Konulardan konu beğenememek ve bir "yokoluş" meselesi

Türkiye'deki konu kısırlığını anlamak için başka ülkelerin gazetelerine bakmanız yeterli. Bulgaristan'ın, Yunanistan'ın, Çekya'nın, hatta Sırbistan'ın basınındaki konu zenginliği bile daha büyük. Türkiye'de dergi okurunun da gerçekten de çok küçük bir kesim olduğu düşünülecek olursa, bu ülkede İslamcılık gibi bir geriliğin nasıl bu kadar tutabildiğini anlamaya başlıyorsunuz, çünkü tek konu, İktidar ve onun dipsiz abuklukları. Bazen bunlara sürekli reaksiyon göstermek zorunluluğunun bile bu ülkenin basiretlerini bağlayan önemli faktörlerden sayılması gerektiğini yüksek sesle söylemek gerekiyor.
Çok önemli bir çağda yaşıyoruz...
Bunun öneminden bahsediyoruz ama herkes anlamak istediği kadarını anlıyor. Dünyayı siyasetten ibaret sayan kasaba tipi politika eşrafı ve onların "yazar" sayılan laf cambazı türününe itiraz edenler var elbette -hiç de az değiller. Bunlar arasında, adam gibi hakaniyetli bir politika ve demokrasi için ömrünü yiyenler çok. Sonuçta demokrasi kurulacak, herkes muradına erecek... Öyle mi? Yoksa çok daha başka şeyler mi konuşulmalı? Bazılarına göre -ki bunların arasında ben de bulunuyorum- kültürün, sanatın, hatta bazı yeni teknik gelişmelerin, doğaya daha uyumlu bir yaşamın öneminden sözedenler var. Türkiye'de bir çeşit lüks sayılan bu düşünce tipi, "halkımız ezilirken biz nasıl caz dinleriz" gibi bir tür Sol "zühdî cinsi" tarafından da daima küçümsenmiştir, çünkü Osmanlıcı avanakların "Dünya Devleti" olmak isteyip bunun sadece babalanmakla yapabileceklerini sanıp alemin palyaçosu haline gelmeleri konusuyla, kuru demagoji ve kuru Leninist terminoloji kullanarak halkları kazanacağını düşünenlerin "halk için sanat"ı akrabadır. Tabii, politikayı kutsayan anlayışların akrabalığı konusundan çok daha önemli bir durumdan bahsediyoruz, kültürden falan da öte bir mesele söz konusu: İnsanlığın Yeryüzündeki varlığı...
Kapitalist sistemin çökme alametleri göstermesi ve Dünyanın zıvanadan çıkması, kapımızın önündeki savaşa girmek-girmemek, bütün bunlar kısa vadeli konular ve elbette Türkiye'yi öyle veya böyle önemli ölçüde değiştirecek olaylar, ama şu malum kalıplardan tamamen sıyrılıp olaya biraz -sadece- 'İnsan Olmak' açısından bakalım. Bakmak zorundayız...
Kapitalizme son onbeş yıldır karşı olmamın asıl nedeni, daha önceki hayatımda Solcu olmam değil sadece. Arada bir otomatik ilişki yok. Daha öncesi klasik bir Sol ilişkisiydi, şimdi kapitalizme karşı olmamın nedeni, -insanların kurduğu- bu "maddeci/maddiyatçı" sistemin insanlığın Yeryüzündeki varlığını tehdit etmesi. Bu nedenle kapitalizme karşı olmak için ille de Solcu olmak gerekmiyor, yeterince duyarlı ve gelecek konusunda samimiyseniz, kapitalizme karşı oluyorsunuz zaten, bu insanın kendine ve dünyaya karşı dürüstlüğüyle ilgili bir durum.
İnsanlığın varlığının tehdit altında olması ne demek? "Tıpkı dinazorlar gibi yokolabilir" demek. Bazıları, "bizden sonra tufan" da diyebilir tabii -cık, öyle değil.
Şu anda büyük bir yokoluşun tam ortasında yaşanıyor ve bu ülkede insanlar "Tayyip'e bakmak"tan, sanat-kültür-doğa bir yana, insanlığın nasıl yokoluşun eşiğinde yaşadığını görmüyor, üstelik bunu konu edinen kimse de yok, oldumu da "lüks" sayılıyor. Konudan az buçuk haberdar olanlar da "Saldım çayıra Mevlam kayıra" anlayışına sahip, ama Mevlam dinazorları kayırmamıştı insanları neden kayırsın ki, onlarla akraba falan mı? Bu konularda amca-dayı ilişkilerinin sökmediğini, onca duanın da havada kalacağını ve "Tanrı'dan yardım" gelmeyeceğini herkes bilmek zorunda. Mucizeler olabilir elbette, ama o mucizeler şimdilik "negatif" mucizeler şeklinde, insanların aleyhine işliyor...
Bu yazının ana fikrini peşinen yazmak gerekirse, şöyle bir cümle kurabiliriz: Birbirinizi yemekten derhal vazgeçin ve basit, tüketici olmayan bir yaşam tarzı benimseyip bağımsız enerji kaynaklarına yönelin ve "herşeye" hazırlanın. Bunun için ille de "iktidara gelmek" şartını arayanların nasıl büyük bir yanılgı içinde debelendiklerini söylemeye gerek yok. Müzmin muhalefetin hali-vakti yerinde. En "zengin" Türkler de iktidar taraftarı değil, muhalifler...
