Kapitalizmin ortaya çıkış hikayesi ve kapitalizmle onu değiştirerek yaşamak

Uzun bir başlık oldu.
Kapitalizm, bizim doğduğumuzda vardı, belki dünyadan ayrıldığımızda da varlığını sürdürecek -ama nasıl? Bugünkü gibi olmayacağı, önemli ölçüde değişeceğini var sayabiliriz. Bu değeşiklikleri neden biz yapmayalım?
Böyle iddialı sorular sormadan önce, kapitalizmi çok iyi tanıyıp anlamamız gerekiyor.
Eskiden "Kapitalizm" sözcüğü kullanıldı mı, akla hemen Sosyalistler ve Solcular gelirdi. Şimdi öyle değil. 2008'de sistem krizi başladığında, Sağcı politikacılar, hatta bankerler, Türkiye'de mesela İsak Alaton da Kapitalizm'den bahsetti ve bu vesileyle Marx ve onun ünlü "Kapital"inden.
Tabii köprülerin altından çok su aktı...
Kapitalizm'den kurtulmak için artık ne Marx'ın İşçi sınıfı tarihin motoru halinde, ne de Lenin'in tarif ettiği şekilde bir Emperyalizm var. Bugünü konuşmadan önce, Kapitalizmin nasıl doğduğunu ve Orta Avrupa'da nasıl tutunup dünyaya nasıl yayılmaya başladığını incelemenin, bu fenomeni daha iyi anlamamıza yardım edeceğini düşündüm.
Kapitalizm, eski MDD'ciler tarafından, "Yarı-feodal Türkiye'de 'Milli Kapitalizm' kurmak" adı altında Sol tarafından da "ileri" birşey olarak savunuldu. Fakat kapitalizmin bugün eskisinden daha iyi anlaşıldığını söylemek istiyorum. Bence Dünya tarihi üçe ayrılır: Kapitalizm öncesi, Kapitalizm devri ve Kapitalizm sonrası devir. Şimdi galiba ikinci ile üçüncü aşama arasında bir yere doğru ilerliyoruz ve ben o aşamayı "Post-Kapitalist" aşama diye adlandırıyorum. Dünya tarihini Kapitalizme göre değerlendirme nedenim çok basit: Şimdiye dek insanların dünyadaki yaşam biçiminni -ancak "Devrim" sözcüğüyle ifade edilebilecek şekilde- bu ölçüde değiştiren başka bir toplumsal düzen olmadı. Tabii bugünkü tarih anlayışımız ve okumalarımız dahilinde.
Bu yazıda, Kapitalizmden, bir Devrim olarak bahsetmeye ve ortaya çıkışını anlatmaya çalışacağım...

(Yazı yakında burada)

Devrimin doğası ve doğanın devrimi

"Gülemediğin devrim, devrim değildir"
Emma Goldmann

Giriş...

Devrimcilikle onaltı yaşımda tanıştım. Sıranın altından bana uzatılan ve "bunu bi bak" diye verilen ilk broşürü okurkan tüylerimin diken diken olduğunu hala hatırlıyorum. Ezilenlerden yana olmak, yetişkinlerin sıkıcı ve yavaş dünyasınıı değiştirmek için çalışmak, ama herşeyden önce, bunu yapabileceğini bilmek, muhteşem bir şeydi. Bugün de öyle! Devrimlerden sonra kurulan düzenlerin eskisinden daha kötü düzenler olduklarını öğrenmem de pek uzun sürmedi. Bunarağmen "Devrim" sözünün, büyüsü hep baki kaldı. Çünkü "Devrim", Sol tarafından dünya siyasiliteratürüne yerleştirildiği haliyle, sadece siyasi bir sistem değişikliği anlamına gelmiyor. Bence "Devrim" beklenmedik/ummadık (tamamen yeni kalitede) bir küçük kıvılcımla başlayan ve sonrasında tamamen yeni bir iklim/paradigma kurulmasını sağlayan köklü değişim/dönüşüm olaylarına verilen ad olmalıdır. Mesela Güneş patlamalarının baş rolü oynadığı ve çevre kirliliğiyle birlikte neden oldukları küresel ısınma da bir tür  devrimdir. Hayatına Devrim anlayışını entegre etmiş olmak çok önemli. Belki ille de doğrudan ilintili değil ama, Devrimciler, benim ömrüm boyunca tanıdığım en güvenilir, en iyi kalpli ve en dürüst insanlar oldular. Devrim falan gibi şeyleri "deli saçması", "hayal", "gündüz düşü" sayan bir millet de var elbette. Hatta bu milletin nüfusu -bir ara- nüfusun yüzde 99.99'una kadar çıkmıştı. Ama ben o onbindebirlik azınlığa dahil olmayı sürdürdüm -naifliğimden değil elbette.
Devrim, hayatın dinamosudur. Marx'ın deyimiyle "Devrimler, tarihin lokomotfidir." Devrimlere her haliyle inanmaya devam etmekle yetinmeyip, onların büyük gücünü de dünyaya bakış şekline entegre edilmesi gerektiğini düşünüyoum, çünkü tesadüflere ve onların tayin edici rolüne inanıyorum. Küçücük olayların bile insan hayatını -hatta dünyasını!- nasıl toptan değiştirdiği mâlum. İyice karmaşıklaşmış kırılgan ve global dünyada, tesadüfler, eskisinden çok daha önemli. Ben de, "Gavrilo Prinsip 28 Haziran 1914 günü Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand'a ateş etmeseydi dünya nasıl bir yer olurdu" diye düşünmüş olanlardanım. Bir tek kurşunun, 11 Eylül 2001'de New York'ta Dünya Ticaret Merkezi'ne çakılan iki uçağın, tarihi nasıl değiştirdiğini bildiğim/yaşadığım için Devrimi önemsiyorum.
1990'ların, yat/kat dışında hayal kuramayanların, ve hayal dünyası "İslam dünyası" ile sınırlı insanların devrini geride bıraktık. Kabus gibi çöken vasatizmin 1990'lı ve 2000'li yılları sona erdi. Hayatın taze ruhu, devrimci ruh, topluma geri dönüyor.
Sol gelenekten gelen birisi olarak, Gezi Hareketiyle birlikte yaşadıklarımızı, sosyo-ekonomik bir yerden ele almaya yatkın olduğumu itiraf etmeliyim. Ama ben burada, "Devrim" dediğimiz şeye/kavrama değinmek ve "Gezi nereden çıktı", "Gezi'nin arkasında ne var" tipi sorulara, dolaylı ve genel bir yanıt vermek istiyorumDevrim, evrenin doğasında var. Ve devrimin doğasını iyi anlarsak, Gezi Devrimi'yle başlayan sürecin devamında -kendiliğinden kurulan- yeni toplum anlayışını (ve yeni toplumu), çok daha iyi anlayabiliriz. Herbert Marcuse, doğadaki Devrim anlayışını, ve onun ortaya çıkardığı ilk düzeni, cinsellikle/üremeyle açıklıyor. Sadece bu faktörü -yani devrimi ve devdimci bilinmezlik faktörünü- tüm haşmetiyle hesaba katan bir anlayış sonsuz olabilir. Dünya'nın bilmemkaç milyar yıllık hayatı, bunun canlı kanıtı. Değişkenliği ve bunun yasasını bilen, ona uyum sağlayan, sosnsuz olacaktır -muhafaza etmekle ilgilenen "Muhafazakarlığın" anlamadığı ve asla anlamayacağı şey de budur. Şimdi Devrimin ve Devrimcilerin zamanı. Onları iyi anlamamız gerekiyor.

