Yarasanın laneti...

Kazıklı Voyvoda Vlad Drakul'dan, kötülüğün ifadesi vampiri yaratan İskoçyalı yazar Bram Stoker, kont Drakula'sını yarasaya dönüştürüyor. Yarasaların tarih boyunca uğursuz sayılmaları boşuna değil. Yarasa, Corona tipi virüslerin yaşadığı ve çoğaldığı, ama yarasaya bir şey yapamayıp sadece bedenini deney babında kullandığı hayvan. Yarasaların çok güçlü bir bağışıklık sistemi var ve bunu, uçabilmesine borçlu olduğu sanılıyor. Yarasa uçarken öyle zorlanıyormuş ki, vücut ısısı 41 dereceye kadar çıkıyormuş. Bu direnç, virüslerin bedenine zarar vermesini önlemekle birlikte onlara ev sahipliği yapmaya devam ediyor.
Sıçanları ınsanlardan yumuşak patili kediler uzak tutuyor ve Veba denen lanetin insanlardan uzak kalmasını sağlıyor. Yarasaların da insanlardan uzak durması gerektiği geleneği ananesi düşüncesi fikriyatı paranın hükmettiği kapitalizm çağında çoktan unutulduğu veya insanın herşeye kadir bir varlık olduğu inancı eski dinlerin yerine ikame edildiği için, modern naylon insan, doğanın etini sütünü kılını tüyünü paraya çevirmek için akla gelen ve gelmeyen her türlü yöntemi deniyor. Eskiden ahlak denen, sonra adı "etik" diye değiştirilen evrensel kurallar vardı, bunlar, unutulmaya yatkın raflara çekmecelere tıkıştırıldı. Wuhan'daki hayvan pazarı da, evinde vahşi hayvan beslemek isteyen, ama vahşi hayvanların özgür yaşamlarına zerrece saygı duymayan modern insan türünün kibrini tatmin etmek için kurulmuş yerlerden biri.
Modern insan, vahşi hayatın yaşam alanını son yüz yıl boyunca -daha önce hayal dahi edilemeyecek ölçüde- iyice daralttı, sadece Çin'de değil, Brazilya'da, Afrika'da, Borneo'da, Polinezya'da ve Dünya'nın her köşesinde. 'Doğa ile uyumlu yaşamak' sesi sözü kırk yıldır moda. Ondan önce kömür isini proleteryanın süsü, çevreyle ilgilenmeyi de küçük burjuvazinin lüksü sayan bir zihniyet entelektüelizmin yeni kriterlerini belirliyordu. Doğaya uymak gerektiği çok konuşuluyor, piknikler yapılıyor, Peru'lara falan gidiliyor ama ne arabasından feragat eden ne de poşetinden vazgeçen oluyordu.
Modern insan, eski etik kodeksinin yerine aklını, aklının yerine de kibirli kâr dürtüsünü koydu. Aklın ve ruhun tükendiği yerde laneti, şıkır şıkır Dolar'a çevirmeye kalktı ve ona, onun nefesini soluyacak kadar yaklaştı, laneti kapıp bütün insanlığa yaydı. Şimdi insanlar, kapandıkları evlerinde, para ve kâra kurban ettikleri akıllarını fikirlerini ruhlarını yeniden bulmak için, eski zamanlardaki gibi bir tür zorunlu çile çekiyorlar. Evlerinden çıktıklarında, entel gevezeliği babında kuru laf zamanı, özü sözü bir olmayan polİtika esnaflığı çağı, para uğruna herşeyin mübah olduğu kâr devri, hükmen sona ermiş olacak. Geriye sadece, bu yeni gerçeğin bütün Dünyada peyderpey Kamu tarafından resmileştirilmesi kalacak.

Bir ilâhi değişim...

Ortaçağ karanlığından bir iğne ucu kadar ışığın sızmadığı zamanlarda kedilere takan yobaz papazlar, şeytanla akraba saydıkları bu sevimli hayvanları öldürmek için binbir çeşit yöntem bulup fare cinsinin nüfusunu artırmışlar. Sıçanlarla kedilerin nüfusu birbiriyle ters olmakla kalmayıp, iyilikleriyle kötülükleri de birbirine zıt iki dünyadır. Kedi, eski Mısır'da tapınakları kötü ruhlardan korurken bunun için sadece sevimliliğini kullanıp bol bol sevgi üreten ve sıçanların canına okuyan, Göğün sevgili yaratığıdır. Ortaçağın karanlık papazları, kedilerin kötü ruhlarla nasıl savaştıklarını, ortalık sıçana boğulduktan sonra anlamışlar. Veba, Ortaçağı tarihe gömmekle kalmamış, kedilerden bile kuşkulanan kilisenin tartışmasız gücünü de elinden almış. Kötülüğün bile iyi bir yanı vardır.
İklimleri bozup vahşi hayatı gün be gün yokeden tüketici naylon insan da plastik poşetleriyle hayvan pazarlarında sürterken Yarasalardan Covid 19 virüsünü kapıp, yeni bir çağın gözünde sessiz sakin evinde otururken, etrafındaki muazzam curcunanın tehdidin tehlikenin farkında, ama evindeki sükunet nedeniyle etrafındaki tornadonun şiddetini henüz kestiremiyor ve işte tam da bu tarihi anda, eski kedi katillerinin uslanmış bilge baş kardinali Papa Franciscus, Ortaçağ'ın ocağını söndüren tarihin verdiği dersi unutmadığını göstererek, Kapitalizm çağının bitişini kendi ölü dili Latince ile çok iyi ifade ediyor, ağzı ile beyni arasındaki bağı koparmış çağın politika esnafına akıl hastası muamelesi yapıyor.
Kader, hayatta kalma becerisini gösteren herkese, her kuruma, en az bir adet yeni şans sunar. Papa, Roma kilisesine sunulan şansı değerlendirmekle kalmıyor, günde beş vakit Sol gevezelik yaparak varlığını devam ettirmeye çalışan kızılcık kırmızısı prokapitalist entel deryasına da tur bindirip ön alıyor, yobazlığın her türüne aşina olup yüzünü din bezirganlarından seküler dürüst insanlara çevirmiş Tanrı'yı şaşırtıyor.

