Eşikteki Yıl 2026, yeni bir çağın başlangıcı


2026 yılının tarihte önemli bir dönüm noktası olacağı, giderek artan bir netlikle ortaya çıkıyor. . Bu noktada, benim şahsen beklemek istemediğim ve endişeyle takip ettiğim olay, muktedir delilerden birinin veya birkaçının savaş niyetiyle atom silahlarını kullanma ihtimali. Nitekim Çin, bir bürokratı üzerinden dolaylı olarak, “İsrail atom silahı kullanırsa, bu silahlar sadece İran’a karşı kullanılsa bile, İsrail haritadan silinir” mealinde sözler söyledi. Pek de diplomatik sayılacak bir dil değildi. Aynı şekilde Kuzey Kore’nin de İran’a kıtalararası beşyüz roket verdiği söylentisi var. İran bu silahlarla teorik olarak ABD’nin doğu kıyılarını bile vurabilir (tabii yolda düşürülmezlse!) Elbette savaş dönemlerinde böyle “bilgiler”, propaganda malzemesinden ibaret de olabilir. Bu silahların kullanılması bir yana, ilk fırsatta yokedilmeleri şart. Genel çerçevede İran (ve Ukrayna) savaşından sonra beklediğim gelişmeler, adeta I. Dünya Savaşı sonrasında yaşananlara benzeyen bir manzaraya işaret ediyor. Hatırlanacağı üzere, o büyük savaşın ardından yalnızca Osmanlı hanedanı değil; Hohenzollern (Almanya) hanedanı, Habsburg (Avusturya-Macaristan) hanedanı ve Romanov (Rusya) hanedanı tarih sahnesinden silinmişti. Hatta bu listeye, 1911 yılında sona eren Qing (Çin) hanedanını da dâhil edebiliriz, ardından gelen gelişmeler, II. Dünya Savaşı sonrasının diğer gelişmeleriyle paralel. Gelenekleri sürdüren eski siyasi yapılar sona erdi, onların yerini Batı’da icad edilmiş ve belli tecrübeler sonucu globalleşmeye başlayan lideral demokrasilere özenen parlamenter sistemler veya Rusya’da olduğu gibi Komünist Parti iktidarı (o da Marx’ın icadı) geldi. Bunlar benimsendi. 20’inci Yüzyılın ikinci yarısı, savaş sonrasının bu önemli gelişmesinin dünyaya yayılması ve pekişmesi ile sonuçlandı.

Dünya bugün de benzeri köklü bir değişimin eşiğinde. 2026’da ilk aşama, sona erecek veya hiç değilse sonunun başlangıcını görecek otokrasilerle ilgili. Trump ve çevresi, Türkiye ve İran rejimleri, inişe geçecek ilk otokrasiler olacağa benziyor. Buna mukabil İsrail’in -eğer savaşta daha büyük bir yıkım yaşamazsa, önemli bir değişim/dönüşüm görebilir, iktidardaki radikallerin ardından makul bir yeni hükümet gelebilir. Antisemitik nefret arttı. Bunu tasvip etmek mümkün değil. Musevi toplumunun tüm dünyadaki nüfusu, İstanbul’un nüfusu kadar. İsrail’de de sadece 10 milyon insan yaşıyor. İsrail, eski “yok olmaktan korkan millet” mantalitesinin yerine, bu savaştan sonra çok daha özgüvenli bir halk kimliği kazanabilir. Eğer şimdiki iktidar kalırsa, İsrail ile Türkiye’nin Suriye üzerinden papaz olmaları ihtimali var, tabii bu anlaşmazlık bir savaş boyutuna ulaşmaz. Türkiye özelinde muhalefetin güç kazanacağı, yeni mücadele yöntemleri bularak hem içeride hem dışarıda yeni müttefikler edineceği ve iktidarı ciddi biçimde zorlayabileceği bir döneme giriyoruz. Türkiye’nin dünyadaki yükselişi başlıyor ve bu, iktidarlardan bağımsız bir yükseliş olacağa benziyor. Hürmüz Boğazı’nın uluslararası bir yönetimin denetimine girmesi halinde Türkiye’nin de burada söz sahibi olması mümkün. Öte yandan Putin’in yıpranışı geçen yıldan itibaren belirgin bir hal aldı. Rusya’daki rejim hâlâ oldukça güçlü, Putin zayıflamakla birlikte on yıla yakın bir süre daha iktidarda kalabilir, ülkesinin tüm insan kaynaklarını ve doğal kaynaklarını, Ukrayna’da bir iki kilometre daha ilerlemek için kullanabilir. Rusya, yeni dönemde önemini yitirecek faktörlerden.

2026’nın en önemli iki gelişmesi, Trump döneminin sona ermesi ve İran rejiminin ya tamamen düşmesi ya da iflah olmaz bir biçimde zayıflaması olabilir. Iki durum da Amerikan ve İran halklarının çıkarınadır.

