar yaşandı? Sosyalist ülkelerde ekonomi esasen, -eski Komünistlerin “kol emeği” dediği- “işçi çalıştırılması” sonucu elde edilen “artı değer” ve “değer/meta (die Ware)” dediğimiz konuya odaklıydı ve Batı’da kapitalizmin yaşadığı yeni dönüşümle rekabet etmesi mümkün değildi. Batı’da, daha 1970’li yılların ortalarında başlayan rasyonalleşme, 1980’lerde ulusal sınırlar ötesi iş dağılımı, üretim zincirlerinin enternasyonalleşmeye başlaması ve kamu mallarının özelleştirilmeye başlamasıyla yeni bir ivme kazanmıştı. Ama tayin edici olan, sistemin asıl/birincil motorunun İşçiler olmaktan çıkmaya başlamasıydı. 1980’lere kadar artı değer elde edilen alan, “işçi emeği” iken, 1980’lerin neoliberalizmi ile birlikte asıl alan giderek “Finans piyasalarında işlem gören finans ürünleri” oldu. Borsada işlem gören hisse senetleri, opsiyon kâğıtları, devlet tahvilleri, faiz vs., işçi çalıştırmaktan daha hızlı ve daha fazla “kâr” getirir oldu. Bu durum, kapitalizm tarihinde yeni bir eşiğin geçilmesi anlamına geliyordu, çünkü işçilerin sistem içindeki önemleri ile birlikte etkileri de azalıyordu. Sosyalist Blok’ta işçilerin etkisi zaten azalmıştı. Adına “Proletarya Diktatörlüğü” denen düzende, düzenin “resmî sahibi” işçiler sayıldığı halde, işçilerin grev hakkı bulunmuyordu. Nitekim işçi hareketleri “ihanet” diye niteleniyor, şiddetle bastırılıyordu. Sosyalist Blokun işçileri, grev hakkına sahip Batılı işçilere daima özendiler, zira mücadele ile elde edilmiş sosyal devlet ve çeşitli haklar sayesinde Batılı işçiler, Sosyalist ülkelerin işçileriyle kıyaslanamayacak ölçülerde refah içinde yaşıyor, çok daha iyi otomobillere binebiliyor, yurt dışında tatil yapabiliyorlardı ve bu haklara, işçi hareketinin (sendikaların) mücadelesiyle ve Sol hareketlerin/ülkelerin, liberal demokrasilerdeki iktidarları tehdidi sayesinde daha iyi yaşıyorlardı.

   İşçilerin önemlerini yitirmesi, Sosyal Demokratlar Çağı’nın da sonu anlamına geldi. İşçilerin sistem içindeki önemleri ile birlikte etkileri de azaldı. 1990’lı yılarda üretim zincirlerinin enternasyonalleşmesi, fabrikaların -ucuz iş gücü sunan- Çin’e taşınması, liberal demokrasilerdeki işçi hareketlerini ve Sol’u neredeyse bitme noktasına getirdi. Kapitalist sistem ilk kez, en zayıf halkasından, Sosyalist ülkelerde kırıldı. Kapitalizme özgü çalışma sisteminin ilk iflası, eski Sovyetler Birliği ve Sosyalist ülkelerde yaşandı.

   Aynı dönemde, Sol hareketlerin dünyayı sosyoekonomi üzerinden değerlendirmesinin yerini “Etnik/dînî Kimlikler” aldı. Demokrasiyi, “Kimliklerin eşitliği” üzerinden savunan ve bunu neredeyse “Demokrasinin bir numaralı kriteri” haline getiren, ama sosyoekonomik yanını hiç görmeyen eski Solcu yeni Sağcı “Liberaller”, neoliberalizmin kimlikçi yeni iktidarlarını meşrulaştırmak için kullanışlı entelektüel görevler üslendiler. Demokrasinin sosyoekonomik şartlarını karşılamadan kuru kuruya “kimliklere özgürlük” demokrasisi savunusunun sadece neoliberalizmin sürdürülmesine hizmet ettiğini söyleyenlerin sesi duyulmadı. 