Mucizeler şimdilik nasıl oluyor da insanlığın aleyhine işliyor?
Bir örnek verelim:
En son ne zaman gece kurbağa vraklamasından uyuyamadınız?
Eskiden kurbağa sesi diye bir olgu vardı. Evet şehirler daha iptidaiydi, ama şimdi dağda kırda bayırda da, bataklıklarda da vraklama duyulmuyor. Bu elbette kimsenin umurunda değil, hatta uykusu tatlı olanlar için iyi bir şey bile sayılabilir. Ama yeryüzünde tam da bu günlerde Amfibilerin (yani tüm kurbağa ve akrabası hayvan türlerinin) hızla soyunun tükendiğini biliyor muydunuz? Konu 1980'li yılların başında farkedilmiş. Tropikal bölgelerde yaşayan kurbağa türleri kitle halinde ölmeye başlamış. Kurbağaların soyunun tükenmesi tehlikesi, soyu tükenmekte olan birçok başka hayvana kıyasla 45.000 kat daha fazla. "E ne var bunda?" Diyecek olursak, şu var: Amfibiler yeryüzünde yaklaşık 300 milyon yıldır yaşıyorlar, yani dinazorların ortaya çıkmasından çok daha önceki zamanlardan beri. Buraya Arıların kovanlarından çıkıp nasıl kaybolduklarından, Einstein'ın "Arıların ölümünden sonra sıra insanlara gelecek" sözünden ve soyu son 30 yıldır tükenmekten olan sayısız hayvandan bahsetmeyeceğim. Yeryüzündeki hayatın 500 milyon yıllık tarihinde, bugünkü gibi -tek insan neslin yaşam süresi içinde- bu kadar kısacık bir zaman diliminde bu şekilde geniş bir soy tükenmesi örneği sadece 5 kere yaşanmış. Ve altıncısının nedeni insanın kurduğu kapitalist düzen.
Yapılan araştırmalara göre kurbağaları bir görünmez mantar cinsi öldürüyor. Mantarın varlığı tesbit edildikten sonra, bir yerden ortaya çıkmayıp dünyanın dört bir yanında her yere yayıldığı anlaşılmış. Bu mantarın, "Kurbağa bacağı" yemeği ile alakasını anladıklarında, inip kalkan sayısız kargo uçağının Dünyanın her yerine bu mantarı nasıl yaydığını da anlamışlar ama iş işten geçmiş. Mantarı çamaşır suyuyla silince ölüyor, yani kurbağalara eski yaşam ortamlarını verebilmek için Amazon ormanlarından başlayarak tüm Dünyanın çamaşır suyuyla silip temizlenmesi gerekiyor! "İyi" ihale konusu! bu "iş" için de olsa olsa odunist İslamcı "işadamları" ihaleye girer her halde...
Sıra insana ne zaman gelir? Umulandan daha çabuk...
Durum bu kadar vahim...
Sorun kapitalizm falan olmaktan da çıkmış durumda. Artık sorun, bizzat insanlığın kurduğu, doğaya uyumsuz "uygarlık" türleri -hepsi...
Herşeyin bir elli yıl daha böyle süreceğini sanmıyorum. Çocuklarınıza şimdiden iyi bakın. Onların çok büyük bir çoğunluğu, 60 yaşını asla göremeyebilir...

Fotoraf: Marion Beckhäuser

Dürüstlüğün "gülünçlüğü" ve iki 'Gerçek' arasında mental Dünya Savaşı

Televizyon seyretmiyorum, ama ara sıra televizyona yakalandığım oluyor. Bu gün orta boy bir markette yakalandım. İstanbul'un lüks semtlerinden birindeydim, dükkanda benden başka sadece bakkalın kendisi ve yakını/tanıdığı olduğunu sandığım biri daha vardı ve ekranda Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı'nı kastederek, "Tarafsızlığı üzerine namusu ve şerefi üzerine yemin etti" dedi, "Namus ve şeref senin için ne anlama geliyor?" diye sordu. Çok ağır sözlerdi. Cümlesini tamamlayıp, sözlerinin anlamını pekiştirmek için bir an durunca, bakkal gülmeye başladı. Kılıçdaroğlu'na gülüyordu...
Hani "Onca yolsuzluk soruşturmasına rağmen (bir kısım) halk İslamcıları neden seçiyor?" diye beylik bir soru var ya... İşte o soru aklıma geldi benim de. Adamla aramda selam-sabah olduğundan, "ortalık da çok karışık" gibi saçma bir laf yumurtladım ama benim cümlem, iletişimin ve ortak dilin olmadığı yerde karşındakine kibarlık adına söylenen "Veri gut" gibi bir dolgu malzemesiydi sadece. Bakkal benim lafıma usulen kafa sallamakla yetindi...
