Mağduriyet psikolojisi ve toplumsal zehirlenme





'A
yrımcılık', bir terim olarak 16'ıncı yüzyıldan beri kullanılıyor (Diskriminierung/discrimination). Bugünkü anlamda kesin tarifinin, 19'uncu yüzyıl sonunda yapıldığını ve Latince 'discriminare' kökünden geldiğini biliyoruz. Türkiye'de 'Mağdur' ve mağduriyet kavramları da, 'negatif anlamda ayrımcılığa uğramış' olanları tarif etmek için kullanılıyor.


Ayrımcılık yapanlara karşı mücadele etmek, mağdurların sesi soluğu olmak ve onların eşitlik talebi için müadele etmek, aynı zamanda bir çağa damgasını vurdu. 'Eşitlik, özgürlük, kardeşlik' sloganı, 1789 Fransız İhtilali'nin olduğu kadar 1917 Ekim Devrimi'nin de temel şiarıydı. Ama ayrımcılık mağdurların iktidarı, hep çok kanlıydı. Fransa'da giyotinle can verenlerin, Sovyetler Birliği'ndeki siyasi 'temizlik'ler sırasında ve Gulaglar'da ölenlerin sayısı milyonlarla ifade ediliyor. 1864'deki intiharına kadar 20 milyon insanın ölümüne neden olan Taiping ayaklanmasının lideri Hong Xiuquan, Mao'nun hayranlık duyduğu 'halk önderleri'nin başında geliyordu. Hong, mağduriyet adına 'Hristiyanlığı yaymak için', Mao da ezilenlerin 'sosyalizmini kurmak için' onmilyonlarca insanın ölümüne neden oldular. 1962'de biten, sadece üç yıl süren 'İleriye Doğru Büyük Atılım' (Da yue jin) döneminde Çin'de 40 milyona yakın insanın öldüğü biliniyor.

Bu gerçeğin diğer yüzü; mağdurların yanında ve onların haklarını savunmak için örgütlü mücadele yürütenlerin, aynı zamanda demokrasilerin kurulmasında ve sağlamlaştırılmasında belirleyici etmen olduklarıdır -tabii iktidara gelmemek ve iktidar olmamak koşuluyla!.. Dünyada 1980'lerin ortasına kadar süren liberal dönemde demokrasinin ve sosyal devletin yükselişini, bu mücadeleye (ve Sosyalist blokla rekabete) borçluyuz. O muhalefetin (ve Sosyalist blok rekabetinin) zayıflayıp ortadan kalkmasıyla birlikte demokrasilerin de bozulmaya başladığına, sosyal devletin neredeyse bittiğine şahit olduk. 'Diskriminere' teriminin tüm modern türevleriyle kariyer yaptığı süre, kapitalist sistemin yaşam süresine tekabül ediyor. Bu dönemde, tarihin en derin sahici mağduriyetleri de ortaya çıktı. Fakat sorunların sosyo-ekonomik boyutunun tamamen gözardı edildiği ve eşitsizlikterin tüm tarihi rekorları kırıp döktüğü neoliberal dönemde aslolan, ekonomi üzerinden değil etnik/dini kimlikler üzerinden konuşmak oldu. Çözümsüzlüklerin nedeni, sorunların ifadesinde kullanılan etnikçi/dinci dilin yetersizliğiydi. Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri de yapay mağduriyetler üretilmesiydi.

Tüm gerekçeler bir yana, -mağdur olmak demek, önce, insanın kendini mağdur hissetmesi demektir. Ve mağdurların sözcüsü olabilmek için kültürcü bir dil kullanarak- sanal ayrılıkçılık mağduriyetleri yaratmak gerekebilir. Sonuçta stereo tipler, önyargılar, sosyal ayrımcılık maduriyeti, sosyal psikolojinin ilgi alanına girmektedir ve 'bu alanın en önemli özelliği, değişken ve manipüle edilebilir' olmasıdır (Lars-Eric Petersen, Bernd Six, “Stereotype, Vorurteile und soziale Diskriminierung” 2008).
Günümüz dünyasında mağduriyetler yaratmak, siyasi bakımdan avantaj kazandırıyor, çünkü ayrımcılık mağduru olmak, ahlaki bir haklılık zırhına sahip olmak anlamına geliyor ve mağdura siyasi üstünlük sağlıyor. Üstelik bu anlamda mağdurdan yana olmanın 'political correctness' denen, şimdi neoliberalizmin sevdiği bir terim tarafından korunduğu da malum. İlk kez 1793'te bir Amerikan mahkemesinde (bir duruşmada) kullanılan bu terim, şimdinin etnikçi veya dinci yeni muhafazakarları tarafından, genellikle 'çoğunluğun yüksek değerlerine uymak' anlamında kullanılıyor -tabii burada, 'Azınlığın yüksek değerleri mi, yoksa çoğunluğun yüksek değerleri mi daha yüksektir?' diye bir soru da sorulmuyor. Çağdaş düşünürlerden Richard Bernstein 'political correctness' terimini, çoğunluk tiranlığıyla kıyaslıyor ve onu bir faşizm, fundamentalizm türü sayıyor (“The Rising Hegemony of the Politically Correct” New York Times, 27.10.1990).

Günümüzde, sözkonusu çoğunluk yüksek değerlerinden biri de ayrımcılık mağdurlarından yana olmak. Tabii bu olumlu meziyetin sahiden olumlu sayılabilmesi için, o mağdurların ve mağduriyetin gerçek mi yoksa sanal mı olduğuna bakmak önem kazanıyor.
Sanal mağduriyetler yaratmak, siyasi getirisi nedeniyle çok önemli. Sanal mağduriyetler yaratmanın en kolay yolu, sosyo-ekonomik gerçekler ötesinde bir dil kullanarak, insanların kendini ayrımcılık mağduru hissetmelerini sağlamak. Ve ikinci aşamada, onlar adına bir 'mağduriyetten kurtulma mücadelesi' yürüten taraf pozisyonuna sahip olmak. Bu sosyopsikolojik denkleme dikkat çeken Rainer Paris, eşitlik idealinin ve teriminin şimdi nasıl kötüye kullanıldığını anlattığı bir makalesinde, 'günümüzün eşitlikçilik takıntısı, bir tür açıkgözlülük/düzenbazlık/sinsilik öğretisi haline gelmiştir' diyor. (“Gleichheit. Ein systematisches Argument”, Merkur dergisi 08.2009)

Tüm eşitlik idealleri bir yana, toplumlarda varolan ve hep varolacak olan türden eşitsizliklerin niteliğine dikkat çekmek, sanal mağduriyetlerin daha kolay anlaşılmasını sağlayabilir. Önemli olan, eşitsizliğin doğal farklılıklardan, mesela yeteneklerin farklılığından, kalıcı/tarihi başarılardan vs. kaynaklanıp kaynaklanmadığıdır. Sağlıklı bir eşitliğin temel taşı, -hukuki eşitlik çerçevesi dahilinde- özgür düşünce ve hareketin bir sonucu olarak kendiliğinden ortaya çıkan doğal eşitsizliklerin uyum içinde bir arada yaşayabilmesidir. Başarılı projeler, genellikle ast/üst ilişkisinin kendiliğinden benimsendiği ve o ölçüde iyi iş bölümünün yapıldığı, başarı ve başarısızlıktan herkesin kendine pay çıkardığı ortamlarda yürür. Gönüllü ön koşul, taraflar arasındaki karşılıklı yakınlık, uyum, saygı ve sevgidir. En iyi örneğini aşk ilişkisinde görebildiğimiz bu tip doğal eşitliklerde, sosyal/mesleki/vs. açıdan eşit olmayan taraflar kendilerini o karşılıklı sevgi atmosferinde eşit hisseder. Bu tip doğal eşitliğin sorgulanması, genellikle aşkı ve sevgiyi de bitiren bir şeydir.