   Kapitalist sistemde, işçilerin sistem içindeki klasik rollerini kaybetmelerinin nasıl bir sistemsel çözülmeye neden olduğu, sistemin ve demokrasinin anlaşılması için önemli bir konudur. Demokrasi, bugün anladığımız anlamda, uzun bir mücadelenin sonucudur. II. Dünya Savaşı öncesinin Liberal Demokrasileri ile savaş sonrasının Liberal Demokrasileri arasında büyük farklar vardır, çünkü kapitalist dünyanın, savaş sonrası ihtiyaç duyduğu “işçi çalışması” tarihte benzersiz oranda yüksektir (Burada “İşçi emeği” terimini özellikle kullanmıyoruz, çünkü Marx da kullanmamış ve “ücretli iş”i asla kutsamamıştır). 

   Marx’ın “Arbeit” dediği, Sosyalist Sol’un sonrada “Emek” diye çevirip kutsadığı ücretli iş, “Kapitalistler” ile “Proleterya”yı birleştiren önemli bir konudur, zira kapitalist sistemin özü, ücretli iş sonucu herşeyin alınır/satılır “Mal/meta”ya (“Ware”) dönüştürülmesi işlemidir ve bu işlemin pratik yanının “hakkını verenler” de işçilerdir. Mücadele sonucu daha iyi yaşam şartlarına sahip olan işçiler, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde, “patronlarına bağlılık” geliştirdiler. Bu bağlılık, daha önce en “iyi” savaşlar öncesinde/sırasında işliyordu. “Vatan millet Sakarya” için, işçiler, savaş zamanlarında hiç seslerini çıkarmadan var güçleriyle çalışıyor, “zor zamanlar” bahanesiyle bazen doğru dürüst ücret bile almıyorlardı. Ama patronları, ürünleri devletlere satarak hızla zenginleşiyorlardı. Milliyetçilik tutkalı, bu nedenle kapitalist sistemin başat, olmazsa olmaz ideolojisi haline geldi.

   Günümüzde, çalışanların önemsizleşmesi, artık demokrasilerin içlerinin boşaltılması noktasına, hatta iptal edilip otokrasilere geçiş noktasına kadar varmıştır. Sosyal Demokratlar devrinde işçilerin etkisi, sistemin kâr mekanizmalarını durdurmak şeklinde tecelli eden hayati bir konuydu. Demokrasilerde yetişmiş ve demokrasinin, sosyal devletlerin nimetlerinden yararlanmış günümüz insanının demokrasi mücadelesi, sistemin kâr mekanizmalarını sekteye uğratacak yöntemler buluncaya kadar etkili olamayacak. 

   Demokrasinin kapitalizme özgü bir sistem olmadığını biliyoruz. Ege kıyılarında icad edilmiş demokrasi, Aydınlanma’nın Eşitlik-Özgürlük-Kardeşlik ilkesiyle şekillenerek kapitalizme bir uygarlık haline gelme imkanı tanıdı. Demokrasiyi yeniden düşünmek ve onu uygulamak, “Liberal demokrasi eşittir kapitalizm değildir” denkleminin iyi anlaşılmasına bağlı. Sistemin kendi mantığı çerçevesinde sağlam demokrasiler kurmak giderek daha zor olacak, ama halkların demokrasi özlemi, onların yepyeni yöntemler bulmalarına ve sistem mantığı dışına doğru hareket etmelerini sağlayacak. Zira sağlam demokrasiler kurmak için, bugünkü köhne neoliberal kapitalizm çerçevesi dışına doğru hareket etmek gerekiyor. İnsanlar demokrasilerini sisteme uydurmak yerine; firmalar ve sistem kurumlarını, hatta sistemin kâr mantığını, demokrasinin şartlarına uymak zorunda bırakabilirler. Yeni bir uygarlığa yatay geçiş, demokrasi mücadelesinin daha akıllı ve sofistike bir yerden sürdürülmesiyle mümkün.