Bu diyalogsuzluk ve CHP'nin -sadece İslamcının gözünde düştüğü- "komik" durum, aslında iki farklı dilin konuşulmasından ve CHP'nin bunun pek farkında olmamasından kaynaklanıyor. Bu durumun ardında yatan asıl sorunun niteliğine en çok yaklaşan politikacı Sergey Lavrov oldu bence. Rus Dışişleri Bakanı, "Türkiye yönetiminin gerçek Dünyayla bağlantısı koptu" derken, sadece Ortadoğu ve Dünya siyasetinin gerçeklerinden kopuştan bahsetmiyordu, "gerçeklerden" bahsediyordu. Ne dediğini bildiğini sanıyorum, çünkü sözleri, çağımızdaki asıl sorunun kökenini, neden savaşıldığını bir tek cümlede özetliyor. Konuyu çok daha uzun bir cümleyle açayım:
"Gerçeği kendi yasalarına göre değil de, "Din Alimleri"nin/ruhbanın Kur'an'dan yaptıkları alıntıları eğip bükülerek kurguladığı sözel haliyle ele alıp, kendi iktidar gücü/imtiyazına hizmet eden kullanışlı bir hale getirmek edimi ve kendi dışında hiç bir kudsiyet tanımayan benmerkezci, sözel aklının zıvanadan çıkmış aşırı biçimi" ve onun Gerçeğe karşı savaşı.
Mental bir savaş...
Benmerkezci laf bazlı dandik gerçek, sahici Gerçek'e meydan okuyabiliyor, çünkü sahici Gerçeğin de bazı sorunları var ve o da değişip/dönüşüyor...
Bu blogda yıllar önce, İnsanoğlunun "sözel aklı" ile "görsel aklı" arasındaki dengenin nasıl bozulduğunu yazmıştım. İslamcılık, sözel aklın ağır bastığı bu bozulmanın tarihteki en uç biçimini oluşturuyor. Herkesin birşeyler yazdığı ve SMS'den Twitter'a, oradan Facebook'a uzanan yeni yazı çılgınlığı devrinde ortaya çıkan, "şeytanlığın en hasını bile kutsal kitaba uydurarak 'yorumlamayı' kendine hak saymak" anlayışı, Moğolların bile yapmadığı türden vahşet örneklerine kudsiyet yakıştıran bir kopuşla sonlandı. "Sonlandı" diyorum, çünkü bundan öte köy yok. İnsanlık, "sözel akıl"la hesaplaşmak zorunda kaldı, şimdilik savaşıp onu imha etmeye kararlı da görünüyor, ama gerçeklik yitimi nasıl birşeydir ve nasıl ortaya çıkıp bu noktaya nasıl gelmiştir gibi soruların ardında kadayıflı Erbakan tipi dandik ideoloji karikatürleri yok sadece. Yeni ve bozuk bir şey var ve ne olduğu henüz iyi anlaşılmadığından, herkes şaşırıp duruyor.
Gerçekler sadece insanların sözleriyle ve Kabataş yalanı gibi 40 kişinin o yalanı tasdik etmesiyle mi oluşur, yoksa başka bileşenleri de var mıdır? (Blogda bu konuda, yani "Yalan prensibi" hakkında da yazılar var). Ama bir İslamcının gözünde, şan/şeref/vicdan gibi -gerçeğin oluşmasıyla ilgili- değerler, sadece birer "sözcük"tür. Onları kullanmanın tek kıstası, "Allah'ın Hükümranlığı"na "hizmet" edip etmediği (yani O'nun düzeninini kuracağını "söyleyen" kişinin siyasi iktidarına hizmet edip etmediği) kıstasından ibarettir. Bunun anlamı; akla gelen tüm değerlerin hiç bir vicdani sorgudan sualden geçirilmeden sözel malzeme olarak kullanılabilirliğidir. IŞİD'de son formatını bulmuş "absürd sözel aklın gücü", değerleri vicdani bir kontrole tabi tutmamasından ve kendini diğerleri gibi belli değerlerle sınırlandırmamasından gelmektedir. Kılıçdaroğlu'nun -her insan gibi kendini bağlı hissettiği- değerlere atıf yaparak, o değerlere uyulmasını istemesi, artık "Müslüman bakkallar"ı bile güldürebiliyorsa, bozuk sözel aklın tahribatı, umulandan daha büyük demektir. Çünkü, her değeri, "değerlere haala inanmaya devam edenlere karşı -siyasi güç için- kullanılabilecek laf malzemesi" seviyesinde gören insanlara karşı, değerlerden bahsetmek, onlar için sadece gülünçtür. Kendi maddi/reel/siyasi gücünden ve para/pul/mal/mülk/makamdan başka kutsalı olmayanların anlayacağı tek şey, kudsadığı maddi değerlerine yönelen -rasyonel/reel- tehdittir. Kudsiyeti bir kitabın içine hapsedip, onu da kendi monopolüne alarak, yaptıklarına haklılık kazandırmak için kullanan ve "değer"den sadece maddiyatçılığı/maddeciliği anlayanları, onların dilindeki kudsiyet söylemine bakarak, sahici değerlere vurgu yoluyla zorlayamazsınız. Tarihin bu en maddiyatçı/maddeci kesimini, taptığı maddiyatını ve reel siyasi gücünü ortadan kaldırarak yenebilirsiniz. Kısacası, CHP'nin lafla ulaşabileceği sonuçlar artık son derece kısıtlıdır ve laf alanında İslamcılarla boy ölçüşemez. İslamcıları ancak, İnsanoğlunun ahlakını da belirleyen kanunlara/kurallara uymaya zorlayıp uymayanı reel/maddi cezalandırarak yenebilirsiniz. Onu utandıramazsınız. Bu anlamda, İslamcıların hakimiyetindeki alanda -tartışma/ikna kültürüne dayanan- demokrasi yaşayamaz. Yani İslamcılıkla herhangi bir uzlaşma, birlikte yaşama söz konusu olamaz. İslamcının temsil ettiği "absürd sözel akıl", sosyalizmi bile ancak Kur'an'a uyduğu takdirde kabul edebilen bir tarza sahiptir ve bu anlamda, İnsanlığın aşmakta olduğu mental bir bozukluktur. İslamcılığın aşılmak zorunluluğu da şuradan gelmektedir: Gerçek değildir -yya da oldukça düşük kalitedeki bir gerçeği temsil etmektedir...
