“Sınıf Mücadelesi” değil, insanlık mücadelesi

Sol kökenli gazetecilerin ve entelektüellerin hâlâ birçok konuyu “Sınıf mücadelesi” ile değerlendirmeye çalıştıkları görülüyor. Günümüzde, o “Sınıflar” hâlâ var mı?

Ayağa düşen, Batı ve hatta Aydınlanma ile sorunlu türlü-çeşitli Sağ’ın kullandığı “Emperyalizm” terimi de artık kullanılacak durumda değil. İçi boşalmış böyle terimler ve tariflerin yerine, zamanımızı daha gerçekçi bir perspektiften değerlendiren yeni terimler kullanmak daha doğru olacaktır. Eğer ille de “Emperyalizm” denmek isteniyorsa, “Bütüncül Emperyalizm” teriminin kullanmak mümkün, zira sistemin -‘Emperyalizm Çağı’ndaki gibi- aralarında rekabet etmek yerine birlikte “görev paylaşımı” içinde hareket eden (ve kısmî/görece çıkar çatışmaları yaşayan) “kapitalizmin merkez ülkeleri” söz konusu.

Lenin’in Rosa Luxemburg’dan alarak geliştirdiği “Emperyalizm” terimi bugünün hegemonik kapitalist süperulusdevletlerini tanımlamaktan uzak.

“Sınıflar” terimi, “Emperyalizm” teriminden daha muğlak bir yerde duruyor ve “İşçi Sınıfı”nın bugünkü güçsüz, mücadeleye isteksiz, sınıfbilinçsiz halini tasdik ediyor.

Marx, Komünist Manifesto’da ve başta “Das Kapital” olmak üzere diğer eserlerinde, “İşçi sınıfı”nı “kapitalizmin mezar kazıcısı” sayar, -bu saptama da artık gerçeği karşılamıyor.

İşçi Sınıfı, Marx dönemi ve sonrasında, 20’inci Yüzyılın ortasına kadar, Marx’ın tanımına uygun bir kesimdi ve Sol’un da etkisiyle kendisinin bilincinde idi. Bu bilinç söndü.

Günümüzde, -sistemin iki temel sınıfı sayılan- “kapitalistler” ile “işçiler” tarafından belirlenen bir “iş toplumu” artık yok. Proleterya, toplumu belirleyen sınıflardan biri değil. Onun yerine, çok çeşitli bir “çalışan kesimler” manzumesi var. İşçiler, bu geniş kesimlerin -giderek- daha küçük bir kısmını/kesimini oluşturuyor. Ayrıca patronlar da, kapitalizmin başlangıç aşamasından 1950’lere kadar olan süreçtekinden daha farklılar. Bu anlamda, “Sınıf kalıplarından çıkma süreci” yaşandı, giderek daha belirgin bir şekilde yaşanıyor.

Sınıflar, “otomatik olarak” sadece ekonomik koşulların dayatması sonucu oluşmuyor, bunun bir de ‘bilinç’ boyutu var. İnsanlar kendilerini “bir sınıfa ait” görüyor ve hissediyorlar mı? Eskiden, bu ayrımlar çok daha net olduğundan bunu hissediyorlardı ve Sol ideoloji ile Sol mücadele de öyle hissetmelerine yardımcı oluyordu. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında daha önceki gibi haksız hukuksuz işçilerin yerini, yasa önünde “eşit vatandaş ve eşit tüketici” olan insanlar aldı. Bu yeni durum, işçilerin “İşçi Sınıfı” bilincini yumuşatan önemli bir etmendi. Endüstrileşmiş ülkelerde işçiler, “zincirlerinden başka kaybedecekleri” otomobillere, evlere ve türlü çeşitli özel eşyaya sahipler.

“İşçi-patron mücadelesi”, sistem içi bir mücadeledir ve bu yüzden, işçilerin, sistemi yıkmak diye bir derdi yoktur. İşçiler, sistemin daha iyi işlemesi ve daha iyi yaşam ve tüketim koşullarına kavuşmak için “mücadele” ederler. Bu nedenle işçiler, genellikle Sağ partileri seçerler ve ekonomiyi Sağ’ın daha iyi işletip yönetebileceğini düşünürler.