“Sınıf Mücadelesi” değil, insanlık mücadelesi


Sol kökenli gazetecilerin ve entelektüellerin hâlâ birçok konuyu “Sınıf mücadelesi” ile değerlendirmeye çalıştıkları görülüyor. Günümüzde, o “Sınıflar” hâlâ var mı?

Ayağa düşen, Batı ve hatta Aydınlanma ile sorunlu türlü-çeşitli Sağ’ın kullandığı “Emperyalizm” terimi de artık kullanılacak durumda değil. İçi boşalmış böyle terimler ve tariflerin yerine, zamanımızı daha gerçekçi bir perspektiften değerlendiren yeni terimler kullanmak daha doğru olacaktır. Eğer ille de “Emperyalizm” denmek isteniyorsa, “Bütüncül Emperyalizm” teriminin kullanmak mümkün, zira sistemin -‘Emperyalizm Çağı’ndaki gibi- aralarında rekabet etmek yerine birlikte “görev paylaşımı” içinde hareket eden (ve kısmî/görece çıkar çatışmaları yaşayan) “kapitalizmin merkez ülkeleri” söz konusu.

Lenin’in Rosa Luxemburg’dan alarak geliştirdiği “Emperyalizm” terimi bugünün hegemonik kapitalist süperulusdevletlerini tanımlamaktan uzak.

“Sınıflar” terimi, “Emperyalizm” teriminden daha muğlak bir yerde duruyor ve “İşçi Sınıfı”nın bugünkü güçsüz, mücadeleye isteksiz, sınıfbilinçsiz halini tasdik ediyor.

Marx, Komünist Manifesto’da ve başta “Das Kapital” olmak üzere diğer eserlerinde, “İşçi sınıfı”nı “kapitalizmin mezar kazıcısı” sayar, -bu saptama da artık gerçeği karşılamıyor.

İşçi Sınıfı, Marx dönemi ve sonrasında, 20’inci Yüzyılın ortasına kadar, Marx’ın tanımına uygun bir kesimdi ve Sol’un da etkisiyle kendisinin bilincinde idi. Bu bilinç söndü.

Günümüzde, -sistemin iki temel sınıfı sayılan- “kapitalistler” ile “işçiler” tarafından belirlenen bir “iş toplumu” artık yok. Proleterya, toplumu belirleyen sınıflardan biri değil. Onun yerine, çok çeşitli bir “çalışan kesimler” manzumesi var. İşçiler, bu geniş kesimlerin -giderek- daha küçük bir kısmını/kesimini oluşturuyor. Ayrıca patronlar da, kapitalizmin başlangıç aşamasından 1950’lere kadar olan süreçtekinden daha farklılar. Bu anlamda, “Sınıf kalıplarından çıkma süreci” yaşandı, giderek daha belirgin bir şekilde yaşanıyor.

Sınıflar, “otomatik olarak” sadece ekonomik koşulların dayatması sonucu oluşmuyor, bunun bir de ‘bilinç’ boyutu var. İnsanlar kendilerini “bir sınıfa ait” görüyor ve hissediyorlar mı? Eskiden, bu ayrımlar çok daha net olduğundan bunu hissediyorlardı ve Sol ideoloji ile Sol mücadele de öyle hissetmelerine yardımcı oluyordu. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında daha önceki gibi haksız hukuksuz işçilerin yerini, yasa önünde “eşit vatandaş ve eşit tüketici” olan insanlar aldı. Bu yeni durum, işçilerin “İşçi Sınıfı” bilincini yumuşatan önemli bir etmendi. Endüstrileşmiş ülkelerde işçiler, “zincirlerinden başka kaybedecekleri” otomobillere, evlere ve türlü çeşitli özel eşyaya sahipler.