(Buradan, "Gerçek nedir" diye bir tartışmanın doğabileceğini biliyorum, doğacaktır da! Ama İslamcılık, bir bozukluğun ifadesi olarak bu tartışmanın dışındadır.)
Lafları kendi zevkinize göre eğip bükerek başkalarına -sadece bir yere kadar- kabul ettirebilirsiniz, ama gerçek "laf" değildir. Bu zihniyet, Dünyayı her türlü kudsiyetten "arındırıp", kudsiyeti sadece "bir tek kutsal kitabın sözleri"ne indirgeme mantığıdır. IŞİD (ve takım elbiseli IŞİD kafası), sözkonusu mental bozulmanın son uç biçimidir ve kapitalizmin en vahşi ve karanlık türünü kendine ekonomik düzen seçmesi de tesadüf değildir. Yakın gelecekte para sisteminden tutun da kapitalizmin köklü revizyonuna kadar gidecek yepyeni gelişmelerin başlangıcında böyle bir mental savaşın yaşaması da tesadüf olamaz. İnsanlığın ruhunu ele geçirmek için yürütülen Dünya Savaşı nasıl bitecek? Ahlakı, vicdanı, doğruluğu, insaniyeti ve diğer evrensel değerleri bir zayıflık sayıp onlara gülen "Gerçek" mi kazanacak?!
Hayır...
Laf/yalan bazlı (etik olmayan teolojik) alıntı "Gerçeği" kaybedecek; (beynin iki yanının dengesini esas alan) sanatsal/estetik (dini değerleri dışlamayan 'neoseküler-etik') estetik/rasyonel "Gerçek" kazanacak...
Kudsiyeti ve Tanrı'yı hayattan kovup bir tek kitaba hapsederek kullanmak tekelini de kendi cebinde sayanlar yenilecek...
Kudsiyeti, sanatı, kültürü, hayatın içine yeniden getirerek neoseküler etiği temel/esas alan ruh sahibi İnsanlık kazanacak...

Hiçleşme sonrası 2016'nın bilinmezlikleri üzerine

Çok acaip bir dönemden geçiyoruz. Bir taraftan umutsuzluğun dibine vurmuş kesimin dik durur görüntüsüne rağmen ufaktan teslimiyet belirtileri görülüyor... Mesela hiç ummayacağım "keskin" bir köşe yazarı Erdoğan'dan bahsederken adının önüne "Sayın" sözünü eklemeyi ihmal etmemeye başlıyor, ama Kılıçdaroğlu için bu sözcüğü kullanmıyor mesela, veya başka bir iş kadını ilk kez Hükümete yakın bir firma olmaya teşebbüs ediyor. Herkeste bir umursamazlık, bir bezginlik, bir karamsarlık, artık mucizelere bel bağlanmış durumda. Ülkücü denen eski Türk milliyetçileri, İslamcılara payanda olmanın kendi sonları olduğunu anladıkları halde bir şeyi anlamanın ilk aşamasındalar: Hiçleşme...
MHP öyle olsa ne olur, böyle olsa ne olur? HDP'nin Türkiye partisi olmasıyla Kürt partisi olması arasında ayrım yapan yok, zira "ne olursa olsun ne PKK ne HDP muhatap alınmayacak", aslında galiba kimse muhatap alınmayacak. Bu arada CHP de kurultay yapıyor, yapsa ne olacak yapmasa ne olacak...
Aynı durum, celalli muktedirler için de geçerli. Millete ne kadar sövseler, kimse umursamıyor. Daha kötüsü, muhalefet artık iktidarla pek de uğraşmıyor, ona Pek öyle kızmıyor ama asla tasvib etmediği Ay ile Güneş kadar kesin. iktidarı Dünyada kaale alen zaten yok, sırf bu coğrafyada kocaman bir kütle olduğu için ve "var olduğu" için -o ölçüde- ilgi görüyor ve bu ilginin derecesi de "İzolasyon" şeklinde ifade ediliyor, ülkenin tarihinde hiç olmadığı ölçülerde bir yalnızlık...
Hiçleşme, kavga etmeden konuşamayan/varolamayan muktedirler için rahatsız edici boyutlar almış durumda. Tuplumsal kesimlerin tamamında, bir rölanti durumu söz konusu. Motor çalışıyor, ama yürümüyor, hiçbir şey olmuyor. Tam tersine bu durum, büyük bir anlamsızlaşma üretiyor...