ABD, Çin, Avrupa arasında Türkiye

ABD başkanı Richard Nixon 1972 Şubatında Çin'i ziyaret edip Mao Zedong ile görüştüğünde Çin, fakir bir "Üçüncü Dünya Ülkesi"ydi. Fransız kökenli bu terimi iki yıl sonra siyasi popüler bir terim haline getiren Mao dönemi Çin'i, o zamanki fakir haliyle bile, "iki süper devlet" ABD-SSCB'nin Birinci Dünyası ve Avrupa-Kanada-Japonya'nın "İkinci Dünya"sı dışındaki Üçüncü Dünya'nın bir numaralı temsilcisi olmak hedefine sahipti. Bu teoriyi aynı yıl Birleşmiş Milletlerde yaptığı konuşmasında anlatan Deng Xioping, Mao'nun ölümünden sonra 1978'de ÇKP'nin en önemli üyesi haline gelmesinin ardından, Çin'in "sadece fakir ülkelere baş olmak" hedefine son verdi. Üç Dünya Teorisi 1980'lerde tedavülden kalkarken, Çin ÇKP'nin kontrolü altında kademeli bir şekilde Dünyaya açıldı.
   Çin'i Dünyaya kapatmak, kesinlikle Mao dönemine has bir politika değildi. Kubilay Han'ın kurduğu Moğol Yüan Hanedanını "Kızıl Turbanlılar" isyanıyla devirip Ming Hanedanlığını kuran Hongwu da, 14'üncü Yüzyıl sonunda, devlet dışında herkese, yabancı ülkelerle ticari ilişkiler kurmayı yasaklamıştı. Ülkeden özel tekneleriyle açık denize çıkanların bile ölüm cezasına çarptırıldığı bir dönem başlamıştı. Ming dönemi boyunca hanedanlığın koyduğu yasalar bütünü "ming lü"de de yer alan bu garip yasaktan çok, Hongwu'nun gerekçesi ilginçtir: "Çin'in uygarlığını ve yüksek kültürünü kimseler edinmesin, zayıf ve barbar kalsınlar."
   İmparator, Dünyanın geri kalanından işe yarar herhangi bir şey beklemediği, kendi kendine fazlasıyla yeten büyük bir ülkeye sahip olduğunu düşündüğünden -bu gerçekten de böyle görünmekteydi, Çin'in kalibresindeki Roma / Doğu Roma imparatorlukları (700 yıl kadar öncesinden itibaren) Dünyada belirleyici güç olma özelliklerini yitirmişlerdi. Çin halkının kontrol dışı ticaret yaparak yabancı barbarları Çin'in nimetlerinden faydalandırmasını önlemek gerekiyordu. Kısacası, dış Dünya geri kalmalı, tek ve biricik Çin gibi olmamalıydı. Ming Hanedanı bu ilkeye, (Hogwu'nun oğlu Yongle, onun bir yıl tahtta kalan oğlu Hongxi ve torunu Xuande dışında) esas olarak uydu, daha sonra kurulan Mançu "Qing" hanedanı da. Ancak Batılı kolonyalist ülkelerin zorlamasıyla, savaşlar sonucunda, Çin bu ilkeden mecburen vazgeçti. Ancak ÇKP, eski kapalılık "geleneğini" sürdürdü, ta ki Deng Xiaoping'e kadar.
   Günümüzde Çin, ekonomisinin ağırlıklı bölümü devlet kontrolünde olmakla birlikte, klasik kapalılık ilkesini terketmiş bulunuyor. Bu çok önemli bir adımdır ve bu sayede Çin, tarihte eşi benzeri görülmemiş, büyük ve hızlı bir "merkezleşme" -yani "Dünya güç merkezi olmak pratiği"- yaşıyor. Çin'in Çince adı zaten "Zhongguo", yani "Merkezin İmparatorluğu" demek. Burada "Merkez" sözcüğü sahiden de "Dünyanın Merkezi" anlamında kullanılıyor ve kuru bir sözcükten ibaret de değil, koca bir uygarlığın Dünya pratiğini kavradığı kadim bir öğretinin ifadesi. Bu konuda çok şey yazıp söylenebilir, ama şimdilik sadece Türklerin de çok çok eskiden beri aşina oldukları renk sembolizmiyle yetinebiliriz: Türkler Akdeniz'i tüm bölge halkları ve Batılılar gibi "Mediterane" gibi bir adla anmazlar, çünkü "Ak", "Batı" demektir, yani Akdeniz "Batı Denizi"dir. Çinliler de "Batı" anlamında aynı renk sembolünü kullanırlar. Türklerin adlandırdığı ve günümüzde tüm Dünyanın benimseyip kabul ettiği "Kızıldeniz" de böyledir, çünkü "Kızıl", "Güney" anlamında kullanılır, tıpkı "Kara"nın "Kuzey" demek olduğu gibi. Doğu? Onun rengi "Gök"tür, yani "Mavi", ama "Merkez"in de, yani bütün bu yönlerin ortasının da bir rengi vardır ve o renk "Sarı"dır. İmparatorluklar döneminde, altın rengine yakın bu Sarı rengi giysilerinde sadece bir tek kişi taşıyordu, o da Çin imparatoruydu (Türkler "Merkez" için bir renk kullanmazlar -çünkü Çin en önemli düşmanlarıydı. Fakat bu renk sembollerini Çinlilerden almış olmaları büyük ihtimaldir). Bütün bu sembolleri mistik ve reel Dünyayla birleştirip dokuyan, binlerce yıla uzanan muazzam bir düşünce, duygu, bilim ve sanat matrisi söz konusu.
   "Merkez" ülke olmak meselesini kuru bir ideolojik "söylem" sananlar fena halde yanılırlar. Türkler bu ülkeyi adlandırmak için "Çin" sözcüğünü seçerek, "Zhongguo" gibi sofistike ulu bir ad yerine, binlerce yıl öncesine uzanan (Hunların da kullandığı) ilk birleşik Çin Hanedanlığının (Qin) adını kullanmışlardır. Dünya da Çin için çoğunlukla -aynı şekilde- Hintlilerden öğrendiği Sanskritçe "Cīna" sözcüğünden uyarladığı "China" sözcüğünü kullanıyor ki, o da "Qin" ("Çin" diye okunur) hanedanlığının (M.Ö. 778-208) adından gelmektedir. Bazı dillerde, Marko Polo'dan kalma "Hıtay/Katay" benzeri adlar da vardır, ama çok önemsenmekle birlikte, Çin'i "Dünya'nın Merkezi" diye adlandıran da, sayan da yoktur. Dünya da eskisinin tekrarı şeklinde yeniden iki kutuplu değil, çok kutuplu olmaya doğru ilerliyor zaten. Ama bu süreçte merkez olmak isteyen, -eski Solcu "yoldaşların" deyimiyle- "Sonradan ortaya çıkıp pastanın yeniden paylaşılmasını isteyen emperyalist bir güç" var ve bu güç bunu bugün başka yöntemlerle, yüzyıllara uzanabilen sofistike bir planla yapmak istiyor. Hedefine ulaşması, yeryüzündeki Batı merkezli uygarlığı (Asya merkezli değil) Çin merkezli başka bir uygarlığa dönüştürmesi demek olacaktır ki, bunu yapacak malzemeye sahiden sahiptir. Dünya yüzelli yıl sonra bir Çin uygarlığına dönüşebilir mi? (Neden olmasın?) Henüz böyle soruları tartışmayı kimse rüyasında bile görmüyor, ama Çin'in nihai hedefinin bu olduğu açık. Tabii bu tip tutumlar önemli savaş potansiyeli de taşırlar ve Çin'in yarıştığı asıl ülke de Dünyanın bugünkü en büyük gücü sayılan ABD'dir. Ama savaş olamıyor, çünkü herkes Çin'le para, iş ve de güç üzerinden bağlı ve Çin o bağları bir ağ halinde daha da güçlendirerek bir sonraki aşamaya hazırlanıyor. Günümüzde, ABD ve Çin arasındaki jeopolitik ve teknik yarışın giderek kanıksandığı, Çin'in tek rakibi ABD karşısında beklenenden ve tahmin edilenden çok daha hızlı yol aldığı görülüyor. Çin ile ABD'nin yarışı gerçek. Ve AB, bu dengenin korunması veya bozulması konusunda kilit önemde. Burada bazı ayrıntılarına ve mantığına değinmeye çalışacağım mücadelede, Türkiye'nin de bir yeri olacak elbette.

