"Zaman" diye bir şey var mı, varsa saatte kaç saat hızla geçiyor?

Öğrencilik yıllarımda köstekli cep saati taşırdım. Yeleğimin cebinden çıkarıp tak diye kapağını açmak ve saate bakmak hoşuma giderdi. Türkiye'ye geldikten sonra bu alışkanlığımı terkettim. İnce mizah ustası Albert Einstein, "Saati gösteren alete saat denir" der (zamanı ölçen alete değil, saati "gösteren" alete). Saati işleten şey de zaman değil, zemberektir. Kurarsınız ve sonra kulağınıza dayayıp dinlersiniz: "Tik tak tik tak tik tak..." Ben saatin kaç olduğuna değil, bu sese ve aletin kendisine hastaydım (Berlin'de sokaklarda meydanlarda saatten bol bir şey yoktur) ama zamanın ne olup ne olmadığına hiç uzun boylu kafa yormamıştım, ta ki İsviçreli kriminal roman yazarı Martin Suter'in "Die Zeit die Zeit" adlı romanını okuyuncaya kadar. Kitapta, zamanı geriye çevirip hayatının bir noktasından itibaren yeni bir alternatif hayat yaşamayı kafasına koymuş bir ihtiyarın ve öldürülen karısına yeniden kavuşmak için bu çılgın deneyi destekleyen anlatıcının hikayesi anlatılıyor. Romanın Türkçeye kazandırılması ihtimalinin yüzüsuyu hürmetine, konusunu daha fazla anlatmayacağım. Zaman diye bir şeyin sahiden var olup olmadığını sormak, kulağa çılgınca geliyor elbette. Soru ilk kez sorulmuyor, daha önce çok sorulmuş ve bu konuda belli sonuçlara varılmış. Asıl konumuz, sorunun kulağa çılgınca gelmesi, bunun anlamı ve sonuçları.
    Einstein, ölümünden hemen önce 1955'de "İnançlı fizikçiler için zamanın bir illüzyon, bir yanılsama olduğu"nu söylemiş. Immanuel Kant da, 1783'de yazdığı ünlü eseri "Kritik der reinen Vernunft"da, "Zaman kendi başına varolabilen bir şey değil, veya öznel tavrımızdan bağımsız, şeylere bitişik (onların bir parçası) değil" der (Sayfa 34). Hem fizikçi hem de filozof olan Vesselin Petkov bir adım daha ileri gidip, "Zaman diye bir şeyin olmadığının anlaşılması, insanın başına gelen belki de en büyük entelektüel meydanokuma" diyor. Ben buna hem katılıyor hem katılmıyorum, çünkü bu konuda iki gerçekliğin olduğunu düşünüyorum; biri insan doğasının gerçeği, diğeri bilimsel gerçeğin gerçeği. Kısacası bir algılama sorunuyla karşı karşıyayız.
    Zamanın varolup varolmadığı bir yana, onun varlığını en azından varsaymak zorundayız, çünkü hayatı ve dünyayı ancak bu şekilde algılayabiliyoruz. Saatin akrep ve yelkovanı dönüyor, ama onu döndüren şey zaman değil. Ağaçlar büyüyor uzuyor serpiliyor, ve onların bu değişiminin nedeni zaman değil, çeşitli biyolojik prosesler. Zamanı, bu değişimleri kendi doğamıza uygun olarak anlamak ve ifade etmek amacıyla kullanıyoruz. Bazı hayvanlar renkleri görmüyor ve ona göre bir algılama ve anlama biçimleri var. Biz de kendi doğamıza göre algıladığımız dünyamız için "zaman" diye, doğamızın bir parçası olan bir tür "katsayı" kullanıyoruz. "Zaman" kavramı, bilimselliğin icadı ve bilimin doğa yasalarını anlayıp ifade edilmesi sürecinde önemli bir rol oynamış. 1681 yılında başına elma düşünce aklına yerçekimi gelen şu enteresan düşünür Isaac Newton, zamanın herşeyden bağımsız var olan ve evrenin her noktasında aynı hızla geçen bir şey olduğu kuralını ortaya atıp herkese kabul ettirmiş. Bu varsayımla bir çok fizik kuralının kurgulandığını, ortaokul ve lisede bile öğretiyorlar. Eleştiriye tahammülsüz biri olan Newton'a göre Dünya'da bir saat ne kadarsa, evrenin herhangi bir yerinde de o kadardır. Evrensel eşzamanlılık. Bazen zamanın çabuk geçtiğini, bazen geçmek bilmediğini düşünüyorsanız, Newton size "yanılıyorsunuz" der. Acaba? Çocuklar için bir gün çok uzun bir süredir, yaşı ilerlemiş olanlar için yıllar "su gibi akıp geçer", burada geçen nedir? Ya da şöyle: Bir saat adamına göre saatte kaç saat hızla akar? Zaman gerçekten akar mı, yoksa bize mi öyle gelir?
Bu yazıda ve her yazıda görüleceği üzere, "geçmiş zaman", "gelecek zaman" ve "şimdiki zaman"ı kullanıyoruz. Dil denen şey böyle işliyor. Yani zamanın varolup olmadığı sorusu daha işin başında insan doğamıza takılıp yere çakılıyor.
    Selanik'den hiç de uzak olmayan Halkidiki'nin ünlü filozofu Aristoteles'e göre ne geçmiş diye bir şey vardır, ne de gelecek. Sadece "Şimdi" vardır, gerisi anı ya da hayaldir. Efesli Heraklit ise asıl konuyu "panta chorei" (herşey hareket ediyor) diye özetlemiştir, zaman bununla alakalı bir şeydir sadece ve hareketin olmadığı yerde zaman da yoktur. Mesele sadece "şimdi"den ibaretse, "şimdi" nedir? Bu konuda da birileri oturup türlü çeşitli araştırmalar yapmış elbette. "Şimdi", yaklaşık üç saniyelik bir zaman dilimidir. Yani her üç saniye sonra, daha önceki üç saniye, insan tarafından "geçmiş" sayılmaktadır. O halde hayatımızı, üçer saniyelik "şimdi"lerden oluşan bir tür film sayabiliriz, ama esas olan "şimdi"dir.
    Lise mezunu fizik dahisi büyük düşünür Albert Einstein 1905'de "Görecelik Teorisi"ni tarif edip yazıya geçirdiğinden beri Newton mezarında fırdönmektedir, çünkü Einstein, zamanın her zaman aynı hızla akmadığını/geçmediğini gösterir. Zaman görecelidir. Newton, nedenselliğin kurulmasında önemli bir rol oynayıp, şimdi yaşanan ve yaşanacak olanın geçmişten gelen bir nedene bağlılığı kesinliğiyle kendinden emin yaşarken, Einstein böyle nedenselliklerin olmadığını ve konunun gözlemciyle alakasını falan göstermiştir. Bence Einstein'ın bu konudaki en önemli katkısı, Hermann Minkowski'yle birlikte kurduğu anlayış biçimidir: Şeyler üç boyutlu değil, dört boyutludur, yani o üç boyutlu şey, ancak zaman içindeki geçmişi ve geleceği ile bir bütündür. "Masa" diyorsak, onun yapılışından doğada çürüyüp yokoluşuna kadarki süre içindeki üç boyutlu varoluşunu kapsar. Buna göre o şeyin geçmişi ve geleceği, bir şimdiler bütünü olarak algılanır.