Bu jeopolitik çalkantıların gölgesinde, benim asıl “ilginç” bulduğum alanlar farklı: Çoğunluğun beklediği “muazzam teknolojik gelişmeler”, trans-hümanist zırvalar ve Yapay Zekâ’nın insanı yönetir hale gelmesi türünden distopyalar değil, insanın ruhsal gelişimi ve tekâmülü ile ilgili konuların “yeni gelişme alanı” olma ihtimali. Yeni paradigmalar şekillenirken, bu paradigmalardan birinin temelini de teknoloji değil, insanın içsel yolculuğu oluşturacak gibi. Diğer paradigmaları hatırlatmam gerekirse, ‘Kadınların belirleyici gücünün yükselişi’ ve bu yükselişin, “kendini kadın üzerinden tarif eden” tüm ataerkil monoteist dinciliklerin bir kat daha baskı altında kalmaları ve kamucu yaklaşımların daima özenilen, hedeflenen yeni istikameti teşkil etmesi. Postkapitalist yaklaşımların, bu anafikir etrafında şekillenmeleri mümkün. Kamucu yaklaşımların öneren, savunan ve hedefleyenleri eski Sol geleneğe yaslanan hareketler olacağından, Kamucu ‘Commonist’ hareketlerin yükseleceği söylenebilir (dikkat! “Komünist” değil Commonist. İkisi farklı şeyler).

Eskiden monoteist dinlere nasıl körü körüne inanılıyorduysa, şimdi de aynı körlükle teknolojiye ve bilime iman edenlerin, geleceği teknolojinin belirleyeceğini düşünenlerin, önümüzdeki yıllar ve onyıllar içerisinde “hava”larını alacaklarını düşünüyorum. Bu konuda çağımız, eski çok tanrılı Roma, Antik Yunan ve diğer uygarlıkların acımasızca yok edilerek tek tanrılı dinlerin son sözü söylemeye başladığı iki bin yıl öncesi gibi bir kırılma yaşayacak gibi görünüyor. Şimdi yeni bir iki bin yıllık dönem başlıyor ve her şey yavaş yavaş ama mütemadiyen değişiyor. “Bilimde ilerlemeler”in tahtını, bambaşka alanlar devralacak. İnsanlar, yaşamı ve evreni sadece bilim gözlüğüyle algılamak zorunda olmadıklarını; bilimin bir noktadan sonra kendi sınırlarına dayandığını ve kendini de sorgular hale geldiğini anlayacaklar. Kuantum fiziği, bunun en kolay ve güncel örneği. Yani “uçan arabalara” binmeyi bekleyenler, belki arabasız, hatta bedensiz olarak da uçabileceklerini öğrenecekler. Sayısız yeni “gerçeklik” alanının keşfiyle hayatın, hiç umulmadık boyutlarda renklenmesi mümkün. Yeni dönmde teknolojinin albenisinin azalacağını, doğal yaşamın önem kazanacağını söyleyebiliriz ve bu yenilik, hayatın çok daha renkli yaşanabilme olasılığını azaltmayıp artıracak. Ancak bu yeni resimde en başta, tek tanrılı dincilikler artık olmayacak. Tek tanrılı dinler varlığını -zayıflayarak- sürdürecektir elbette, ama İran rejiminin düşüşü, bu kadim yeniliğin sembolik bir başlangıcı olarak okunabilir. Daha sonrasını ise en iyi gelecek kuşaklar görecek.

Bu makro dönüşüm süreci yaşanırken savaşlar sürüyor. Fakat dünyanın -geleceğe dönük- en önemli siyasi sorunu şu anda savaş değil; demokrasilerin otokrasilere dönüştürülmesi ve halkların iradesine el konulması. Şu anda Amerikan halkı da bu sorunla baş etmeye çalışıyor, İran halkı da Türk halkı da Rus halkı da. Hepsi aynı tehditle karşı karşıya. Halkı işin içine karıştırmadan, imtiyazlı bir Plütokrasi adına ve halkı fakirleştirmek pahasına taraftarları ihya etmek üzerine kurulu yeni otokrasilerin hepsi sallanıyor; çünkü bu yapılar, sistemin iflasını önlemek bir yana, onu hızlandırıyorlar ve yeni paradigmalarla uyumsuzlar.

Otokrasilerden savaşsız kurtuluşun yolu bulunana kadar, başka savaşların ve iç savaşların da yaşanacağı anlaşılıyor. Halklar, kendi kendilerini yönetmenin tadını bir kez aldılar; bu hakkı üç beş otokrata teslim etmeye pek niyetli görünmüyorlar. Kamu yararına aykırı, kadınların yükselişine ve anti-ataerkil yeni trendlere aykırı otokrasilerin zayıflaması sürecek. Bu noktada, tarihsel bir perspektifle Sol’un konumuna bakmak gerekiyor. Sosyal devletin kurulmasında baş aktör, Sol’un fikirleri ve mücadelesiydi. Zira eskilerin deyimiyle “işçi sınıfı”, sistemin kâr üretimi için vazgeçilmez ana unsuru teşkil ediyordu. Ancak 1980’lerden itibaren bu denklem köklü bir biçimde değişti. Finans kapital, sistemin asıl motoru haline geldi. Artık karşımızda “Bitcoin mi altın mı alalım?” diye sorup duran bir “Proleterya” hatta “Prekarya” bile var. Ekran üzerinde, bir cep telefonundan para “yapılabiliyor”. Sistem, işçilerin yeni haklar kazanmak için zorlayabileceği o eski üretim ve kâr sisteminin dışına çıkmış durumda. Artık asıl kârı işçiler değil, beyaz yakalı finans sektörü, oturduğu yerden elde ediyor. Buna rağmen Sol’un bir kısmı hâlâ ısrarla “sınıf mücadelesi” demeye devam ediyor. Eski sistemi, mücadele ederek ‘demokrat’ olmaya zorlayan Sol’un veya onun yerine geçecek yeni bir fikirsel türevinin; günümüzün finans, borsa, Bitcoin vs. merkezli kapitalizmi demokrat olmaya zorlayacak yeni bir mücadele yöntemi bulması şart. Postkapitalist dönemin elementar mücadelesi, ülkeleri demokratik olmaya zorlayan yöntemler bulmak olacak. O yöntemler bulunmadığı sürece, tüm Sol “tartışmalar” nostaljik gevezeliklerin ötesine geçemeyecektir.