ÇİN'İN YÜKSELİŞİ

   Gelecek araştırmaları yapan uzmanlar arasında sıklıkla, 19'uncu Yüzyıl Avrupa Yüzyılı, 20'inci Yüzyıl Amerikan Yüzyılı, 21'inci Yüzyıl da Asya Yüzyılı ilan ediliyor, ama ünlü Çin uzmanı Theo Sommer, "Hayır Çin Yüzyılı olacak" diyor (1). Bunun için Sommer'in öne sürdüğü nedenlerin başında, Xi döneminde Çin'in kendine özgü bir tarzda, yeni bir hegemonya mücadelesi başlatması geliyor. Sommer bu konudan bahsederken, günümüz dünyasında Xi'nin global anlamda belli bir ütopya ve "Grand design" amacıyla bir plan yaparak "grand strategy" dahilinde hareket eden, Dünyadaki tek lider olduğunu söylüyor. Ütopyaların hanidir rafa kaldırıldığı bir Dünyada oldukça iddialı konular bunlar.
   Çin'in bugünkü -ABD ile başa baş yarıştığı- pozisyona gelmesi, Dünya tarihinde görülmemiş bir hızla, sadece 40 yılda gerçekleşti. Çin'in "Made in China 2025" planına göre ekonomisi, ABD dahil bütün endüstrileşmiş ülkeleri geçmeyi hedefliyor. Çoğuna devletin sahip olduğu Çin firmalarının bu atılımı yapabilmeleri için ayrılan para yüzmilyarlarca Dolar. Şimdi asıl hedef, "Çin Uygarlığının büyüklüğü ve vakarını/haysiyetini yeniden inşa etmek ve aşağılanmış olması durumunu (kompleksini) aşmak." Burada, "Batı Türkiye'yi parçaladı, aşağıladı diye hâlâ ağlayanlara, Çin tarihi okumalarını öneririm. Türkiye'de bu süreç, 1911 İtalyan Savaşıyla başlayıp 1923'de Lozan ve Cumhuriyet'in ilanı arasında geçen 12 yıllık bir dönemdir. Çin'de ise İngilizlerle Afyon savaşıyla ve sonucunda Batılılar tarafından işgal edildiği 1839'da başlar ve nihayet Japon işgaline karşı savaşla devam edip, 1949'da Mao'nun Çin Halk Cumhuriyeti'ni ilan edişiyle biter.  Bu arada bir dizi iç savaş da çıkmıştır. Ve bunlara, 1851'de, Hristiyanlaşmış bir Çinli meczupun, Hristiyanlığı kabul etmeyen Çinlilere karşı soykırım uygulayıp 20-30 milyon kadar insan öldürdüğü Taiping ayaklanması da dahildir. Türkiye. ve çevresinde bu ölçüde felaketler/imha asla yaşanmadı. Çin'in Batılılarca ve Japonlarca hallaç pamuğu gibi atılıp işgal edildiği süreç 110 yıl. Bu süre içinde mesela Hong Kong gibi İngiliz sömürgesi, Makau gibi 1845'de "Portekiz malı" ilan edilmiş şehirler de "doğdu" ve ancak 1999'da Çin'e geri verildiler. Türklerin Batı karşısındaki -artık aştıkları- ezikliklerinden bahsederken, bunun Çin'in -aşmakta olduğu- eziklik ile kıyaslanması önemli. Çin'in yeni emperyal planlarında bu acının, küçümsenmeyecek önemde olduğunu söylemeye gerek yok.
   Çin, Xi Jinping'in yönetiminde yerel bir güç olmakla yetinmeyip global bir güç olmak istiyor. Resmî hedefleri şöyle:
   1. En güçlü bilim ülkesi olmak.
   2. Keşifler icatlar konusunda Dünyanın yenilik merkezi olmak.
   3. İklimlerin bozulmasına karşı somut önlemlerle hareket eden bir numaralı ülke olmak.
   4. Ve, bir numaralı futbol ülkesi olmak (Aynen böyle!)
   Çin, "İnsanların kader birliği"ni oluşturmak ve Dünya çapında, "Bilge Çinli fikriyatını, sorunların çözümünde kullanmak" gibi hedeflere sahip. Bu konuların her biri ayrıca tartışmaya değer, tartışılacaktır da. Çin uygarlığının, Çin kültürünün, Çin'e özgü bir çok konunun, globalleştirilmesini içeren bir uygarlık programına henüz (Kırgızistan'da ve Orta Asya'daki bir kaç küçük itiraz) dışında somut bir eleştiri yok. Herkes, Çin'in ne yaptığını ve yapacağını merak etmekle birlikte, esasen cüzdanına bakıyor -bu nedenle de Çin, dünyanın bir numaralı ihracat ülkesi ve en önemli pazar ve piyasalardan biri. Çin hakkında cesur tutum geliştirmek ve planlar yapmak savsaklanıyor.
