Üçüncü Dünya Savaşı mı, Sistem Savaşı mı?

Türkiye’nin kuzeyinde ve güneydoğusunda, bütün dünyanın gözleri önünde iki savaş yaşanıyor. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, 2022’de başlamıştı, beklenmedik şekilde hâlâ tüm hızıyla sürüyor. Güneydoğuda, 28 Şubat 2026’dan beri de ABD ve İsrail, İran’a karşı bir saldırı savaşı yürütüyor. Bu iki savaş da, neredeyse ilk gününden itibaren bütün dünyayı etkiliyor, çünkü Gaz ve Petrol üretimiyle/ticaretiyle yakından ilişkili. İran’ın savaşı, İran Körfezi’ne ve saldırıyı destekleyenlere yayma girişimi, başta bölge ülkeleri olmak üzere dünyada, “Dünya Savaşı mı?” sorusunu gündeme getirdi. Hayır, çok daha ilginç bir durumla karşı karşıyayız. Bazı savaşlar ilk kurşunla başlar, bazı savaşlar da sistemsel bir geçiş dönemiyle ilgilidir. Şimdi, ikincisi yaşanıyor. Bu bir “Sistem Savaşı”. Işlemeyen eski sistemin değişimini hızlandıran bir savaş.

   Günümüzde devletler arasında yapılıyor görünen çatışmalar, özellikle İran ve Ukrayna özelinde yaşanan savaşlar, dışarıdan göründüğü gibi güç blokları ve ittifaklar arasında değil. Yani, bugünün moda deyimiyle “Batı ile Doğu arasında” değil, zira klasik anlamda bir savaştan söz etmek de kolay değil. Bu, dünya jeopolitik ve sosyoekonomik sisteminin dokusunda oluşan bir çözülme, sistemin tüm dünyayı kapsamakta zorlanmasının iyice görünür hale gelmesi gibi bir durum. Daha doğrusu, zaten var olan bir zaafın, onu bugüne kadar gizlemiş olan sistemin gücünü kaybetmesiyle iyice görünür hâle gelmesi.

   Günümüzün dronlu/mronlu, yapay zekalı “cerrahi müdahaleli” modern savaşları, eskisi gibi toprak elde etmek için yapılmıyor. Savaş hedefleri, “Bu toprak kime ait?” sorusu yerine şu sorunun yanıtında ifade buluyor: “Gerçekliği organize eden sistemleri kim kontrol ediyor?” Asıl savaş alanları, enerji, bilgi, finans kapital ve teknoloji. Savaş gemileri, roketler ve eli sopalı haritabaşı söylemleri de, yaşanan Sistem Savaşı’nın somut semptomları. Füzeleri birer ölümcül işaret fişeği saymak mümkün; asıl savaş daha derinde, dünya sisteminin görünmez mimarisinde yaşanıyor.

   İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan düzen, sadece jeopolitik bir yapı değil, aynı zamanda bir istikrar, ilerleme, ekonomik büyüme ve refah vaadiydi. BM gibi kurumların taşıdığı, ABD ve NATO, SSCB ve Varşova Paktı gücüyle korunan, liberal ve reel sosyalist ideolojilerle meşrulaştırılmış bir vaat. 1991’de SSCB’nin sona ermesiyle, geriye sadece “neoliberal” bir vaat ve Çin’in yükselen “parti kontrollü neoliberalizmi” kalmıştı.

   “Dünya Savaşı oluyo” diyenler esasen Astrologlar olduğundan ve 2021 sonrası yeni dönemde etkileri çok arttığından, konuyu astrolojik açıdan da yorumlarsak, “Plüton’un Kova burcuna geçişi ile başlayan süreç bir reform değil, bir dönüşümdür” diyebiliriz. “Plüton, keyfi olarak yıkmaz; mevcut olanı, artık formunu kaybettiği için yıkar. Kova ise sadece yeni bir şey kurmaz, sistemin kendisini yeniden düşünür.” Kısacası, sadece siyasi aktörlerin güç sıralaması içindeki yerlerinin değişmesi değil, oyunun kurallarının değiştiği ve yeniden yazıldığı bir dönem yaşıyoruz.

   Cepheler varmış gibi görünse de, artık cepheler net değil. Kafa karışıklığına neden olan bu durum, herkesin farklı yorumlara savrulmasına ve 20’inci Yüzyıldan devralınmış kavramların işlemediği bir söylemsel kaos görünümüne neden oluyor. Günümüz çatışmaları net cephelere sahip olmadığı ve üst üste binen çeşitli katmanlardan oluştuğundan, yerel bir savaş bile küresel piyasaları sarsabiliyor. Bir başkentte alınan karar, başka bir kıtadaki tedarik zincirlerini değiştirebiliyor. Dijital bir saldırı, bir devletin altyapısını çökertmeye yetebiliyor. Sistem Savaşı, sınır/mınır tanımıyor. Savaş hem askerî, ekonomik, hem teknolojik ve psikolojik; hem görünür hem görünmez. Ve en önemli özelliği, giderek kontrolden çıkmakta olduğu görünümü.