İran savaşı ve sonrası hakkında notlar


İran Savaşı’ndan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacağa benziyor. II. Dünya Savaşı sonrası kurulan sadece düzen değil, bu dönemin ürünü tüm kurumlar -hatta devletler- sallantıda. Elbette herşey bir anda değişmeyecek, ama bazı ülkeler/kurumlar/coğrafyalar hızlı değişebilir. Bunun üzerinde özellikle duruyorum, çünkü kapsama alanının ne kadar büyük olduğunun anlaşılması önemli.

NATO, II. Dünya Savaşı’ndan sonra kuruldu, ama Çin Halk Cumhuriyeti de, İsrail de, Hindistan da. İran Körfezi’ndeki emirlikler krallıklar da Amerikan Çağı’nda çöldeki çadır devletçiklerinden yeni nesil refahın ve Petro-Dolar’ın ifadesi haline geldiler. Almanya ve Japonya adeta ABD kontrolüne girmişleredi. Bu iki ülkenin yeniden özgüven kazandıkları ve yeni ordular kurdukları görülüyor. Japonya, donanmasıyla Pasifik’te şimdiden bir numaralı deniz gücü. 

Türkiye için II. Dünya Savaşı sonrası “Amerikan Çağı” demek, Menderes’le başlayan “Muhafazakar/Sağ iktidarlar Çağı” demektir. Bir daha geri gelmemek üzere değişecek olan da budur.

II. Dünya Savaşı sonrasında bir “Varşova Paktı” kurulmuştu. Stalin’in sözünü tutmayıp işgal ettiği Doğu Avrupa’da demokratik seçimler yerine Komünist Partili devletler kurması, savaş sırasında yükselen Rus milliyetçiliğinin bir devamı şeklinde işledi. Rus milliyetçiliği de tel tel dökülmeye başladı. Orta Asya Cumhuriyetleri Çin’e yaklaşıyor.

Çin ve Hindistan/Pakistan, bugünkü halleriyle II. Dünya Savaşı’ndan sonra kuruldular. Savaştan sonra bir “Bağımsızlıklar Dönemi” yaşandı ve Afrika ülkeleri ve daha birçok ülke, eski Avrupa emperyalizmlerinden bağımsızlığını ilan etti. Hepsi birer birer BM üyesi oldu. Birleşmiş Milletler de aynı dönemin ürünü.

Fakat konu jeopolitikadan ibaret de değil. “Parlamenter Liberal Demokrasi”, savaş sonrasında “en özenilen” sistem oldu. Bu nedenle Afganistan’da bile kadınlar başörtüsüz, mini eteklerle gezmeye başladılar. Yeni liberal düzen, ilerleme için umut olmuştu. BM Güvenlik Konseyi’ni, savaşın galipleri oluşturdu: ABD, SSCB, İngiltere (Birleşik Krallık) ve Fransa. Çin de nüfusu nedeniyle oraya alındı, o zaman çok fakir bir Üçüncü Dünya Ülkesi idi (Bu “Üçüncü Dünya” terimini bu kadar popüler bir jeopolitik terime dönüştüren de Mao Zedong’dur).

Asıl büyük değişimin, ekonomik sistemin değişimi olacağını düşünüyorum. Ondan da önemlisi; hayatın merkezinin, para/iş/ekonomi olmaktan çıkmaya başlaması olacağını düşünüyorum. Insanlar, iş ve para peşinde koşmadan sakin ve güzel bir hayat yaşamanın imkanını ve değerini keşfedecekler.

Türkler, İranlılar kadar entelektüelizm ve kültür/sanat odaklı değiller; pratik aklı öncelerler. Ama İranlılar’dan daha Batılı, daha disiplinli, daha mücadeleci/savaşçı (şamanî “arktik histeri” ile ilgili bir durumdur) daha örgütçüdürler. İranlılar da Türkler de, Amerikan Çağı’nda ortaya çıkan ve neoliberal kimlikçiliklerle “güçlenen” ideolojik İslamcılıkları aşacaklar gibi görünüyor.

Yeni Çağın yeni paradigmalarının işaret ettiği -kadınların ve Sol kökenli kamuculuğun yükselişi- istikametinde, Türkiye’nin bir sonraki Cumhurbaşkanı Sol kökenli bir kadın olursa hiç şaşırmam…

Üçüncü Dünya Savaşı mı, Sistem Savaşı mı?