   Çin'in bir çok sorunu var. Mesela Hong Kong'daki protestolar. Yeni yerel seçimleri Komünistler kaybetti. Xi'nin, "Çin'i bölmeye çalışanların kemiklerini tek tek kırar, üzerinde tepiniriz" diyerek, Çinlilerin tarih içinde düşmanlarına karşı tavır konusunda ne kadar "yaratıcı" olduklarını unutmadıklarını gösterdi. Çin'in sorunları hiç de ABD'ninkilerden fazla değil. Burada asıl dikkat çekilmesi gereken konu, Dünyadaki internet çağına özgü bir yansıma olarak, bütün devletlerin eskisinden daha güçsüz ve kırılgan olmaları. Eskiden, "Dünyanın en güçlü kişisi kim?" diye sorulduğunda, hemen "ABD başkanı" denirdi. Herkesin doğrudan fikir beyan edebildiği ve hızla örgütlenebildiği ortamda devletler bu güçlerinin bir kısmını başka kişi kurum ve gruplar karşısında kaybediyorlar, eğitimli halk kesimleri daha güçlü konuma geliyor. Modernizm tarihinde ilk kez devasa firmalar, internette yapılan yoğun protestolar/boykotlar sonunda batabiliyorlar. Çin, bu konuda ABD'den daha az güç kaybettiğinden daha güçlü görünüyor. (2) Ayrıca sorunlara yaklaşmak konusunda Çin'in ilginç bir avantajı var, o da deneyler yapan ve risk almaktan korkmayan, özgün tarzı. Deng'in yaptığı ekonomik reformlar da, daha önce demir-çelik üretimi konusunda İngiltere'yi geçmeye kalkan Mao'nun, ülkedeki bütün demir kapları toplatması da, birer ekonomik deneydi. Mao'nunki açlık ve sefaletle, Deng'inki ise zenginlik ve rafahla sonuçlandı. Çin, yeni deneylere açık.
   21'inci Yüzyılın şekillenmesinde tayin edici role sahip olacağı düşünülen "Yapay Zeka" (YZ) Konusunda Çin, ABD'yle kıran kırana yarışıyor.  Konu Türkiye'de genellikle "Robotlar"a indirgendiğinden, önemi pek anlaşılamıyor olabilir. ABD ve Çin arasındaki YZ yarışını anlatan bir kitap yayınlayan Kai-Fu Lee (3), Yapay Zeka konusunu dört kategoriye ayırıyor. Bunlardan birincisi, "İnternette YZ". Mesela Wang Xing'in sahibi olduğu Çin Facebook'u WeChat; Facebook, Twitter ve Groupon özelliklerini de içeriyor, doktordan randevu almaktan borsada hisse senedi alıp satmaya kadar her alanı destekliyor ve bir de alt aplikasyon sunuyor: WeChat Wallet. Bu aplikasyon elektronik bir cüzdan ve onunla aklınıza gelen herşeyi satın alabiliyorsunuz. Çin'de bu yolla cep telefonu kullanarak sokaktaki seyyar satıcıdan bile alışveriş yapılabildiğini ilk gördüğümde inanamamıştım. Çinliler Türkiye'deki (ve tabii Batı'daki) gibi önce bilgisayarla ve sonra "dizüstü" bilgisayarla tanışmadıklarından ve internete esasen ilk kez akıllı telefonları üzerinden girdiklerinden, herşeyi cep telefonu formatında istiyorlar ve telefonları ile kullanıyorlar, hatta bu işlemler için Avrupalılar ve Türklerin yanaşmadığı şekilde ücret de ödüyorlar. Bu aplikasyonun çıktığı 2014 yılından bu yana Çin hızla, "Peşin para kullanmayan ülke"ye dönüşüyor. 2017 yılı sonunda akıllı telefon kullanan 753 milyon Çinlinin yüzde 65'i bu dijital mobil ödeme sistemini kullanıyordu. 2018 yılında "İnternette YZ" konusunda Çin ve ABD başa baş yarışır hale geldi. 2023'de bu yarışın, Çin lehine yüzde 60'a yüzde 40 gibi oranlara değişeceği tahmin ediliyor. Bu tahminlerde Çin'in interneti kullanan ve orada karmaşık işlemler da yapan vatandaşlarının sayısının sürekli artacağı öngörülüyor, çünkü Çinli internet kullanıcılarının sayısı, Amerikalı ve Avrupalı internet kullanıcılarının toplamından daha fazla.
   Kai-Fu Lee'nin söz ettiği ikinci "Business-YZ" alanında, yani internetten kredilendirme ve kredi servisleri alanında ABD, Çin'e karşı yüzde 90'a yüzde 10, ezici üstünlüğe sahip. Üçüncü alan, "Yüz ve ses tanıma YZ" konusunda Çin yüzde 60'a 40, ABD'nin önünde. Dördüncü "Otonom-YZ" konusunda da Çin, (akıllı robotlar vd.) yüzde 60'a 40 önde. Tahminlere göre Çin, bu konularda 2023'e kadar sadece "Business-YZ" konusunda ABD'nin gerisinde olacak.