İşçiler, kapitalizmin mezar kazıcıları değillerdir, çünkü sistemin en önemli ikinci sınıfı, bizzat işçi sınıfıdır. Hayatını, iş gücünü satarak kazanan işçiler, sisteme has bu özellikleriyle birlikte varlıklarını da sisteme borçludurlar. Eski deyimiyle İşçi ile patron arasındaki çelişki asla “uzlaşmaz bir çelişki olmamıştır”, sistemi aşacak bir nitelik taşımaz. Sistemin bir parçası olan herkes, “var olan herşeyi bir şekilde mala/metaya (para eden bir şeye) dönüştürmek eylemi”nin bir parçasıdır. Kapitalist sistem, bu eyleme katılan işçisi, patronu, mavi ya da beyaz yakalısı, tişörtlüsü kazaklısıyla birlikte herkesi içerir.

Eskisi gibi “üreten işçi” konumundaki insanların sayısı hızla azalırken, “hizmet” sektörlerinde “çalışanlar”ın sayısı muazzam boyutlara ulaştı. Artık insanların kendilerini belli bir meslekle tanımlamaları bile değişti. Bütün bu gelişmeler, “Sınıflar çatışması” konusunu fena halde aşındırmıştır. Sosyal kesimler arasındaki muazzam ayrımlar, eskisi gibi “Ücretli Çalışanlar” ile “Kapital” arasındaki klasik bölünmelerden ziyade, giderek sosyal/siyasi kesimlerin arasındaki eşitsizlik ve (endüstrileşmiş ülkelerde) toplumların ufalanarak bireylerine ayrışması (yalnızlaşma) üzerinden yaşanmaktadır. Neoliberalizme has kimlikçiliklerin önemsizleşmeye başladığı aşamada, “imtiyazlı muktedirler”in Plütokrasisi ile onlar etrafında kümelenen organik bağlı/bağımlı kesimler ve karşılarında yer alan “diğer” kesimler arasındaki çelişkiler öne çıkıyor.

Sosyal hiyerarşilerin ve asıl çelişkilerin “İşçi-Patron” zıtlaşması üzerinden yaşanmadığı bir aşamadayız. Bu aşamada toplumu eskisi gibi “Sınıflar” üzerinden okumaya çalışmak yerine, karmaşık ve çok boyutlu halini göz önünde bulundurarak yorumlamak daha doğru.

Sistemi çözümlemek ve anlamak konusunda Karl Marx’dan yararlanmaya devam ediyoruz, ama sistem canlı bir organizma, gelişiyor ve değişiyor, eski terim ve ayrımlar geçerliliğini yitiriyor.

Marx’ın tarif ettiği gibi, sistem, bir “ücretli iş sistemi”. Marx’ın “ücretli iş”i “Emek” gibi adlar takarak kutsadığı görülmemiştir. Kapitalizmi ortaya çıkaran da -kapitalizme özgü- bu çalışma sistemidir. Toplumlar artık sınıflardan oluşmak yerine (Marx’ın deyimiyle) değer kazandırılmış meta/mal ve de kâr peşinde koşan “Otomatik birey”lerden (“automatisches Subjekt”) oluşuyor. Marx’ın anlattığı “Otomatik birey”lerden biri olmak için ille de işçi veya patron olmak gerekmiyor. Sistem içinde yaşayanlar, bu mental otomatizm içinde yaşıyor ve bu da eski “Sınıflar” teorisini geçersiz kılan özelliklerden. Eskiden üretim araçlarına sadece kapitalistler sahipti ve onlarla işçiler arasında net bir farklılık vardı. Artık bir Laptop ile “kendi işini kurabilen” bir otomatik bireyler toplumunda yaşıyoruz, hem çalışan hem patron sayılabilecek çok insan var.

“Ücretli iş”in (Proleterya’nın) 20’inci Yüzyılın ikinci yarısında giderek “üretim”den çekilmesi ile, bir şey üretmeyen -“kendi işini kurma”ya meyyal insanların sayısı hızla arttı. Hizmet sektörünün yaygınlaşması da “sınıflar çelişki”sinin altını oydu.