Türkiye’nin kuzeyinde ve güneydoğusunda, bütün dünyanın gözleri önünde iki savaş yaşanıyor. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, 2022’de başlamıştı, beklenmedik şekilde hâlâ tüm hızıyla sürüyor. Güneydoğuda, 28 Şubat 2026’dan beri de ABD ve İsrail, İran’a karşı bir saldırı savaşı yürütüyor. Bu iki savaş da, neredeyse ilk gününden itibaren bütün dünyayı etkiliyor, çünkü Gaz ve Petrol üretimiyle/ticaretiyle yakından ilişkili. İran’ın savaşı, İran Körfezi’ne ve saldırıyı destekleyenlere yayma girişimi, başta bölge ülkeleri olmak üzere dünyada, “Dünya Savaşı mı?” sorusunu gündeme getirdi. Hayır, çok daha ilginç bir durumla karşı karşıyayız. Bazı savaşlar ilk kurşunla başlar, bazı savaşlar da sistemsel bir geçiş dönemiyle ilgilidir. Şimdi, ikincisi yaşanıyor. Bu bir “Sistem Savaşı”. Işlemeyen eski sistemin değişimini hızlandıran bir savaş.

   Günümüzde devletler arasında yapılıyor görünen çatışmalar, özellikle İran ve Ukrayna özelinde yaşanan savaşlar, dışarıdan göründüğü gibi güç blokları ve ittifaklar arasında değil. Yani, bugünün moda deyimiyle “Batı ile Doğu arasında” değil, zira klasik anlamda bir savaştan söz etmek de kolay değil. Bu, dünya jeopolitik ve sosyoekonomik sisteminin dokusunda oluşan bir çözülme, sistemin tüm dünyayı kapsamakta zorlanmasının iyice görünür hale gelmesi gibi bir durum. Daha doğrusu, zaten var olan bir zaafın, onu bugüne kadar gizlemiş olan sistemin gücünü kaybetmesiyle iyice görünür hâle gelmesi.

   Günümüzün dronlu/mronlu, yapay zekalı “cerrahi müdahaleli” modern savaşları, eskisi gibi toprak elde etmek için yapılmıyor. Savaş hedefleri, “Bu toprak kime ait?” sorusu yerine şu sorunun yanıtında ifade buluyor: “Gerçekliği organize eden sistemleri kim kontrol ediyor?” Asıl savaş alanları, enerji, bilgi, finans kapital ve teknoloji. Savaş gemileri, roketler ve eli sopalı haritabaşı söylemleri de, yaşanan Sistem Savaşı’nın somut semptomları. Füzeleri birer ölümcül işaret fişeği saymak mümkün; asıl savaş daha derinde, dünya sisteminin görünmez mimarisinde yaşanıyor.

   İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan düzen, sadece jeopolitik bir yapı değil, aynı zamanda bir istikrar, ilerleme, ekonomik büyüme ve refah vaadiydi. BM gibi kurumların taşıdığı, ABD ve NATO, SSCB ve Varşova Paktı gücüyle korunan, liberal ve reel sosyalist ideolojilerle meşrulaştırılmış bir vaat. 1991’de SSCB’nin sona ermesiyle, geriye sadece “neoliberal” bir vaat ve Çin’in yükselen “parti kontrollü neoliberalizmi” kalmıştı.

   “Dünya Savaşı oluyo” diyenler esasen Astrologlar olduğundan ve 2021 sonrası yeni dönemde etkileri çok arttığından, konuyu astrolojik açıdan da yorumlarsak, “Plüton’un Kova burcuna geçişi ile başlayan süreç bir reform değil, bir dönüşümdür” diyebiliriz. “Plüton, keyfi olarak yıkmaz; mevcut olanı, artık formunu kaybettiği için yıkar. Kova ise sadece yeni bir şey kurmaz, sistemin kendisini yeniden düşünür.” Kısacası, sadece siyasi aktörlerin güç sıralaması içindeki yerlerinin değişmesi değil, oyunun kurallarının değiştiği ve yeniden yazıldığı bir dönem yaşıyoruz.

   Cepheler varmış gibi görünse de, artık cepheler net değil. Kafa karışıklığına neden olan bu durum, herkesin farklı yorumlara savrulmasına ve 20’inci Yüzyıldan devralınmış kavramların işlemediği bir söylemsel kaos görünümüne neden oluyor. Günümüz çatışmaları net cephelere sahip olmadığı ve üst üste binen çeşitli katmanlardan oluştuğundan, yerel bir savaş bile küresel piyasaları sarsabiliyor. Bir başkentte alınan karar, başka bir kıtadaki tedarik zincirlerini değiştirebiliyor. Dijital bir saldırı, bir devletin altyapısını çökertmeye yetebiliyor. Sistem Savaşı, sınır/mınır tanımıyor. Savaş hem askerî, ekonomik, hem teknolojik ve psikolojik; hem görünür hem görünmez. Ve en önemli özelliği, giderek kontrolden çıkmakta olduğu görünümü.