YENİ BİR HEGEMONYACILIK TÜRÜ

   Çin, Yapay Zeka'nın (YZ) önemini erken farketti ve bu konuya hakim olanın Dünya'nın merkezine yerleşeceğini anladı. Günümüzde sadece Shanghai şehri bile YZ çalışmalarına Almanya'nın ayırdığı paradan daha fazla para ayırıyor. Yeni Çin, eski emperyalistlerin kaba saba aşağılayıcı yayılma biçimini kullanarak değil, yepyeni bir hegemonya stiliyle geliyor. Bu stil, cemaatçilerin devletin maddi imkanlarını kullanarak ve ekonomik bağımlılıklar yaratarak yayılmasına benziyor, zira ülkelere yatırım yapıyor, yardım ediyor, onları ihya ediyor, hatta zor durumlardan kurtarıyor, karşılığında da ülkelerin sadakatlerini satın alıyor. Yaptığı somut yardımlarla bağımlılık ilişkisini güçlendiriyor. Mesela 2008 krizinin ardından Yunanistan bir ara Avrupa Birliği'nin en problemli üyesiydi, AB Yunanistan'a para yetiştirmekten bıkmış, Yunanlılar da şartlı yardımlar yüzünden merkezi Avrupa ülkelerinden nefret etmek noktasına gelmişlerdi. AB Yunanistan'a, borçlarını ödeyebilmesi için devlete ait şirketleri/varlıkları özelleştirmesi konusunda baskı yapıyordu. Tam da bu noktada Çin devreye girdi ve Pire Limanına yarım milyar dolarlık yatırım yaptı. Yatırımın 300 milyon Dolarlık kısmını Çin devlet firması COSCO Pacific ödedi. Bu firma, 800 küsür gemiye sahip, Dünya'da 1600'den fazla liman işletiyor, gemi taşımacılığı yapıyor. Alanında Dünyanın 5. büyük firması ve aynı zamanda Türkiye'nin üçüncü büyük limanı Kumport İstanbul'un da çoğunluk hisselerinin sahibi.
   "Ne var bunda, ticaret yapıyor" denebilir. Çin 2016'da Filipinler'in ticaret alanına uygunsuz bir şekilde girdiğinde, Dünya ticareti açısından sorunlu görünen bu durumu AB protesto etmek istedi ama edemedi, çünkü AB'de kararlar oy birliğiyle alınır ve Yunanistan AB kararını engelledi. Bu, yeni "yumuşak" Çin hegemonyasının -şimdilik- nasıl işlediğini göstermek bakımından çok öğretici bir örnek. Çin boş yatırım yapmıyor, yaptığı yatırımları siyasi alanda da kullanıyor ve bu şekilde, iğne oyası işler gibi dikkatle, yeni bir nüfuz alanı inşa ediyor. Çin, başkalarının ve kendinin krizlerini fırsata dönüştürmeyi biliyor. Ayrıca ABD'nin o kadar uzak diyarlarda muazzam askeri gücünü teşhir etmesi yerelde tepki çekiyor. Filipinler, konunun Asyalıların meselesi olduğunu söyleyince, olaydan Çin yararlandı. Batı'nın Rusya'ya ambargo koyması da benzeri gelişmelerin yaşanmasına neden olmuştu. Ambargodan önce Rusya'nın Dünyadaki bir numaralı ticaret ortağı Almanya idi, şimdi Çin.
   Çin, yeni İpekyolu Projesi için bir trilyon Dolar ayırmış bulunuyor ve proje Çin'i Ortaasya üzerinden Avrupa ile bağlamakla kalmıyor, Afrika ile de bağlıyor ve Avrasya ile Afrika'yı bütünleştiren bir özellik taşıyor. Çin, Afrika'nın büyük potansiyelini anlayan ilk büyük devlet ve Afrika konusunda eski bir geleneğe sahip.
   1405 yılından itibaren Ming donanması, Amiral Zheng He komutasında, herbiri yüzyirmi metre uzunluğundaki dokuz direkli ahşap hazine gemileri "Baochuan"lara eşlik eden yüzlerce gemilik armada ile Çin denizine açıldı ve Hürmüz Boğazına, Afrika sahillerine kadar çok sayıda yolculuk yaptı. Bu seyahatlerde Çin donanması, 15 bin askeri ve muazzam ateş gücüyle her gittiği yeri alabilirdi, almadı; gittiği yerleri Çin'in sömürgesi haline dönüştürmek gibi bir çaba da göstermedi. Aynı dönemde Türkiye Fetret devrini yaşıyordu ama öncesinde ve sonrasında "toprak almak" feodal mantığıyla hareket ediyordu. Çinliler sadece "İmparatorluklarının haşmetini göstermek" amacı güttüler. Ülkeye getirdikleri haraç ve hediyeler, yolculukların giderlerini bile karşılamıyordu. Bu ilginç pratik, çok sonra 19'uncu Yüzyıldan itibaren Çin'e tebelleş olan Batılı sömürgeci ulusdevletlerin pratiğinden tamamen farklıdır. Gemiler dönüşte imparator Yongle'ye hediye olarak zürafalar zebralar, Çin için egzotik sayılacak şeyler ve kıymetli bilgiler getirdiler. Yeni İpekyolu projesinde Kenya, eski geleneğin bir devamı olarak önemli bir rol oynuyor ve proje Kenya'yı 6 Afrika ülkesiyle birleştiriyor. Çin bu ülkelerin altyapılarını yeniliyor ve tabii tüm elektronik donanımlarını, iletişim sistemlerini kuruyor.