Günümüz dünyasını anlamak (ve değiştirmek), -geçmiş mücadelelere saygıda kusur etmemekle birlikte- eski klişeler ötesi bir bakışla mümkün. Kapitalist sistemi, işçi-patron “mücadelesi” ötesi bir yerden değerlendirmek ve bununla birlikte, para için her haltı rahatlıkla yiyen, para, iş ve kâr için “her işi yapan”ların, yeryüzündeki yaşam koşullarını ortadan kaldırma “işi”ne karşı mücadele üzerinden aşmak gerekiyor. Bu mücadele, çocuklarının, -iklimlerin bozulması sonucu- cehenneme dönmüş bir dünyada yaşamasını istemeyen herkesin mücadelesi, iklimleri birlikte “çalışarak” mahveden sınıfların mücadelesi değil. Dünyanın bu hale gelmesinden sadece patronlar değil, üç kuruşluk maaşları için koca ormanları doğrayan, ozon tabakalarını delen işçiler de sorumlu. İnsan olan herkes, insan neslinin aslında kendi nefsine karşı yürüttüğü bu mücadelede yerini almak zorunda.

Geleceği kurgulamak


Gelecek, tamamen rastlantılardan ibaret sayılabilecek bir bilinmezlikler manzumesi olarak görülemez. Doğası tekil değil çoğuldur, üstelik herhangi bir ülkenin veya ülkeler topluluğunun tekelinde değildir. 

Buradaki yazılarımda bahsedeceğim “Geleceği kurgulamak” konusu, genellikle tekil kullandığımız “gelecek” kavramının çoğulluğuyla ilgilidir, belirsizliğiyle değil. Geleceğin belli bir versiyonuna yön vermek ve bu alanda hayata yeni bir anlam yeni bir renk katmak, bugünden yapılan bilinçli konumlanmaların ve geleceğin bilinçli bir şekilde üretilmesinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. 

Geleceğin aynı zamanda “bir seçim meselesi” olduğunu ve çok boyutluluğunun, çoğu zaman “bilinmezlik ile eşanlamlı kullanılan “objektif gerçek”ten daha gerçekçi göründüğünü düşünüyorum. Sonuçta hayat da belirli öznel tercihlerimizin bir sonucudur. O halde, nasıl bir gelecek tasavvur ettiğiniz, o istikamette ne düşünüp nasıl hareket ettiğiniz ve benzeri tasavvurları kimlerle paylaştığınız, son derece önemlidir. 

Seçici bir tarzda geleceği düşünürken, günümüz dünyasını da ona uygun bir kontekste yeniden tasavvur etmek -bunu, günümüz gerçekliğinden kopmadan, hem de ona körü körüne bağlanmadan yapmak- üzerinde durmayı sevdiğim konulardan biri.

Dünyanın maddeyi kayıtsız şartsız esas alan, ölçülebilir olan Dünya dışında başka bir gerçeklik tanımayan 250 yıllık bir süreci geride bırakmakta olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda Türkiye’nin yakın tarihini doğrudan etkileyen en önemli olay kuşkusuz Fransız İhtilali ve sonrasında şekillenen, çeşitli versiyonlarıyla tüm dünyaya hakim olan “Modern Kapitalist Yaşam Biçimi”dir. 

Herşeyi sayılara indirgeyen, ölçülemeni görmezden gelen kaba materyalist dönemin zirvesini, Avrupa ve Kuzey Amerika’da İki Dünya Savaşı arasındaki 20 yıl temsil eder. Kendini yalnızca madde ve sayı üzerinden tanımlayan bu uzun dönem, ortodoks solun deyimiyle sadece bir “Kapitalist ekonomi”den ibaret değil. Hayatın her alanının ekonomize edildiği, yani hayatın merkezine “iş”i yerleştiren, hayatın her alanını kuşatan çok boyutlu bir “yaşam biçimi”dir. 