“İşçi-patron mücadelesi”, sistem içi bir mücadeledir ve bu yüzden, işçilerin, sistemi yıkmak diye bir derdi yoktur. İşçiler, sistemin daha iyi işlemesi ve daha iyi yaşam ve tüketim koşullarına kavuşmak için “mücadele” ederler. Bu nedenle işçiler, genellikle Sağ partileri seçerler ve ekonomiyi Sağ’ın daha iyi işletip yönetebileceğini düşünürler.

İşçiler, kapitalizmin mezar kazıcıları değillerdir, çünkü sistemin en önemli ikinci sınıfı, bizzat işçi sınıfıdır. Hayatını, iş gücünü satarak kazanan işçiler, sisteme has bu özellikleriyle birlikte varlıklarını da sisteme borçludurlar. Eski deyimiyle İşçi ile patron arasındaki çelişki asla “uzlaşmaz bir çelişki olmamıştır”, sistemi aşacak bir nitelik taşımaz. Sistemin bir parçası olan herkes, “var olan herşeyi bir şekilde mala/metaya (para eden bir şeye) dönüştürmek eylemi”nin bir parçasıdır. Kapitalist sistem, bu eyleme katılan işçisi, patronu, mavi ya da beyaz yakalısı, tişörtlüsü kazaklısıyla birlikte herkesi içerir.

Eskisi gibi “üreten işçi” konumundaki insanların sayısı hızla azalırken, “hizmet” sektörlerinde “çalışanlar”ın sayısı muazzam boyutlara ulaştı. Artık insanların kendilerini belli bir meslekle tanımlamaları bile değişti. Bütün bu gelişmeler, “Sınıflar çatışması” konusunu fena halde aşındırmıştır. Sosyal kesimler arasındaki muazzam ayrımlar, eskisi gibi “Ücretli Çalışanlar” ile “Kapital” arasındaki klasik bölünmelerden ziyade, giderek sosyal/siyasi kesimlerin arasındaki eşitsizlik ve (endüstrileşmiş ülkelerde) toplumların ufalanarak bireylerine ayrışması (yalnızlaşma) üzerinden yaşanmaktadır. Neoliberalizme has kimlikçiliklerin önemsizleşmeye başladığı aşamada, “imtiyazlı muktedirler”in Plütokrasisi ile onlar etrafında kümelenen organik bağlı/bağımlı kesimler ve karşılarında yer alan “diğer” kesimler arasındaki çelişkiler öne çıkıyor.

Sosyal hiyerarşilerin ve asıl çelişkilerin “İşçi-Patron” zıtlaşması üzerinden yaşanmadığı bir aşamadayız. Bu aşamada toplumu eskisi gibi “Sınıflar” üzerinden okumaya çalışmak yerine, karmaşık ve çok boyutlu halini göz önünde bulundurarak yorumlamak daha doğru.

Sistemi çözümlemek ve anlamak konusunda Karl Marx’dan yararlanmaya devam ediyoruz, ama sistem canlı bir organizma, gelişiyor ve değişiyor, eski terim ve ayrımlar geçerliliğini yitiriyor.

Marx’ın tarif ettiği gibi, sistem, bir “ücretli iş sistemi”. Marx’ın “ücretli iş”i “Emek” gibi adlar takarak kutsadığı görülmemiştir. Kapitalizmi ortaya çıkaran da -kapitalizme özgü- bu çalışma sistemidir. Toplumlar artık sınıflardan oluşmak yerine (Marx’ın deyimiyle) değer kazandırılmış meta/mal ve de kâr peşinde koşan “Otomatik birey”lerden (“automatisches Subjekt”) oluşuyor. Marx’ın anlattığı “Otomatik birey”lerden biri olmak için ille de işçi veya patron olmak gerekmiyor. Sistem içinde yaşayanlar, bu mental otomatizm içinde yaşıyor ve bu da eski “Sınıflar” teorisini geçersiz kılan özelliklerden. Eskiden üretim araçlarına sadece kapitalistler sahipti ve onlarla işçiler arasında net bir farklılık vardı. Artık bir Laptop ile “kendi işini kurabilen” bir otomatik bireyler toplumunda yaşıyoruz, hem çalışan hem patron sayılabilecek çok insan var.