   Çinliler, Batılıların onca zamandır anlayamadığı bazı önemli gerçekleri çok önceden keşfetmiş görünüyorlar. Mesela Dünya Bankası'nın tahminlerine göre 2050'de Nijerya'nın nüfusu ABD'nin nüfusunu geçecek (4). Bu, önemli bir veri. Ayrıca Avrupa ülkeleri Afrika ülkelerine şartlı küçük krediler veriyorlardı, bu kredilere gerek kalmadı, zira Avrupa ve Batı ülkelerine giden Afrikalı mültecilerin ülkelerine gönderdikleri paralar, Avrupalıların küçük kredilerinden daha fazla. Çin de Afrika'da büyük yatırımlar yapıp büyük krediler veriyor ve bunları Avrupalıların yaptığı gibi şarta bağlamıyor. Sonuçta Batılı ülkelerin Afrikadaki nüfuzu azalıyor, Avrupalıların çekildiği yerlere Çin giriyor. Çin'in yeni nüfuz politikasına karşı yerel direnç henüz yok hükmünde, insanlar Çin'in ne yaptığını anlamaya çalışmak aşamasındalar ve bu durum da, Batı'nın çekildiği alanlarda ortaya çıkan ve çıkacak olan yerel güçlerle birlikte yeni bir şekil kazanacaktır. Ama Çin, "yardımsever akıllı ülke" görüntüsünü değiştirmekte olduğu sinyalleri de veriyor, hızla silahlanıyor, önceliğini deniz kuvvetlerine veriyor. Önümüzdeki dönemde pek de şimdiki kadar barışçı bir ülke olmayabilir.
   Çin, yarıştığı ABD'nin yerini doldurmaya çalışıyor ve bunda pek başarılı olduğu da söylenemez. ABD, dünyadaki son 70 yılın kabul edilmiş kültür temeline oturuyor, insanlar hâlâ Amerikan filmleri seyredip aralarında İngilizce konuşuyorlar ve Çin ile para-iş ilşkileri dışında kültürel ortaklık yok denecek kadar az. Çin bu alanda Çin sanatını desteklese de, Japonların yaptığı gibi Amerikan film şirketlerini satın alsa da Çin'e ve kültürüne aşina bir Dünya kurmak için çok uzun zamana ihtiyacı var, ayrıca -iki kutuplu değil- "Çok kutuplu bir Dünya" geliyor. Yerel güçler ortaya çıkacaktır ve eskisi gibi, Dünyanın iki süper devlet arasında paylaşılması gibi bir durumun yeniden bu kez ABD ve Çin arasında yaşanmayacaktır. Bunun somut nedenleri var, Çin de bunu biliyor ve bu geçiş dönemini mümkün olduğunca kendi çıkarlarına göre şekillendirmeye çalışıyor. Çin, Avrupa-Asya-Afrika'yı birbirine, onu da Çin'e bağlama projesini sürdürüyor. ABD ile yarışında onu geçmesinin tek şartı, Avrupa'yı bir şekilde kontrolü altına almak ve ABD'den mümkün olduğunca uzaklaştırmak.
   Çin ile ABD'nin yarışı şimdilik, Çin'in istediği kulvarda -silahsız bir ticaret ve bilim atmosferinde- yürüyor. Çin'in kendine paralel bir Dünya Düzeni kurma çabası fazla tepki ve direnç görmüyor, ama rekabetin kızışması olasılığı yüksek ve bunun ilk işareti de Avrupa üzerinden yürütülen çekişme olabilir.
   Alman Şansölyesi Angela Merkel'in deyimiyle "Avrupa Pekin'den, Asya'nın bir yarımadası gibi görünüyor." Yeni İpek Yolu projesinin diğer ucunda Avrupa var ve Avrupa'sız bu projenin beklenen ekonomik/siyasi güce ulaşması mümkün değil. Avrupa üzerinde ABD ve Çin'in mücadelesi, Trump yönetiminin Ayrupa'ya eşit ortak değil de "korunacak zayıf ve küçük ortak" gibi yukarıdan bakan bir tavırla yaklaşması, kendi çıkarlarını esas alıp Avrupalıların (ve diğer ortaklarının) önceliklerini umursamayan tarzı, ABD'nin AB ile ilişkilerini zehirliyor. Diğer yandan Avrupa'nın Çin ile ekonomik/ticari yakınlaşması sürüyor. Çin, AB içindeki Yunanistan, Macaristan, Bulgaristan gibi Balkan ülkeleriyle yakın ilişkiler kurdu ve onlar üzerinden AB'yi siyasi alanda da etkiliyor. ABD'nin zayıflayan küresel hegemonyasını sürdürebilmesi için bir numaralı şart, Avrupa ile eskisi gibi her alanda sağlam bir yakınlığa sahip olması. Fakat ABD bu konumdan uzaklaşıyor. Konunun iyi tarafı, Avrupa'nın asla ABD'den kopup Çin taraftarı olmayacağı gerçeği, ama ABD-AB arasındaki güvensizlik ve ilişkilerin zayıflaması, Çin'e yarıyor, çünkü İpekyolu Projesi işledikçe Batı ile olan ilişkileri daha da yoğunlaşıp güçlenecek. Avrupa'nın asla "Çinci" olmayacağını gösterir diğer işaret, Çin'in de Avrupa'yla fazla yakınlaşıp özgürlükçü değerlerin Çin'i etkilemesini istememesi. Yani şimdilik esasen ekonomi üzerinden yürüyen bir hegemonya mücadelesi söz konusu.

