Türklerin mental engelini aşmak yolunda Osmanlı'nın sırlarıyla yüzleşmek

1.
İtalyanlar Libya'yı 1911'de işgal etti. İttihatçıların Enver gibi "Hürriyet Kahramanları" ve Mustafa Kemal, Doğu Akdenizde kuş uçurtmayan ve tüm Osmanlı limanlarını bombalayıp çok sayıda Osmanlı gemisini batıran İtalyan donanması engelini aşabilmek için mecburen kara yoluyla develerle Libya'ya, İtalyanlara karşı savaşmaya gittiler. Türkiye'nin kof ve zayıf olduğunu kanıtlayan İtalyan saldırısının ardından hemen Balkan savaşları geldi, Türkiye Edirne'yi bile kaybetti, Bulgar ordusu Yeşilköy'e dayandı. Türklerin güçsüzlüğü söylentisi doğru çıkmıştı. Sonra Birinci Dünya Savaşı. Yenilgi. Anadolu'nun işgali. Derken, Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu. Bütün bunlar sadece 12 yıl içinde oldu. Bu süre zarfında Anadolu'nun demografik yapısı kökten değişti. Ermeniler ve Rumlar gidip, yerine Müslüman Kürtler geldi. Libya'dan Yemen'e, Balkanlardan Azerbaycan'a kadar "kaybedilen" toprak parçası çok büyüktü.
    Türkler, kocaman "İslam'ın kılıcı cihan imparatorluğu" haritasına baka baka yetiştirildiler. Osmanlı'nın çöküşü ve Anadolu Kıyameti travmasını da bir türlü atlatamadılar. O haritanın büyüklüğü ve İlkokuldan itibaren ezberledikleri "yükseliş devri padişahlarının zaferleri", özellikle İslamcı çevrelere ve onların düşük eğitimli fakir seçmenlerine "ilham" veriyor. Türkiye'de okullarda okutulan milliyetçi-muhafazakar "Resmi tarih" (ve sonradan popüler olan etnik/dini kimlikçi gayrı-resmi tarih), bugünkü haliyle bu travmanın pekişmesini sağladı ve onu sürekli yeniden üretti, çünkü hem yanlış bilgilere dayanıyor, hem de yanlış bir tarih anlayışı üretiyor (ve buna bağlı olarak yanlış bir gelecek beklentisi üretiyor). Şimdi bu kısır döngünün kırılmakta olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Kocaman haritalı "Hilafet devleti Osmanlı'nın, küffara karşı cihad ettiği için büyük bir imparatorluk olduğu" yanlış bilgisi, İslamcıların bu temele dayanarak vardıkları bugünkü son nokta, kendileriyle birlikte eski yanlış klişelerin de iflasını beraberinde getiriyor. Konu bundan ibaret değil.
    Şimdi iktidara muhalif de olsa, okulda kafasına çakılmış o büyük harita "özlemi" ile milliyetçi-mukaddesatçı duyguları kabaran herkes, Hükümetin Suriye ve Irak'ta amatörce at koştursa bile, içten içe "belki eski topraklarımıza kavuşuruz" beklentileriyle Türkiye'nin Musul'a asker göndermesini destekliyor, Rus uçağı düşürüldüğünde "Bak biz de varız, Rus uçağı bile düşürebiliyoruz" diyor, hatta Suriye ile bu kadar "meşgul" olununca, "zaten orası bizim toprağımızdı, "Bizim dinimiz de İslam, İslam için savaşanlara yardım kötü mü, dur bakalım belki oralar sonra bize katılır" bile diyebiliyor, bu konuda kuşkuları var. Muhalefet İktidara ağız dolusu kararlılıkla karşı çıkamıyor, sokağa inemiyor, Meclis'den çekilemiyor, kısık sesle "karşı" çıkıyor, o kadar. Kısacası Türkün gelecek perspektifi hâlâ "Türkiye haritasını büyütmek" ve "Osmanlı gibi olmak." Bu temel fikir aşılmadan, Türklerin kendilerine gelmeleri ve önlerine bakıp Dünyada hakettikleri yeri almaları mümkün olmayacak.