Kendini bezginlik, bıkkınlık ve karamsarlık olarak ifade eden bu durum, son Kasım seçimlerinden beri devam ediyor. Ama hiçleşme, yerini yeni bir zaman kalitesine bırakmaya hazırlanıyor. Baharın tüm güzelliklerini sergilediği Nisan ayından itibaren Türkiye, 2018 Martına kadar sürebilecek iki yıllık karmaşık ve izahı zor bir etkiye maruz kalmak üzere. Türkiye'de her konu saf siyaset üzerinden anlaşılmaya çalışılır ama, etkisini muhtemelen yılın ikinci yarısından itibaren gösterecek bu ilginç dönemin özelliği, şimdiye kadarki ömür törpüleyen "fikirsel" alanın dönüşmesi gibi bir durum olabilir. Ben bunu, seviyesiz karalama kampanyaları şeklinde işleyen ve fikirsel değeri sıfırın altına düşmüş bir vaziyet arzeden muktedir şakşakçılığının frenleyip meşgul ettiği fikir hayatının serbest kalması diye yorumlayabilirim.
    Türkiye'nin en büyük sorunu, "absürd" ötesi deli bir durum arzeden lafazanlık ve didişme atmosferinin, Sözcü ile Akit arasında kalmış atışma "kültürü"nün düşünce dünyasının önünde koca bir takoza dönüşmesidir. Türkler, kendi sorunları bir yana, dünyadaki sorunları da tarafsız bir gözle, evrensel normlar dahilinde değerlendirip konuşamıyorlar. Bu kısır döngünün kırılıp, Akit ve Sözcü gibi "fikir" erbabının ne diyeceğini bilemediği bir durum söz konusu olabilir. Türkiye'nin dönüşmesinde önemli ama izahı zor bir alandan söz ediyoruz: Mental ve düşünsel alanda radikal değişiklikler... Bu dönem, mistik bir kaliteye sahip olabileceğinden, ifadesi de -şimdi önemsiz görünebilecek, ama ileride çok önemli sayılacak ve kafa karışıklığı yaratabilecek- bir durum arzedebilir. Gizli kalmış, veya şimdiye dek pek dikkat çekmemiş fikirsel ve yaratıcı bir damarın ortaya çıkması gibi bir durum yaşanabilir. Bu ilginç durum, Türkiye'deki iktidar yapısının değişmesiyle ilgili de olabilir.
    Türkler, başlarına gelenin tekrarlanmasını önlemek için sürpriz girişimlerde bulunabilir, ummadık stratejik ortaklıklar kurabilirler. Bu birlikler, şimdiye kadar islamcı iktidarın kurduklarından farklı ve bağlayıcı olabilir. Pek makul görünmeyecek ne gibi önlemler olabilir, şimdiden anlamak zor ama, mistik yanı yükselen bir dönem yaşanacağından gelişmeleri kestirmek pek kolay değil. Daha kötüsü, bu konular Türkiye'de asla cidden merak ve ilgi konusu olmadığından, büyük sıçramalar olma olasılığı düşük, ama Türkiye'nin kendini bulması gibi bir duruma yaklaşıldığı için, temponun çok yükseleceğini söyleyebiliriz. Düşünce, Düşünce hareketleri, sanat, kültür, yani islamcıların kontrol edemediği ve edemeyeceği bir alanın hızla yükselişi söz konusu. Yenilikler söz konusu. Değişim/Dönüşüm'e yaslanan bu değişiklikler, Türkiye'nin önünde yepyeni düşünsel perspektifler açabilir. 2016'da bir çok şeyin islamcıların kontrolünden çıkacağını ve önemli kararların gene ertelenmeye çalışılacağını ve hiçleşmenin yanında yeni bir kaliteli varoluşun yükseleceğini söyleyebiliriz. Tabii bunlar birer tahmin sadece.

Türkiye'nin hızlı ve devrimci yıllarından biri de 2016 mı?

Türkiye'nin 2016 yılı, çok ciddiye alınması gereken karmaşık ve önemli bir denklem gibi. Ama denklemin başındaki işaretin artı mı eksi mi olacağını kestirmek hiç de kolay değil. Bu da mutlaka önemli değiştirici/dönüştürücü olayların ve önemli zikzakların yaşanabileceğini söyleyebilmek için bizi cesaretlendiriyor. Türkiye'nin böyle kalmayacağını ve 2008 öncesiyle kıyaslandığında çok değişmiş bir yer olacağını 2004'den beri yazıyorum. Bu süre içinde "üçüncü güç" adını verdiğim ve 2013'de hiç yoktan ortaya çıkacağını tahmin ettiğim siyasi gücün "Gezi ruhu" olarak belirmesi, en hoş sürprizdi benim için. Şimdi, o duruma benzer başka yenilikler var ve yenilikler, 2013'den daha etkili oldukları gibi, ülkenin ummadığı sulara savrulmasını da sağlayabilirler.
    2008 öncesine bakıp bugünle kıyaslayarak, şimdiden nelerin değiştiğini söylerken, yaşanan siyasi/ahlaki erozyonu da açıklamak zorundayız. Bir yıkım (ve aynı anda bir inşanın başlangıcı) sürecini yaşıyoruz. Bu süreçte ilk piyango Kemalist Orduya vurmuştu. Türkiye tarihinde ancak Yeniçeriliğin kaldırılması veya İttihat'çıların 1918'de işgalci İngilizler tarafından tasfiye edilmesine benzer bir durum yaşandı. Ergenekon ve Balyoz davaları çok önemliydi. Daha sonra, hiçbir ulus devlette olamayacak şekilde devlet kurumlarını kontrolü altına alan ve mesela hukuku kendi çıkarlarına uyduran bir cemaatin tasfiyesi yaşandı. Bu süreçte bir taraftan da -islamcı bir partide toplanan- Türk Sağının hızla dejenere oluşunu izledik. Bu dejenerasyon, 1990'larda Kemalist ideolojinin içinin tamamen boşalmasına benzeyen bir seyir izliyor. Şimdi sırada AKP ve MHP var. Benzeri bir dönüşümü, artık kendi başına bir akım halini alan Kürt Hareketi de yaşıyor.