TÜRKİYE, GÜÇ MÜCADELESİNİN NERESİNDE?

Türkiye, geleneksel olarak bir Batı ülkesi, Çin ile hiç bir ortak kültürel değere sahip değil. Türkiye'de yapılan bütün kamuoyu soruşturmalarında halkın tamamına yakını, ülkesinin bir Avrupa ülkesi gibi olmasını istiyor, en muhafazakar olanlar bile "biz bize benzeyelim" tipi gelecek perspektiflerine sahip. Bu soruşturmalarda değil Çin, "dindaş" Arap ülkeleri, Orta Asya Cumhuriyetleri, Rusya bile bir "seçenek" sayılmıyor ve bu, ülkenin islamcı bir yönetim altında olmasına rağmen böyle. Bu durum elbette sonsuz değil, değişebilir, ama önümüzdeki 50 yıl içinde bu eğilimin değişme ihtimali pek bulunmuyor.
   Türkiye, Avrupa'ya ve ABD'ye giderek daha uzun mesafe tutan İslamcı bir iktidar tarafından yönetiliyor. Türkiye, ülkeyi artık yönetemeyip tükendiği için kendini korumak amacıyla içine kapanıp sertleşmeyi seçen bir iktidar tarafından değil de Muhalefet tarafından yönetilseydi, belki bugünkü kadar sorunlu ilişkiler olmayabilirdi, ABD ile ilişkiler de daha iyi olabilirdi, ama artık, on yıl önceki gibi -kayıtsız şartsız Batı taraftarı- bir Türkiye olmayacağı açık. Bunun nedeni, ABD ile AB arasındaki ilişkilerin değişimesine benziyor. Türkiye 1960'lardan beri AB'ye üye olmak istiyor ve alınması konusunda Avrupa'da samimi bir istek görülmediği için İslamcılar, Avrupa'nın tutumunu kendileri için kullanarak bugünkü islami rejim provası noktasına kadar gelebildiler. Avrupa, Türkiye'de Avrupalı değerleri sahiplenen bir halkın yaşadığını ancak 2013'deki Gezi olayları sırasında anladı ama artık çok geçti. Türkiye, eşit bir ortak gibi algılanmak istiyor ve bunun daha azına -eskiden olduğu gibi- bir daha razı olmayacaktır.
   Çin'in meydan okumasına ve ABD'nin Avrupa'ya karşı üst perdeden tavrına karşı durabilmek ve bağımsız bir inisiyatif geliştirebilmek için Avrupa'nın seküler bir Türkiye'ye ve Rusya'ya ihtiyacı olacak. Çok yıpranmış da olsa, Türkiye'deki iktidar değişimi sonrasında seküler kesimin hızla kendine gelmesi ve örnek aldığı Avrupa'nın demokratik değerlerine ulaşmak için gerekli adımları atması beklenmelidir. Türkiye'de seküler düzenin garantörü eskiden TSK idi, ama askerlerin vesayeti sona erdi. Bundan sonra sağlam bir Avrupa desteği ve yakınlığı, Türkiye'deki seküler düzenin yeniden kurulup korunmasında önemli bir olabilir, ama eskisi gibi bir çok konu otomatik olarak "Avrupalıların istediği gibi" olmayacaktır ve bunun önemli geleneksel nedenleri de var.
   1204'de İstanbul'un Latinler tarafından yarım yüzyıllığına işgali ve Ortodoksluk ile Katolikliğin ayrışmasından beri (ondan önce de Doğu Roma'nın kuruluşu ve sonrasında Batı Roma'nın tasfiyesine uzanan süreçte) Anadolu ve İstanbul, Avrupa'da şekillenen Dünyaya alternatif veya ondan farklı bir düzeni ve Dünyayı temsil etti. Bunun, -İslamcıların sunduğu gibi- sadece Müslümanlıkla falan alakası yoktur. "Doğu Roma"nın "Bizans"a indirgenmesinden, Doğu Roma uygarlığının görmezden gelinmesine kadar çok derin ve eski nedenleri mevcuttur, bir rekabet sözkunusudur ve bunun çeşitli kılıklarla bugün de az ya da çok etkidiği yadsınamaz. Ama son tahlilde Anadolu/İstanbul ve Avrupa'nın arasındaki aşk-nefret ilişkisini Çin'le olan ilişkilerle kıyaslamak hiç mümkün değildir. Yeni bir hegemonyacılığın yükseldiği günümüzde Avrupa ile Türkiye'nin -belli bir seviye çerçevesinde- yakınlaşması tartışılmaz bir gereklilik, zira hem Çin ve ABD karşısında bağımsız bir siyasi/ekonomik/askeri gücün inşası bakımından, hem de Türkiye'nin bu çerçevede kendine geleceği fırsatı/ortamı bulması bakımından, kaçınılmaz görünmektedir. Avrupa ne Çin'den kopup ABD'nin yanında hizalanabilir, ne de ABD'den uzaklaşıp Çin'e giderek daha fazla bağlanabilir. Ama iki gücün arasında, onların ikisini de kendi çıkarları için kullanabilmesi için güçlü olması gerekir ve güçlü olabilmesi için Türkiye ile ve (daha sonraki aşamada) Rusya ile yakınlaşması gerekir. Rusya'nın Çin ile sorunlarının arasında, Çin'in geniş tarım alanlarına ihtiyaç duyması ve Rusya'dan toprak kiralayıp durması, kiraladığı alanlara Çinlileri yerleştirmesi gibi demografik konular da bulunuyor. Rusya, Türkiye gibi bir (Doğu ile Batı arasındaki) "Ara Bölge" ülkesi, Ortadoğu'da başarılı, ama ekonomisi sorunlu, Türkiye gibi sağlam bir bağımsızlık geleneğine sahip. Rusya da Türkiye gibi, çok kutuplu Dünyanın doğuşu konusunda önemli bir faktör. Çin, uzun vadeli planlarına rağmen elini çabuk tutmak zorunda, yoksa Hindistan gibi bir rakibi olacak ve çok kutuplu Dünya, umduğundan çok daha çabuk doğacak. Eğer Çin, söylendiği gibi 70 küsür milyar dolara mal olabileceği söylenen İstanbul Kanal projesini finanse emek gibi bir hataya düşerse, İpek Yolu Projesine karşı Kırgızistan'da yaşadığı küçük itirazla kıyaslanamayacak ölçüde ilk büyük itirazı yaşar ve İstanbul'u kurtarmayı hedefleyen global bir protesto hareketiyle karşılaşır, bu da Çin'e karşı ilk büyük global tepki olur. Çin, Türkiye'yi kazanmadan kaybedebilir ve İstanbul, yeni Çin hegemonyasına karşı ilk büyük sembol haline gelebilir -ki, yeni İpek yolu projesine ve hegemonya inşasına varını yoğunu yatıran Çin için oldukça ürkütücü bir senaryo olsa gerektir. Çin böyle bir hataya düşecek mi, göreceğiz.

Dipnotlar:
1. Theo Sommer, "China First" 2019
2. Moises Naim, "The End of Power" 2014.
Çevirisi: "Gücün sonu", 2018
3. Kai-Fu Lee "AI-Superpowers" 2019
4. Frank Sieren, "Zukunft? China" 2018

Kapitalist sistemin ötesine uzanan yol...