    Beşinci Yüzyılda Cezayir'in doğusunda yaşayan Aurelius Augustinus, "Zamanı Tanrı yarattı" deyip bu işin içinden çıkmış. Yani Tanrı, bir şeye geçmiş ve gelecek ötesinden bakıp onu bir bütün olarak gören yaratıcıdır. Buna göre de kader çok kesin bir şeydir, zira sanıldığı gibi insan tarafından yazılmayıp, bu zaman ötesi yerde şimdilerden oluşan (öyle algılanan) ve tamamını sadece Tanrı'nın bildiği bir bütündür. Bu oldukça "umutsuz" zaman anlayışı, insana seçim hakkı sunmadığı, sadece seçim yaptığımızı sandığımız bir yanılsama sunduğundan, pek de tercih edilebilir bir şey olmasa gerek. Tabii burada hemen şu soru gündeme geliyor: "Sen tercihini bırak da gerçeğe bak. Hangisi gerçek?" Cevap: Hiçbiri. Ya da her biri. İşte bu, bir tercih ve inanç meselesi, zira kanıt yok.
    Einstein'a göre zaman teorik olarak geriye doğru da akabilir. Ama bizim dilimizde kullandığımız gramere ve hislerimize göre zaman ileriye doğru akar. Bu hissi dayandırdığımız çok somut da nedenlerimiz vardır, çünkü "Entropi" dediğimiz çok net bir şey var ve Termodinamiğin ikinci yasası olarak formüle edildiği üzere "düzensizlik/kaos, zamanla birlikte artar". İnsan da bu temel yasaya göre işler. Şekli şemali olan meyvaları sebzeleri vs. yeriz ve buradan şekli şemali olmayan ısı (enerji) üretiriz ve bu sayede yaşarız. Geçmişten geleceğe uzanan bir kaos çizgisi. Peki neden "zamanın akış çizgisi"ne uygun bir proses bu? İngiliz fizikçi Stephen Hawking'e göre, zamanı ölçmeyi, kaosun artma istikametine göre ölçmeyi seçtiğimiz için böyle. Evren sürekli genleşiyor, yani termodinamiğin ikinci yasası işliyor. Hawking'e göre bu genleşme en uç/mükemmel biçimine ulaştığında, ve genleşme durduğunda zaman da duracak ve bu kez evren tersine doğru bir ivmeyle büzülmeye/küçülmeye başlarsa, zamanın istikameti de değişecek. Tabii insanın ve diğer hayat biçimlerinin bunu görme ihtimali yok, çünkü canlılar giderek "bozulan", "Enropi"ye tâbi yaratıklardır -Hawking'in varsayımı böyle.
    Tektanrılı dinlerin anlam dünyasını belirlediği çağlarda Dünya, "İnsanın hükmettiği bir yer"di. Hatta evren Dünya'nın etrafında dönüyordu, tüm canlılar insanlar için yaratılmıştı vs. Newton ve diğer düşünürlerin açtığı yolda insanlık muazzam bir tekamül yaşadı. Yazının icadıyla değil, herkes tarafından kullanılmaya başlanmasıyla birlikte bilimsellik giderek asıl inanç sistemi haline geldi, çünkü bilimin koyduğu yasalara göre birçok şeyi açıklamakla kalmıyoruz, aynı zamanda inşa edebiliyoruz. Uzay boşluğuna uydu göndermekten tutun da internette gezinmeye ve akıllı telefonla heryere erişime kadar modern hayatı belirleyen bir çok araç-gereci ve işlemi, bilim sayesinde yapılabiliyor ama bir şeyi unutuyoruz: Bilim de bir algılama biçimi. Kuşkusuz dinlerin algılama biçiminden çok daha gelişkin ve ayrıntılı, ama mükemmel değil. Bilimin her insanın hayatında asıl inandığı şey haline geldiği aşamada önce Dünya'nın merkez olmadığını, Güneşin merkez olduğunu ve Dünyanın da onun etrafında dönen gezegenlerden biri olduğunu öğrendik. Bunu artık herkes kabul ediyor. Dünya portakal gibi yuvarlak. İnsan, yaradılışın efendisi değil, Dünya'daki sayısız canlıdan sadece biri. Bilimin öğrettiği şeyler, insanın hiç de öyle özel bir varlık olmadığı yönünde vites büyüterek artıyor. Mesela zamanın insan beyni tarafından insan doğasına uygun bir yanılsamadan ibaret olduğuna inanan yüksek kalibreli bilim insanlarının sayısı, inanmayanlardan daha çok. Bu yazı, "'Ben' denen 'benlik' denen şey var mı yok mu?" diye bir başlık da taşıyabilirdi. Burada bilimsel sonuçlarıyla, neden "Ben" diye bir şey olmadığı da anlatılabilirdi. Ama anlatılmalı mı? Ya da şöyle soralım: Bu yazıyı okumaya başlamadan önceki halinizle "şimdi"ki haliniz arasında ne fark var? Sadece bir tercih farkı: Hangisini alalım? İnsan doğasına aykırı, "Zaman yoktur" kanıtları toplamı bilimsel döküntüyü mü alalım, yoksa "Aha da zaman vardır, bak geçmiş zamanda konuşmaya başladın bile"yi mi? Zamanımızın asıl entelektüel sorusu bence, bu ikisini iyi değerlendirmek ve "ikisinin de birer seçimden/tercihten ibaret olduğu bilincine uygun özgün bir yeni bakış geliştirilebilir mi?" sorusu. Biz birer insanız ve bambaşka canlıların bize bakıp, "ulan bunlar hepten manyak" deyip demediklerini bilmiyoruz, çünkü çoğu bambaşka -bizim konuşmadığımız- diller konuşuyorlar. İnsan olmanın egoizmiyle diğer canlılara acı çektirmeyi bir yana bırakıp bilimin keskin gözlerini kullanmaya devam ederken, o gözlerin her gösterdiğinin -doğru olsa da- bize uymadığını söyleme cesaretine sahip olursak, "bilimdir ne derse doğrudur" diye kendi doğamızı hislerimizi ve benliğimizi inkar etmek saçmalığına kapılmayız. Şimdi, neosekülerizmi ve hayata yeniden anlam kazandırmak gerektiğini konuştuğumuz aşamada, bilimin sağladığı inanılmaz fırsatları koruyup geliştirirken, bir taraftan da kendi doğamız açısından daha seçici ve özgüvenli olmamız gerekiyor. Bilimin sadece bir araç, ama yeni bir inanç olmadığını anlayarak, yeni dönemin ilk adımlarını atabiliriz belki.