    Yıllar önce İslamcı bir arkadaşım, "Türkiye bize artık dar geliyor" demişti. Evet! Ama toprak alarak mı bol gelecek? Osmanlı haritasındaki kocaman bir alan zaten çöldü. Koreliye Kore dar gelince LG markasını üretiyor ve sineması dünyada marka oluyor. Japonlara dünya dar geldi, kültürlerini evrenselleştirdiler, Tarantino Japon kültür öğeleri kullandığı filmler çekti. Dünya bir ara Japon malından başka birşey kullanmıyordu. Ama Türkler kabına sığmayınca çölde silahla arsa kapatmayı düşünüyorlar -hem de 21'inci yüzyılda. Çünkü büyüklük adına öğrendikleri tek şey, kocaman bir Osmanlı haritası ve onu yeniden kurabilmenin anahtarı sandıkları Sünni İslam coğrafyasına baş olmak. "Osmanlı küffara karçı cihad ettiği için öyle büyüdü" hamhayali, bu yazının konusu. Yazının amacı: Türklerin ayağına pranga olan eski "Büyüklük anlayışı"nı terkedip, 21'inci yüzyıla özgü yeni bir büyüklük anlayışı benimseleri ve nihayet bütün enerjilerini birbirlerini yemek yerine o yolda sistemli ve sıkı bir çalışmaya harcamaları.
    Türklerin, Kökeninde Abbasi tipi Sünni devlet anlayışının bulunduğu eski büyüklük kompleksinin iyice karikatürleşip İslamcılarda zuhur etmesi, bu komplekslerin nisbeten daha kolay aşılabileceğinin de garantisi. Sadece Gezi İsyanı değil, halkın bir kesiminin Erdoğan'ın şahsında "nihayet dünyaya kafa tutan bir lider" bulduğu "beklentisi de bu "kompleksleri/ezikliği aşmak refleksi"nin (yanlış, ama zamana uygun) bir tezahürü. Türkler, bu fırsatı kullanmak zorundalar, yoksa kendilerini savaş ve yıkım sonucu mecburen değiştirmek zorunda kalacaklar -zira 20'inci yüzyıl başından kalma bugünkü zihniyetle 21'inci yüzyılda yaşamak mümkün değil. Türklerin büyüklük özleminin sağlıklı bir şekilde yeni bir yörüngeye oturtulması gerekiyor.
    Gözlerine büyük Osmanlı haritası sokularak büyütülen Cumhuriyet nesli içinden beton erbabı Demirel, kadayıf erbabı Erbakan tipi politikacılar çıktı. 1950 sonrası -istisnalar dışında- daima iktidar olan Türk Sağı'nın en büyük siyasi dayanağı, her zaman (bir tür Müslüman muhafazakar olduğu varsayılan) "Şanlı Osmanlı" geçmişinin tekrarıydı. Anadoluyla sınırlı Türkiye Cumhuriyetine her zaman burun kıvırdılar, ama Osmanlı'nın nasıl büyük bir devlet/ülke olabildiğiyle zerrece ilgilenmeyip her şeyi "İslam'ın yüce ahlakı"na yordular. Bugünkü araştırmalar, Osmanlı'nın İslam sayesinde değil, İslam'a mesafeli kaldığı için yükseldiğini, ama İslami bir Abbasi kopyalığına özenince gerileyip çöktüğünü gösteriyor. Osmanlı, İslamlaştığı ve Müslüman olmayan tebasının desteğini -bu sayede- kaybetmesi nedeniyle çöktü.