Neoliberalizmin hakim olduğu toplumlardaki yapay mağduriyetler, bu tip mutlu sosyal beraberliklerdeki -o zamana dek hiç sorun edilmemiş- çeşitli konuların subjektif/öznel eşitsizlikler üzerinden sorgulanması sonucu, doğal eşitlik ve sevgi ortamını bozar. Bu sosyopsikolojik atmosfer, hayatın tadını kaçırır, toplumda kesimler arasında karşılıklı güvensizlik ve kuşkuyu artırır. Daha önemlisi, toplumda sanal etnik/dini kimliklerin sanal mağduriyeti üzerinden ürtetilen kutuplaşmalara neden olur. Sonuç, bir tür 'toplumsal zehirlenme' durumudur. (age.)
Böyle bir atmosferin -mağdurlar dahil- hiç kimseye yararı olmadığı bir yana; sosyal birlikteliği ve ortak yanları öne çıkarmadan, her alanda sürekli eşitlik/eşitsizlik hesabı kitabı yapan, her pozisyonu kendi sanal mağduriyeti üzerinden değerlendirip sorgulayanların, tatmin ve mutlu olmaları da oldukça zordur.

Peki neoliberal dönemin gerçek mağduriyetleri ile sanal mağduriyetleri arasındaki fark nedir? Neoliberal dönem mağdurları, ancak derin sosyo-ekonomik farklılıklar üzerinden tanımlanabilirler ve bu tanımların etnik/dini bileşeni oldukça önemsiz görünmektedir. Tek önemli yanı, bu sorunların, etnik/dini kimlik diliyle ifade edilmeye çalışılmasından gelmektedir. Burada önemli bir yanılsama ve hayata bakışla ilgili bir sorun yattığı da söylenebilir. Sanal mağduriyet, subjektif/öznel önceliklere göre belirlenmektedir. İnsanlar ve sosyal gruplar arasında, bireysel/kitlesel başarıları, yetenekleri, becerileri vs. ilgilendiren farklılıklar her zaman vardı, şimdi de var, gelecekte de olacaktır.
Her toplumun -bu doğal/özgür eşitsizlikler üzerinden ortaya çıkmış- bir eliti bulunur (veya, uygar bir ülke olabilmesi için bulunmalıdır). Ve bu elit her zaman bir azınlıktır. Bu konu, doğal eşitsizliğin bir sonucudur.

Günümüzün modern toplumunda elit, üç ana başlık altında değerlendirilebilir: Siyasi elit, ekonomi/mülkiyet eliti, eğitimli/yaratıcı elit. Bunlardan üçüncüsü, en önemli elit çevredir, çünkü hem elit olmayan kesimle doğrudan ilişkilidir, hem de en kalabalık elit grubudur. En büyük firmaların bile borsa üzerinden birçok sahibinin olduğu bir dünyada; eğitimleri, kişisel yüksek becerileri, yetenekleri, yaratıcılıkları sonucu elit olmuş bu kesim, günümüz toplumlarının asıl elit sınıfı haline gelmiştir (Bildungsbürgertum/educated class). Bu durum Türkiye'de de farklı değil. Neoliberal dönemin sanal 'ayrımcılık mağduru' kesimleri, elitlerin yeteneğine/kapasitesine sahip olmadan, elitlerle eşitlik taleb eden özgün bir pozisyona sahip görünüyor. Rainer Paris, neoliberal dönemin bu karmaşık ve sağlıksız yaklaşımının nedenini, kendini ayrımcılık mağduru sayanların yanlış karşılaştırma yöntemine dayandırıyor.

İnsanların kendilerini diğerleriyle kıyaslamasından daha doğal birşey olamaz. Ama sağlıklı karşılaştırma anlık bir olaydır ve kendini -aynı ortamda- ondan üstün olanla kıyaslamaktır. Sağlıksız karşılaştırma ise, kendini, -başka ortamdaki- benzeri mağdurlarla kıyaslıyor. Ve 'o şu kazanımlara sahip olmuş, ben de olayım' mantığıyla hareket ediyor. Bu yaklaşım türü, kendi gerçeğinden kopuk bir sanal atmosfer yaratılmasına katkıda bulunuyor. Sanal mağduriyetler üreten yanlış kıyaslama, sanal olduğu için kendini pekiştirmek zorundadır. Ancak o zaman kalıcı olabilir ve bu nedenle duygusal/emosyanal bir yanı vardır. Gareze varan saldırgan bir kıskançlık benimseyerek, Alman filozof Max Scheller'in değimiyle bir halk kesiminin veya elitin varlığını bile kıskanabilecek 'Varoluşsal kıskançlık' noktasına kadar gelebilir (age.). Burada Scheller'in dikkat çektiği kıskançlık, mesela elitin sahip olduğu etkiyi/mülkiyeti/yeteneği/iktidarı kıskanmanın çok ötesindedir ve doğrudan onun varoluşunu kıskanmak durumudur. Sanal ayrımcılık mağduru, bu noktadan sonra, elit karşısındaki doğal yeteneksizliğinin/aciziyetinin onu huzursuz eden 'desteğini' de alarak, pozisyonunu pekiştirmek amacıyla kutuplaşma üretir. Kuruplaşmanın en 'rahat' tarafı, birçok konuyu tartışma dışına çıkararak otomatikleştirmesi ve duygusal yan için malzeme sunabilmesidir. Böylece, sanal mağduriyet psikolojisinin can verdiği en tehlikeli ve en huzursuz edici duygusal ortam da ortaya çıkar. Bu ortamın adı, 'Onun mutsuzluğu, benim mutluluğum' ortamıdır.