İzmit'den İstanbul'a bir kuruluş hikayesi ve "Yanko Bin Medyan"

Bazı yanlışlar gerçekten çok eğlencelidir. Geçenlerde Twitter'dan biri bana, "İstanbul"un adının "İslambol" adından geldiğini anlatmaya çalıştı. Açıkcası bunu daha önce de duymuştum. Yalan söylemeyi meslek ve marifet edinmiş islamcı dininin desteksiz atışlarından biri olduğunu anlamak zor değil. Bu biraz ahmakça belki, ama tarihte hoş yalanlar da var ve bazılarına hâlâ inanılıyor. Mesela Marie Antoinette'in "Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler sözü", veya Fatih'in gemilerini karadan yürüttüğü söylencesi (aslında yüzelli kadar sandal ve kayığı yürütmüş, onlar da Bizanslılara yardıma gelen iki yelkenli gemiyi durduramamışlar, sandallar gemiyi nasıl durdursun). Samimi bir safiyetin yaptığı hatalara kızılmaz elbette, ama bu yüzden ona, "E öyleyse seni doğru sayalım" da denemez tabii...
    Geçen hafta İstanbul'un kuruluşunun 1687'inci kuruluş yıldönümüydü. Bu vesileyle blogumdaki Konstantin temalı yazımı Twitter üzerinden dostlarıma yeniden sundum. Kimliği belirsiz bazı tipler yazının Twitter linkindeki görüntüsünü sildiler (kasaba tipi İslamcı aşağılık kompleksinin derecesini varın siz anlayın).
    Yazım yüzlerce sevgili okurum tarafından okundu. İnterneti halkına yasaklayarak interneti cezalandırdığını sanan aklın almadığı şey, artık "Siz-Biz" ayrımlarının silikleştiği bir Dünyada yaşıyor olmamızdır. Sınır/engel yok. Bilginin önünü kapatmak mümkün değil. "Türkler olmadan Dünya tarihi yazılamaz" özgüvenine sahip İlber Hoca'ya bakıp bir şeyler öğrenmeleri de mümkün değil. Konstantin ve dönemi, bu ülkenin zengin tarihinin bir parçası. Eskinin "Rum", "gavur" tipi kestirme ötekileştirmeleri çoktan sona erdi. Konstantin, bu ülkenin Fatih Sultan Mehmet kadar öz şahsiyetlerinden biri, tıpkı İstanbul'u son taşına kadar savunup savaşarak ölen son Bizans İmparatoru XI. Konstantin gibi -onun adı da Konstantin. Türkler, kim tarafından gösterilmiş olursa olsun kahramanlığın değerini ve yüceliğini bilen, hakkını veren insanlardır, en azından eskiden öyleydiler.
    İstanbul'un kuruluşu, ciddi bilim adamları/kadınları tarafından araştırılıyor ve araştırıldıkça daha çok ve daha kesin bilgiler ediniyoruz. Dikkatinizi çekmek istediğim konu, İslamcıların, "İstanbul'u Yanko Bin Medyan kurmuştur" söylentisi, çünkü bu, "İslambol"dan çok daha destekli bir yalan...
    İstanbul Fatih tarafından alınıp, alınışının üzerinden daha bir yıl geçmeden "Dürr-i Meknun" diye bir kitap yazan Ahmet Bican Yazıcızade, İstanbul'un kuruluşu konusunda bir silsile sayar ve silsilenin başında, Eski Ahit'de de anılan, zenginliğiyle ünlü Yahudi kral Süleyman'ı (Salomon) koyar, kurucu ikinci kişi Yanko Bin Medyan, üçüncü kişi Konstantin'dir. Fatih de bu silsileye dahil edilmiştir elbette. İslamcılar için bulunmaz nimet. Al sana eski kaynak!
    Konunun güzel tarafı, Yazıcızade'nin silsilesi doğrudur, ama "başka türlü" doğru.
    İstanbul henüz ortada yokken ve Sarayburnu'ndaki Byzans köyünün tarihte elde ettiği en büyük başarı Boğaz'dan geçen gemilerin diş geçirebildiklerinden haraç toplamak iken, İzmit Körfezinin ucundaki Nicomedia, yani İzmit, Roma İmparatorluğunun Roma, İskenderiye, Antakya'dan sonraki dördüncü büyük şehriymiş. Bugünkü İzmit, bazı tarihçilerin tahminine göre İstanbul'dan en az bin yıl önce kurulmuş, daha kesin bilgi, M.Ö. 712 yılında kurulduğu. O yılda istakoz avcısı Megaralılar burada bir yerleşim birimi inşa etmişler ve şehrin adı da Astakos imiş (Evet, "İstakoz" demek. Körfezinin eski adı da "İstakoz körfezi"). Ama ondan da önce Erdek'de Kyzikos adlı başka bir şehir varmış. Türklerin çok eskilerden beri "Belkıs'ın sarayı" dediği bu şehrin taşları, Nicomedia'nın Romalılar tarafından yeniden inşası için kullanılmış. İzmit'in inşası, İstanbul'un inşası kadar önemli, çünkü "İstakoz" şehri Trakyalılar tarafından yıkılınca, Kocaeli yarımadasından Karadeniz Ereğlisi'ne uzanan "Bithynya" ülkesinin kralı Nikomed, şehri yeniden inşa etmiş ve buraya onun adı verilmiş. Üçüncü Bithynya kralından sonra Bithynyalı muktedirler burayı Roma İmparatorluğuna bırakmışlar ve Romalı olmuşlar. Roma zayıflamaya başlayıp imparator Diocletian tarafından kurulan, önce iki sonra dört imparatorlu acaip bir yönetim sistemi işletilmeye başlanınca İzmit, Roma'dan sonra Doğu Roma yönetiminin ikinci başkenti ilan edilmiş. Tabii hemen şehrin yeniden inşaası başlamış. Bazı alet edevatın bile, o kadar eski olmasına rağmen Erdek'de Marmara kıyısındaki metruk Kyzikos'dan getirildiği ve kullanıldığı biliniyor. Büstü, birahane magandalarına benzeyen Diocletian'dan sonra Roma İmparatorluğunun ağırlık merkezi doğuya kaydığından, son önemli savaşlar da Trakya ve Üsküdar'da, İzmit yakınlarında yaşanmış. Bunlar, Konstantin'in iktidar savaşları. Ve burada Yazıcızade'nin anlattığı silsilenin izlerini, inşaat açısından gerçekten görebiliyoruz. Türklerin Yahudilikle de ilişkilendirdikleri Kyzikos şehri taşlarının büyük ölçüde Nicomedia'nın inşasında kullanıldığını biliyorsak, Yanko Bin Medyan kim? Hiç kimse!
    Nicomedya'nın adının Arapça harflerle yazılmış kaynaklardan yanlış okunmasından kaynaklanıyor. Yani "Nikomedya"nın "Yankomedya" diye yanlış okunmasından doğmuş bir ad (Bu konuda bakınız, Robert Mantran'ın "İstanbul Tarihi" 2001 İletişim Yayınları kitabı sayfa 21. Oldukça kötü bir editörlük ürünü olmasına rağmen değerli bir kitap). Yazıcızade'nin silsilesindeki Süleyman, Kyzikos'un sembolü, Yanko Bin Medyan da Nicomedia'nın sembolü olarak kullanılıyor. Konstantin'in kararıyla şehir -bugünkü Topkapı Sarayı arazisinin bulunduğu Sarayburnu'nu saymazsak- neredeyse sıfırdan inşa edilmiştir ve gerçekten de bu iki şehrin ardılıdır. Doğu Roma'nın meşru yöneticisi/İmparatoru Licinius'un Üsküdar'dan İzmit'e kaçarken Üsküdar'da yenilmesine kadar İzmit, Doğu Roma'nın resmi başkentiydi ve Bizans kasabası (o zaman artık köy değil) İzmit'e bağlı bir nahiye ilçe veya öyle bir şeydi.
    İstanbul'un kurucusu Büyük Konstantin'in Türkiye'de neredeyse hiç bilinmediği günümüzde, son bir konudan, imparatorun ölümünden bahsedelim. İzmit'in banliyösünde öldüğünü ve ölürken kim tarafından vaftiz edildiğini biliyoruz (eskiden ölüm döşeğinde vaftiz olup öbür tarafa mümkün olduğunca "temiz" gitmek cinliği yüksek kademelerde oldukça yaygınmış). Ama nerede gömülmüş? İşte bu bir sır. Annesi Karamürselli Helena'nın kırmızı mermerden muhteşem lahidi Venedik müzesinde. İstanbul'un IV. Haçlı seferi sırasında 1204'de alınıp yağmalanmasından sonra lahid Venediklilerin gemileriyle Venedik'e getirilmiş, ama Konstantin nerede?
    Konstantin öldükten sonra, Türkçe "Havariyyun Kilisesi" diye bilinen, İstanbul Rumlarının "Polyandreion" (veya "Myriandrion") dedikleri kiliseye gömülmüş. Bu kilise, Konstantin yaşarken inşa edilen, İstanbul'un o zamanki en büyük kilisesi. Kilisenin adı Hz. İsa'nın Havarileriyle anılıyor, çünkü burada sahiden de Havarilerin talebelerinden azizlerin cesetleri getirilip gömülmüş. Konstantin'in bir aziz gibi gömülmesi pek hoş karşılanmamış ve hoşnutsuzluk, Konstantin'in ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra 358'de yaşanan büyük deprem sırasında yeniden ortaya çıkmış. Depremde zarar görmesin diye İmparatorun cesedi kiliseden bir süreliğine çıkarılınca halk ayaklanmış. Ayasofya'nın inşasından sonra onun yanında oldukça küçük kalan Havariyyun Kilisesi yıktırılıp, Ayasofya'nın mimarı Anthemios'a yeniden yaptırılmış. Ünlü mimar buraya, beş kubbeli haç şeklinde güzel bir kilise inşa etmiş. İmparatorların bu kiliseye gömülme adeti, 11'inci yüzyılda sona ermiş. Buraya son defin 1028'de yapılmış. VIII. Konstantin'den sonraki her Doğu Roma (Bizans) İmparatoru, gömüleceği kiliseyi kendi yaptırmayı tercih etmiş.
    1453'de şehir Türkler tarafından alınınca, Sultan II. Mehmet Fatih, Ayasofya (Sultanahmet) bölgesini  kendisine ve Türklere ayırmış. O zaman Sultan Ahmet Camii'nin yerinde Bizans İmparatorluğu'nun hükümet binaları ve İmparator'un yaşadığı özel alanlar var. Sultan, Bizans'ın yaşayan temsilcisi Ortodoks kilisesine, şehrin ikinci büyük (ve en eski) "Havariyyun Kilisesi"ni vermiş ve hemen Ayasofya'ya minare inşaatını başlatmış (Ayasofya'nın bütün minareleri Fatih zamanında yapılmamış elbette). Ortodokslar ve tabii Rumlar, şehrin yönetimi kaybetmelerine rağmen şehrin en gösterişli ikinci binasını kullanmaya devam etmişler. Bu tarihte Büyük Konstantin'in temsili lahidi Havariyyun Kilisesinde bulunmakla birlikte cesedinin de orada olup olmadığı bilinmiyor. Yeni Türk idaresi şehre iyice yerleştikten sonra Hristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki ilk sürtüşme, Havariyyun Kilisesi nedeniyle oluyor. Anlaşılan, Hristiyanların bu güzel ve büyük kiliseyi kullanmaları Müslüman halkın ve yeni yerel Türk yöneticilerin hoşuna gitmiyor.
    Fatih Sultan Mehmet bu duruma "ilginç" bir çözüm buluyor. Sultan, Ortodoks Patrikhanesinin oradan çıkıp Fatih'deki büyük Pammakariostos kilisesine (bugünkü Fethiye Camii'ne) taşınmasını istiyor ve 1461'de Havariyyun Kilisesi'ni tamamen yıktırıp yerine, onun kadar gösterişli olmasını istediği "Fatih Camii"ni yaptırıyor. Bilindiği gibi Fatih'in türbesi de camiye uzak değildir.
    İstanbul'un temeli atıldığından beri şehrin tüm önemli tarihini bir şekilde 700 yıl yaşatan Havariyyun Kilise'sinden çıkan lahitlerden bazıları İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde, ama Konstantin kayıp. Bu da başka bir söylence olarak İstanbul'un hikayeleriyle gerçeklerinin birbirine karıştığı bir yerde, kim bilir kimlerin doğrusunu bildiği bir sır olarak yaşıyor.