“Ücretli iş”in (Proleterya’nın) 20’inci Yüzyılın ikinci yarısında giderek “üretim”den çekilmesi ile, bir şey üretmeyen -“kendi işini kurma”ya meyyal insanların sayısı hızla arttı. Hizmet sektörünün yaygınlaşması da “sınıflar çelişki”sinin altını oydu.

Günümüz dünyasını anlamak (ve değiştirmek), -geçmiş mücadelelere saygıda kusur etmemekle birlikte- eski klişeler ötesi bir bakışla mümkün. Kapitalist sistemi, işçi-patron “mücadelesi” ötesi bir yerden değerlendirmek ve bununla birlikte, para için her haltı rahatlıkla yiyen, para, iş ve kâr için “her işi yapan”ların, yeryüzündeki yaşam koşullarını ortadan kaldırma “işi”ne karşı mücadele üzerinden aşmak gerekiyor. Bu mücadele, çocuklarının, -iklimlerin bozulması sonucu- cehenneme dönmüş bir dünyada yaşamasını istemeyen herkesin mücadelesi, iklimleri birlikte “çalışarak” mahveden sınıfların mücadelesi değil. Dünyanın bu hale gelmesinden sadece patronlar değil, üç kuruşluk maaşları için koca ormanları doğrayan, ozon tabakalarını delen işçiler de sorumlu. İnsan olan herkes, insan neslinin aslında kendi nefsine karşı yürüttüğü bu mücadelede yerini almak zorunda.

Geleceği kurgulamak


Gelecek, tamamen rastlantılardan ibaret sayılabilecek bir bilinmezlikler manzumesi olarak görülemez. Doğası tekil değil çoğuldur, üstelik herhangi bir ülkenin veya ülkeler topluluğunun tekelinde değildir. 

Buradaki yazılarımda bahsedeceğim “Geleceği kurgulamak” konusu, genellikle tekil kullandığımız “gelecek” kavramının çoğulluğuyla ilgilidir, belirsizliğiyle değil. Geleceğin belli bir versiyonuna yön vermek ve bu alanda hayata yeni bir anlam yeni bir renk katmak, bugünden yapılan bilinçli konumlanmaların ve geleceğin bilinçli bir şekilde üretilmesinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. 

Geleceğin aynı zamanda “bir seçim meselesi” olduğunu ve çok boyutluluğunun, çoğu zaman “bilinmezlik ile eşanlamlı kullanılan “objektif gerçek”ten daha gerçekçi göründüğünü düşünüyorum. Sonuçta hayat da belirli öznel tercihlerimizin bir sonucudur. O halde, nasıl bir gelecek tasavvur ettiğiniz, o istikamette ne düşünüp nasıl hareket ettiğiniz ve benzeri tasavvurları kimlerle paylaştığınız, son derece önemlidir. 

Seçici bir tarzda geleceği düşünürken, günümüz dünyasını da ona uygun bir kontekste yeniden tasavvur etmek -bunu, günümüz gerçekliğinden kopmadan, hem de ona körü körüne bağlanmadan yapmak- üzerinde durmayı sevdiğim konulardan biri.

Dünyanın maddeyi kayıtsız şartsız esas alan, ölçülebilir olan Dünya dışında başka bir gerçeklik tanımayan 250 yıllık bir süreci geride bırakmakta olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda Türkiye’nin yakın tarihini doğrudan etkileyen en önemli olay kuşkusuz Fransız İhtilali ve sonrasında şekillenen, çeşitli versiyonlarıyla tüm dünyaya hakim olan “Modern Kapitalist Yaşam Biçimi”dir. 