Ak Karga'yla Kara Kuğu...

Böyle bir edebiyat dergisi var (Der Weiße Rabe). Eski bir Arap hikayesine göre Kargalar eskiden beyazmış ama Hz. Muhammed'in saklandığı yeri ele verdikleri için Tanrı'yı kızdırmışlar, O da renklerini karartmış. Gerçi Peygamber'i gene de bulamamışlar, çünkü mağranın ağzına bir örümcek ağ örmüş -hikayeyi mutlaka duymşsunuzdur- ama olan kargalara olmuş.
Beyaz Karga, hayaller ve masallar dışında asla görülmemiştir. Ama bu, ornitologlar (kuşbilimciler) rahat uyuyabilirler demek değildir. Kuğu denen kuşun sedece beyaz renkte olduğunu bilip söylerleyen ornitologların, Avustralya keşfedilip, orada kara kuğuların yaşadığı anlaşılınca dünyalarının yıkılması gibi. Belki pek de önemli gibi görünmüyor ama, Gezi Parkı'ndan kovulan birkaç yüz gösterici de, eylemcilerden sadece biraz farklıydı. Gezi göstericileri islami rejim denemesinin mutlakiyetini, kara kuğu da ornitolojinin beyaz kuğucu mutlakiyetini yıktı. Biraz da şuna benzer:
2007'ye kadar bir tek Allah'ın kulu ekonomist, "Gelecek sene ekonomi öyle bir çökecek ki Lehmann Brothers bile iflas edecek" demediği halde, o rehavetin içinde birden bir dünya çöküverir. (Bu olay, "bilimci" sayılan "ekonomistler"in de iflası aslında -ve önümüzdeki dönemde Adam Smith tarafından icad edilen "Ekonomi bilimi"nin de "bilim" titrini yitireceğini söylemek de pek abartılı olmasa gerek)
Burada önemli olan, kuğuların rengi değil, "Asla olmaz" diyenlerin dünyasının ortasına, "asla olmaz" diyecekleri türden bir olayın düşüp tüm parametreleri değiştirmesidir. Kara Kuğu'yu bir metafor olarak seçip "doğal devrimi" inceleyen Nassim Nicholas Taleb, bu olayların özelliğini (benim çevirimle) en kısaca (1) şöyle özetliyor:
"1. Olağan beklentiler alanının dışında. Geçmişe bakarak, daha önce, varlığı hakkında inandırıcı bir izin bulunmadığı türden (olaylar/olgular/şeyler/fenomenler)...
2. Ortaya çıkışları muazzam etkiler uyandırıyor...
3. Ortaya çıkışı sonrasında insan doğasını, (olay hakkında) bir açıklama bulmaya/kurmaya itiyorlar...
(Onu açıklanabilir hale getirmeye itiyorlar)"
Burada "Devrim" diye adlandıracağımız böyle olayların/durumların temel özelliği, Taleb'in izahıyla önemli ölçüde örtüşüyor: "Asla olmaz" denen bir şeyin, bir olayın, hiç beklenmedik bir şekilde yaşanıp, büyük bir sarsıntıya ve etkiye neden olması, herkesin kendisini o olaya göre konumlandırıp onu açıklamak için teoriler/hikayeler/tarihler uydurmak zorunda hissetmesi. "Uydurmak" diyorum, çünkü birazdan göreceğimiz üzere, bu olağanüstü olayların ve gelişmelerin, teorilerle/tarihle/mantıkla pek de alakası olmayabiliyor. Yepyeni bir kalitenin ifadesi olabiliyorlar. Ama "bilmiş" insanlar, kafalar rahat olsun babında, belli açıklamalar "buluyor" ve bunlardan biri de tarih içinde kabul görüyor -ta ki bu kez ontologların veya dermotologların ve bilumum "-ologların" bu kez kırmızı bir kuğu keşfetmelerine ve dükkanı kapatıp evlerine dönmelerine kadar! Olayları bir "Devrim" haline getiren, bu yepyeni niteliktir kalitedir. (Kantite değildir, yani nicelik/çokluk değildir) 