Ah şu badem bıyıklı ve bıyıksız Türkler!

"Ah şu kara bıyıklı Türkler" lafını son hatırladığımda, Demirtaş Ceyhun Bebek'de bir yaz günü otobüse biniyordu. Otobüsün tam ortasında, yanımda durdu. Bir dönem "bestseller" ve benim sinirime dokunan az sayıdaki kitaptan biri olan bu tipik kompleksli liberal Türk ürününün bıyıksız yazarı artık malesef yaşamıyor. Allah rahmet eylesin. O kitaptan bu yana çok şey değişti, mesela Ülkücüler beyaz çorap giymiyor, ayakkabılarının arkasına basmıyorlar artık, Mao'nun herhangi bir zaman bıyığı olmuş gibi bir zamanlar "Mao bıyığı" denen ülkücü bıyığı da bırakmıyorlar, hatta bıyık bırakanları azaldı, demokrat bir kesim çıktı içlerinden, referandumda topyekün "Hayır" dediler. Urfa'da potur giyen, yaptıran, hatta puşi takanlar azaldı. Ama Referandum zaferi dolayısıyla sokaklara dökülenlerden biri, bir dönerci dükkanı işletmecisi, bir elinde Erdoğan posteri, diğer elinde Türk bayrağıyla, neden "Evet" dediğini bana şöyle izah ediyordu: "Elli milyarlık arabaya biniyorum, kendi evimi aldım. Bunlar hep Erdoğan zamanında oldu. Şimdi ekonomimiz yeniden havalanacak. Avrupa'ya Amerika'ya meydan okuyoruz, ordumuz Suriye'de, daha ne olsun?" Beni gözünde büyüttüğünden olacak, arabasının benim arabamdan aşağı kalır yanı olmadığını söylemek için, "Mesela senin araban ne?" dedi, ben "arabam yok" dediğimde adamın bakışlarını görmeliydiniz. Bir büyüklük, sessiz böbürlenme denemesi ve fena halde kafa karışıklığı...
    Adamın, seküler bir tanıdığımla ilginç bir benzerliğini  keşfettim. Daha önce hali vakti oldukça yerinde, doğma büyüme seküler biri de bana, "Evinin manzarası güzelmiş ama nerede oturuyorsun bakalım?" diye sormuştu. Araba ve ev konusunda sidik yarışı dünyası, güya birbirine zıt bu iki insan tipinin birbirini ürettiği toprağın da adı: "İnsanlarla aynı göz hizasında konuşamayan, birine ya yukarıdan bakıp onun ağası, veya aşağıdan bakıp onun köpeği olmadan yapamayan, yukarıdan baktığına 'lan' diye hitap etmeye teşne, aşağıdan baktığına 'abicim' diye yaltaklanmaya hazır zihniyet." Yasaların herkese eşit işlememesine alışık olmayan, hayatında torpilsiz hiçbir şey yapmamış, karısını bile annesi bulmuş, "abicim" dediklerini yalaya yalaya "yükselmiş", metrekare ve Lira'dan başka ölçüsü olmayan teneke insan modeli. Krize girmiş olan, işte bu eski zihniyet mensuplarının dünyasıdır...
    Türkiye'nin en karabıyıklı ve bıyıksız Roma usulü kaymak traşlı odunlarının dünyasına "ateş düştü". Değerlerin maddeden ziyade insanla alakalı olduğunu anlamış 1990'lı Gezi kuşağının insanlarla aynı göz hizasında konuşan yeni kültürü derinden derine her yere sızıyor. Biatkar, sallabaş ve satınalınabilir insan yetiştirmenin önkoşulu olan beton ve teneke manyağı ruhsuzluk anlamını yitiriyor. Biat eden rahat edemiyor, sessiz kalan da rahat değil. Mal mülk de rahatlatmıyor. İnsani değerler ve onların yaşadığı yüksek kültür olmadan, maddi değerlerin anlamsızlığı yeniden anlaşılıyor. 1990'lı gençlik heryerde yükseliyor. Çarşaflı kadınların kulaklıkla otobüste en has Rock müziği dinlediği, Sulukule'nin yeniden Çingenelere verilmesi için mücadele eden Boğaziçili gençlerin Van'da tatil yaptığı, kendi arasında örgütlenmenin neredeyse yeni popüler kültür haline geldiği bir ülke burası. Eski Türkiye'nin vasat biatkar ahmaklık ve korkaklık "kültürü"nü reddediyorlar. Kendi malını mülkünü utanmadan kardeşinin malı mülküyle dahi kıyaslayıp kendine "yükseklik-alçaklık değeri" biçmeye devam ettiği halde, bir de salak salak "Neden böyle olduk" diye sorup duran bıyıklı bıyıksız, "dindar" ve "layık" Milletin gazı kaçtı. Bu cinslerin son temsilcisi, şimdi uzatmaları oynayan mühürsüz Müslümankardeşler rejimidir. Kuruyup küçüldükçe, Türkiye'nin yeni kanı-canı 1990 ruhu toplumun her yanına damar damar ilerliyor ve herkesi etkiliyor. İnsani değerlerin önemi güngeçtikçe yeniden anlaşılacak ve daha da artacaktır. Türkiye'de bir dönem sona eriyor. Evine en son otuz sene önce kitap almış, aldıkları da hiç ellenmediğinden çürüyüp birbirine kaynamış eski Türkiye'nin kerameti kendinden menkul "layık"ları ve onların takkeli gül bıyıklı "Müslüman" akrabaları, hep birlikte tarihin kalle kuyusunun kenarından dibe yuvarlanmayı bekliyorlar. Türklerin ruhu, bu satınalınabilir teneke-beton güruhunun fesatlıklarından kurtulmaya hazırlanıyor. Türkiye'de nasıl bir şeyin yükselmekte olduğunu görmek için pıtrak gibi her köşede yayınlanan yeni dergilere bakın. Gırgır dergisinin nasıl popüler olduğu ve gençler arasında nasıl bir kültür oluşturduğunu yaşamış biri olarak, yeni dergilere bakıp Türkiye gençliğini okumak mümkün. Sahici Edebiyat ve sıkı taşlamanın, mizahın, sahici entelektüalizmin bir karışımına özeniliyor. Kalite ve seviye 1978 gençliğinin çok üzerinde. Gül bıyıklı budaklı odunizmin "işbitirici Müslüman muhafazakar" eski Türkiye'ye katkısı, insanları sadece biatkar ruhsuz ev-araba-yat-kat sahiplerine indirgemek, düşük moddaki insani değerleri hepten iptal etmek oldu. İşte tam da bu aşamada 1990'lılar devreye girip, erdemli yüksek insani değerlere ve yüksek kültüre sahip çıktılar, çünkü değerlerin özü sadece ve sadece insandır. İnsan kalitesini yükseltememiş para/mal manyağı halkların yakalandığı aşağılık kompleksi hastalığından kurtuluşun çaresini çok iyi bilen yeni bir kuşak yaşıyor Türkiye'de ve ülkeyi artık onlar şekillendiriyor, onlar yönetecek...