Herşeyi sayılara indirgeyen, ölçülemeni görmezden gelen kaba materyalist dönemin zirvesini, Avrupa ve Kuzey Amerika’da İki Dünya Savaşı arasındaki 20 yıl temsil eder. Kendini yalnızca madde ve sayı üzerinden tanımlayan bu uzun dönem, ortodoks solun deyimiyle sadece bir “Kapitalist ekonomi”den ibaret değil. Hayatın her alanının ekonomize edildiği, yani hayatın merkezine “iş”i yerleştiren, hayatın her alanını kuşatan çok boyutlu bir “yaşam biçimi”dir. 

Sürekli büyümeye endeksli, sınırsız üretim ve tüketim mecburiyeti özelliğiyle bu model, giderek tıkanma emareleri gösteriyor. Kaynakları ve alanı sınırlı bir dünyada “sınırsız büyüme” anlayışı, ancak gelecek nesillerin hakkı olan kaynakları şimdiden tüketmekle -bir süre daha- mümkün. Ama bu da pek etik olmasa gerek. Günümüz dünyasını, eski klişelerin ve dogmaların ötesinden yorumlamak ve geleceği, “maddecilik ötesi” bir yerden yeniden inşa etmek, önem kazanıyor. 

Geçmişin maddesel gelecek tasavvurları şimdiden “distopyalar”a dönüşmüş durumda. Bunların çeşitli örneklerini sinema filmlerinde sıklıkla görüyoruz. Oysa iyi ve güzel anlamda yeni ütopyalara, düşüncelere, iyimser sohbetlere, her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Dünyayı yeniden tılsımlı büyülü bir yer haline getirmek, kuşkusuz sanatla -özellikle sanatın en yaygın biçimleri ola sinema ve edebiyatla, dijitalleşmenin sunduğu imkanlarla- olacak. Sanatın, önemli konuları kitlelere taşıyan bir medyuma dönüşmesi ve işlevini hakkıyla yerine getirebilmesi, özgürlüklerin genişlemesiyle ve öznel yorumlara alan açılmasıyla mümkün olacaktır. 

19’uncu Yüzyıldan itibaren 20’inci yüzyılı ve 21’inci yüzyılın ilk çeğreğini belirleyen asıl konu, uygarlığın daha çok “maddi” tarafının ifade bulmasıydı. Buna “uygun” olarak, yeryüzü adeta beton ve asfaltla kaplandı, denizler poşet çöplüğüne dönüştü. Şimdi, eskisinden farklı olarak, maddi olmayan yüksek değerler ve maddi olmayan ürünler önem kazanıyor. Her canlı için yaşamsal bir zorunluluk olan atmosferin sınır kabul etmediğini anlamak, bunun ilk işaretlerinden biriydi. Başka konular da var. Günümüzde paranın çok büyük bir kısmı, yalnızce bilgisayar ekranlarında görünen soyut rakamlardan ibaret. Sosyal medya ve internet üzerindeki içerikler, maddesel karşılıklarının sonsuz sayıda çoğaltılmış suretleri olarak, inanılmaz bir yaygınlığa ve etki alanına sahip.

Maddesel üretime dayanmayan, böylece doğaya -pandemide olduğu gibi- nefes aldıracak yeni bir gelecek istikameti belirlemek, bu yönde konuşmak ve fikir alışverişinde bulunmak, hiç de sıkıcı bir faaliyet gibi gelmiyor kulağa. İnsan, henüz gerçekleşmemiş şeyleri düşünmek, konuşmak ve soyut konulara değinebilmek açısından, bildiğimiz kadarıyla diğer canlılardan üstün görünüyor. Bu özelliğiyle insanın, tüm Dünyaya ve yaşama yeni bir sürdürülebilir uyum getirmesi pekâlâ mümkün. 

O halde düşünmeye, hayal kurmaya ve konuşmaya devam edelim.