    7 Haziran 2015 seçimleri öncesinde Selahattin Demirtaş'ın Cumhurbaşkanı adaylığıyla başlayan ivme sonucu PKK, Türkiye'deki Kürtlüğün tek belirleyicisi olmak tekelinin sallanmaya başladığını hayretle gördü. (Şimdi elbette bir çok kişi çıkıp, "Eğri oturup doğru konuşalım, HDP aslında PKK değil mi?" diyecektir. Buna gülümseyerek "Hayır" diyen ama, içinden pek de inanamayan milliyetçi Kürtlere rağmen, bu iki siyasi önderlik artık aynı/benzeş olmamak eğiliminde.) AKP, PKK'ya yeni bir hayat öpücüğü vererek savaşı başlattıysa da, HDP'yi de zayıflattığını sanarak silahlı direnişlere karşı çok sert bir askeri saldırı uyguluyor, ama savaşı asıl kaybedenin PKK (ve tabii AKP) olacağı görünüyor. Tabii bu da eninde sonunda HDP ve benzeri partilerin yükseleceği demek.
    2008'den beri, krize girip çöküş belirtileri gösteren asıl şey, 1990'ların başında zirvesini yaşayan vahşi neoliberalizmdir ve neoliberal dönemde ortaya çıkan siyasi yapılardır ve bunlar da Türk-İslam sentezinin son turfanda "meyvesi" AKP ile etnik kimlikçiliğin Kürtçü PKK'sıdır. Neoliberal dönemde Kemalist devlet ideolojisinin içinin boşalıp 2008 sonrasında tasfiye edildiğinden bahsetmiştik. Şimdi, İslamcılıkta somutlanan AKP ve payandası MHP'nin de Kemalistlerin akıbetine uğrayacağını söyleyebiliriz. Şu anda hayatta kalmanın şartları: radikal değişimleri bizzat yapmak, pragmatik/esnek olmak ve geleceğin trendlerine şimdiden ayak uydurmaktır. Bunu Türkiye'de en iyi yapan, Kürt hareketi -ama milliyetçilik gibi çok büyük bir sorunu var. Bu sorunu, bizzat Kürt halkının aşacağına dair kuvvetli sinyaller mevcut. Tartışmasız gerçek olan konu artık şu: Kürtler Türklerle birlikte yaşamak istiyorlar ve Kürtler, özgüveni yüksek akıllı Kürt elitlerinin IŞİD'e karşı savaşta elde ettikleri başarıların güç sarhoşluğuyla savaşı Türkiye'de sürdürmelerini istemeyeceklerdir -bu görülmeye başlandı bile.
    Bütün bunlar, barışın yeniden tesisi ve temel sorunların aşılması konuları, Türkiye'nin asıl sorunu çözülmeden yeni bir ivme kazanamayacaktır ve o asıl sorunu çözmek için de her alanda baskı, hiç olmadığı kadar yükselecektir. Bu sorunun adı mı? Elbette Erdoğan. Sorunun adı daha bir kaç yıl öncesine kadar AKP idi, şimdi bir tek kişi ve etrafındakilerle birlikte oluşturduğu demir çekirdekten ibaret. Küçülüp sertleşme/kırılganlaşma söz konusu. Bu hale gelmesi, son 60 yıllık Amerikancı İslami Muhafazakarlığın da final dönemini yaşadığını gösteriyor. İslamcılığın gidebileceği bir yer/yol kalmamıştır, sadece savaş ve "Milli birlik" fikirleriyle zorla halk desteği almak üzerine kurulmuş stratejisinin zafer olasılığı yoktur. Neden kazanamayacağını anlatmak bu yazının konusu dışında, ama değişim-dönüşüm 2012 sonrasında -beklendiği gibi- yeni bir ivme ve kalite kazanmış, çok şey değişmiştir. Şimdi değişimin yeniden hızlı yaşanacağı bir yılla karşı karşıya olabiliriz.
    2016 Yılının en ürkütücü yanı, özellikle yaz sonuna kadar sürecek bir etkiyle, sorumluluk ve kural takmayan ruh halidir -ki "Başkanlık" ilan etmek için sınır/kural tanımayacak bir "irade" zaten mevcut. Ama bu durum Türkiye'deki diğer güçleri de böyle bir yol seçmeye itebilir. Yani bir sabah uyandığınızda kendinizi totaliter bir başkanlık sisteminde de bulabilirsiniz, iç savaşın veya askeri bir darbenin ortasında da. Dünyada savaş olasılıkları ve atmosferinin en yoğun dönemini yaşıyor olmanın etkilerini de unutmayalım. Bütün bunların içinde yönünü kaybetmemek için, yaşananların, Türkiye'nin geçmişini aşmak konusunun birer bileşeni olduklarını gözönünde bulundurmak gerekiyor. Sonuç belirsiz değil. Türkiye'nin geçmişinde etkili rol oynayan tüm siyasi ve kültürel akımlar sert bir sınavdan geçiyor. İstisnasız herkesi ortak paydada birleştiren konu: değişim isteği. Herşeyin eskisi gibi kalmasını isteyen yok. İslamcısı başkanlık sistemi, Kürdü özerklik, milliyetçisi Kürtçülüğün ezilmesini, CHP kendine yeni bir yön çizmek istiyor. (Bu parti, doğru bir yolda olmasına rağmen eski reflekslerinin ve islamcı katakullilerin kurbanı oluyor.)