    Adeta kutsallaştırılan akıncı gaziler, İslam'ı yaymak için küffara nefes aldırmadan kılıç çalarak Osmanlı topraklarını sürekli genişletmişlerdi ve ne hikmetse eski Bizans uyruğu da kılıcı yiyip susup oturmuş, hiç direnmeden ihtida edip Müslüman olmuştu. Yeni Osmanlıcılar, böyle çocuksu tarih tezlerine inanarak büyüdüler. Ve kabuğuna -Anadolu'ya- çekilen "dinsiz" Cumhuriyet parantezini kapatıp, Osmanlı'ya geçişin hayalini gerçekleştirmeye koyuldular. Ama "İslami Osmanlı" teorisi, aradan 700 yıl geçtikten sonra da işlemedi. Halk, "eski zamnalardaki gibi" Yeni Osmanlı'ya biat etmedi. Onca biber gazı, hapis cezası, sert dayak, hakaret ve yasaklara rağmen, halkın "dinsiz laik" kesimi, eski Bizanslılar gibi kuzu kuzu Osmanlı uyruğu olmadı. Neden? Osmanlı Bizanslılara bu kafayla davransaydı Bizanslılar da Osmanlı olmazdı da ondan.
    Peki Rumlar neden biat etmişlerdi? Öyle ya, insan doğası o zaman neyse bugün de o. Zorla güzelliğin yüzyıllar süremeyeceğini herkes bilir. 1300'lü yıllardan 1922'ye kadar Anadolu nüfusunun bir kısmı daima Rumdu. Osmanlının kurulduğu dönemde, Müslüman Türkler bugünkü Kürtlerden daha küçük bir azınlıktı. Osmanlı adıyla tanıdığımız Türk İmparatorluğunun başarısının sırrı sahiden İslam mı?! Kesinlikle Hayır...
    Bu yazıyı hazırlarken okuduğum kitaplardan (1) birinde, şöyle bir cümle vardı: "Harmankaya tekfuru Köse Mihal'i" yakalayan Osman Bey'in onu serbest bırakması üzerine Mihal Osman Bey'in "Ellerine sarıldı. 'Bundan böyle en yakın yardımcın ve dostun ben olacağım, ne olur bana güvenin' dedi." (2)
    Pertev Naili Boratav'ın Türk Masallarını (3) okurken böyle bir sahne karşıma çıksa zevkle okurum, ama gerçek hayatta böyle kararlar daha farklı şekilde alınıyor. Mesele güç ve iktidar olunca kimse Osman'ın kara kaşına kara gözüne bakmaz. Kitabın devamında Köse Mihal'in en önemli akıncı beylerinden biri olarak sürdürdüğü yaşamından bahsediliyor ve kahramanımızın Osmanlılığı bu olayla başlıyor. Daha sonra da böyle bir takım yerel Hristiyan beyler, gelip el etek öpüp Osmanlı oluyorlar! Hatta o kadar Osmanlı oluyorlar ki, mesela Timur'a karşı savaşan Bayezid'in saflarını Türkmenler terkedip karşı saflara geçtikleri halde, Sırplar sonuna kadar Sultan'ın yanında savaşıyorlar, üstelik bu adamların çoğu Müslüman olmamış, ihtida etmemiş. Sözünü ettiğim kitapta da ilk elden Mihal'ın Müslüman olduğuna dair birşey yazmıyor zaten, ama bu insanları biraraya getiren başka bir şey olmalı.