   Iran savaşını uzun uzadıya gizli planların bir sonucu olarak görmek, kolaycılıktır. Aynı şekilde onu sadece tesadüflerle/astrolojiyle açıklamak da saflık olur. Gerçek, bu ikisinin arasında bir yerde. Savaşa taraf olan “oyuncular” elbette bilinçli hareket ediyor, çıkarlarının peşinden gidiyor, belli kararlar alıyorlar. Ama bunları, artık kendilerinin kurmadığı, yeni bir çerçeve içinde yapmak zorunda kalıyorlar. Tarihî bir dönüşüm, o yeni çerçeveyi dayatıyor. Eskinin çizgisel/linear zaman anlayışına göre değil, döngüsel zaman anlayışına göre daha iyi açıklanabilen bir dönem (Astrolojinin bu kadar popüler hale gelmesinin nedeni de bu).  

   Sistemler kendi sınırlarına dayandığında doğan gerilim, çoklu çatışmalar doğurur ve gerilimi aşmanın yolu da yeni bir sisteme geçişle olur. İnsanlar ve devletler, çoğu zaman bunu pek farkında olmadan, bu gerginliğin taşıyıcısı hâline gelir. Ortaya çıkan paradoks, yürütülen savaşların kontrolden çıkması, planların şaşması, gelişmelerin kendine yeni yollar bulmasıdır. “Savaş ne zaman bitecek” sorusu da bu bağlamda yanıtsız. Sıcak İran Savaşı, belki yaz gelmeden birmiş olacak, ama başka kanallarda devam edecek. Sistem Savaşları, 20’inci Yüzyıldan bildiğimiz klasik bir savaşlar gibi sona ermez, bir tarafın teslimiyetiyle bitmez, net bir zaferle de kapanmaz. Sistem savaşı, dönüşerek çeşitli alanlarda süren bir savaş demektir. Sıcak çatışma sona erebilir, silahlar susabilir, anlaşmalar imzalanabilir. Ama bu, çatışmanın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Savaş sadece şekil değiştirir.

   Ortaya çıkmakta olan, eski anlamda yeni bir hegemonya değil. Artık, tek bir “imparatorluk” dünyaya hükmetmeyecek. Eskisinin yerine, daha karmaşık bir yapı doğuyor. Yeni düzen, birbirine paralel kendi evrenlerinde diğerleriyle rekabet halinde yaşayan çok kutuplu bir jeopolitik/sosyoekonomik düzen olacak. Bunlar arasında üç evren kendini gösteriyor. Ilki, kendini yenilemeye çalışan, ama özünden de vazgeçmeyen bir “Genişletilmiş Avrupa ve demokratik yeni Batı modeli”, pazar hakimiyeti, uzun vadeli planlamayla ilerleyen “devlet kontrollü refah üreten Çin modeli” ve petrol/gaz kaynaklarını kontrol eden egemen “Avrasya modeli”. Sistemin değişim/dönüşüm aşamasında ortaya çıkan ilk sistemsel saflaşma bu yönde. Fakat bunlar da birer geçiş formundan ibaret ve tamamlanmış yapılar değiller ve bu halde kalacaklarının da bir garantisi yok. Çağımızın en önemli gerçeği, bunlardan “hangisinin kazanacağı” ile ilgili değil. Asıl mesele, Sistemin kendisinin bir sorun hâline gelmiş olması.

   İnsanlık, bir arayış sürecinde. Arayışlar, çatışmalı çelişkili süreçlerdir ve yeni sistem kuruluncaya kadar kaçınılmazdır. Çünkü sona eren sadece bir düzen değil, bir dünya tasavvuru. Çağımızın savaşları, kazananı olmayan, yeni bir dünyanın doğuşunu muştulayan doğum sancılarına benziyor. Neyin doğacağı henüz net değil. Ama, dünyanın eski hâline dönmeyeceği kesin. Henüz adını koyamadığımız postkapitalist bir geleceğe doğru ilerliyoruz. Birden yeni bir düzene de geçilmeyecek, onun yerine hibrid düzenlerle hayat devam edecek. Bunun bilincinde olursak, çok hareketli ve “sonu belirsiz” görünen bu dönemde, kişisel ve toplumsal mutluluğumuzu daha kolay kurup koruyabiliriz.