Sürekli büyümeye endeksli, sınırsız üretim ve tüketim mecburiyeti özelliğiyle bu model, giderek tıkanma emareleri gösteriyor. Kaynakları ve alanı sınırlı bir dünyada “sınırsız büyüme” anlayışı, ancak gelecek nesillerin hakkı olan kaynakları şimdiden tüketmekle -bir süre daha- mümkün. Ama bu da pek etik olmasa gerek. Günümüz dünyasını, eski klişelerin ve dogmaların ötesinden yorumlamak ve geleceği, “maddecilik ötesi” bir yerden yeniden inşa etmek, önem kazanıyor. 

Geçmişin maddesel gelecek tasavvurları şimdiden “distopyalar”a dönüşmüş durumda. Bunların çeşitli örneklerini sinema filmlerinde sıklıkla görüyoruz. Oysa iyi ve güzel anlamda yeni ütopyalara, düşüncelere, iyimser sohbetlere, her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Dünyayı yeniden tılsımlı büyülü bir yer haline getirmek, kuşkusuz sanatla -özellikle sanatın en yaygın biçimleri ola sinema ve edebiyatla, dijitalleşmenin sunduğu imkanlarla- olacak. Sanatın, önemli konuları kitlelere taşıyan bir medyuma dönüşmesi ve işlevini hakkıyla yerine getirebilmesi, özgürlüklerin genişlemesiyle ve öznel yorumlara alan açılmasıyla mümkün olacaktır. 

19’uncu Yüzyıldan itibaren 20’inci yüzyılı ve 21’inci yüzyılın ilk çeğreğini belirleyen asıl konu, uygarlığın daha çok “maddi” tarafının ifade bulmasıydı. Buna “uygun” olarak, yeryüzü adeta beton ve asfaltla kaplandı, denizler poşet çöplüğüne dönüştü. Şimdi, eskisinden farklı olarak, maddi olmayan yüksek değerler ve maddi olmayan ürünler önem kazanıyor. Her canlı için yaşamsal bir zorunluluk olan atmosferin sınır kabul etmediğini anlamak, bunun ilk işaretlerinden biriydi. Başka konular da var. Günümüzde paranın çok büyük bir kısmı, yalnızce bilgisayar ekranlarında görünen soyut rakamlardan ibaret. Sosyal medya ve internet üzerindeki içerikler, maddesel karşılıklarının sonsuz sayıda çoğaltılmış suretleri olarak, inanılmaz bir yaygınlığa ve etki alanına sahip.

Maddesel üretime dayanmayan, böylece doğaya -pandemide olduğu gibi- nefes aldıracak yeni bir gelecek istikameti belirlemek, bu yönde konuşmak ve fikir alışverişinde bulunmak, hiç de sıkıcı bir faaliyet gibi gelmiyor kulağa. İnsan, henüz gerçekleşmemiş şeyleri düşünmek, konuşmak ve soyut konulara değinebilmek açısından, bildiğimiz kadarıyla diğer canlılardan üstün görünüyor. Bu özelliğiyle insanın, tüm Dünyaya ve yaşama yeni bir sürdürülebilir uyum getirmesi pekâlâ mümkün. 

O halde düşünmeye, hayal kurmaya ve konuşmaya devam edelim. 


Gençliğin geleceğe el koyuşu ve Yeni Türkiye’nin olası yol haritası (23)


Bu geleceğe doğru bir öngörü, bir tahmin yazısıdır. 2025 yılının ortasına doğru ilerliyoruz ve Türkiye kendi tarihini yazmaya devam ediyor. 19 Mart 2025 günü paradigma değişti. Devreye, nihayet ‘Türkiye’nin geleceği’ yani gençlik girdi ve ülkedeki ‘Tek Adam Rejimi’nin sonuna doğru gün sayımı başladı.

Bunu yıllardır, “Ana Muhalefet Partisi’nin oluşturacağı bir iktidar döneminde demokratik arka planın sağlandığı atmosferde, Türkiye’yi asıl yönetecek olan ‘Yeni Kamucu (Sol) Siyaset’in ortaya çıkacağı şeklinde ifade ediyordum. Yeni Muhalefet doğdu. Gençlik hareketinin, iktidar değiştikten sonra evine işine döneceğini bekleyenler varsa avucunu yalar. Bu hareket, hızlı bir evrim geçirerek, ülke çapında forumlar, örgütlenmeler ile kollektif bir muhalefete dönüşebilir. Öngörüm bu yönde.