    Masal tadındaki tarih anlatımı, henüz polisiye romanın ve internetin icad olunmadığı çağlarda, öğüt verici ve hatta eğlendirici özelliğe/işleve sahipti. Genellikle devrin önemli şahsiyetleri için kaleme alınan kitaplar, keselerce akçe ile ödüllendiriliyorlardı. Kısacası, eski zamanlardan günümüze kalan tarih kitaplarının her zaman güvenilir ve rasyonel olmadığı gerçeğinin bilincinde olmak zorundayız. Aynı kişi hakkında farklı tarih yazımları sorununu gösteren en güzel örneklerden biri de, ilgilendiğim Evrenos Bey hakında Ayşegül Kılıç'ın (4) yazdığı kitap. Ona, ikinci bir kitabı daha dahil edebilirim (5). Eski tarihçilerin yazdıklarının ne kadarının doğru ne kadarının "temenni", ne kadarının öğüt maksatlı olduğunu, ancak aynı konuyu başka tarihçilerden okuyunca anlayabiliyoruz. Mesela Bayezit'in oğlu Süleyman için bir tarih kitabı yazan Ahmedi, ayyaş ve pervers Bayezid'i namazında niyazında, ağzına bir yudum içki koymayan bir adam olarak gösteriyor. Bunun bir ironi olarak okunmuş olması da mümkün elbette, çünkü gerçekle hiç alakası yok. Negatif bir şey yazmıyor, yazmamak için ondan az bahsediyor. Halbuki Bayezid hakkında şöyle çok eski bir fıkra var: Sultan, savaşlardan muzaffer çıkarsa Bursa'ya yirmi cami yaptıracağı sözü veriyor, ama zafer kazanınca sadece yirmi kubbeli Ulu Camiyi yaptırıyor. Ona nazı geçen danışmanlarından biri "Neden 20 değil de bir tek?" diye sorunca Sultan, "büyük olursa herkes camiyi kolay bulur" diyor. Danışmanı da Sultana, "Keşke dört köşesine dört meyhane yaptırsaydınız. Siz de caminin yolunu kolay bulurdunuz" diye cevap veriyor. Bu fıkra eski kitaplara kadar sızdığına göre, Bayezid hiç de bildik "klasik" Müslümanlardan olmasa gerek. Ve sadece o değil, başka Sultanlar da. Bu gerçek biliniyor elbette, ama buna rağmen islami bir devlet ve ümmetten müteşekkil bir Osmanlı olduğu sanılıyor. Hayır efendim. Osmanlı'yi yönetenlerin başında Rumlar, Sırplar, Ermeniler ve diğer Hristiyanlar var üstelik bunlar ya haala Hristiyan, ya da şeklen ihtida edip aileleriyle bağlarını koruyan eski Bizans soyluları. İslam devleti, kurulduktan 250 yıl sonra adım adım oluyor ve ikinci sınıf kalan Hristiyanlar da sonunda bu birlikten istifa ediyor, tıpkı şimdi Kürtlerin o noktaya gelmiş olması gibi.
    "Resmi Tarih Yazımı", sadece Cumhuriyet'e özgü bir şey değil. Osmanlı devrinde de böyle, yanlı bir tarih yazımı var. Ama Osmanlı'nın kuruluş aşamasında din değil ekonomik çıkarlar son sözü söylediğinden (ve bu konularda ince bir politika uygulandığından) Osman Bey "Haydi gazaya" dediği zaman, kimsenin aklına din-min gelmiyor, çünkü gazilerin çoğu Hristiyan zaten, amaç da yağma ve enformasyon. Bunların görevi, sınır ötesindeki Bizans kontrolündeki yerleri talan etmek ve verebildikleri kadar zarar verip ganimetle geri dönmek. Malum, akıncılar gazaya bir tek kılıçla gidiyorlar ve yiyeceklerini bile yağmaladıkları köylerden sağlıyorlardı. Bir tek şehre, Konstantiniye'ye ve havalisine sıkışan Doğu Roma, halkından ağır vergiler toplamak zorunda kaldığından, şimdi adına Osmanlı denilen Söğüt idaresi, Hristiyan köylüler için birçok şeyden kurtuluş anlamına geliyordu. Eski vergi mükelleflerinin Gazi olup komşu köyleri talan ettiği, kimseye başka bir din ve yaşam tarzının dayatılmadığı refah içinde bir hayat. Gazilerin zenginliği hakkında Ayşegül Kılıç'ın kitabında değerli malzeme var. Bayezid'in düğününe hediye getiriyor, bütün konuk beyler şaşırıyor, çünkü kendileri Bey oldukları halde Gazi Evrenos kadar zengin değiller.