   Iran savaşını uzun uzadıya gizli planların bir sonucu olarak görmek, kolaycılıktır. Aynı şekilde onu sadece tesadüflerle/astrolojiyle açıklamak da saflık olur. Gerçek, bu ikisinin arasında bir yerde. Savaşa taraf olan “oyuncular” elbette bilinçli hareket ediyor, çıkarlarının peşinden gidiyor, belli kararlar alıyorlar. Ama bunları, artık kendilerinin kurmadığı, yeni bir çerçeve içinde yapmak zorunda kalıyorlar. Tarihî bir dönüşüm, o yeni çerçeveyi dayatıyor. Eskinin çizgisel/linear zaman anlayışına göre değil, döngüsel zaman anlayışına göre daha iyi açıklanabilen bir dönem (Astrolojinin bu kadar popüler hale gelmesinin nedeni de bu).  

   Sistemler kendi sınırlarına dayandığında doğan gerilim, çoklu çatışmalar doğurur ve gerilimi aşmanın yolu da yeni bir sisteme geçişle olur. İnsanlar ve devletler, çoğu zaman bunu pek farkında olmadan, bu gerginliğin taşıyıcısı hâline gelir. Ortaya çıkan paradoks, yürütülen savaşların kontrolden çıkması, planların şaşması, gelişmelerin kendine yeni yollar bulmasıdır. “Savaş ne zaman bitecek” sorusu da bu bağlamda yanıtsız. Sıcak İran Savaşı, belki yaz gelmeden birmiş olacak, ama başka kanallarda devam edecek. Sistem Savaşları, 20’inci Yüzyıldan bildiğimiz klasik bir savaşlar gibi sona ermez, bir tarafın teslimiyetiyle bitmez, net bir zaferle de kapanmaz. Sistem savaşı, dönüşerek çeşitli alanlarda süren bir savaş demektir. Sıcak çatışma sona erebilir, silahlar susabilir, anlaşmalar imzalanabilir. Ama bu, çatışmanın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Savaş sadece şekil değiştirir.

   Ortaya çıkmakta olan, eski anlamda yeni bir hegemonya değil. Artık, tek bir “imparatorluk” dünyaya hükmetmeyecek. Eskisinin yerine, daha karmaşık bir yapı doğuyor. Yeni düzen, birbirine paralel kendi evrenlerinde diğerleriyle rekabet halinde yaşayan çok kutuplu bir jeopolitik/sosyoekonomik düzen olacak. Bunlar arasında üç evren kendini gösteriyor. Ilki, kendini yenilemeye çalışan, ama özünden de vazgeçmeyen bir “Genişletilmiş Avrupa ve demokratik yeni Batı modeli”, pazar hakimiyeti, uzun vadeli planlamayla ilerleyen “devlet kontrollü refah üreten Çin modeli” ve petrol/gaz kaynaklarını kontrol eden egemen “Avrasya modeli”. Sistemin değişim/dönüşüm aşamasında ortaya çıkan ilk sistemsel saflaşma bu yönde. Fakat bunlar da birer geçiş formundan ibaret ve tamamlanmış yapılar değiller ve bu halde kalacaklarının da bir garantisi yok. Çağımızın en önemli gerçeği, bunlardan “hangisinin kazanacağı” ile ilgili değil. Asıl mesele, Sistemin kendisinin bir sorun hâline gelmiş olması.

   İnsanlık, bir arayış sürecinde. Arayışlar, çatışmalı çelişkili süreçlerdir ve yeni sistem kuruluncaya kadar kaçınılmazdır. Çünkü sona eren sadece bir düzen değil, bir dünya tasavvuru. Çağımızın savaşları, kazananı olmayan, yeni bir dünyanın doğuşunu muştulayan doğum sancılarına benziyor. Neyin doğacağı henüz net değil. Ama, dünyanın eski hâline dönmeyeceği kesin. Henüz adını koyamadığımız postkapitalist bir geleceğe doğru ilerliyoruz. Birden yeni bir düzene de geçilmeyecek, onun yerine hibrid düzenlerle hayat devam edecek. Bunun bilincinde olursak, çok hareketli ve “sonu belirsiz” görünen bu dönemde, kişisel ve toplumsal mutluluğumuzu daha kolay kurup koruyabiliriz.