Otokratlaşan Demokrasilerin sosyoekonomisi ve yeni demokrasi mücadelesi


Demokrasilerin fena halde aşındığını ve etkilerini giderek kaybettiklerini söyleyenlerin sayısı giderek artıyor. ‘Sahici Demokrasi’ sayılan ülkeler de popülizmlerin tehditi altında yaşıyor. Konuyu biraz daha netleştirmek adına, örnek demokrasilerin özelliklerine bakalım. İsveçli V-Dem Enstitüsü (Varieties of Democracy), sadece 29 ülkeyi, demokrasinin en üst kategorisi saydığı ‘Liberal Demokrasi’lere sayıyor. Bu ülkeler; Danimarka, Estonya, İsviçre, İsveç, Norveç, İrlanda, Çekya, Belçika, Lüksemburg, Finlandiya, İzlanda, Avusturya, Almanya, Letonya, Birleşik Krallık, Portekiz, İspanya, Hollanda, Fransa. Hepsi Avrupa’da olan bu üşlelerin dışında da ‘Liberal Demokrasi’ler var. Bunlar, Okyanusya’daki Avustralya, Yeni Zelanda, Amerika kıtasındaki Kanada, Uruguay, Şili (ABD’nin artık gri alanda yer aldığını söyleyelim). V-Dem enstitüsünün kriterlerine göre Güney Kore ve Japonya da artık ‘Liberal Demokrasi’ sayılmıyorlar. Sadece onlar değil, kriterleri önemli ölçüde yerine getiren bazı ülkeler de küme düşmüş. Mesela Malaysiya, önemli ölçüde puan kaybetmiş, Singapur, Endonezya, Filipinlker, Tayland da. Artık Japonya ve Kore de bu ülkeler gibi “Seçimli Demokrasiler” sayılıyorlar (Electoral Democracy). Bu demokrasi türünde, ülkeler seçim sonuçlarını kabul eden hükümetler tarafından yönetiliyorlar, ama bu hükümetlerin kurallara uymama ihtimalleri var. 

   Norveç’i bir numaralı demokrasi ülkesi ilan eden, iki numaraya Yeni Zelanda’yı, üç numaraya Finlandiya’yı koyan, demokrasileri ölçüp biçen ve sınıflandıran İsveçli enstitünün ‘Liberal Demokrasi’ kriterleri neler?

   Bu kriterleri Türkiye’de herkes biliyor: İyi işleyen hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, azınlıkların korunması. Bunların dışında, çoğunluk baskısının ve devlet baskısının olmaması, temel hak ve özgürlüklerin (özellikle ifade ve örgütlenme özgürlüğü) ve kanun önünde eşitliğe dikkat edilmesi, demokrasi kalitesini belirliyor. Ekonomik eşitsizliklerin, yasa önünde de eşitsizliğe dönüşmemesine dikkat ediliyor. Enstitü, son yıllarda otoriterleşmenin arttığını, 45 ülkenin demokrasiyken otoriter ülkelere dönüştüğüne dikkat çekiyor. Dünya nüfusunun sadece yüzde 12’si ‘Liberal Demokrasi’lerde yaşıyor. Bu oran, son 50 yılın en düşük oranı.

   İsveçlilerin kriterlerine göre, bu 29 liberal demokrasi dışında bir de ‘Seçim Demokrasileri’ var. 59 ülke bu kategoride değerlendiriliyor. Hepsi birlikte 88 ülke iyi veya kötü bir demokratik ülkede yaşarken, demokratik kriterlere göre 91 ülkenin vatandaşları demokrasi değil otokrasilerde yaşıyorlar. V-Dem enstitüsünün kriterlerine göre Türkiye, ne liberal demokrasi ne de seçimli demokrasi; ‘Seçimli Otokrasi’. Freedom House da Türkiye’ye yüz üzerinden 33 puan vererek “özgür olmayan ülke” sayıyor. Seçimlerin yapılıyor olmasına rağmen diğer kriterlerin önemli ölçüde geriye gittiği tesbiti yapılıyor.

   Bu yazının konusu, hangi ülkelerin daha çok, hangilerinin daha az demokratik oldukları ötesi bir yerden başlıyor, o da, demokrasilerin bozulması ve demokratik ülkelerin sayısının azalması, zira liberal demokrasilerin irtifa kaybetmelerinin kapitalist sistemle ilgili nedeni ve dinamiği. Bunları anlarsak, dejenerasyonun -bazılarının sandığı gibi- sadece “iyi niyetle” ve “liyakatli iyi yönetim”le durdurulabileceğini, ama aşılmasının kolay olmayacağını da anlayabiliriz. Hem demokrasilerin azalmasından bahsediyoruz ama sadece kötü haberler yok. Popülizmle yaşarken, bazı ülkelerde iyileşmeler de oldu, mesela Polonya’da, Brazilya’da ve Zambia’da. Ama genel trendin bozulma/dejenerasyon istikametinde aynı hızla ilerlemesini önlemek için, demokrasinin ekonomi ile bağlantısını da iyi anlamak zorundayız. Demokrasileri otokrasilere çevirme girişimlerinin giderek daha başarısız olmaya başladıkları görülüyor, halklar demokrasi istiyor. Demokrasi yokluğundan yakınarak göç ettikleri, sığındıkları ülkelerin tamamı, yukarıda ‘Liberal Demokrasiler’ diye tarif edilmiş ülkeler. 