2008 ekonomik kriziyle birlikte başlayan dönemde, neoliberalizmin etkisini hızla yitirdiği görülüyor. Yani paradigma değişikliğinin, sanal mağduriyetleri de etkilediği açık. Etnik/dini kimlikleri esas alan 'sorun'ların kendiliğinden çözüm yoluna girmesi eğilimi de bunun bir işareti. Şimdi asıl sorun, galiba bu 'sorunlar'ı, etnik/dini sorun diliyle konuşmaya son vermek ve yeni bir dil bulmakla ilgilidir. Sanal etnik/dini mağduriyet dili, herşeyi kendi diliyle ifade etmek ister. Ama böyle sorunları çözmek için önce bu dille konuşmaya son vermek gerekir. Toplumsal zehirlenmeyi engellemenin ikinci ve daha önemli koşulu, toplumu birarada tutan sevgi ortamını korumak olmalıdır. Mesela toplumda en derin ortak noktalara kadar inerek oralarda bile kim ne kadar Kürt ne kadar Türk, aralarında ne hak/hukuk farkı var, ne kadar eşitler diye soran etnikçi bir dille, sevgi ortamı kurmak mümkün değildir.

Köklü siyasi değişimler dönemine doğru mu?





Z
aman, çok hızlı ilerliyor. Y
eni zaman kalitesinin, önemli bir olayla, 22 Temmuz Çarşamba günü, 21'inci yüzyıl boyunca yaşanacak 6 dakika 39 saniyelik en uzun Güneş tutulmasıyla başladığından bahsetmiştik. Onu 1 Ağustosta ikinci bir güneş tutulması izledi. Ardından Türkiye'de "Kürt açılımı" geldi. Bu konudaki barışma ve sorunu aşma isteğinin sonuna kadar desteklenmesi gerektiği konusu saklı kalmak koşuluyla, konunun PKK ve etnik kimlikçilik yörüngesinden çıkarılmasının önemini vurgulayalım. Gelişmeler, tahminlerden daha hızlı ilerliyor. Önemli olduğu için yineleyelim: Geçen yıl başlayan ve sonbaharda bir yılını dolduracak olan global ekonomik krizin düzelmeyip yeni bir aşamaya doğru ilerleyeceği ihtimali var. Ardından bütün dünyada patlayıcı bir atmosferin ortaya çıkabileceğini söylemek mümkün. "Umarız öyle olmaz" saçmalığının ve "Aman insanlar üzülmesin" polyannacılığının lüzumu yok. Artık biraz üzülsünler, üzülmeliler ve uyanmalılar...


Ekim 2008, -krizin başlangıcı- dünya tarihinde önemli bir dönüm noktasıydı. Ekonomik krizin bütün dünya ekonomisini vurduğu, yeni bir paradigma değişikliğinin yaşandığı önemli bir tarihti. Mart 2009'dan itibaren ekonomi alanında belli bir düzelme görüldü, hatta bazı ekonomistler krizin dibi görüp yükselişin başladığını dahi söylediler. Fakat dünya ekonomisi, o günden beri bir spekülasyon balonunun üzerinde oturuyor.
Şimdi bu balonun patlama ihtimalinin yüksek olacağı bir döneme yaklaşıyoruz. Ağustos sonu ile Kasım arasındaki dönemde dünya ekonomisinde yeni bir kuvvetli düşüş olabilir. 60 Milyar Dolarlık bir bütçe açığının üzerinde oturan bir ülke için önemli bir durum olmalı. Bunun Türkiye ve reel kapitalist dünya için hiç de olumlu bir işaret olmadığı kesin -tam tersine. Anlaşıldığı kadarıyla 2009 sonunda dünyada, bugünkü neoliberal reel kapitalizmle yola devam etmenin imkansızlığı, sadece bazı entelektüeller değil, artık geniş kitleler tarafından da görülebilecek. Bunun bir "Temizlenme/Arınma" süreci olduğunu da hiç unutmamak gerek. 2010'un ilk yarısında gelebilecek ikinci bir darbe ile birlikte, 2024'de sona erecek Sürecin ilk ağır vuruşu yolda gibi . Sürecin sonunda, Dünya finas sistemi bugünkünden tamamen değişmiş olacağından (veya -bugünkü anlamda- ortadan kalkmış olabileceğinden), 2010'da dünyada köklü reformların başlangıç tarihi yaşanabilir, veya bunun ilk fundamental adımları atılabilir. Türkiye, ekonomik sarsıntılara bir yere kadar karşı koyabiliyor, banka sistemi eskisinden daha güçlü. Ama önümüzdeki zaman kalitesi, bu gücü aşabilir -ve buna karşı (özellikle ekonomi alanında) tam bir "Saldım çayıra Mevlam kayıra" mantalitesi hüküm sürüyor. Bu kez Mevlam kayırmayabilir!

Bu dönemin Türkiye'yi ve basını ilgilendirecek yanlarından birinin de; bir çok gizli-kapaklı olayın açığa çıkması olabileceğini söylemiştik. Dönemin kalitesi, gücü/iktidarı/hukuku kötüye kullananların açığa düşeceği bir döneme işaret ediyor.
Bir sonraki -
2010'daki- Güneş tutulmasına kadar sürecek olan bu dönemde, dünyanın çehresinin önemli ölçüde değişmesi için ilk tetikleyici olaylar veya ilk önemli, tayin edici adımlar atılmış olabilir. "Kürt sorununun çözümü" tartışmalarını -şimdilik pek doğru kulvarda ilerlememekle birlikte- bu bağlamda değerlendirmek mümkün. Yerel ve global finans sistemlerindeki dalgalanmalar ise, miyop ekonomistlerin ülkeyi fena halde yanıltmasına neden olabilir. Çünkü bu dönemin başında kısa bir ekonomik düzelme, borsalarda yükselme görülebilir. Ardından düşüşlerin olması muhtemel. Buna galiba dikkat etmek ve yükselmeleri dikkatle izlemek gerekiyor.

ABD'nin bütçe açığı 1000 Milyar Doları aşmış durumda. Bugünün en saçma ve tehlikeli durumu, devletlerin -bütün bu borçlanmaların sonları olabileceğini bile bile- yeniden borçlanmak zorunda kalmalarıdır. Neoliberalizmin sınırları dahilinde başka bir çözüm bulmak zor. Bu nedenle neoliberalizmin dışında çözümler aramak şart. Neoliberal iktidarlardan acilen kurtulmak istemek, biraz da bunun için önemli. Onların alternatif arayışları, oldukça kısıtlı bir alana sıkışmış görünüyor. Türkiye'de Hükümetin bu alanda hiçbir şey yapmaması, çok daha vahim elbette. "Neoliberal Zorunluluk" sarmalı, devletleri bataklığa ve iflasa sürükleyebilir. Bütçe açığı hızı rekorlar kıran Türkiye de tehlike altındaki ülkelerden biri. Gazete başlıklarına çıkan o bütçe açığı sayılarının ne anlama geldiğini, halk sonbaharda ve gelecek yılın baharından itibaren acı bir şekilde anlayabilir.