Bilinmezlik faktörü ve "uzmanlar"...

Televizyonlarda gerine gerine ahkam kesen uzmanların, herkesi ilgilendiren önemdeki olayları önceden tahmin etme oranının ne kadar (inanılmaz!) düşük olduğunu anlatan bir yazıyı bu blogda okuyabilirsiniz (2). Uzman tahminlerinin doğru çıkma oranı o kadar düşüktür ki, yapılan araştırmalara göre, uzmanların tahminlerini maymunlar yapmış olsa, veya bu uzmanlar zar atsalar, daha isabetli olacaklardır. Bu konuda somut verilere sahibiz.
"Olasılık Kuramı" (Wahrscheinlichkeitstheorie / Probability theory) diye bir şey duymuş olanların sayısı hiç de az olmasa gerek. Bu hesaplar, belli kurallar çerçevesinde işleyen (işlediği düşünülen) sistemlerde olasılık hesaplamak için iyidir, hesaplayanları ve hesaplatanları "teorikman" iyi avutur, ama 9 şiddetinde bir depremden sonra Tayland'ı vuran Tsunami'ye dair tek bir hesap/öngörü içermez. 1933'de oy sandığıyla iktidara gelen Adolf Hitler'in, modern tarihin en büyük felaketine yol açacağını da, kimse hesaplayamamıştır.
Bütün Bankalarda, Maliye Bakanlıklarda, böyle olasılıkları hesaplaya birileri vardır, bunlar gelecek tahminleri yaparlar, mesela yıllık "büyüme rakamları"nı hesaplarlar. Ama hiç biri, Lehmann Brothers'ın çökeceğini hesap edememiştir. Asıl sorun bilimin, bütün sistemler için hayat-memat meselesi olabilecek "bilinmeyen" faktörlerini anlamaya açık bir yapıda olmamasıdır. Burada hemen, "bilinmezlik faktörünü bilen bir sistematik var da biz mi bilmiyoruz" diyenler çıkabilir. Mesele, böyle bir sistemin olup olmaması değil, öyle bir sisteme açık bir mantalitenin olup olmamasıdır -E yok. O zaman sistem de olmaz, ama bu olmadığı/olmayacağı anlamına gelmez)
11 Eylül 2001 gibi, Gezi İsyanı gibi tayin edici olaylara ve onların büyük etkisine bakınca, uyuyan uzmanların gerçekten gereksiz bir millet olduğu sonucuna varabilirsiniz. (Bu sonuca varan çok sayıda düşünür var, Taleb de onlardan biri)
Dikkat çekici olan, dünyada hayatı değiştirip yeniden tanımlayacak kadar büyük önem arzeden böyle olayları -yani Devrim kalitesindeki olayları- büyük dünya resminin hiç bir yerine koyamayan, hesaba katmayan bir "bilimsel" dünyada yaşıyor olmamızdır. Bu konuda Dünyayı açıktan ikiye ayırıyorum: Dünyayı değiştiren devrimleri hesaba katıp ona hazırlıklı yaşayanlar ve devrimleri hesaba katmayıp onlara inanmayanlar. (Ben bu ikinci kategoriye şimdi kısaca "Muhafazakarlar"demek istiyorum).
Muhafazakarlar, devralıp muhafaza ettikleri şeylerin daima aynı kalacağı varsayımına göre yaşarlar, ona göre düşünürler ve ona göre "gelecek tahminleri"nde bulunurlar. Ama tarihten ve doğadan bildiğimiz kadarıyla, hayat, ille de belli kurallar dahilinde işlemez -hatta mantıklı bile değildir. Muhafazakarlık, bizim "Normallik" dediğimiz şeyi/düzeni kuranların da devrimler olduğunu hiç hesaba katmaz. Muhafaza edilen her betonlaşmış sistemin sonunda bir devrim bulunur, sistem yıkılır ve bunu hesaba/kitaba sığdıramayan bilimsel dünya analistleri de o devrimlerle birlikte giderler. Devrim, adı üzerinde, "önceden kestirilemeyen büyük değişim/dönüşüm" demektir, etkisi de bu bilinmezliğinden gelir. Devrimlerin gücü, daha öncesinde yaşanan şeylerden tamamen farklı olmasındadır. Burada, klasikkeşmiş (sosyo-ekonomik) "Devrim" tanımının dışına çıkmak istiyorum elbette. Bilimin aslında bu konuya ne kadar yabancı olduğunu anlamak için, adında "Devrim" bulunan kitapları incelemek bile oldukça tatminkar sonuçlar verebiliyor! Mesela sadece yarım saatimi almasına izin verdiğim "Die großen Revolutionen der Welt" (Dünyanın Büyük Devrimleri) adlı kitapta, İngiliz ve Fransız devrimlerinden "Sırp Devrimi"ne (1804), oradan Ekim Devrimi'ne (1917), "Kırgız Lale Devrimi"ne kadar (2005), sadece kapitalizm devri sosyal devrimlerinin anlatıldığını, kitabın yazarı da (3) pek farketmiyor görünüyor! Devrimin sadece toplumsal bir şey sayıldığı devir, aynı zamanda "Devrim" sözcüğünün/kavramının bugünkü anlamda icad edilip kullanıldığı devir olduğundan, önce bu kavramın tarihine kısaca bakmakta fayda var.