   Gençlik hareketinin taşıyıcı teorik kuvvetinin çok çeşitli Sol partiler oluşu ve bu partilerin kendi aralarındaki -eskiden kalma- bir takım “fikir ayrılıkları” ve aşılamamış tekkeci zihniyetleri nedeniyle güçlü ve etkin bir birliğin kurulması yolunda gereksiz engellerin çıkarılması, yoğun halk desteği ve gençliğin umutsuzluğunu yenme isteğinin gücü nedeniyle henüz görünmüyor. Türkiye’nin genç umudu, bu ayrılıkları, hem de teorik bir yerden aşarak, giderek kollektif bir harekete dönüşebilir. Buradan yeni bir parti veya partiler de doğabilir, Türkiye’yi devralacak yeni muhalefet kendine farklı bir siyasi ifade/temsil biçimi de bulabilir. Gençlerin örgütlenmesi halka doğru genişleyerek, tekkeci Sol anlayışların dar sınırlarına sığmayacaktır. Almanya’da Yeşil Parti, çeşitli forumlar, çevreci örgütler ve Sol grupların ittifakıyla ortaya çıkmıştı. Bu gelişmeye bizzat tanık olduğumdan nasıl oluştuğunu biliyorum.

   Gençlik hareketi, elbette, eski Sol partilerin dar kalıplarına sığmayacak, o partileri ya değiştirecek ya da aşacaktır, ama Sol karakterini koruyacağını söyleyebiliriz. Burada benim uzun zamandır bahsettiğim, adını giderek “Sol” diye nitelendirmeyecek, (post-kapitalist bir sistemi ülke özelinde örmeye başlayacak) sahici anlamda “Kamucu” ve/veya “Müşterekleşmeci” bir anlayışın önderlik etmesi mümkün. Yeni bir başlık altında kollektif hareketler veya partiler doğabilir. Burada yeni akımın öne çıkabilecek teorik yanından bahsetmeyeceğim, post-kapitalist karakterde olacak (o nedenle Sol hareketten doğuyor zaten. Neredeyse tek ölçütü her açıdan “maddiyat” haline gelmiş Sağ’dan böyle bir şeyin doğması hiç mümkün değil).

   Türkiye, 2027 yılını, yeni bir rejim ile ve eski rejimin kamuya karşı işlediği suçlardan yargılandığı bir atmosferde yaşayabilir, zira halk ve gençlik hareketi bunu talep edecektir.

   Günümüzde en merak edilen konu, bugünkü rejimin nasıl son bulacağı ve bu sonun barışçı yollardan gerçekleşip gerçekleşmeyeceği. Bence barışçı yollardan gerçekleşecek, zira meşruiyetini giderek yitiren plütokratik iktidarın, halk ve gençlik muhalefetine karşı şiddet kullama ihtimali hızla düşme eğiliminde. Gösterilerin devam etmesi, muhalefetin saldırgan kararlı tutumunu sürdürmesi halinde, iktidar partisiyle bile alakası kalmamış plütokratik yönetimin yalnızlaşması mümkün. Şimdilik sadakat üzerinden işleyen yapıların yavaş yavaş işlemez olması, iktidar partisi başta olmak üzere, iktidarın taşıyıcı kolonlarının kendi istikballerini düşünerek plütokratik yönetiminden desteklerini birer ikişer keserek, onu çok daha zayıflatabilirler. Bu arada dış dünyadan da baskılar gelebilir.