Bu zaman kalitesinin diğer önemli konusu, devletlerin/ülkelerin iflası ihtimaliyle ilgili demiştik. İzlanda'nın ardından iflas etme ihtimali yüksek ülkelerin Yunanistan, Portekiz, İralnda, İspanya, Letonya ve ABD'nin Kaliforniya eyaleti olduğuna dikkat çekmiştik. Türkiye de tehlike altındaki ülkelerden biri, ama henüz bu ülkeler kadar zorda değil. Dünyada başta devlet kağıtlarının tehdit altına girdiği bu dönemde, devlet tahvilleri üzerinden tehlikeli yaşayan ülkelerin başında ABD ve İngiltere geliyor. Sistemin bir sonraki dönemde çökmesi halinde, dünyadaki Anglosakson hegemonyası kesin bir şekilde sone erebilir. Burada, İran dini lideri Hameney'in yaptığı "Mehdi geliyor" açıklaması dikkate alınmak zorunda. Bütün İslam ülkelerinin ordularının birleştirilmesini öneriyor Hameney. Hedefi de açık: ABD ve İsrail...
Bu ifade biçimi, dil ve mantalite bakımından fana halde Türkiye'deki "Kürt açılımı" söylemine benziyor. Ortak yanları şu: Evet, ortada bir sorun var, ama bu sorun ne etnik, ne de tek tek ülkelerle ilgili. Dolaylı olarak elbette Kürtlerle, ABD ve İsrail'le DE ilgili olmakla birlikte, sorunun özü onlar değil. Türkiye'deki bölgeler ve zümreler arası uçurumun (Kürtlerin yadsınmasından doğan eski sorunlardan yola çıkarak) -etnik bir dille- "Kürt sorunu" ilan edilmesi nasıl birilerinin kolayına geliyorsa, "ABD ve İsrail'e karşı savaş" demek de -aynı kafadaki- başka birilerinin kolayına geliyor... Bunun nereye varabileceğinden da haberleri yok: Yeni bir Dünya Savaşı'na... (Tabii günümüz koşullarında olabilecek bir Dünya savaşının yanında Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'nın Bodrum tatili gibi kalacağını da söylemek lazım!)
Bu mantığa ve dile dikkat. Böyle iyi savaş olur, ama çözüm falan olmaz. Ve bu söylemi kullananlar sonunda yenilirler. (Yalnız işin daha da tehlikeli yanı, başında "yeniyor" gibi görünmeleri olabilir ve bütün İslamcı sazanlar da zil takıp oynar. O "moral"le Türkiye'ye Cehennem'i davet edebilirler). Sistemin elbette ABD ve İsrail gibi merkezleri vardır, fakat konuyu -hele bundan sonra- coğrafi ve tek tek ulusdevletler bazında ele almak çok yanıltıcı ve çok tehlikeli olabilir. Ayrıca İran, muhalefetin yükselen tehdidi altında. Sürecin sonunda İslamcı rejimin İran'da barınamayacağını belirtmiştik. İran biraz da bu nedenle savaş istiyor olabilir.

2009 sonunda kitlesel eylemler artıp, muhalefetin dozu, şimdiye dek olmadığı kadar şiddetlenebilir. İran ve Türkiye'de muhalefetin yükselişi, beklenen bir durum. Yeni trend, 2024'e kadarki dönemde "işini bilen vasat adamın kesin sonu" diye özetlenebilir. Çünkü idare-i maslahatçılıktan ve sığ bildik yöneticilik'ten çok daha fazlası gerekiyor bu dönemde. Bu şuna benziyor: Artık, önceki liberal/neoliberal yöneticilerden devralınmış malum kurallar ötesinde ve klasik vasat "muteber adam/aydın" olmak ötesinde özellikler gerekiyor. Kısaca, (mesela İslamcılarda) bulunmayan sahici kalitelere ihtiyaç var. Bu kaliteler: Özgür düşünce, çok yönlü yaratıcılık ve dünyayı iyi takip edip derinlemesine anlayabilen, analiz edebilen çok yönlü idrak kapasitesi... Yeni trend, aynı zamanda Anadolu'nun renkli ve yaratıcı uygarlık atmosferine uygun yeni bir demokrasi türünü de ortaya çıkarabilir. Yeniden konuşulmaya başlanan "Kürt Sorunu" teranesinin sahici mecraına oturtulup bu yeni demokrasi idealine bağlanması, tam bir başarı olur. Yeni demokrasi türünün (ki şimdilik adına 'demokrasi' demekle yetiniyoruz); ne Kemalist otokratik demokrasiyle, ne Menderes-Demirel liberal demokrasisiyle, ne de ANAP-AKP neoliberal post-demokrasisiyle alakası olabilir. Yeni demokrasi fikrinin ilk önemli nüveleri, bu dönemde ortaya çıkabilir.