    Değişim isteği 2016'da öyle yüksek frekansta titreşiyor ki, kalın vitrin camlarını bile patlatacak güçte. Ve titreşim vitrinleri patlattığında ve bir sıçrama sonrasında değişim de bir dengeye oturduğunda, büyük bir rahatlama yaşanabilir. Bu dengenin sağlanması, ülkedeki gerginlik/kutuplaşma üreten kaynakların baskıya dayanamayıp kırılmalarıyla olabilir. Burada "kırılmak" sözcüğünü özellikle kullanıyorum, çünkü Türkiye toplumunun bazı şeylerden vazgeçmesiyle ilgili bir durum. Türkiye Cumhurbaşkanlığından, Parlamentodan, özgürlüklerden vazgeçebilir mi? Türkiye kendini bir tek kişinin iradesine teslim edebilir mi? İşte denklemin başındaki artı ve eksi işaretleri bu karara bağlı. Türkler zaten bazı şeylerden vazgeçmek zorunda kalacaklar, ama vazgeçtikleri şey mesela  -dünyayla uyumsuz- "İslamcı İslamı" mı olacak, yoksa basın/fikir özgürlüğü ve Meclis mi olacak? Buradaki tehlike, ülkenin ayağına 60 yıldır bağ olan bir durumu değiştirirken ileri gidip bazı gerekli kurum ve durumları da değiştirme ihtimali. Ya da Başkanlık sisteminin kurulup gerekli kurumlardan Meclis'in süse dönüştürülmesi durumu da olabilir. Durum bir tür "Bıçak sırtı". Bu yıl yaşanacak "gel-git"ler nedeniyle Türkiye'nin yükümlülüklerinin bir kısmını yerine getirememesi ihtimali var. Bazılarının "başarısız/çöken devletler" kategorisinde anmaya başladıkları Türkiye'nin nasıl bir yol seçeceği önemli, çünkü otoriterliği seçerse, bu durumun Türkiye'nin üçe bölünmesi gibi bir durumu dayatması mümkün.
    Burada durup -bence- önemli bir konudan bahsetmek istiyorum. Türkiye sihirli bir yerdir ve burada geçiçi ayrışmalar ve çöküşler yaşansa da her zaman birileri çıkıp en zor zamanda mucizeler başarmıştır, mesela Mustafa Kemal böyle bir önderdir. Onun klasında başka kişilikler de yaşamıştır elbette, mesela Fetret Devri diye anılan 1402 Ankara Savaşı sonrasındaki 10 yılda da bir kaos olmuş ve şehzadelerin kendi aralarındaki savaş, Avcı Mehmet'in kardeşlerini yenerek Sultan olmasıyla sona ermiş, Anadolu'nun birliği kurulmuştur. 1912-1922 dönemi de böyle bir dönemdi. Bugün de yaşanmak üzere olunan bu durumda ortaya çıkan önderler tarihte "kahramanca savaştı, herkesi yendi ve birliği sağladı" diye anılırlar, ama asla öyle değildir. I. Mehmet'in sultan olup on yıllık kaosu sonlandırmasını sağlayan, Evrenos Bey'dir. Mehmet'e karşı savaşmayı bırakıp onun safına geçmesi, her şeyi değiştirmiştir. O dönemde ülkenin en saygın komutanı Evrenos Bey'di. Mustafa Kemal'in de neredeyse sıfırdan yeni bir ordu kurması ve Yunan ordusunu yenmesi, Sovyetler Birliğ'nin Komintern'de "Ulusal Kurtuluş Savaşlarını desteklemek" gibi bir başlık açmalarından kaynaklanır. Bu karar öncesinde dünyada silah kullanma tekeli sadece devletlere aitti. Bu kuralı değiştiren Sovyetler sayesinde ve Türk Ulusal Kurtuluş hareketini maddi-manevi desteklemeleri sayesindedir. Mehmet'in arkasında duran Evrenos Bey'i nasıl kimse bilmezse, Mustafa Kemal'i destekleyen Komintern'i ve Kızıl ordu generali Frunze'yi de kimse bilmez. Bu görünmeyen güç faktörü kişilere Almanlar "Graue Eminenzen" diyorlar. Eski bir terimdir. Şimdi, buna benzer roller oynayabilecek bir kişi veya (çok az sayıda) kişiler, ülkenin kendi kendini mahvetmesini önleyecek yardımı sağlayabilirler ve belli şahsiyetleri ön plana çıkarabilirler. Yeni önderlerin etrafında belirecek bu yeni insanların özelliği, önderlerin üzerindeki ağır yükleri akıllı bir şekilde devralıp çözerek onların ellerini rahatlatmaları olabilir. Bu kişiler, en başta önderleri şaşırtabilirler ve kuşkulandırabilirler, çünkü "böyle insanlar kaldı mı" diye sorulabilecektir (Evet kaldı!) Şöyle tersi bir durum da olabilir: Türkiye, komşu Suriye için -yaptıklarını unutturmak için- umulmadık şekilde mobilize olabilir (tabii bugünkü güç/iktidar denkleminin değişmesinden sonra).