"Devrim" kavramının icadı...

Bu sözcüğü, bugünün modern dünyasına sokan ilk kişinin Nicolaus Copernicus (Kopernik) olduğundan eminim. Nürnbergli bir doktor olan Kopernik, boş vakitlerinde Matematik ve Astronomi ile ilgileniyor ve öldüğü 1543 yılında Johannes Petreius tarafından yayımlanan "De revolutionibus, orbium coelestium" kitabının başlığında, ilk kez Latince "revolutio" (altını üstüne getirmek) sözcüğünü kullanıyor. Bu lafı, gezegenlerin gökyüzünde dönen yörüngeleri üzerinde yön değiştirmeleri anlamında kullanıyor. Sözcük Astronomiye geçiyor, ilk kez 1688/1689'da İngiltere'deki Cormwell savaşları sırasında siyasi bir anlam kazanıyor ve "Eski güzel düzeni yeniden kurmak" anlamında kullanılıyor, nitekim İngiltere'de Krallığın yeniden inşasını da "Glorius Revolution" diye adlandırıyorlar. Ama "Devrim"in bugünkü anlamda olumlu bir "sosyal/siyasal/ekonomik köklü değişim" anlamında kullanılması, 18'inci yüzyıla has bir ilk.
Sol gelenekten gelenlere yabancı değildir: Karl Marx, ekonomi ve "üretim ilişkileri" konusunda uzun bir düstür çektikten, ve devrimi esasen kapitalizmin yıkılması üzerinden değerlendirdikten sonra, "Böyle altüstoluşları değerlendirirken, bilimin maddi dünyasında olanlarla, ekonomik siyasi dini sanatsal felsefi, kısaca ideolojik altüst oluşlar arasında ayrım yapmalı" diyor (4). Marx, devrimi, sosyal alanla sınırlamıyor. "Devrimler, tarihin lokomotifidir" sözünü mutlaka duymuşsunuzdur. Dünya Sosyalist Hareketinin en güçlü olduğu, ve "Devrimci" kavramının tüm dünyada benimsendiği dönemde Vlamidimir İlyiç Lenin de, (sosyo-ekonomik, siyasi) "Devrim" fikri konusunda bence önemli bir tesbitte bulunuyor ve "Ezilenlerin ayaklanması devrim için yeterli değildir" diyor. "Devrim olabilmesi için, sömürenlerin, eskisi gibi yaşayamıyor ve yönetemiyor olması gerekir. Alt tabakalar eski düzeni artık istemiyorsa, üst tabakalar da eskisi gibi yaşayamıyorlarsa, Devrim o zaman zafer kazanır." (5)

Doğada devrim...

Bu konuda kaynak çok, -ama ben, biraz da absürdlüğü nedeniyle Herbert Marcuse'nin fikirlerine şöyle bir değinip, hemen Yi Ching'deki devrim kavramına geçmek istiyorum. Marcuse, "fiziki dünya" çerçevesinde anlaşılan herşeyi kapsayan bir dünyada, devrim denebilecek fenomeni ararken, kendi kendine örgütlenen sistemlere bakıyor ve tabii organizmaların ortaya çıkışını görüyor. Bu arada kendisinden "Negentropie" terimini de öğrenmiş bulunmaktayım. Bolzmann'ın "düzen kurmak" teorisine uygun olarak "elementar yapıların inşası" diye özetleyebileceğim bir şey. Buradan, çeşitli yapısal örgütlenmelere bakıyor, kristallerin örgütlenmesi de buna dahil. Aseksüel DNA örgütlenmesine bakıyor ve -uzatmayalım- sonunda "Erotik" ve "Cinsellik" konusuna gelip, bu konuyu "Devrim" sayıyor!Konuyla tam da 1968 döneminde ilgilendiği için hiç de şaşırtıcı değil. Cinsel devrim onu da es geçmemiş olmalı (6).Marcuse, doğada Devrimin, bir gerginliğin mutlu bir şekilde gerginlikten kurtulup özgürleşmesi fikrini devrimin asıl özü sayıyor ve bu konuyu cinselliğe bağlaması da hoş aslında. Ama devrim fikrini sadece fiziğe bağlamak da yetmese gerek! Ruh, kalp, aşk falan da lazım. Şaka bir yana, Değişim/Dönüşüm kitabı Yi Ching'deki devrim mantığının "fizik ötesi" haliyle daha kapsayıcı olduğunu düşünüyorum.

Yi Ching'de "Devrim" ( Ge/革 ) kavramı...