Türkiye'nin etrafında olması muhtemel dört önemli olaydan birini yeniden ele alacak olursak:
Kuzey Irak'daki Kürt varlığı, ABD'nin bölgeden çekilmesinden sonra, Araplar tarafından fena halde hırpalanabilir demiştik. Bu ihtimal, giderek yükseliyor. Türkiye'nin, Kürtler nedeniyle Araplarla savaşMAması, Kürt-Arap düşmanlığını Türkiye'ye taşıMAması önemli. "Kürt Sorunu"nun aceleye getirilmesi "isteği", biraz da bu nedenle (ve Amerikalıların isteğiyle) gündeme gelmiş olmalı. Kürtler, ABD'nin Irak işgali sırasında sadece Arapların değil, Ortadoğu'da ve Dünya'da çok daha geniş bir kesimin düşmanlığını kazandılar. Bu günleri düşünmeleri gerekiyordu. Kürtlere karşı olabilecek muhtemel olaylar kısmen duruluncaya kadar Türkiye hem çatışmanın dışında durmalı, hem de Kürtlerin tek hamisi rolüne soyunmamalı -dikkatli olmalı. Neoliberal dönemin "Kürt Sorunu"nun, 1991'den beri ABD'nin iki Irak saldırısı ve Irak işgalinin 'Yan ürünü' olduğu unutulmamalı. Şimdi bu dönem (ve "Kürt Sorunu" teranesi, tıpkı "Ermeni Sorunu" gibi sona ermektedir). Bu nedenle, aceleye gerek yok. İran'ın son çıkışları, patlayıcı atmosferin şimdiden (biz yıl sonuna doğru bekliyorduk) etkimeye başladığını gösteriyor. Kürtlerin Türkiye ile birleşmesi, ancak Ortadoğu'daki onlara karşı düşmanlığın kısmen durulmasınan sonra olabilir. İslamcılara ve onların stratejik sığlık uzmanı Ahmet Davudoğlu'na uyup, Türkiye'yi "global aktör" varsayan teorilere "uygun" tavırlarla Ortadoğu'da Osmanlı emelleri beslemek Türkiye'yi oradaki bataklığa çekebilir. Kendini Osmanlı sanan AKP/Erdoğan'ın dış politikaları, şimdi çok daha tehlikeli olabilir. İran ise, oldukça tehlikeli bir dönemin eşiğinde. Şu andaki tavrına "Müslüman kardeşlerimiz" hamasetiyle yaklaşmak ve İslamcı İran rejimini desteklemek, Türkiye için de tehlikeli. 2010 Mart ortasına kadar İran'da herşey olabilir -İran da, bu tehlikeli durumu atlatmak için her şeyi yapabilir. Buna, İsrail'e saldırmak da dahildir.
Dünyada bir devir sona eriyor.
Türkiye'nin, yeni devrin yükselen yıldızı olabilmesi için, bugünün yanlış hesap edilmiş stratejik derinliksiz yayılmacı dış politika heveslerini bir kenara bırakmasında fayda var. Kong Fuzi şöyle der: "Çok güzel bir kuş bulup, ona sahip olmak istersen, bırak uçup gitsin. Geri dönerse senindir. Dönmezse hiç senin olmamıştır."
Kurulan Birliklerin en sağlamı, gönüllü olanlardır. Türkiye, bu süreci, insanların gönüllü olarak birlikte olmak isteyeceği bir çekim merkezi olmaya çalışmak için kullanmalı. Bunun için geleceğin kalitesine uygun alternatifler ve onlara uygun bir elit yaratmalı, Türkiye'yi; kendine her alanda fazlasıyla yeten, örnek bir yer haline getirmeli -bunun opsiyonlarını şimdiden cidden oluşturmaya çalışmalı.
Bugünün dünyasında parsa kapmaya çalışmanın artık pek bir anlamı yok. Bu, biten bir dünyadır. Biten bir dünyanın eski "jeostratejik!" çılgınlıklarına kapılMAmak, önümüzdeki dönemin en zor sınavlarından biri olacaktır. Yeni normlar koyan, özgüvenli bağımsız bir yaklaşım, geleceğin yükselen yıldızı olabilmenin de anahtarıdır. Bunun dışında da yollar var elbet. Bu yollar, ölümle kanser arasında bir seçim yapmak şeklinde özetlenebilir. Bunlardan biri, "fırsattır" deyip İttihatçılar gibi bir savaş kumarı oynamaktır -ki Ahmet Davutoğlunun defolu stratejik sığlığı ve cahil İslamcılar, buna uygun!- Oyunu oynayıp tam bir yıkım yaşamak ve Osmanlıdan beter olmak mümkün; veya kanseri seçip,
şimdiki gibi Avrupa'dan Amerika'dan gecikmeli kopyalar çekerek, daha uzun sürecek bir yıkım yaşamak da mümkün. Yok biz almayalım!
20'inci yüzyıl normlarına uygun her emperyal/hegemonyacı insiyatif yenilgiye mahkumdur -çünkü bu "jeolojik/jeostratejik" zift mantığına can veren fosil enerji kaynakları sistemi mecburen terkedilecektir ve üstelik para ve ücretli iş sistemi de kökten değişmek zorunda kalacaktır. Ama (sonraki aşamada) galiba en önemli değişiklik; duyup/okuduğu her bi boka inanan, bir tek kendi iç sesine inanmayan sözel insan modelinin -dünyaya hakim tür olarak- tedavülden kalkacak olmasıdır
.

Neoliberal demokrasinin acil çözüm bekleyen sorunları




G
eçen yıl dünya ekonomisini alt-üst eden ve neoliberal hayalleri sonlandıran ekonomik kriz, şimdiye dek fazla üzerinde durulmayan önemli bir sorunu da gözler önüne serdi. Gün geçtikçe daha çok insanın dikkatini çeken, ama henüz yeterince tanımlanmamış olan bu alan, demokrasinin, yabancısı olduğumuz bir tür ve tarzda dejenerasyonuyla ilgili bir alan.

Tarihte hiçbir zaman bugünkü kadar çok ülkede düzenli seçimler yapılmamış, bu kadar çok ülke 'demokrasi' olduğunu iddia etmemişti. Garip olan, buna rağmen, kimsenin, demokrasinin altın çağında yaşadığımızı söyleyememesi. Fransız düşünürü Emmanuel Todd'a bakacak olursak, durum tersi: Mesela Sarkozy Fransa'sı ve Berlusconi İtalya'sında tipik ifadesini bulan, bugünün neoliberal Avrupa sağ-popülist iktidarlarının uyguladığı “demokrasi” türü, önemli bir bozulmaya işaret etmektedir ve hatta giderek sürdürülemez hale gelmektedir! Todd, 'Demokrasi sonrası' gibi bir ad koyduğu yeni kitabını, bu temel teze dayandırıyor. ('Après la démocratie”, Paris 2009)

Giderek sürdürülemez hale gelen neoliberalizme özgü demokrasinin özelliklerine, daha önce Colin Crouch da dikkat çekmişti. Avrupalı entelektüeller arasında yankı uyandıran kitabı 'Post-democracy'de (Oxford 2004), dejenere olmuş bu demokrasi türüne bir de ad koymuştu: Post-demokrasi.

'Demokrasi' kavramının kesin bir tanımının olmadığı, bütün dünya tarafından kabul edilen tek bir normunun/prototipinin bulunmaması, konuyu daha karmaşık hale getiriyor. Karşılaştırmalı siyaset biliminin kurucusu sayılan Alexis de Tocqueville, bu durumu, daha 1865'de şöyle ifade ediyordu: “'Demokrasi' ve 'demokratik hükümet', çok kullandığımız ve en büyük kafa karışıklığına neden olan sözler. Bu sözler açıkça tanımlanmadıkları sürece insanlar, ortadan kaldırılması mümkün olmayan bir düşünce karmaşası içinde yaşayacaklar ve bu da demagogların ve despotların işine gelecek.”

Peki demagog ve despotların işine gelecek o 'kafa karışıklığı' bugün ne anlama geliyor? Crouch'a göre özetlersek: 'Post-demokrasi, eskisi gibi seçimlerin yapıldığı, hükümetlerin seçimle gelip gittiği, ama seçim kampanyalarının içeriğini yitirerek reklam/PR firmaları tarafından yönlendirilen bir tür şova dönüştüğü, seçmenlerin sadece pasif bir şov seyircisine indirgendiği, asıl politikanın gözlerden uzak bir şekilde siyaset/ekonomi elitleri arasında yapıldığı bozuk bir “demokrasi” türüdür.