   Iyice zayıflayan plütokratik yönetimin bizzat iktidar safları tarafından siyasetten çekilmeye doğru itilmesi yaşanabilir. Bu şartlar altında şimdiki yönetimin belirleyeceği bir Liderin, iktidarın yeni önderi olma ihtimali de, başarı şansı da bulunmuyor. Bu yeni şartlar altında yapılacak bir erken seçimle Türkiye’de iktidar ve rejim değişikliği görülebilir. Bugünün en çok sivrilen muhalefet liderlerinin, Cumhurbaşkanı ve Başbakan olacağı Türkiye’de muazzam bir kültür patlaması bekliyorum. Sabırla ve hasretle beklediklerim ise yeni mizah dergilerinde çıkacak karikatürler ve yeni basın. Yeniden gazete alabilmek ve Türkçe derinlikli yazılar okumak istiyorum. Şimdinin “muhalif” sayılan ilkel gazeteleri ve televizyonları yerine, Dünyaya da konuşabilen yeni bir basın-yayın ve devasa kültür-sanat hayatı bekliyorum. Türkiye 2025-2026’da yeniden doğuyor. 

Pessimism, a kind of mental inertia

Pessimism is often mistaken for a characteristic of the "clever" and confused with intelligence. This is an illusion. However, pessimism has nothing to do with either foresight or reality. Rather, pessimism can be explained by intellectual short-sightedness, a lack of imagination and mental sluggishness. The pessimist perpetuates and generalises the darkness of the present moment, making temporary situations permanent and darkening the future with the shadow of the present. This view is not intelligence, but a state of indirect surrender that lives in fear.

Optimism, on the other hand, is not passive naivety, but an active and questioning thought activity. An optimist is not deceived by the darkness that appears on the surface; he/she analyses in depth, looks for ways out and evaluates alternative possibilities. He/she understands hope not as a rosy dream, but as the dynamic that underlies life. The flow of life tends towards optimism, because nature does not stand still, it changes and renews itself. An optimist is a person who moves in harmony with this change. And he does this without limiting himself to conventional ways and forms of thinking.

The pessimist transforms his state of mind into a universal principle. He believes that today's depression is tomorrow's truth. He seals the future with the traumas of the past. Since he can see no light in the darkness, he becomes silent; when he becomes silent, he becomes passive, and when he becomes passive, he accepts things as they are. This surrender is an act that leads not only him but also those who believe in him to despair.

Moreover, the dogmatic pessimist relies on his own narrow perception of reality, in which the sources that feed his ideas are exhausted. Instead of arriving at the truth, he reconstructs it according to his own fears. He argues in his own way, but in reality he disguises his fear. This is nothing other than a sabotage of reality that goes by the name of "realism".

Intellectual "thinking", which has a linear character, makes us depressed because it confronts us with our mortality, our biological limits and our loneliness as "I". The result of thinking is that we do not necessarily find definitive answers to our questions and thinking in its advanced stage remains a fruitless process (1). However, non-linear and non-ego-based thinking -for example, the state that Daoists call "Wu Wei"- is a kind of "non-linear thinking" that proposes to trust the inherent flow of life. Moreover, Wu Wei is one of the known natural ways of dealing with coincidences (2).

The pessimist often unconsciously produces what he fears. In order to be prepared for bad situations, they produce the conditions for these situations step by step. In this way, the pessimist becomes an extra in the bad scenario that he has written himself. He excludes good possibilities and ignores them on the grounds that they are not "realistic". With this attitude, the pessimist does not realise that he is committing murder against the future. The pessimist devalues hope, belittles dreams and tries to destroy the new by belittling it. For example, when pessimists refer to optimists as "Pollyannists" (3), this is not only a trivialisation, but also an active attempt to hinder optimists. But a mind that cannot dream, that cannot imagine anything better, is doomed to live only with the remnants of the past and wallow in the mire of the past. The pessimist undermines both his own originality and that of others.

As in Turkey today, where people have overcome the walls of fear and taken the initiative into their own hands, listening to the pessimists and participating in their fearful darkness will only lead to delays. Courage is not fearlessness, but acting in spite of fear. And only then does life have meaning. In times of great change/upheaval, it is necessary not to listen to pessimists who wear the mask of "realism", but to optimists who know how to dream courageously.


(1) George Steiner, “Warum Denken traurig macht” 2005

(2) Theo Fischer, “Wu Wei, Die Lebenskunst des Tao” 1991

(3) The Turks call optimists "polyannaists" because it goes back to the main character of the novel "Polyanna", a young girl who always finds something positive even in the worst situations. The book was written by Eleanor H. Porter (1913).