Göçebe geleneğinden Çin kültürüne geçmiş olan Değişim/Dönüşüm yasasına nüfuz edebilen Yi Ching'de (7) devrimi ifade eden Heksagram, neşeli "Göl" işareti "Dui" ile ateşin işareti "Li"nin kombinasyonundan oluşur. Burada ana fikir, yaşam kaynağı suyun bulunduğu kuyunun çamurlanmaması ve suyun temiz kalması için yenilenip temizlenmesidir. Burada yaşam kaynağına ulaşmak ana fikirdir. Tabii bu sadece bir yanı. Asıl olan Dui ve Li sembolizmidir. Bu iki işaret, evin iki genç kızını temsil eder. Daha genç olan Dui üstte, daha ciddi ateşli Li alttadır. Bunun anlamı, ikisinin gücünü birbirine karşı kullanmaları demektir. En genel anlamı, Su ile Ateşin çarpışmasıdır. Burada üstün olan Dui (Su/Göl), gençtir, yenidir, neşelidir ve üstündür. Özleri birbirinden tamamen farklı olan bu iki işaret, birbiriyle ölümüne çarpışır, biri diğerini yoketmek ister. Ateş mi suyu buharlaştıracaktır, su mu ateşi söndürecektir. Buradaki işaret Yi Ching'deki "Su" değil, "Göl" işaretidir ve ateş gölü buharlaştıramaz! İşaretin "Devrim" anlamı taşıması biraz da bundandır. İki işaretin diğer kombinasyonunda Göl altta, Ateş üsttedir (o işarete "Kui/睽" denir) ve işaretler birbirlerini yoketmeye çalışmaz, birlikte etkide bulunurlar, çünkü genç kız kardeş üstten almaya kalkmaz, ablasına saygı duyar. Devrim işareti "Ge"de, küçük kız ablasına kafa tutar.
İşaretin iki çekirdek Trigramından üstte olanı Göğü ve Tanrı'yı işaret eden "Kien"dir. Buradan, ablasına kafa tutan neşeli genç kızın Tanrı'nın/doğrunun safında olduğu anlaşılır. Alttaki çekirdek işaret ise "Sun", yani rüzgar veya ağaçtır. Bunun yorumu da, Tanrı'nın devrime gerekli sağlamlığı sağladığı/sağlayacağıdır.
Sembolizm bu kadar. İşaretin yorumu çok daha ilginç, çünkü Çin kaynaklarındaki yorumu, (tıpkı Solcuların yaptığı gibi) toplum ve devlet işleriyle ilgilidir ve sembolizmine bayılırım!
Burada, büyüdükçe derisindeki desenleri değişen bir panter, bir kaplan anlatılır. İki farklı hayvanın adını yazdım, çünkü işaretin altı değişkeninde bu iki hayvana (ve ilkinde bir ineğe) atıfta bulunulur. İşaretin merkezi beşinci Yang, "Büyük adam bir kaplan gibi değişir / Yi Ching'e danışmadan istikametini bulur" der. Beşinci Yang, Ateş'in gözünde durduğundan, kaderinin ne olduğunu bilen birine işaret eder. Burada "Beyaz" renge atıfta bulunduğundan, Türk/Göçebe geleneğinde bunun "Dünyanın Batısı" anlamına geldiğini biliyoruz. İstikameti Batı'dır. Buradaki Yang bir de Göl işaretinin merkezinde durduğundan, "Sonbahar" anlamına da gelir. Hayvanların tüyleri sonbaharda uzar. Göçebeler devrim kavramını o yüzden bununla ilintilendirmiş olabilirler.
Devrim işaretinini Hükümdarlık edecek kalitedeki insanlara anlatan yorumcu, burada her zaman bir uyarı yapar, o da şudur: "Zorunda kalmadıkça sakın devlet/yönetim biçimini değiştirme." Buradan, yorumların siyasi yanını da görebiliriz.
İşaretin bütününün yorumlanmasında, (işaretin optik/reel yorumu) günümüze kadar ulaşan ana metinde iki kısa cümle yer alır:
"Gölde ateş, Devrimin işareti. Asil Ruhlu olan zaman hesabını yapar ve zamanları açıklığa kavuşturur."
İşaretin en genel yorumu anlamında da eski versiyonda şu cümleler yer alır:
"Devrim. Kendi gününde sana inananları bulacaksın. Yüce zafer, bıkmadan çabalamaya devam etmek sayesinde. Pişmanlıklar yok olur."
Yorum metinlerinde, devrimi yapacak olanların, hem halkın güvenine sahip olması, hem de devrimin zamanını bilmesi gerektiği söylenir. Burada, mutlaka doğru olmak, yapılanlar konusunda halkı aydınlatmak gibi uyarılar bulunur. Bence en önemli uyarı, "Sakın ha kendi çıkarın/kariyerin için davranma" uyarısıdır. Devrim, belli kariyerist şahısların çıkarları için yapılan bir şey olduğu anda bozulur. (Devrim) "Mutlaka halk için olmalıdır". Eğer bu şartlara uyulursa, "Devrim'de yaşananlardan pişmanlık duyulmaz."
Devrimlerin süreklilik arzettiği ve yaşamın doğal bir parçası olduğu da, burada vurgulanan mevsim değişklikleridir. Her mevsim bir diğerinden çok farklıdır ve birinden diğerine geçiş doğaldır.