Tarih çok hızlı ilerliyor. Beş yıl önce Crouch kitabını yayımladığında, dünya neoliberalizmin “altın” çağını yaşıyordu. 2008 kriziyle sanal kapital balonunun patlaması ve neoliberal paradigmanın sona ermesi, neoliberalizme özgü 'post-demokrasi'yi de vurmuş görünüyor. Sözkonusu demokrasi türünün güncel Berlusconi İtalya'sı, Sarkozy Fransa'sı ve Erdoğan Türkiye'si örneklerinden yola çıkarak soracak olursak, neoliberal demokrasinin giderek sürdürülemez hale gelen yanları nelerdir?
Crouch'un tezlerinden yola çıkarsak:

1. 'Demokratik kurumlar şeklen -hatta eskisinden daha iyi- işlemeye devam ettiği halde, siyaset ve hükümetler, demokrasi öncesi feodal/otokratik devrin bazı tipik özelliklerini taşıyorlar. Örnek aldığımız üç ülkedeki -Todd'un tanımıyla- 'sağpopülist' iktidarlar, giderek tek bir karizmatik kişi ve çevresinde toplanan, o ve onun danışmanları/yakınlarına indirgenen çok küçük bir elit yönetici grubu tarafından yönetiliyorlar. Parlamento şeklen işlemekle birlikte, 1789 Fransız ihtilali öncesi Fransa'sına benzer bir küçük elit grubun, sadece onun dediği oluyor. Bütün sistem onlara ve onların ekonomi/siyaset etitlerine hizmet ediyor. Bu denklemde muhalefet resmen var, ama hiçbir konunun hakkıyla tartışılmadığı parlamentoda, muhalefet fiilen yok hükmünde. Ülkenin politikasını hiçbir şekilde belirleyemediği için, -mesela onu kaale almadan çıkarılan yeni yasalara- muhalefetini, konuları ancak Anayasa Mahkemesi'ne götürmek yoluyla yapmaya çalışıyor. Böylece ortaya, son tahlilde öznesi İktidar ve Anayasa Mahkemesi olan fiili bir ucube yapı ortaya çıkıyor. Üstelik bozulma bununla da kalmıyor. Mesela İtalya'da, Berlusconi'nin kendisi ve devlet/parlamento başkanlarının hiçbir şekilde yargılanamamalarını sağlayacak bir kanun çıkartma girişimi var. Ancak krallıklarda olabilecek böyle bir yasaya karşı muhalefetin yapabildiği tek girişim, konuyu Anayasa Mahkemesi'ne götürmek oldu. Fakat yalanlanmayan son haberlere göre Berlusconi, Anayasa Mahkemesi başkanıyla yemek yerken görülmüş! Todd, son krizin bir sonucu olarak neoliberalizmin düşüşü ile birlikte popülerliğini yitirmeye başlayan neoliberal sağpopülist Berlusconi'yi ve Sarkozy'yi, devleti ele geçirmeye çalışmakla suçluyor (bkz. Todd'un Telepolis mülakatı 4.7.2009).

2. Demokrasinin bir sistem olarak benimsenmesi süreci, aynı zamanda, ekonomi/siyaset alanlarının başka güçlerle paylaşılması süreciydi. Yani etkili bir sol muhalefetin olabildiği/yaşayabildiği bir süreçti. Demokrasi, tarihte asla hediye edilmemiştir, dünyanın her yerinde belli bir sol/sosyaldemokrat mücadele sonucu kazanılmıştır. Demokrasi düşüncesinin Avrupa'da tutunmaya başlaması 1848'lere, işçi hareketlerinin aktif eşitlik mücadelesine dayanır. Eşitlikçilik, üretenlerin de yönetimde söz sahibi olması, bunun için seçimlerin yapılması, seçim hakkının kazanılması, hep bu mücadele sürecinin ürünleridir. Crouch ve Todd'un yaklaşımlarından ve tanımlarından yola çıkarak, Türkiye'de en iyi işleyen katılımcı demokrasi döneminin 1960-1971 arasında yaşandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. 1990'lardan itibaren sol faktörün hızla zayıflaması, demokrasileri kuşkusuz olumsuz yönde etkilemiştir, onların dejenerasyonunu hızlandırmıştır. Fakat küresel krizle birlikte solun talepleri yeni bir şekilde çeşitli kesimler tarafından yeniden dile getirilmektedir. İşçilerin sayıca azalıp güç kaybettiği neoliberal dönemin ardından, günümüzün en geniş kesimi sayıla beyaz yakalıların, işsizlerin (ve esnafların) yükselişine şahit oluyoruz. Bu kesimlerin bir mücadele geleneği bulunmamakla birlikte, muhalif/mücadeleci bir çizgi benimseme eğilimi gösteriyorlar. Toplumdaki apolitik neoliberal pasifizminin sürmesi, ekonominin bozulduğu şartlarda pek mümkün görünmüyor.

3. Muhalefetin, neoliberal demokrasilerde zayıf, silik ve etkisiz kalması, anlaşılan bizzat neoliberalizmin sosyo-ekonomisiyle ilgili bir durum. Neoliberalizmin tipik özelliği olan özelleştirmeler sayesinde/nedeniyle ilk kez bu kadar geniş, derin ve etkili bir politikacı-işadamı yakınlaşması ortaya çıktı ve giderek daralan bir elit halinde ülkelerin yönetiminde söz sahibi oldu. Özelleştirmelerde parti yandaşlarının kollanması bir yana -ki bu durum neoliberal demokrasilerdeki çok yaygın yolsuzlukların nedenlerini de açıklamaktadır- iş çevreleri ilk kez, doğrudan iktidarları yönlendirebilme gücüne sahip olmuşlardı. Neoliberal dönemde devletin mümkün olduğunca küşültülmesi gerektiği fikri, özel teşebbüsün devletten her zaman daha iyi/kaliteli/efektif olduğu zihniyeti ve nihayet, devletin sadece genel siyasetle uğraşıp sağlık/eğitim/altyapı/vs. gibi alanlarını özele devretmesi anlayışı, demokrasi açısından önemli negatif sonuçlar doğurmuştur. Birçok projenin -ki bunlar, mesela çevreyi, içme suyunu, nehirleri, tarihi dokuyu ilgilendiren mega inşaat projeleri, eğitim, sağlık vd. alanlarıdır- karar mekanizmalarında, firmalar, onlarının danışmanları veya firmalarla doğrudan bağlantılı politikacılar oturmaktadır. Bu projeler/alanlar, 'özel' olduğundan, siyasetin ve dolayısıyla halkın denetiminden çıkmaktadır. Ayrıca esasen yandaş firmaların yararına işleyebilen bu yatırımlar/projeler, 'hükümet başarısı' olarak sunulabilmektedir. Bu sürecin yolaçtığı diğer negatif olgu, muazzam maddi imkanlar sağlayan böyle kararların, bir tek kişi etrafında, giderek küçülen bir elit grup tarafından alınmasıdır. Muhalefet, firmalara ve iktidar çevrelerine muzazzam imtiyazlar ve siyasi/maddi imkanlar sağlayan bu karar verme mekanizmasının tamamen dışında kaldığından silikleşmektedir. Fakat neoliberalizmin zayıflaması, özelleştirmelerin tersine işlemeye başladığı ve devletçi eğilimlerin güçlendiği günümüz dünyasında, politikacı-özelleştirme-yandaşişadamı denklemi çökmektedir. Muhalefetler, halktan daha çok destek almaktadır.