    Akıncıların komutanları arasında, bir zamanlar Bizans tekfurluğu veya komutanlığı yapmış kişiler olunca, halk Bizans baskısından kurtulmayı seçiyor.  Lowry, bu konuda gerçekten ilginç malzeme sunuyor (6). Fatih'in kendine Başvezir olarak son Bizans imparatorunun halefini seçmesi çok ilginç. Osmanlı, fethettiği bölgeleri, gene oraların yerel yöneticileriyle yönetiyor ve halka yeni bir refah vaad ediyor (bu refahın önemli ölçülerde yağma ve talandan geldiğini söylemeye gerek yok.) Gazileri -bugün kutsanan- "uğraşısı hakkında Aşıkpaşazade aynen şöyle diyor: (Evrenos Bey) "çalup çarpmağa başladı." (7) Konunun daha ilginç yanı, Akıncıların yaptığını yapıp sınır ötesini talan eden Bizans birlikleri de varmış eskiden. Halk Akıncılık olayına yabancı değil.
    Osmanlı devletinin henüz kuruluş aşamasında, Mihal'in Osman'ın ellerine sarılması gibi teatral durumlardan ziyade bir "Akıncı Beyler ittifakı" söz konusu. Osman Bey'in atalarının Söğüt'ten önceki tarihine sayfalar ayıran Şimşirgil'in, Köse Mihal ve Evrenos Bey gibi akıncıların devlet içindeki çok özel konumlarını açıklayan rasyonel bir gerekçesi yok, ama kitabı çok güzel okunuyor, hikaye tadında. Şimşirgil bile Köse Mihal'den bahsederken "ihtida" konusunu işlemiyor, yani Mihal basbayağı Hristiyan. Ayşegül Kılıç da övgüye layık kitabında Evrenos Bey'in büyük bir ihtimalle Sırp/Slav kökenli olabileceği sonucuna varıyor (8). Osmanlı denen yapıyıyı başından itibaren en az 120 yıl yöneten ve askeri genişleme işini üslenen aileler: Evrenosoğulları, Mihaloğulları, Turahanoğulları, Malkoçoğulları. Lowry, Osmanlıların başlangıçta bir akıncılar koalisyonu olduğu ve bu dört aile tarafından yönetildiğini, ama Anadolu'dan Türk savaşçı devşirme ihtimali daha yüksek olduğundan "Eşitler arasında birinci"nin Osman olduğunu, diğer aileler tarafından onun 'Birinci' seçildiğini gösteriyor, yani el-etek öpme meselesi değil bir ittifak söz konusu. Osmanlı bu ittifaka 250 yıl sadık kalıyor. Gerçi yazarın çok sağlam kanıtları yok, ama Osmanlıların ilk başarılarında akıncıların halka dağıttıkları malların, kurdukları vakıfların, inanç özgürlüğüne karışmamalarının, yerel yöneticileri görevde tutmalarının ve Hristiyan halkı mobilize edebilmelerinin büyük rolü olmalı.