Türkiye'nin en zor zamanları (Temmuz 2016 - Haziran 2018)

Yeni zaman anlayışına göre düşünmek hiç kolay değil. Türkiye de dünü-şimdisi-yarını ile bir bütünlük arzediyor, dünü ile yarını bir bütün. Bilincimiz esasen en fazla birkaç dakikalık bir zaman dilimini "Şimdi" sayıyor ve yaşıyor. Gerisi, bilincimiz için anı ve tahminden ibaret. Türkiye'nin yaşadığı bunaltan (hatta çıldırtan) gündem ve "gelişmeler" dizisinin ana fikri, Türklerin Dünyaya ve kendilerine yaklaşımlarında muazzam bir değişim yaşamalarıdır. Ben, (Türkiye toplumu özelinde) kendi içinde önemli benzerlikler taşıyan psikososyal algılar bütünününe, yani "Şimdiler" toplamına "Zaman kalitesi" diyorum. Ve 2016 Temmuz'u ile 2018 Haziran'ı arasındaki çok önemli dönem hakkında ileriye doğru bazı tahminlerde bulunmak istiyorum.
    Türkiye'nin Değişim/Dönüşüm sürecinin en cıvcıvlı en kahreden, en sarsıcı döneminin 2017'de esas itibarıyla sona ereceğini ve ondan sonra daha düşük modda süreceğini düşünmüş ve bunu 2016 yılı başında yazmıştım. Artık bu berbat dönemin 2018'e doğru sarkacağını düşünüyorum. 
    Türkiye yapısal bir Değişim/Dönüşüm dönemi yaşıyor, ama bu, hiç ummadığımız ve istemediğimiz bir istikamete doğru ilerler görülüyor. Ben bu görüntüyü, ileriye atılmadan "önce geriye doğru salınım" olarak değerlendirmekte ısrar ediyorum. Tabii böyle kuru "fiziksel" tasfirler yapmak kolay. Anlatması kolay olmayan şey şu: Bu durum, sosyal karşılığı olan muazzam bir psikolojik gerilim anlamına geliyor. Türkiye'nin "artık sarsılmaz" denen bir çok kurumu sarsıldı, hatta büyük tahribata uğradı ve devletin üzerinden bir silindir geçti. Geçeceğini ve yeni/eski tüm muktedirleri çok fena sallayacağını da 2007'den beri bekliyordum. Günümüzde bu feci deprem, esas olarak hakim (islami) yapıyı sallıyor. Muktedirlerin hiç beklemediği bir şey oldu ve bir darbe girişimi yaşandı, islamcılık tam ortasından ikiye ayrılıp çöktü, bu olayı Yi Ching'in "Bo" işareti üzerinden anlatmıştım. Berbat sürecin başlangıcını ifade eden Temmuz 2016 (Darbe girişimi), bir sonuç üretti ve zorunlu değişimler yaşandı/yaşanıyor, çünkü Türkiye'nin muktedirleri kendilerini hiç güvende hissetmiyorlar ve başlarına yeni yeni neler geleceğini bilemiyorlar, tahmin de edemiyorlar. Bu zaman kalitesinin yarattığı baskı, ülkenin vatandaşları tarafından da fazlasıyla hissediliyor. Muktedirler bunun çok daha fazlasına maruz kaldıklarından, "sağları solları belli olmaz" vaziyetteler ve gerçekten "herşeyi" yapabilirler. Bu "herşey"in neler olabildiğini en son Referandum süreci ve seçiminde kısmen gördük. Çok daha kötüleri yaşanabilir, zira bu korkunç sürecin gerçekten en berbat dönemine -yani dibin en dibine- Nisan ayında girdik, Haziran/Temmuz ayında çıkacağız.
    Bu çıldırtan dönemde (2018 ortasına kadar) kafayı yememenin en sağlıklı yolu, Türkiye'nin bu durumlara düşmesine neden olan sorunları tüm gerçekçiliğiyle tesbit edip çözmek hedefiyle cidden/samimiyetle çabalamaktır -daha fazla acıyı önlemenin tek yolu bu. İslamcı muktedirler ve müttefikleri Türkiye'ye, Dünyaya ve Geleceğe çok farklı bakıyorlar ve bu bakış, Türkiye'nin geleceğe uzanan gerçeğiyle bağdaşmıyor. Muhalefet dediğimiz kesim de benzer sorunlardan muzdarip, ama onlar yol alıyorlar, değişiyorlar, islamcı muktedirler gibi donup taşlaşmıyorlar, sorunları demokrasi temelinde yakınlaşarak aşmak yönünde önemli adımlar atıyorlar. Bu yılın Ağustos'una kadar hiç beklenmedik ve muktedirlerin ayağına dolaşıp fena halde bağ olan (onların da muhalefeti engellemeye çalıştıkları) etkiler sözkonusu. Bu etkiler karşılıklı engellemeler gibi görünse de, aynı zamanda iki tarafın tabanını daha yakın ortak bir noktaya doğru çekiyor. Huzursuzluk yoğunlaşarak süreceğe benzer. Şimdi sürecin en barbat "günümüz" aşamasında, muktedirlerin kendilerine fana halde gol attıkları durumlar yaşanacak, canları çok yanacak. Burada unutulmaması gereken, "çok sert" reaksiyon gösterme ihtimalleri -ki o reaksiyonlar da kendilerine attıkları yeni goller olacak. Yani dikkat! 
    Sürecin olumlu yanlarını artık herkes görebiliyor. Bir taraftan, muazzam bir demokrasi ve hoşgörü iklimi oluşmakta. Kürtlerle Türk Milliyetçilerinin, Refahçılarla Atatürkçülerin ve daha bir çok "yanyana bile gelmez" denen kesimin, kendi aralarında son derece medeni bir dil kullanmaya başlamaları, demokratik laik değerler temelini esas almaları, mütevazilikleri, centilmenlikleri çok güzel bir ilk kazanım. İstanbul ve Anadolu'da yepyeni bir şey doğuyor, ama "şimdilik" oldukça acıyacak ve acı, herkesi uyanık tutacak. Oluşan yeni ve uygar iklimin gelecekte kalıcı sağlam bir zaman kalitesine dönüşmesini sağlamak bir zorunluluk ve çok önemli, çünkü Türkiye olumlu yeni zaman kalitesinde uzunca bir süre yaşayacak. Doğumlar sancılıdır, ama sonrasında bu sancıya değdiğini herkes görür, görecektir.