Dipnotlar:
1. Nassim Nicholas Taleb, "The Black Swan. The Impackt of the Highly Improbable." 2007, Önsöz.
2. Konstantiniye Notları, "Aykırı düşünmek ve cesaret hakkında." 2013. (tıklayınız).
3. Jürgen Nautz, "Die großen Revolutionen der Welt." 2011.
4. Karl Marx, "Die Kritik der Politischen Ökonomie" (Ekonomi-politiğin Eleştirisi) 1859, Önsöz.
5. Wladimir Iljitsch Lenin, "Der 'Linke Radikalismus', die Kinderkrankheit im Kommunismus" (Sol Komünizm, bir çocukluk hastalığı) 1920
6. Herbert Marcuse, "Konterrevolution und Revolte" 1973.
7. I Ging (Richard Wilhelm çevirisi) 1924.

Gezi Parkı'nda doğan Türk Devrimi'nin 7 aşaması

Bu spekülatif yazı, Türkiye'nin çehresini değiştirecek Devrim'in 31 Mayıs 2013 - 2015 Ortası arasında göstereceğini düşündüğüm tahminî 7 yükseliş dalgasını ve doğduğu zaman kalitesinin özelliklerine kısaca değinecek..
Devrimci etkinin, Mayıs ayının son haftasında başladığını ve 31 Mayıs'ta patlayıp, tarihe imzasını attığını biliyoruz. Bu tarihten sonraki ilk on günü Devrimi belirleyen ilk önemli yükseliş sayıyoruz.
İkinci yükseliş dalgasının Temmuz ayının sonuna doğru yaşanabileceğini sanıyorum, ama bu yeni yükseliş, 31 Mayıs ve sonrası yaşanan on günden daha farklı bir görünüm arzadebilir. Devrim sadece sokak ve slogan demek değildir. Bunların dışında ve sokakla birlikte çok daha büyük etki uyandırabilecek yöntemlere yönelebilir -ki, ben "İnsanları dönüştürmek" ve "Hadeflere ulaşmak" bakımından çok daha derinden bir etki uyandırabileceğini düşünüyorum...
Devrim'in ikinci aşaması, birinci aşamadan sadece daha güçlü ve daha sonuç alıcı olması bakımından değil, halkın ruhuna tam anlamıyla nüfuz edebilmesi ve başarıları açısından da önemli olabilir. Birinci aşamadan farklı olabileceğini düşündüğüm bu aşama, "Hayallerin Gerçekleşmesi" diye özetleyebileceğimiz yüce bir zaman kalitesinin etkisi altında yaşanacağından, dünya çapında önemli bir durumun doğrudan parçası olabilir. Malum, Gezi tekil bir devrim değil. Başta Brazilya olmak üzere Mısır'da da benzeri hareketler yaşanıyor ve Taksim/Türkiye, buralara örnek oluyor.
Suriye Savaşı'nı önleyen Türk Devrimi, başarıya ulaşıp bütün eski kurumların, anlayışların, siyasi düşüncelerin, dünyaya bakış tarzlarının sağlamasını yapadursun, bu harekete karşı durmanın kesinlikle mümkün olmadığı da yavaş yavaş anlaşılıyor. Devrim, Muhafazakarlığın 1980 darbesinden devralıp "muhafaza" ettiği tüm eski engelleri ve yeni inşa ettiği tekadamcı totaliter rejimi, son zerresine kadar teste tâbi tutacak ve demokrasiye/özgürlüğe ters herşeyi zaman içinde tamamen tasfiye edecektir. Devrimin ikinci aşaması, bu sallantıya/teste dayanamayan ve tamamen takaza/gereksiz olan yapıların düşmeye başlayacağı aşamayı gösteriyor olabilir. Kasımın ilk haftasında başlayabileceğini tahmin ettiğim üçüncü aşamayla birlikte 2013'deki bu üç dalganın, Türk Devrimi'ni, evrensel yeni bir Devrim örneği haline getirebileceğini düşünüyorum.
Türk Devrimi, dünyada 1960'larda başlayıp 1968'de zirvesine ulaşan 68 devrimiyle, cinsel devrimle (doğum kontrol hapının bulunması sonrası), ve Çin Kültür Devrimi ile (benzeri zaman kaliteleri etkisinde gerçekleşmeleri bakımından) akrabadırlar, ama 31 Mayıs, onların hepsinden ayrılan çok önemli pozitif/olumlu özelliklere sahip -ve bu özellikleriyle bundan sonra dünyaya örnek olacaktır.
31 Mayıs Türk Devriminin özgün özelliklerinin başında, şiddete kesinlikle karşı olması, muazzam bir hiciv/mizah dili kullanması, yüksek bir hümanizm sergilemesi, açık/samimi/dürüst olması ve kesinlikle önderliksiz/spontan olmasıdır. Bunlar ileride elbette çok tartışılacak, ama 2014'de yaşanacağını tahmin ettiğim üç dalgadan daha önemli saydığım bu ilk üç dalganın devrime asıl şeklini vereceğini düşünüyorum.
Türk Devrimi, Atatürkçülükten İslamcılığa kadar uzanan bir dizi eski fikir ve ideolojiden olumlu anlamda kopuş ve yepyeni bir yaratıcılığa yelken açışa işaret ediyor. Bu ruh atmosferinden doğacak muazzam yüksek kültürün, zengin sanatın ve yeni bir siyaset türünün dünyaya örnek olacak şekilde geliştirileceğini düşünüyorum. Türkler geçmişlerine/tarihlerine gerekli saygıyı gösterip onların üzerine yepyeni bir Türkiye kuracaklar ve şimdi bu sürecin başında bulunuyoruz.
Devrimin son dalgasının 2015'in ilk yarısında yaşanacağını ve ardından 2024'e kadar sürecek bir kurumsallaşma devrinin geleceğini sanıyorum. Tabii bunlar tahmin. Yaşayıp göreceğiz...