    Osmanlı, başından beri, elbette sadece bir Robin Hood çetesi değil. Selçuklu'dan aldığı ve bunu her hareketinde hissettiğimiz bir Türk devlet anlayışına sahip. Bu anlamda başta bir uç beyliği olmasına rağmen, Selçuklu'nun tüm tecrübesini konuşturan bir yapı. Bu yazının kapsamını fazla genişletmemek için örneklere girmiyorum, ama Lowry'den bir çok örnek okuyabilirsiniz. İslam, ancak 1430'lardan itibaren Osmanlı denkleminde "seçkinlere dahil olmak için kullanılan sembolizm" olarak görünmeye başlanıyor. Abbasi tipi İslami bir devlet olmak fikri, tarzı ve dili ise, ancak Mısır'ın 1517 sonrasındaki işgali, Kutsal Emanetler'in İstanbul'a getirilmesi ve Arap ulemanın İstanbul'a gelişinden sonra görülüyor. Arap devlet terminolojisinin yerleşip İslam'ın bir şart haline gelmeye başlamasından sonra sonra geriye bakarak yazılan tarih kitaplarında Osman Bey, namazında-niyazında, güzel rüyalar gören bir Kur'an kursu talebesi gibi gösteriyor. Bu özellikle günümüz İslamcısının tarih anlayışında çok bariz. Halbuki ilk Osmanlı Sultanları zamanında halka yemek dağıtılan imaretlerde şarap da dağıtıldığını biliyoruz. İçen içiyor, içmeyen içmiyor...

(Yazı devam edecek)

Dipnotlar:
1. Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, "Kayı I", Ertuğrul'un Ocağı, Timaş 2015
2. Şimşirgil, s. 23 (Neşti Tarihi'nden)
3. Pertev Naili Boratav, "Az gittik uz gittik", İmge 1969
4. Ayşegül Kılıç, "Gazi Evrenos Bey", Bir Osmanlı Akıncı Beyi, İthaki 2014
5. Heath W. Lowry, "Erken Dönem Osmanlı'nın Yapısı", İstanbul Bilgi Üniversitesi 2010
6. Aynı yerde, 132.-133. Sayfalardaki Osmanlı vezirleri çizelgesine bakılabilir.
7. Aşık Paşazade, "Osmanoğullarının tarihi", İstanbul 2003, s. 378
8. Kılıç, s. 42

Türk aklının iki mental engeli


1.

Eskiden "Türkiye İran olur" diye bir korku vardı, Türkiye İran'dan özellikle devlet aklı-mantığı ve gelecek beklentisi bakımından beter oldu. Şimdi siyasi literatüre, Osmanlı'nın son yüzyılında Rusların "hediye" ettiği "Boğaziçi'ndeki hasta adam" teriminden daha beter bir terim yerleşmek üzere: "Madness on the Bosphorus" (The Economist) ve bu terimin doğmasına en büyük katkıyı da gene Ruslar yapmış oluyorlar. Türkler, 1853'de başlayan Kırım savaşında son kez -İngilizlerin ve Fransızların yardımıyla- Rus İmparatorluğuyla savaşıp bazı küçük başarılar elde etmişlerdi. 1725'de ölen Büyük Petronun güçlü Rusya'sı daha sonra bu arayı Türk-Rus savaşıyla geri dönüşsüz bir şekilde Rusya lehine açtı. (Şimdi "Yeni Osmanlı" olmak iddiasındaki görgüsüz Sünni kasaba aklının bin yıllık makul Türk devlet aklını devreden çıkarması sonucu İran da Türkiye'yi geçiyor. Gerçi bu yarışın sonucu henüz belli değil, ama zaman Türkiye'nin aleyhine işliyor.)
İslamcı aklı rasyonel/nedensel değil. Güçlü bir iktidar içgüdüsüne sahip. Mesela, "Rusya'daki Müslümanlar da ilgi alanımıza girer, Kırım eski Osmanlı coğrafyası" derken, Rusların da "Kars'dan Erzurum'a kadar da bizim Rus coğrafyası" diyebileceklerini düşünemiyor. Benmerkezci. Veya "Osmanlı coğrafyasına -eski hükümranlar olarak- ilgisiz kalamayız" derken, Osmanlı coğrafyasında kurulu iki düzineden fazla devlete ve Rusya'ya da meydan okumuş sayıldığının bilincinde değil, ama Türkiye'de kinle kamplaştırılan toplumun devletten geçinen yandaş kesimini kendilerine tamamen bağımlı kılıp oylarını konsolide etmesini biliyor; etrafında kendisi gibi İslamcı ülke ve bölgeler kuşağı olmadan yaşayamayacağını da seziyor.