4. Buradan, neoliberal demokrasilerdeki iktidarların neden yaygın bir biçimde yolsuzluklara bulaştıklarını da anlayabiliriz. Devletin bütün işlerinin irili-ufaklı firmalara ihale edildiği, işleri hangi firmaların üsleneceğine, tek başına/sadece iktidarların küçük bir elit kesiminin karar verdiği bir 'demokrasi'de, politikacıların rüşvet almaması hatta rüşveti kurumsallaştırmamaları, bu 'demokrasi' türünün doğasına aykırıdır. ABD'de ve Avrupa ülkelerinde bile yolsuzluğun en inanılmaz boyutlara ulaştığı bir dönemden bahsediyoruz. Neoliberal demokrasinin dejenerasyonu hakkında elbette daha birçok semptom sayılabilir, fakat daha önce, neoliberal demokrasinin ekonomik krizle birlikte önemli ölçüde efor/taraftar ve güç kaybettiği üzerinde durmak gerekiyor.
Todd bu gelişmeyi özgün geniş bir açıdan yorumlayarak, devletin en içlerine kadar girişmiş serbest ticarete sınır konmaması halinde, bunun demokrasinin sonu olacağı üzerinde duruyor. Şimdi o sınırı, ekonomik kriz doğal yollardan koymaya başlamış görünüyor. Ayrıca giderek artan sayıda insan, katılımcı demokrasinin, sınırsız serbest ticaretten daha önemli olduğunu anlamış görünüyor. Bu nedenle dünyadaki genel trendin, serbest ticarete sınır koymak yönünde ilerlediğini ve bunun da despotizme yatkın neoliberal demokrasinin temel taşı olan politikacı-özelleştirme-yandaşişadamı denklemini hızla bozmaya başladığını gösteriyor. Şimdiye dek bu yoldan benzersiz bir güç elde eden iktidar politikacıları ve onlara yakın neoliberal uluslarötesi iş çevrelerinin, iktidarı bırakmamak için en absürd yollara başvurabilme potansiyeline sahip olduklarını, Todd'un örneklerinden okuyabiliyoruz.

Neoliberal 'post-demokrasi'lerden kurtulmak mücadelesi konusunda Crouch, seçimlerin önemine dikkat çekiyor. Çünkü seçimler, neoliberal iktidarların değiştirilmesi için gerçek bir fırsat sunuyor. Fakat seçmenler seçimleri beklemeden, neoliberalizmin onlara biçtiği pasif seyirci pozisyonundan çıkıp aktif mücadeleci çıkar grupları oluşturabilirler. Mesela devlet projeleri vergilerle finanse edildiğine göre, ihalelerde halkın da söz sahibi olması için ve yeni bir akım olarak 'devletleştirmeler' konusunda etkili olabilecek somut öneriler yapabilir, bunlar için mücadele edebilirler.
Uluslarötesi sanal kapitalin çökmesi ardından sitemin kontrol ve devletleştirme mekanizmalarının işlemesi sonucu süreç, 'devlet bu işlerden anlamaz, herşeyi özele devredelim' mantığının iflası yönünde ilerliyor. Vatandaşı ve muhalefeti devreden çıkaran politikacı-işçevresi kumpası, hızla etkisini yitiriyor. Bu kumpasın devamı hem konjonktüre hem de paradigmaya aykırı ve pek mümkün görünmüyor. Ayrıca özele teslim edilen alanların eskisinden daha iyi işlemediği gibi, siyaset/seçimler/halk tarafından da kontrol edilemediği anlaşıldı. Özele devredilen işletmelerin eskisinden daha güçlü tek yanının, daha iyi bir reklam/pazarlama/imaj kampanyasına sahip olduğu ortaya çıktı. Devlet işletmelerinin aynı kalitedeki reklam/PR kampanyalarıyla özelden daha başarılı olabileceği, üstelik kazancın da devlete (yani halka) kalabileceği anlaşıldı.
Peki, neoliberal sağpopülist iktidarlar kısa vadede -Todd'un deyimiyle- devleti ele geçirip, şeklen işleyen 'demokrasisi'nin bütün kurumlarını kendi kontrolü altına alırlarsa ne olacak? Karamsar Todd, böyle bir durumun bildiğimiz 'demokrasinin sonu' olacağını söylüyor ve bunu önlemenin 'iki yolu var' diyor. 'Ya askeri darbe, ya da halk ayaklanması.' O 'henüz cılız' dese de, başka yollar da var. Neoliberal postdemokrasiye karşı, katılımcı demokrasi mücadelesi ve elbette insanların sağ duyusuna güvenmek, olağan mucizeler yaratabilir.

Radikal, 20 Temmuz 2009

İç barışın kurulmasıyla ilgili yeni dönem notu




Türkiye, Nisan başından bu yana, geçen yılın yazında girdiği karanlık tünelden çıkma heyecanını yaşıyor.
Tünelin ucu Nisan başında görününce, büyük bir rahatlama oldu, umutsuzluk sona erdi ve ardından, o rahatlama döneminin ilk görece sıkıntısı "belge" tartışmalarıyla geldi. Fakat Makul muhalefet'in, bu konuyu da, insani/kutsal değerlere bağlı kalarak, kaliteyi yükseleterek, dürüstlük ve nesnel bir yaklaşımı esas alarak şimdilik atlattığı görünüyor. Bu aşamada TSK'yı sert çıkışlara kışkırtmak ve Hükümet ile Orduyu çatıştırmak girişimlerinin de -bunu amaçlayanların istediği ölçüde- başarılı olmadığı görüldü. (Bundan sonra daha az başarılı olacaktır)
Asıl amaç bir tür barışma/uzlaşma ve en önemlisi 'Güvenin tesisi' olduğu için, bu konuda henüz yeterince ilerleme sağlanamadığı söylenebilir. Ama daha Mart ayında doğan, henüz son derece cılız olan ve en etkili dönemini sonbaharda yaşaması mümkün bir iç barış dönemi varlığını hissettirecek gibi görünüyor.

Sona ereceği 2010 Şubatına kadar, önemli bir şans anlamına da gelen bu dönemde Türkiye, kendi doğal kapasiteleriyle her alanda uyum içinde olacağı anlaşılıyor.
Bu dönem, objektif kararlar verme ve rasyonal/irrasyonal düşünme kapasitesinin eskisinden daha yüksek olduğu bir zaman kalitesine işaret ediyor. Empatinin daha kolay kurulabileceği, hislerin daha yoğunlaşacağı bir dönem. Öyleyse birbirini anlamada ve birbirine daha yaklaşmada, aradaki düşmanlıkları aşmada daha yapıcı olunabilecek bir dönem denebilir. Henüz cılız olan bu etkinin, Türkiye'nin karanlık tünelden çıkmakta olduğu şu günlerden sonra ivme kazanarak daha güçlü/etkili olabileceğini söylemek mümkün.