31 Mayıs Devrimi'nin özgün zaman kalitesi hakkında

Geçen yılın Şubat'ında, 2013 yılının tam ortasında başlayacak zaman kalitesinden bahsederken, değişim/dönüşüme dair yazdıklarım oldukça muğlaktı, çünkü o dönemde devrimin nasıl birşey olacağını ayrıntılı bir şekilde tahmin etmek çok zordu. Geleceğe doğru tahminler yapmak, en azından şimdi, bir yıl öncesine göre daha kolay. Bu kısa yazının amacı, geçen yılın başında yaptığım tahminleri geleceğe doğru yeniden ele alıp biraz daha genişletmek. (Yazı için tıklayınız)
31 Mayıs'ta başlayan devrimci değişim/dönüşüm'ün en genel hatları konusunda yaptığım tahminleri değiştirmiyorum.
1. Bu tahminlerin başında, Türklerin malum aşağılık kompleksinden kurtulacakları ve eski ezikliklerini üzerlerinden atacakları yönündeydi. Nitekim 31 Mayıs isyanıyla Türkler, Osmanlı'nin çöküş dönemi 19'uncu yüzyıldan beri ilk kez, Kurtuluş Savaşı döneminde olduğu kadar büyük bir saygılık/prestij kazandılar. Batı'nın Türkleri bir türlü eşit partner olarak kabullenemediği ruh hali, hem Batıdan hem Doğudan yıkıldı.
2. İdare-i maslahatçı vasat müteahhit Muhafazakarlar zihniyeti, sahiden de aşıldı. Hatta bu zihniyetin tam bir çöküş yaşayarak tüm argümanlarını yitirdiğini de söyleyebiliriz.
3. Halkta büyük bir rahatlama yaşandığı da doğru çıktı, çünkü Türkler, İslamcı Muhafazakarlığın kurduğu korku imparatorluğunu yıktılar ve birlikte durarak ne kadar güçlü olduklarını anladılar. Bundan sonra üzerlerine gelebilecek baskı unsuruna karşı nasıl tepki vereceklerini de biliyorlar.