1969 yılının olağan mucizeleri

O yıl Türkiye'de sadece 12 yeni Türkçe roman yayınlanmış, 18 hikaye kitabı, 17 de şiir kitabı. Hepsi bu kadar. Gerisi çeviri, eski kitapların yeni baskısı, araştırma inceleme ve saire.
    İş makinaları, çitler, polis barikatları nedeniyle artık yürünemeyen İstiklal Caddesinin etrafındaki sahaflar yaşamaya devam ediyor, kozmetik dükkanlarının istilası henüz ara sokaklara kadar giremedi ve işte orada bir yerde sayfalarının tamamı açılmamış bir Varlık 1970 Yıllığını hemen alıyorum ve Nişantaşı'na iniyorum (çünkü Beyoğlu'nun o halini her gün görmek artık zor geliyor).
    Varlık'ın kitapları kadar yıllıkları da birer külttü ve beni en çok da sayfalarını çakıyla açmak ve desenler ilüstrasyonlar ilgilendirirdi. Nostalji niyetine aldığım 580 sayfalık kitabı böylesine heyecanla okuyacağımı düşünemezdim, çünkü bir çok hoş sürprizle karşılaştım. Mesela artık asla okumadığım Doğan Hızlan'ın sözünü kesinlikle esirgemeden ne kadar müthiş ve net edebiyat eleştirileri yazdığını gördüm. O yıl Bedri Rahmi Eyuboğlu "Karadut" adlı kült şiirini de içeren şiir kitabının yeni baskısını yayınlamış. Yaşar Nabi gibi Varlık yayınlarının ilahının şiirlerini "bugün için biraz fazla bireysel" bulan Hızlan, bana May yayınlarını ve bu yayınevinin şiir ödülünü hatırlatıyor, Özdemir İnce ile beraber Mehmet Karabulut da almış ödülü. Rıfat Ilgaz "Karakılçık" diye bir şiir kitabı yayınlamış. Büyük yazarı, daha önceki eserlerinden etkilenmeden hakkıyla eleştiren Hızlan, daha bugün yolda gördüğüm, aynı kahveye takıldığım Hilmi Yavuz'un yeni şiir kitabı "Bakış Kuşu"nu tanıtıyor. Doğan Hızlan, "A Dergisi çevresinde ün yapan şairlerin içinde Hilmi Yavuz adını hatırlayacaksınız. Yavuz, başarılı şiirlerini bir kenara atıp gazeteciliğin o günlük çarkı içinde döner olmuştu. Şimdi ilk şiir kitabını çıkardı" diyor. Böylece Hilmi Yavuz'un basında yazmak merakının oldukça eski olduğunu öğrenmiş oluyoruz.
    Hızlan'ın en etkilendiğim eleştirisi, Yüksel Pazarkaya hakkında yazdıkları. Almanya'da yaşayıp biraz oranın yazı-çizi çevrelerinden haberi olan herkes tanır Pazarkaya'yı ve "şiir" diye yazdığı şeylerin gerçekten kötü olduğunu bilir. Hızlan daha 1970'de aynen şöyle eleştirmiş: "Kitabının başında şirle ilgili birtakım savlar ortaya atıyor, ondan sonra da kendi şiirrinde bunları uygulayamıyor. Mekanik bir şiir dili ve kurgusundan başka bir şey elde edememiş. Pazarkaya'nın şiirleri üzerine başarısız demekten başka yapacak ve yazacak bir şey yok. Her yeniliğin güzellik olmadığını, her değişikliğin başarıya götürmediğini bilmesi gerekli."
    Ama Doğan Hızlan'ın tek tek incelediği bütün yeni şiir kitapları arasında Doğan Işıksaçan'ın "Kedinin Yeni Görevi" hakkında yazdıkları, doğrucu davutluğun şahikası. Sadece birkaç satır ve son cümlesi aynen şöyle: "Şiirimize de, şairine de yararı dokunmayan karalamalar."
    Çocuk halimle çok sevdiğim (hâlâ severim) Varlık yıllıklarını boşuna sevmemişim. Kitap tam bir hazine. Yeni çıkan romanlar arasında neler yok ki. Yaşar Kemal'in tefrika halinde yayınladığı "Ölmez Otu" Ant yayınları tarafından basılmış, sonra "İnce Memet"in ikinci cildi. Orhan Kemal'in hiç duymadığım iki romanı ve yeniden genişletilmiş haliyle "Murtaza" Cem yayınlarından çıkmış. Ben bu yayınevinin masal kitaplarının müptelasıydım. Sonra Mehmet Seyda, Muzaffer Buyrukçu, Kemal Bilbaşar ve Tanrılara eş Halikarnas Balıkçısı. Kemal Tahir ünlü "Kurt Kanunu"nu 1969'da yayınlamışmış meğer.
     Yıllıkta "Yılın Düşünceleri" başlığı altında yazıları yer alanlar arasında kimler yok ki! Aziz Nesin, Fakir Baykurt, bu devlerle tanışma şerefine nail oldum. Diğerleri arasında Abdi İpekçi, İlhan Selçuk, Cüneyt Arcayürek, Nadir Nadi, Şevket Süreyya Aydemir, Oktay Akbal var ve yakın geçmişten tanıdığımız Yekta Güngör Özden. Kitabın "Hikayeler" bölümü o kadar değil de "Şiirler" bölümü çarpıcı. Bir çoğunun adını bilmediğim veya unuttuğum şairlerin öyle güzel şiirleri var ki, kitap bitmesin diye yavaş okuyorum, hergün iki-üç şiir.
    "Yıllık" geleneğini, Türkiye'nin en iyi edebiyat yayınevlerinin başında gelen Can Yayınları yeniden canlandırdı. Sanat olaylarının ağırlıkta olduğu yıllıklar yayınlıyor ve geçen seneki -galiba ilkiydi- aldım, bu yılın yıllığını henüz almadım. Bütün bu sahici yıldızlar geçidi içinde ozamanlar da "Sağ" denen kesimden kimseler yok, hele islami birileri hiç yok. Bugün de dikkat çeken bu durum, orada duran dev Sezai Karakoç dışında oldukça kıraç görünüyor ve Türkiye'nin bu muazzam hazinesini bugün sürdüren, o zamanın devamı sayabileceğimzi edebiyatçı sayısı malesef o zamankinden fazla değil, çok daha az. Bunun nedeni, okuma kültürünün olağanüstü boyutlarda değişmesi elbette ama edebiyat zevkinin önemli ölçüde alan kaybettiğini de kabul etmemiz gerekiyor. Bir yıl önce resmen yayına başlasa da 1969'da Türkiye'de Ankara'nın bir bölümü dışında televizyon yayını yoktu. Deneme yayın hakları da1971'de İTÜ'den TRT'ye devredildi. Yani herkes gazete kitap okuyor, kahvelerde bangır bangır radyolar çalıyor, maç dinleniyordu. Yazarların birer star olduğu dönem, galiba 1971 darbesiyle sona erdi. 1970 yıllığında yazanlar, yaptıkları işi nasıl ciddiye almışlar, o zamanın tekniği ve düşünce yapısıyla nasıl güzel bir kitap üretmişler. Henüz samanlı kötü bir kağıt, kapak için berbat bir karton kullanılıyor ama nasıl samimi, nasıl kaliteli, nasıl güzel, üstelik mis gibi de kitap kokuyor. Yokedilemeyen Beyoğlu'nun kedili sahafları, işte böyle hazineler barındırıyor.