   Kapitalizm tarafından kurulmuş bir uygarlıktan söz ederken, tıbbın, teknolojinin halkın her kesimine ulaştığı, ‘vatandaş’ olmuş insanların seçimler yoluyla kendilerini yönetenleri belirlemelerini, yasa önünde eşit olmalarını ve modernizm ile birlikte daha bir çok şeyi sayıyoruz, mesela Aydınlanma, rasyonel düşünme vs. Ama “Çağdaş Medeniyetler Seviyesi”, en başta, sosyal devlette ve insanlara sunulan refahın eşit haklar ve şartlarda özgür bir atmosferde yaşanması ile ölçülüyor idi. Bu açıdan baktığımızda, benim “Kapitalist Uygarlık” dediğim, Türkiye’de “Çağdaş Medeniyet” dediğimiz şeyin, aslında bir ‘Sosyaldemokratlar Çağı’ olduğu söylenebilir (Bu terim, Alman-İngiliz sosyolog ve politikacı Ralf Dahlendorf’a aittir). Burada “Sosyaldemokrat” derken, Sol’un düşünsel/fikirsel belirleyiciliğini ve 19’uncu Yüzyılın sonundan itibaren 1970’lerin sonuna kadar süren, özellikle işçi hareketlerine önderlik ettikleri dönem kastediliyor. Malumunuz, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nden önce “Azınlıkçılar” (Menşevikler) ve “Çoğunlukçular” (Bolşevikler) diye  bölünen partinin adı da “Sosyaldemokrat” idi ve Lenin de o partideydi. Sol’un mücadelesi sonucu hem patronlar hem devletler (Marx, devletleri “Gesamtkapitalist” / “Bütüncül kapitalist” diye adlandırır), halkların bir çok haklarını teslim etmek zorunda kaldılar. Burada, “Zorunda kaldılar” sözünün altını çizmek zorundayım, çünkü “Sosyaldemokratlar Çağı”nda sistemin artı değer üretmesi ve “zenginleşmek” sadece işçiler/çalışanlar üzerinden olabiliyordu. Çalışanların bilinçlenmesi ve Sol tarafından yönlendirmesi sayesinde, seçme-seçilme hakkından kadın haklarına, oradan sosyal devlete kadar, bugün “medeniyet” sayılan bütün faktörler peyder pey kazanıldı. Bunlar -Türkiye’de Atatürk devrindeki gibi- halklara “bahşedil”medi, mücadeleyle uzun bir süreç sonunda kazanıldı. Eski deyimiyle “Hakim sınıflar”ın bu hakları vermeye mecbur kalmalarının temel nedeni, işçilerin ücretli işinin, bir numaralı “kazanç kapısı” olmasıydı. İşçi hareketi ve Sol bunu iyi kullanarak, bir uygarlığın ortaya çıkmasını sağladılar ve biz de bu uygarlıktan az ya da çok nasibimizi aldık.

   1980’li yıllardan itibaren, hem Sol hareketler hem de işçi hareketleri hızla etkilerini yitirmeye başladı. Bunu, Berlin Duvarının yıkılmasına, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına yormak kolaycı bir izahat olur. Sosyoekonomik bazda ne oldu da bütün bunlar yaşandı? Sosyalist ülkelerde ekonomi esasen, -eski Komünistlerin “kol emeği” dediği- “işçi çalıştırılması” sonucu elde edilen “artı değer” ve “değer/meta (die Ware)” dediğimiz konuya odaklıydı ve Batı’da kapitalizmin yaşadığı yeni dönüşümle rekabet etmesi mümkün değildi. Batı’da, daha 1970’li yılların ortalarında başlayan rasyonalleşme, 1980’lerde ulusal sınırlar ötesi iş dağılımı, üretim zincirlerinin enternasyonalleşmeye başlaması ve kamu mallarının özelleştirilmeye başlamasıyla yeni bir ivme kazanmıştı. Ama tayin edici olan, sistemin asıl/birincil motorunun İşçiler olmaktan çıkmaya başlamasıydı. 1980’lere kadar artı değer elde edilen alan, “işçi emeği” iken, 1980’lerin neoliberalizmi ile birlikte asıl alan giderek “Finans piyasalarında işlem gören finans ürünleri” oldu. Borsada işlem gören hisse senetleri, opsiyon kâğıtları, devlet tahvilleri, faiz vs., işçi çalıştırmaktan daha hızlı ve daha fazla “kâr” getirir oldu. Bu durum, kapitalizm tarihinde yeni bir eşiğin geçilmesi anlamına geliyordu, çünkü işçilerin sistem içindeki önemleri ile birlikte etkileri de azalıyordu. Sosyalist Blok’ta işçilerin etkisi zaten azalmıştı. Adına “Proletarya Diktatörlüğü” denen düzende, düzenin “resmî sahibi” işçiler sayıldığı halde, işçilerin grev hakkı bulunmuyordu. Nitekim işçi hareketleri “ihanet” diye niteleniyor, şiddetle bastırılıyordu. Sosyalist Blokun işçileri, grev hakkına sahip Batılı işçilere daima özendiler, zira mücadele ile elde edilmiş sosyal devlet ve çeşitli haklar sayesinde Batılı işçiler, Sosyalist ülkelerin işçileriyle kıyaslanamayacak ölçülerde refah içinde yaşıyor, çok daha iyi otomobillere binebiliyor, yurt dışında tatil yapabiliyorlardı ve bu haklara, işçi hareketinin (sendikaların) mücadelesiyle ve Sol hareketlerin/ülkelerin, liberal demokrasilerdeki iktidarları tehdidi sayesinde daha iyi yaşıyorlardı.