    Burada benim somut iyimserliğim devreye giriyor ve bütün bu altüst oluşların, çok iyi bir yere çıkacağını söylüyorum. Çünkü genel kuraldır: Evren iyilik prensibi üzerine kurulmuştur. "Dam üstünde saksağan" gibi duran bu konu hakkında okuduğunuz blogumda en az yarım düzine yazı var (yetmezse yenilerini yazıp yeniden "izah" etmeye de hazırım). İkinci gerkçem, 2016 sonbaharında Türkiye'de bir hukuk reformu bekliyor olmam. Bu biraz da uluslararası "piyasaların" dolaylı dayatmasıyla gelebilir. Üçüncü gerekçem: Pratik Türk aklı ve ruhu. Kimse, sırf "Kur'an'a uyalım" hesabıyla ikinci sınıfken üçüncü sınıf yalnız bir ülke olmayı kabul etmeyecektir. Halk belli bir özgürlük anlayışını ve modern yaşamı benimseyip içselleştirmiştir. Şarkılara, Yunus Emre'nin şiirlerine bile karışılmaya başlanması ve dinin modern hayata izin vermemesi bir yerden sonra sökmez, sökmeyecektir, çünkü Türkiye'nin etrafında ve Dünyada bir islamcı cihadcılar çemberi olmayacağı anlaşılmıştır. Ayrıca bu işlerin ağababası Suud rejimi çöküşün eşiğinde (başlı başına bir yazı konusu). Diyanet modeli bir "Müslüman insan" yaratma girişimleri belirginleştikçe, sadece bunun tersi olacaktır, yani İmam Hatiplerden ateist gençler yetişecektir. Başka nedenler de var elbette. Ama sonuçta olayların iyi bir yere varacağını düşünüyorum.
    2017'de Türkiye'yi tanımakta zorlanabilirsiniz, ama "Yepyeni Türkiye" 2016'da kurulmayacak (hatta 2017'de de kurulmayacak). Tarihteki benzerlerine göre oldukça hızlı bir süreç olmasına rağmen, ancak 2024'de sona erecek. 2013 sonrasında geleceği belirleyebilecek en önemli olaylarının yüklüce bir kısmı bu yıl yaşanabilir. Olayları önemli kılacak olan, Türkiye'nin kireçlenip sabitlenmiş tüm eklemlerinin kırılmasıdır. Hayat durağanlık kaldırmaz. Yeni merkez ve dünyanın çekici ülkelerinden/halklarından biri olabilmek için hareketli/sağlıklı/genç/akıllı/yaratıcı olmak gerekiyor. 19'uncu yüzyıl tipi Laiklik, tek adam kültü, fetvacı bela bir din türü ile olmaz. Mesela Diyanet denen şeyin bir beş yıl daha yaşayacağını sanmıyorum. Sözcü tipi kahvehane ağzı eski usul "laikliği"in yaşayabileceğini de sanmıyorum. İnsanların aynı göz hizasında konuşmaya başladığı bir Dünyada, aklını fikrini kararını bir tek adama havale etmek gibi birşeyin hayatta kalabileceğini hiç sanmıyorum -pratik olarak da mümkün değil zaten. Dinlemeyen, okumayan, ama hep konuşan ve her haltı "bilen" bir "elit" falan da olmaz, zamanın ruhuna aykırı. Diplomasiyi başka ülkelere babalanmanın "ortalık sakinleştiricisi" düzeyine indirgemek de olmaz. Gelecekte savaş değil barış, yani ikna (yaratıcı makul akıl) ön planda olacağı için, vasatlar ve ahmaklar otomatikman elenecektir, liyakat esas olacaktır -yoksa diğer ülkelerle rekabet etmek çok zor. Çünkü petrolün (merkezi enerjilerin) önemi hızla azalacaktır. Yani asfalt/beton ihalesinden başka birşey bilmeyenler, bakkalık mesleğine geri dönmek zorunda kalacaklardır.
    Değişimi dayatacak zaman kalitesi çok güçlü olduğundan yıl boyunca değişim baskısının/isteğinin hissedileceğini sanıyorum, insanların katlanmak zorunda kaldıkları daralmalar/yasaklar/sıkıntılar bu yıl fena halde patlayabilir. İnsanları bugünkü cenderede yaşamaya mahkum edenler için 2016 tam bir kabus haline gelebilir. Gezi olayları gibi tayin edici halk hareketleri de yaşanabilir, bizzat devletin içinden, -hatta AKP'nin içinden- beklenmedik hareketler gelebilir, askeri darbe olabilir, veya Türkiye'nin bir bölgesi işgale uğrayıp Hükümet ve Erdoğan iktidardan mecburen uzaklaştırılabilir. Bu ve bunun gibi "hiç beklenmedik" gelişmeler herkesi şaşırtabilir. Ama bu durumların aşılmasını sağlayacak ve ülkeyi kurtaracak olan, tüm kesimlerin değişim isteği olacak gibi görünüyor. Bütün bu zorlayıcı etkilerin ardında yatan anlam da şu: "Değişimi güzellikle yapın, yoksa ite kaka yaptırırlar, canınız yanar." Karar bu ülkenin vatandaşlarına aittir. Ama sonuç değişmez: "Ya olacak, ya olacak."

(2016'da yaşanabilecek başka etkilerden de bahsedebiliriz, onları da başka bir yazıya bırakıyoruz)