Seçimleri, seçme hakkını ve demokrasiyi yeniden düşünmek

İnternetten "Seçme hakkı"yla ilgili Türkçe yazı arıyorum, önce "Kadınlara seçim hakkı" ile ilgili veriler geliyor. Seçme hakkının "kadir-i mutlak" bir hak olduğu düşüncesi öyle bir klişeleşmiş ki, bunu tartışan da yok. Türkiye'de kadınların katıldığı ve aday olduğu ilk seçimler, 1930 yerel seçimleri, kadınların milletvekili seçildiği ilk genel seçimler ise 1934'de yapılmış. Seçimlerde kadın-erkek ayrımının bir çok Batılı ülkeden daha önce gerçekleşmesi övünülecek bir şey elbette. Türkiye'de ilk seçimler 1876'da. Seçime katılabilmek için 25 yaşında erkek olmak ve mülk sahibi olmak gerekiyormuş.
    Tarihte vatandaşlara seçme seçilme hakkı verip 1787 yılında seçime giden ilk halk Amerikalılar, onları Fransız İhtilali'nin ardından 1848'de İsviçreliler ve Fransızlar, 1871'de Almanya izlemiş. İlk Osmanlı-Türk Meclisi Mebusan'ı açıldıktan bir yıl kadar sonra Sultan Abdülhamit tarafından 1877 Rus Harbi bahanesiyle beş aylığına, 1878'de de hepten kapatılmış. Bunları, bugün aşina olduğumuz "Seçme-seçilme hakkı"nın ne kadar yeni olduğunu göstermek amacıyla yazıyorum sadece. Gerçi kendi arasında seçim yapmak adeti çok eski, ama bugünkü gibi her vatandaşa otomatikman seçme seçilme hakkı tanınması tarihte çok yeni bir şey.
    "Seçimler", 20'inci Yüzyılda "Demokrasinin olmazsa olmazı" olarak görüldü ve Amerikalı Felsefe profesörü Jason Brennan'ın deyimiyle "Batının dini haline gelen  Demokrasi"nin kutsallarından biri haline geldi. Sistem iyi işlediği ve yolsuzluk belli makul sınırlar içinde tutulabildiği sürece, yöneticilerinin kim olacağına oy kullanarak karar veren halkın tercihleri belli makul sınırlar içinde kalıyordu ve ülkelerin gelişmesini sağlıyor, ona engel teşkil etmiyordu. Neoliberal dönemde 2008 krizi sonrası bozulma hızlandıkça, Türkiye dahil bir çok ülkede popülist yönetimler, gelecek perspektifi konusunda oldukça sorunlu, hatta ülkeleri için tehlikeli hale geldiler. Bozulan ekonomilerin tehdit ettiği az eğitimli vasıfsız ve ülke sorunları konusunda bilgisiz kesimler, kalabalık olduklarından oy çokluğuyla ülkelerin yönetimlerini belirlemeye başladılar. Bu kesimler kolayca nefret diline tevessül eden, hoşgörüsüz, muhafazakar ve otoriter eğilimliler. Demokrasi'nin bir çok sorunu var ve bunlar tartışılıyor da, ama ilk kez demokrasinin benimsenmiş ana faktörlerinden biri ülkelerin ayağına dolaşıyor: Herkese eşit seçme hakkı. Bu ilke nedeniyle klientalizm, vasatlaşma, ufuksuzluk ve kaba bir kapitalizm anlayışı, birçok ülke gibi Türkiye'yi de esir aldı. Türkiye'nin önünü kapatan ve ülkenin zirvesine vasatları taşıyan, ama üretenleri, yaratıcı ve Dünya ile her konuda aşık atabilecek olanları sistemin kenarına itiyor.
    Sorun elbette sadece Türkiye'nin sorunu değil ve konu -Trump seçildiğinden beri- artık ABD gibi, "halka seçim hakkı"nın mucidi ülkelerde bile cidden tartışılıyor. Popülizmle başa çıkmak için daha fazla demokrasiye ihtiyaç olduğunu söyleyem Jürgen Habermas ve Frankfurt okulu, yani Avrupa varken, bu bozulmayla başa çıkmak ve geleceğe uygun bir gelişme ivmesi tutturabilmek için seçim hakkını gözden geçirmek gerektiğini düşünenler hiç de az değil. Bilindiği kadarıyla az eğitimli az kültürlü ve toplumun alt kesimlerinden olan veya bu kesimlere doğru kayan kesimlerin, popülizmi destekledikleri tüm Dünyada veri. Ve bu kesimler ülkelerinin sorunları konusunda ya çok bilgisiz ya da çok önyargılı olduklarından, seçtikleri politikacılar da ona göre oluyor ve sorunların çözümü yerine akütleştiği bir kısır döngünün içine giriliyor. Türkiye de tam böyle bir dönemi yaşıyor.
    Ülkelerin daha yetkin, akıllı, yaratıcı ve global dünyayı iyi tanıyan kişiler tarafından yönetilebilmesi için, halkın kendi seçkinlerine teveccüh etmesi gerekiyor. Türkiye'de böyle bir teveccüh göremiyoruz, daha ziyade sahici elitlerden nefret eden bir çoğunluk kitle var. Aynı durum Hindistan'da farklı. Orada cehalet ve fakirlik daha derin olmasına rağmen halk kendine benzeyen cahil cühelayı değil, dünya klasmanındaki elitlerini seçiyor, bu psikolojik bir üstünlük elbette, ama bir ülkenin kaderi cahil ahalisinin keyfine bırakılabilir mi? Asıl soru burada. Bu konuda sağlam ve garantili kurallar geliştirmek gerekiyor. Seçme hakkını eğitim seviyesine endekslemek de yeterli ölçüde demokratik değil. Ama insanların, ülkelerinin sorunları hakkında objektif verilerden haberdar olduklarını ve bu yüzden seçimlerinin sağlıklı olduğuna güvenebileceğimiz bir ön seçim, bir bilgi tasti yapılabilir. Bunu öneren Amerikalı felsefe profesörü Brennan, iki tür oy öneriyor: Bilgisiz vatandaşın oyu ve çok kez sayılabilecek bilgili vatandaşların oyu veya buna benzer bir şey. Yerel seçimlerde herkesin kendi ilinin yöneticilerini seçerken bildiğimiz şekilde oy kullanılması, ama ülkenin yönetiminde böyle bir yöntem izlenmesi. Böylece vatandaşlar arasında, ülkenin sorunları hakkında ciddi bilgilenmeyi destekleyecek bir atmosfer de yaratılmış oluyor ve bu da büyük bir olasılıkla yöneticilerin kalitesinin artmasına neden oluyor.
    Ülkelerin iyi yönetilmeleri için, Platon'un ideali bir tür "Bilgeler yönetimi" kurmak da mümkün. Epistokrasi denen ve halkın eğitimli/kültürlü yüzde 20-25'lik kesimi tarafından seçilmiş bilgelerin yönettiği bir sistem de olanaksız değil. 1918'e kadar Büyük Britan'yanın kendi Meclis'ini buna benzer bir yöntemle belirlediğini biliyoruz, 19'uncu yüzyıldaki seçimlerde de oy kullananların varlıklı olması, şartlardan biri, tıpkı Türkiye'de de olduğu gibi. Ayrıca demokraside tesadüflere daha çok şans tanımak gerektiğini savunan ve yeniliğin, dinamizmin bu şekilde canlı tutulabileceğini söyleyenler de var. Mesela Meksikalı filozof Claudio Lopez-Guerra, ülkenin yönetimini piyango ile belirlenmiş yirmibin bilgili kişinin belirlemesinin yeterli olacağını düşünüyormuş (Spiegel 14/2017).
    Alışkanlıkların değişmesi hiç bir zaman kolay olmamıştır, hele bu alışkanlıklara ulvi anlamlar da yüklenmişse. Demokrasi, bilinen en iyi yönetim biçimi ama mutlak değil, ve sonuçta asıl konu bir ülkenin iyi yönetilmesi. Halkın mutluluk ve refah katsayısından tutun da iklimlerin bozulmamasına ve Yeryüzündeki hayatın gözetilmesine kadar birçok konunun cidden ele alınmasını gerektiren bir Dünyada yaşıyoruz. Deneme-yanılma metoduyla betonarme rant ekonomisiyle sırf çoğunluk yöneticilerine meftun olmuş diye bir ülkenin uçurumun kenarında dolanıp durmasına seyirci kalmak artık mümkün değil. Türkiye gibi kötü yönetilen ve bir beton tarlasına dönem önemli bir ülkenin yeniden kendine gelip sahiden yükselebilmesi, bu ülkenin ehil yaratıcı ve akıllı Çocukları tarafından yönetilmesine bağlı. Bunun yöntemleri de mevcut.