Kapitalist sistemin ve bildiğimiz dünyanın sonu uzak değil. Böyle bir cümle yazmak için artık kâhin olmak gerekmiyor ve bu konu artık kimseye absurd gelmiyor. Adı "antikapitalist" konmamış da olsa, Kazdağlarından HES'lere kadar yükselen doğal/organik halk tepkisi ve onun etkisi, yaptırım gücü, sisteme karşı direnişin sadece sokakta kalmayıp halkın memuru olan devlet kurumları ve hükümetlerine de yansıyacağından ve benimseneceğinden herkes emin olabilir. Süreç bütün dünyada başladı ve önümüzdeki yıllarda çok daha somut hale gelebilir.
    Nasıl Roma İmparatorluğu'nun yıkılışı sonrasında Avrupa'da toprak/"arsa" üzerinden işleyen (ama halka kölelere davranır gibi davranamayan, onları alıp satamayan, onların evlenme ve mülkiyet haklarını kabul eden) ''feodalite'' düzeni, yeni iş makineleri sahiplerinin "kapitalizm" yeniliğiyle baş edemediyse; kapitalizm de internette bilinçlenip anlık -global bazda- örgütlenen ve sıkılınca dağılıp sonra yeniden örgütlenen "sivil toplum"un yükselişiyle baş edemiyor, hatta ne yapacağını şaşırmak üzere.
    Kapitalizme balta olan -insan doğa ve hayvan sevgisiyle hareket eden- eğitimli kesim, aynı zamanda kapitalizmin asıl büro ve kalifiye eleman malzemesini ve de en has müşteri topluluğunu teşkil ettiğinden, sistemi popülizm/milliyetçilik/illiyetçilik de kesmiyor, sorunlar çözülemeyip sürekli erteleniyor. İşte bu aşamada sistem krizi giderek aküt bir hal alıyor, çünkü eğitimli kesim, doymak bilmeyen bir avuç gizemli zengin olmadan sistemi çok daha insancıl bir noktaya çekebileceğine ve hatta değiştirebileceğine eskisinden çok daha fazla inanıyor. Bu konuda ilk önce yeni yasalarla yargının insan haklarına, insan haysiyetine, yani doğaya hizmet eder hale getirilmesi ve sistemin 17'inci yüzyıldan beri "ana fikri"ni teşkil eden "sınırsız mülkiyet", "kâr maksimizasyonu" ve "sadece firmayı ve ortaklarını, yani kendisini düşünmek" gibi "ilkeleri" değiştirmek geliyor ve bu değişiklik gereği, bugün keşfedilmiş bir şey de değil. Artık sadece sivil toplumun çok daha bilinçli ve güçlü olmasının bir sonucu olarak daha ciddiyetle konuşuluyor ve yavaş yavaş uygulanıyor, bu konuda insanlar hızla bilinçleniyor. "Sahip olma, kullan" gibi sloganlar artık kimsenin yabancısı değil.
    Türkiye'de "lüks" sayılıp konuşulmuyor diye, global şirket gökdelenlerinin en üst katlarındaki CEO'ların, kapitalist sisteme karşı yükselen tepkinin bir dip dalgası gibi nasıl büyük bir sessiz çığ gibi biriktiğini ve üzerlerine geldiğinde o koltuklarında oturamayacaklarını, hatta o koltukların iptal edileceğini anlamadıkları sanılmasın. Mesela ABD'nin bir kısım "Maneger elitleri" bu yaz yeni prensipler kararlaştırdı. JP Morgan Chase, Apple, General Motors, Boeing gibi en büyüklerin de aralarında bulunduğu "Business Roundtable" adlı önemli lobi grubu, bundan sonra önce kendi firmalarının hisse sahiplerini/ortaklarını düşünmek yerine, birçok kişiyi/şeyi öncelik haline getirecek. CEO'lar, firmaların sahipleri kadar çalışanlarını da, müşterilerini de, işyerlerinin bulunduğu kesimleri/halkları da, ve çevreyi de düşüneceklerini taahhüt ettiler. Tepkileri hafifletmek için bundan sonra benzeri haberleri gazetelerde daha sık okuyacağız (tabii yabancı gazetelerde!) Feodalite de yıkılırken böyle tavizler vermiş, giderek kapitalistlere ve yeni "vatandaş"a teslim olmuştu. Aynı şey şimdi yaşanıyor. Ama kapitalizmin iptalinin, feodalitenin iptali kadar uzun sürmeyeceği kesin. Zaman artık çok hızlı akıyor.
    Türkiye'de de antikapitalist mücadele ve postkapitalist değişim ile sistemin ekonomik-politik zirvesini teşkil eden "Plütokrasi"ye karşı yükselen tepki giderek özdeşleşiyor. Sistemin aşılması konusunda Dünyada atılacak adımları Türkiye'de de atarak -hatta daha önce atarak- ülkenin Yeni Dünya'daki yerini alışını şimdiden hazırlamak şart. Osmanlı gibi geç kalıp nal toplamamak gerekiyor. Geleceğini tamamen tüketmiş bulunan talancı neoliberalizmde ısrar eden Sağın son versiyonu islami Muhafazakarlığın bütün türevleriyle birlikte zayıflaması ve daha da zayıflayacak olması tesadüf değil, Dünya tarihinin Türkiye'deki olağan tecellisi.

Amin Maalouf'un yeni kitabı...

Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf'un yeni bir deneme kitabı yayınlandı. Kitabın adı, başlı başına olay: "Le naufrage des civilisations"
(Uygarlıkların batışı). Kitap hakkında yayınlanan ilk mülakatlatında, islamcılığın Arap toplumlarına verdiği büyük zarardan bahsediyor.
    Kitapta modern zamanlarda Petrodolarlar ile Arap toplumlarındaki değişime dikkat çekiliyor ve mesela, Suudi Arabistan yükselirken, petrolü olmayan entelektüel Mısır'ın düşüşü ve 1967'de İsrail'e karşı kaybedilen savaştan sonra "intihara yatkın bir umutsuzluğun" yayıldığını ve etkisini de bir daha yitirmediğini, Abdül Nasır'ın milliyetçi Pan-Arabizminin devamının gelmediğini, onun yerine dînî bileşeni önemli yeni bir milliyetçilik türünün doğduğundan bahsediyor. Petrol ülkelerinde ortaya çıkan yeni İslamcılığın daha çok gerginliğe ve bölünmüşlüğe neden olduğunu yazan Maalouf, İslamcılığın, demokratikleşme isteğini engelleyerek Arap toplumlarına büyük zararlar verdiğini savunuyor. İslamcılığın, Arap toplumlarının Dünyadaki prestijine büyük zarar verdiğini yazan Maalouf, Arap ülkelerinin sanıldığı gibi sadece Batı ile değil, Hindistan Çin ve Rusya ile de sorunlu olduklarından bahsediyor.