   İşçilerin önemlerini yitirmesi, Sosyal Demokratlar Çağı’nın da sonu anlamına geldi. İşçilerin sistem içindeki önemleri ile birlikte etkileri de azaldı. 1990’lı yılarda üretim zincirlerinin enternasyonalleşmesi, fabrikaların -ucuz iş gücü sunan- Çin’e taşınması, liberal demokrasilerdeki işçi hareketlerini ve Sol’u neredeyse bitme noktasına getirdi. Kapitalist sistem ilk kez, en zayıf halkasından, Sosyalist ülkelerde kırıldı. Kapitalizme özgü çalışma sisteminin ilk iflası, eski Sovyetler Birliği ve Sosyalist ülkelerde yaşandı.

   Aynı dönemde, Sol hareketlerin dünyayı sosyoekonomi üzerinden değerlendirmesinin yerini “Etnik/dînî Kimlikler” aldı. Demokrasiyi, “Kimliklerin eşitliği” üzerinden savunan ve bunu neredeyse “Demokrasinin bir numaralı kriteri” haline getiren, ama sosyoekonomik yanını hiç görmeyen eski Solcu yeni Sağcı “Liberaller”, neoliberalizmin kimlikçi yeni iktidarlarını meşrulaştırmak için kullanışlı entelektüel görevler üslendiler. Demokrasinin sosyoekonomik şartlarını karşılamadan kuru kuruya “kimliklere özgürlük” demokrasisi savunusunun sadece neoliberalizmin sürdürülmesine hizmet ettiğini söyleyenlerin sesi duyulmadı. 

   Kapitalist sistemde, işçilerin sistem içindeki klasik rollerini kaybetmelerinin nasıl bir sistemsel çözülmeye neden olduğu, sistemin ve demokrasinin anlaşılması için önemli bir konudur. Demokrasi, bugün anladığımız anlamda, uzun bir mücadelenin sonucudur. II. Dünya Savaşı öncesinin Liberal Demokrasileri ile savaş sonrasının Liberal Demokrasileri arasında büyük farklar vardır, çünkü kapitalist dünyanın, savaş sonrası ihtiyaç duyduğu “işçi çalışması” tarihte benzersiz oranda yüksektir (Burada “İşçi emeği” terimini özellikle kullanmıyoruz, çünkü Marx da kullanmamış ve “ücretli iş”i asla kutsamamıştır). 

   Marx’ın “Arbeit” dediği, Sosyalist Sol’un sonrada “Emek” diye çevirip kutsadığı ücretli iş, “Kapitalistler” ile “Proleterya”yı birleştiren önemli bir konudur, zira kapitalist sistemin özü, ücretli iş sonucu herşeyin alınır/satılır “Mal/meta”ya (“Ware”) dönüştürülmesi işlemidir ve bu işlemin pratik yanının “hakkını verenler” de işçilerdir. Mücadele sonucu daha iyi yaşam şartlarına sahip olan işçiler, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde, “patronlarına bağlılık” geliştirdiler. Bu bağlılık, daha önce en “iyi” savaşlar öncesinde/sırasında işliyordu. “Vatan millet Sakarya” için, işçiler, savaş zamanlarında hiç seslerini çıkarmadan var güçleriyle çalışıyor, “zor zamanlar” bahanesiyle bazen doğru dürüst ücret bile almıyorlardı. Ama patronları, ürünleri devletlere satarak hızla zenginleşiyorlardı. Milliyetçilik tutkalı, bu nedenle kapitalist sistemin başat, olmazsa olmaz ideolojisi haline geldi.

   Günümüzde, çalışanların önemsizleşmesi, artık demokrasilerin içlerinin boşaltılması noktasına, hatta iptal edilip otokrasilere geçiş noktasına kadar varmıştır. Sosyal Demokratlar devrinde işçilerin etkisi, sistemin kâr mekanizmalarını durdurmak şeklinde tecelli eden hayati bir konuydu. Demokrasilerde yetişmiş ve demokrasinin, sosyal devletlerin nimetlerinden yararlanmış günümüz insanının demokrasi mücadelesi, sistemin kâr mekanizmalarını sekteye uğratacak yöntemler buluncaya kadar etkili olamayacak. 

   Demokrasinin kapitalizme özgü bir sistem olmadığını biliyoruz. Ege kıyılarında icad edilmiş demokrasi, Aydınlanma’nın Eşitlik-Özgürlük-Kardeşlik ilkesiyle şekillenerek kapitalizme bir uygarlık haline gelme imkanı tanıdı. Demokrasiyi yeniden düşünmek ve onu uygulamak, “Liberal demokrasi eşittir kapitalizm değildir” denkleminin iyi anlaşılmasına bağlı. Sistemin kendi mantığı çerçevesinde sağlam demokrasiler kurmak giderek daha zor olacak, ama halkların demokrasi özlemi, onların yepyeni yöntemler bulmalarına ve sistem mantığı dışına doğru hareket etmelerini sağlayacak. Zira sağlam demokrasiler kurmak için, bugünkü köhne neoliberal kapitalizm çerçevesi dışına doğru hareket etmek gerekiyor. İnsanlar demokrasilerini sisteme uydurmak yerine; firmalar ve sistem kurumlarını, hatta sistemin kâr mantığını, demokrasinin şartlarına uymak zorunda bırakabilirler. Yeni bir uygarlığa yatay geçiş, demokrasi mücadelesinin daha akıllı ve sofistike bir yerden sürdürülmesiyle mümkün.