***
Şimdi daha dikkatli bakmaya çalışacağımız 31 Mayıs - Şubat 2015 döneminde benim hala anlamakta zorlandığım nokta, bu dönemin askeri/militarist karakteridir. Malum olduğu üzere Gezi hareketi, miltarizmin tam tersine, Suriye'de başlayabilecek büyük bir savaşı önlemiştir. Şimdilik bunu, devrimin ilk önemli kazanımı sayıyorum. Savaş faktörün tehdidi altında olunduğundan, gösterilerin/protestoların mutlaka barışçı ve pasif eylemler olmasını, öyle kalmasını önemsiyorum. Belki de bu faktörü, savaşın önlenmesi diye okumamız gerekiyordu ve ben bu noktada yanıldım. -Umarım savaş olmaz ve bu tehdit tamamen ortadan kalkar.
Devrimin amacının, Türkiye'yi ve Türk Halkı'nı dünyanın birinci sınıf demokrat ülkeleri ve birinci sınıf halkları seviyesine çıkartmak olduğunu, Türklerin yeni uygarlık hamlesi olduğunu, tekrarlayayım. Devrim çok kesin bir değişime işaret ettiğinden, onun getireceği somut değişikliklerin istikameti konusunda artık daha kesin tahminler yapabiliriz.
31 Mayıs Ruhu, değişim/dönüşümün de ruhudur ve bu tarihten önceki tüm sosyolojik/kültürel/siyasi verileri de yeniden değerlendirmemizi zorunlu kılar.
31 Mayıs Ruhu ışığında, artık gereksiz görülecek birçok kurumun veya kurumsal (kemalist ve/veya muhafazakar statükocu) ideolojinin/mantalitenin ortadan kalkma ihtimalini göz önünde bulundurmalıyız. Gezi Hareketi ve Gezi Mantalitesinin halkın tamamını kapsayan özelliklerine bakarak, hangi anlayışların ve kurumların gereksizleştiğini tahmin edebilirsiniz. Ben bu alanı oldukça geniş tutmak taraftarıyım, çünkü 2015 başında sona erecek hızlı değişim/dönüşümün ardından, daha yavaş ve daha uzun sürecek bir yeniden yapılanma dönemi yaşanabilecektir. 2024'e kadar devam edeceğini tahmin ettiğim bu dönemin sonunda, Türkiye'nin yepyeni bir Uygarlığın merkezlerinden biri haline gelecek kadar önemli bir diyar olacağını düşünüyorum. Yani birçok şey zaman içinde 31 Mayıs ruhuyla değişecek ve yeni bir stabil konum edinebilecektir.
Değişecek kurumların başında, Demokrasiyi, Diyaneti, Türkiye'nin dış ilişkilerdeki yeni konumunu, kültürel/sanatsal patlamayı falan sayabiliriz. Ama detaylar kuşkusuz, herkesin kendi ilgi alanı dahilinde daha kesin şekillenecektir. Ben en çok, karikatür haline gelmiş Erdoğan tipi Post-Demokrasinin değiştirilip Katılımcı Sahici Demokrasi haline getirilmesi pratiğinin, tıpkı Gezi Eylemcileri, duran Adam ve diğer eylemlerde olduğu gibi dünyaya örnek olabileceğini düşünüyorum, bu konuya önem veriyorum. Ekonomide de benzeri reformların yapılabileceğini, yaklaşan krizden, değişerek çıkılabileceğini tahmin etmek istiyorum. (Bunlar dileklerim!) Tahminlere dönecek olursak, geçmişte Türkiye'nin ve Türklerin ayağına bağ olan tüm siyasi yapılanma türlerinin, bürokratik yapılanmaların ve eski ideolojilerin (Kemalizm, İslamcılık, Ortodoks Solculuk, Eski azınlık/çoğunluk Milliyetçilikleri) aşılacağını, bunların önemsizleşeceklerini sanıyorum.
İster "Atatürkçülük" veya "Kemalizm" diye ifade edilsinler, ister "Kürt olmak", "Müslüman olmak" diye ifade edilsinler, geçmişten gelen ve insanlara sığınılacak liman olan eski ideolojilere gerek duyulmayacağı bir atmosfere doğru yol alıyor Türkiye. Türkler, eskiden sığındıkları bu ideolojilerin ve kimliklerin, artık kendilerine ayak bağı olduğunu daha iyi anlayabilirler. Şimdi yeni bir Çağ başlıyor ve Türkler yepyeni bir uygarlık deneyimi yaşayacaklar. Bunun için tarihleriyle barışık bir şekilde, ona saygıda kusur etmeden geleceğe bakmayı öğreneceklerini sanıyorum. Bunun ilk güzel örneklerini 31 Mayıs sonrasında verdiler. 31 Mayıs Ruhu, bu eski anlayışları şiar edinmeye gerek olmadığını şimdiden göstermiştir ve ülkenin tarihine ve tarihi şahsiyetlerine saygı duyduğunu da her fırsatta kanıtlamıştır. Ama Gezi Hareketinin herkesi birleştiren ruhu, bütün ideolojilerin üzerindeki insani/kutsal değerlere ulaşan yeni bir kanal bulmuştur. Devrimin asıl özü de buradadır zaten.
Gezi hareketine güç veren etki devam ediyor. İnişli çıkışlı bir grafikle birbuçuk yıl sürecektir ve asıl etkisi, bilinçaltında işlemektedir. Bu hareketin tavizsiz Hümanizmi, Özgüveni ve evrensel insani değerlere bağlılığı, insanları (onlar olayın sıcağıyla henüz pek farkına varmasa da) değiştirmektedir. İstisnasız herşeyin sarsılacağını ve kendini yeniden tanımlayacağını, dönüşeceğini söylemek mümkün. Bu etki, kesinlikle olumlu bir etkidir ve en tepe noktasına da erişmemiştir -çünkü daha başındayız. Eğer bir tahmin yapmak gerekirse, devrimci değişim/dönüşüm döneminin en yüksek enerjiye/potansiyele ulaşacağı dönemin, 2014 yılı ortası olabileceği (hatta 2014'ün ikinci yarısını bulabileceğini) söylenebilir. Bu değişim/dönüşüm, AKP iktidarı/devleti tarafından temsil edilen Eski Türkiye'yi ve onun zihniyetini tamamen tasfiye edip feci şekilde ezebilir. Buradaki şiddet potansiyeli, AKP'nin bu gerçeği kabulüyle orantılı olabilir. Eğer AKP bu döneme uyum sağlarsa, kuşkusuz herşey çok daha kolay ve kansız olacaktır.
Geçen yıldan bugüne, "İktidar ve Muhalefet ötesi Üçüncü Güç" diye tarif ettiğim Gezi Hareketi, yolda olduğunu göstermişti. İnsanların yaşam biçimlerine karışmaya başlayan ve yobazlaşma emareleri gösteren İktidara karşı tepki ve infial, bir kıvılcım bekliyordu. İktidar, ne yapacağını bilemediği bu "sorunu" ile sonunda yüzleşti ve mücadeleyi en başında kaybetti. 31 Mayıs ve onu izleyen iki hafta, bu sürecin nasıl birşey olduğunu/olacağını gösteren bir mikro kosmostu. Gezi Ruhu, sadece şimdinin gençliğini değil, üç neslin gençliğini etkileyecek ve şekillendirecektir. Türk Hükümeti, bu sele kapılmış biri gibi onunla sürüklenmektedir. Sürüklenme, daha sonra çok daha büyük zirveler yapacaktır. Ama daha ilk zirve bile onu felç etmeye yetmiştir. Hükümetler, Partiler, Demokratik Sistem, Ekonomi, bu hareketin dünüştüreceği şeylerdir. Bunu iyi anlayanlar, Yeni Türkiye'de daha avantajlı bir yerde olacaklardır elbette. 31 Mayıs dönemi, 2015'e kadar Türkiye'nin ve Türklerin gelişimi için muazzam önemdedir. Bu yüzden herkes, onu geçmişe bağlayan safralardan ve gereksiz abartılardan kurtulmalı, Tarihiyle barışık olmakla beraber tarihinin esiri olmaya son vermelidir. Şimdi yeniden tarih yazma zamanı...