Kasımdaki Ekim 1917 devrimi örneği ve Gezi isyanı

Lisedeyken Ekim devrimini Çin devrimini falan merak eder, Dünyayı yerinden oynatıp eksenini kaydıran cinsinden günler ve haftaların nasıl şeyler olabileceğini hayal ederdim. Daha sonra filmler de gördüm o devrim günleri hakkında, ama ne kadar iyi çekilmiş olursa olsun, yaşamadan asla bilemezsiniz. Gezi'yi yaşadığımızdan beri bu günleri daha iyi anlıyorum, zira milyonların sokağa inmesi, ne 1978'de ilk kez şahit olduğum büyük öğrenci yürüyüşlerine benziyordu ne de öncesindeki 1 Mayıs katliamına. 15-16 Haziran işçi hareketleri falan da çok daha küçük boyutlu hareketler olmalıydı. Kuşkusuz hepsi çok önemliydi ama bunları birer devrim sayamayız. İşte bu vesileyle, o büyük Ekim devriminin nasıl bir şey olduğunu kısaca anlatmaya karar verdim...
    Jülyen takvimi kullanan Çarlık Rusyasında, bu takvime göre 25 Ekim 1917 (yani bugün kullandığımız Gregoryen takvimine göre 7 Kasım) gününün ilk saatlerinde saat iki gibi -bir Çarşamba günü- silahlı milisler, Rusya'nın başkenti Petrograd'ın stratejik bakımdan önemli noktalarını işgal etmeye başladılar. Neva nehri üzerindeki beş köprüyü de ele geçirdiler, sonra tren garını, posta merkezini, telgraf dairesini, devlet bankasını...
    Kulağa hiç de yabancı gelmiyor değil mi?
    Neva nehri üzerindeki Aurora zırhlı gemisi de toplarını Hükümet binası Kışlık Saray'a çevirmişti. Şekilde görüldüğü gibi çok net bir darbe girişimi. Başbakan Alexander Kerenski son anda kaçıp canını kurtarmayı başardı. Darbeciler Türkiye'dekilerin yapmadığını yapıp bütün Hükümet üyelerini tutukladılar.
    Daha o gece her yere, "Devlet gücü artık Petrograd'lı işçi ve asker Sovyetlerin eline geçmiştir" diye afişler yapıştırıldı, eh televizyon henüz icad edilmediğinden darbe bildirisi de okunamıyordu.
    Sabah oldu, olay pek kimsenin umurunda olmadı, herkes işinde gücündeydi. Çok büyük bir harekat değildi, olay sırasında sadece altı kişi yaşamını yitirdi.
    Darbenin örgütleyicisi 47 yaşındaki Lenin, saklandığı Finlandiya'dan daha birkaç gün önce gelmiş, tanınmamak için sakallarını kesmiş, neredeyse tamamen kel olan başına bir peruk takmıştı. Darbenin başarıya ulaştığı anlaşılınca, Hükümet binasına giderken en yakın arkadaşı Leo Troçki'ye, "Sürekli kovalandığımız illegaliteden gelip iktidarı devralmak hiç de sevimli değil" gibi bir söz etti ve Troçki'ye Almanca, "İnsanın başını döndürüyor" dedi.
    Troçki'nin daha sonra yazdığı üzere Lenin bu önemli an için sadece bu özel Almanca cümleyi sarfetmiştir. Bir süre İsviçre'de yaşayan Lenin, Troçki gibi Almanca biliyordu. Sonra iki kafadar günlük programlarına daldılar ve Rusya'nın yeni doğmuş parlamenter sistemi o gün sona erdi. Ekim Devrimi hakkında yerinden yazdığı yazılar ve kitaplarla ünlenen Amerikalı gazeteci John Reed, olayla ilgili fikirlerini sorduğu Ruslardan hep şu yanıtı alıyordu: "Bir hafta dayansınlar, ondan sonra konuşuruz." Olayı Ruslar önce ciddiye almamış görünüyorlardı, bir süre sonra darbecilerin mecburen çekileceğini, ülkeyi yönetemeyeceklerini sanıyorlardı, ama Sovyet rejimi 1991 yılına kadar sürdü. Ekim Devrimi böyle bir şeydi.
    Büyük devrimler, daha sonra istedikleri kadar şişrilip abartılsınlar, pek anlatıldıkları gibi olmuyorlar, ama Dünyayı değiştiriyorlar. Zaten önemli olan da bu işlevleri.
    Gezi isyanı bir iktidar değişimiyle sonuçlanmadı. Buna karşın yeni bir ruh yarattı ve 1990'lılar kuşağının ortaya çıkmasını sağladı, tıpkı 1968 hareketinin yepyeni bir gençlik ve kültür akımına can vermesi gibi. 1968'liler sayısız örgüt, dernek, parti kurdular ve hakim sistem bunlarla çeşitli biçimde mücadele etti, Türkiye gibi ülkelerde acımasızca ezildiler, ama etkileri o zamandan bu güne sürüyor. Denizlerin Mahirlerin prestijine ne Demirel ne de sonrasındaki "böyyük" politikacılar sahip olabildi. 1968 sonrasında doğan ve Sovyet tipi "profesyonel" Komünistlerden farklı Yeni Sol, cebir ve şiddetle yokedildiği halde, Türkiye'nin düşünce ve sanat dünyasını şekillendirdi, bugün de etkisini çeşitli şekillerde sürdürüyor. Gezi isyanında kendinin bilincine varan 1990'lılar da çok ilginç sivri bir mizahla ve kısacık bir zaman aralığında (İslamcılığın 60 yıldır yapamadığını yaparak) kendi sanatlarını ürettiler, Dünya da onları heyecanla izledi. Şimdi geriye bir şey kalmadığını sanmayın, o insanlar bugün de aramızda, bazıları hâlâ "çapulcu" rozeti taşıyor -bugün birini gördüm, minik kızıyla sokakta yürüyordu... Onlar kendilerinin bilincindeler ve hiçbir şey unutulmadı. Gezi ruhunu sahiplenen kültür ve sanat, fikir ve politika, Türkiye'nin 21'inci yüzyılını belirleyecek. Türkiye'nin devrimi de tıpkı Ekim Devrimi gibi "Oradan bir şey çıkmaz" diyenlerin gözleri önünde kendine özgü şekillenecek. Bir gün Türkiye'yi yönetecek olan Başbakan (veya adı o zaman ne olacaksa o titri taşıyan kişi), "AKM'nin önünde polis saldırınca biz Kazancı yokuşuna kaçtık, sonra arka sokaklardan İstiklal'e inip yeni yürüyüş kolu oluşturduk" diye konuşunca herkes kulak kesilecek ve kendilerinin veya yakınlarının Gezi isyanı sırasında ne yaptıklarını anlatacak.

En kısa haliyle Marx'ın kriz teorisi

1. Türkiye'ye geldiğimde en dikkatimi çeken konu, Solcu/Marksist "namlı" tonla entelin "Kapitalizm"in adını bile ağızlarına almamalarıydı.

2. Radikal'de çıkan ilk yazım bu konudaydı...
Türkiye'de liberattırmatik Sol enteller Marx'ı, kapitalizmi konuşmuyordu, -Alaton konuşuyordu!

3. 2008 krizi geldi, Avrupalı bankerler bile "Kapitalizmin krizi"ni tartıştılar, hatta Marx moda oldu, köşeli Sol Türk enteli gene ilgisizdi.

4. Günün baş sorunu sistem krizini biçok ünlü ekonomist (ABD'nin eski maliye bakanı Lawrence Summers bile) Marx'ın kriz teorisiyle açıklıyor.

5. Marx, kriz teorisini, "Kapital"in 3. Cildinde anlatır ve kapitalizmin çok uzun bir zaman dilimindeki gelişimini görebildiğinden önemlidir.

6. Mümkün olan en kısa haliyle, Marx'ın kriz teorisi, zaman içinde yatırımlardan giderek daha az kâr/kazanç elde edileceğini anlatır.

7. Ekonominin gelişimi içinde yapılan büyük yatırımlar gittikçe daha az kâr getirir, çünkü Kapital, çalışanların sayısından daha hızlı artar.

8. Yani, çalışanlarla kıyaslayacak olursak:
Her işçi başına kazanılan/biriktirilen kapital, her işçinin kazandığından çok daha fazladır.

9. Temel kriz momenti (bugün önemli ekonomistlerin savunduğu haliyle) Kapital müthiş artarken, çalışanların elindeki paranın azalmasıdır.

10. Konunun püf noktası şu:
Kapital artışı patlarken, bu arada üretilen ürünleri alacak para -yani çalışanların parası- azalmış oluyor.

11. Böylece firmalar, o azalmakta olan tüketici parasını çekebilmek için daha sofistike ürün, daha büyük yatırım mecburiyetine mahkum oluyor.

12. Marx'ın daha 19'uncu yüzyıl ortasından bugünü gördüğü nokta şu:
Biryerden sonra, üretime yatırım yapmak anlamsızlaşıyor zira kâr çok az.

13. Marx kriz teorisinde, kapitalistlerin bir yerden sonra (üretim adına) yatırım yapmayacaklarını, yatırımları boykot edeceklerini söyler.

14. Tabii bunun sonu -önce- üretimi falan bırakıp paraya para kazandırma spekülasyonculuğu, havacıva "ökönomisi"dir. Devamı Domino tipi Kriz.

15. Sistem kar marjını yükseltebilmek için devasa akıl-fikir gücünü harekete geçirip öyle yatırımlar yapmalı ki, buna deysin. E "deymiyor!"

16. Konuyu daha konuşacağız elbette. Ama "Üretim şart" deyip duran kellifelli Politika/Ökönomi esnafının bu teoriyi hiç duymadığı kesin!..

@selcuksalih