Bu dönemde en başarılı olunabilecek önemli alan, daha önceki o büyük yaraları, acıları yeniden, bu kez daha sağlıklı, (taraflı duygulardan daha uzak bir şekilde) değerlendirmek olabilir. Hatta çok daha gerilere giderek iki önemli konu, iki farklı çevre tarfından yeniden -bu kez daha makul bir bakışla- değerlendirilebilir/değerlendirilmelidir. Bu birbirine taban tabana zıt görünen, ama özünde aynı (aynı şeyin iki yanı) olan,
önemli psikolojik/siyasi konu şu:
1. AKP ve İslamcı çevre -kendi açısından haklı görünen bir şekilde- Kemalist elitlerin ve Ordunun, eski Osmanlı geleneğinden tamamen koptuğunu ve bu durumun aşılması gerektiği temel fikrine sahip. Düşmanlıklarını daha çok buraya dayandırıyorlar.
2. Onun karşıtı görünen CHP, Ordu ve Türk/Kürt Milliyetçisi çevreler de -kendi açılarından haklı görünen bir şekilde-, AKP ve İslamcı çevrelerin seküler (Cumhuriyet) geleneğinden koptuğunu ve devletin seküler niteliğini değiştirerek diğer kesimleri devletten uzaklaştırmaya çalıştıklarını (veya şeriat devleti kurmaya kalktıklarını), bu nedenle tamamen etkisizleştirilmeleri gerektiğini düşünüyor, düşmanlıklarını buraya dayandırıyorlar.
Bu iki konunun mesela ilk ortak paydası şurada:
İki kesim de aynı eski geçmişten tamamen kopmuş durumda... (Yani biri diğerinden daha az "kopuk" değil)
Seküler/Cumhuriyetçi çevreler -evet- Osmanlı ve eski İslami gelenekle belki bağlarını kopartmışlardır, ama belli bir Cumhuriyet kültürü, sanatı, (sallapati de olsa) bir demokrasi geleneği vs de kurmuşlardır.
AKP ve İslamcı çevreler de Anadolu'nun Selçuklu-Osmanlı İslami geleneğiyle bağlarını tamamen kopartmışlardır, ama o dönemin ihtişamıyla gönül bağları mevcuttur. Şu anda bu çevrelerin savunduğu İslam anlayışının -ki neoliberalizme has, dünyada yagın bir homojen Arabi/Emevi sözel Müslümanlık anlayışıdır- Anadolu'nun bin yıllık Müslüman geleneğiyle alakası yoktur (-ki o eski gelenek, bin yıl boyunca 'İslam'ın bayraktarı' olmuştur).
Anadolu İslam'ı, neredeyse bütün İslam coğrafyasını kontrol etmasine rağmen asla Arabi/Emevi Müslümanlığından esinlenen bugünküne benzer bir neolibebral homojen İslamcı anlayışına sahip olmamıştır.
Ayrıca, sonradan modernleşen İslamcı kesimler, kendi anlayışlarına uygun ne bir kültür ne de sanat geliştirmemişler/geliştirememişlerdir. Ama sonradan modernleşmenin verdiği bir optimizme/iyimserliğe ve mobilitesine sahiplerdir. Buna rağmen, 'Demokrasi yazıları'mızda ayrıntılarıyla işleyeceğimiz gibi, bugünkü halleriyle geleceği belirleme şansları sıfırdır. Bu konuyu AKP ve İslamcı çevreler iyi düşünmek zorunda.

İki kesim için şimdi bu halde ve önümüzdeki değişim süresinde, birlikte var olmak, bir çatışma ile/içinde olamaz. Bunu İslamcı kesim iyi düşünmeli. 2008-2024 sürecinin bütününe bakınca -bir çatışma olacaksa- kaybeden taraf kesinlikle İslamcı taraf olacağı açıktır ve bu olmak zorunda değil. Bu gelişme trendi o kadar kesindir ki, daha şimdiden, son bir yıldaki gelişmelerden okunabilir. Ama öyle olMAmalı. Bunu hem Cumhuriyetçi/seküler kesim hem İslamcı kesim iyi düşünmeli. Çatışmak olmamalı. Uzlaşmak ve karşılıklı güçlü yanlardan yararlanmak olmalı, giderek kutuplaşma anlayışını aşmak esas olmalı.
Cumhuriyetçi/seküler çevreler de (bu çevrelere DTP de dahil), geçmişe sağlıklı bir açılımın ve Anadolu İslam'ı/kültürü ile barışık omanın önemini anlamalılar, ama şimdinin islamcı kesiminin -değişim isteği göstermesi koşulları altında- kabullenilmesi gerektiğini de iyi anlamalılar. Sonradan modernleşen bu çevreyi kabullenmek ve onların kendilerini değiştirmeleri için zamana ihtiyaç olduğunu anlamak önemli. (-ki değişim onlarda da gözlenmekte)

Bu iki kesimin de, bir modernleşme sürecinden geçtiklerini, o sürecin özünde aynı lduğunu, sadece birinin diğerinden daha önce (veya sonra) modernleştiğini anlamaları gerekiyor. Modernleşmenin iki kesim için bazı farklı sonuçları olmuştur, ama bunun için çatışmak gerekMİyor. Bunun şimdi iyi anlaşılması şart. Bu çatışmadan kendine pay çıkarmaya çalışan ve bu alacakaranlıktan istifade etmeyi deneyenlerin etkisizleştirilmesi de bu sürece dahil olabilir.
İki kesim de karşılıklı olarak anlaşılmadığını düşünüyor. Bu malesef doğru. Ama şimdi barışma ve birbirini samimi olarak anlamaya çalışma dönemi. Sözkonusu zaman kalitesi, şimdi daha iyi anlaşılmayı mümkün kılabilir.

Bu dönemin sıkıcı tek yanı, insanların bu anlaşma uğruna kendilerine koydukları sınırlamaların belki zor gelebileceği. Anlaşma ve barışmanın dozu ilerlerse, o sınırlamalar daha az rahatsız edebilir ve 'açık konuşmak'lar karşıdakileri daha az rahatsız edebilir, çünkü güven daha geniş kesimleri kapsayacak, daha sahici olabilecektir ve güveni kötüye kullananlar daha çabuk deşifre olacaklardır.
Buradan, olumlu, iyimser, kapsayıcı bir mantalite çıkabilir, (bunun ilk deneyimlerine sahip bir kesim şimdiden var) -Ve o mantaliteyi kurmak elbette samimi/dürüst herkesin görevi olmalı.