Cihadcı enternasyonalini desteklemeden, IŞİD ve Nusra gibi gruplar Suriye'de varolmadan, Türkiye'deki İslamcılar ve onların iktidarı ne yaşayabilir ne de toplumu kendine bağımlı vaziyette tutup İslamcılaştırabilir. Müslüman Kardeşler enternasyonalizminin çöküşünden sonra -ki IŞİD de bu yüzden "doğmuş" görünüyor- Müslüman Kardeşlerin başarılı olamadığı Suriye, en azından "Savaşan Cihadizm"in gündemde kalıp reklamını yapabilmek için bir savaş alanı oluşturuyor -idi. Ta ki Ruslar sahaya ininceye kadar. İslamcı aklı belki, Rusların Afganistan'daki gibi sonunda havlu atacağını falan düşünmüştür, ama durum artık çok farklı. Ortada küresel bir sistem krizi var ve Dünyanın bütün aklı başında merkez/çevre ülkeleri işbirliği yapmak zorundalar ve Rusların bu istikamette hareket etmesi kaçınılmaz. Elbette eski nüfuz alanları için mücadele de bu duruma eklemlenip her şeyi çok daha karmaşık hale getiriyor, ama asıl eğilim Dünyanın birlikte hareket etmesi ve öyle olmaya devam edecek gibi görünüyor. Türk İslamcılarının bu birlikteliği bozma çabaları, elbette çok anlaşılabilir bir durum.
Perspektifi, ideolojisi, "kültürü" ve "ekonomi"si ile Dünyada her hangi bir başarı kazanma ihtimali bulunmayan Cihadizm, cinnetinin dozunu artırıp Avrupa'ya saldırarak, ilk elde Avrupa'daki tüm kültürel "kazanımları"ndan oluyor. Mesela Fransa devlet memurlarına başörtüsünü yasakladı, İngiltere'de çarşaf ve burka giymek yasakladı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başörtüsünün bir 'insan hakkı' sayılmadını kabul etti. Gerisi gelecektir. Avrupa'daki bu gelişmeler, mutlaka Dünyanın başka ülkelerine de sıçrayacaktır. İslamcıların Sünni İslamı mahvetmelerine yüksek sesli makul bir Sünni itiraz gelene kadar Sünnilik tüm Dünyada aşağılanıp bastırılacaktır ve bundan da İran ve Şiilik kazanımlı çıkacaktır.
Rusya sahaya indiğinden beri Türk muktedirlerin bu kadar mutsuz olması ve sonunda dayanamayıp tetiği çekmelerinin ve Rus uçağı düşürmelerinin baş nedeni, Rusların Türkiye destekli Sünni İslamcıları sistematik biçimde yok etmeleridir ve eski "Osmanlı coğrafyası"na yerleşmeleridir. Kendine "Yeni Osmanlı" diyen Sünni panislamist nepotist kasaba aklının Dünyada tek başına hayatta kalması imkansız.
Milli sınırlarlar dahilinde tek başına yaşayabilen Stalin devri Sovyetler Birliği'nin "Tek ülkede Sosyalizm" aklı, Türkiye'de "Tek ülkede İslamizm" olarak yaşayamaz. Bu zorunluluğu Leo Troçki 1917 devriminden sonra görmüştü. Stalin, İkinci Dünya Savaşı'nda Almanları yenen General Şukov sayesinde Doğu Avrupa'da Sovyet tipi sosyalist devletler kurarak, Troçki'nin ütopik hedefine reel politika üzerinden kısmen ulaşıp reel Sosyalizmin kırk küsür yıl daha yaşamasını sağlayabilmiştir. Türk İslamcılarının iktidar içgüdüsü de aynı şeyi hedefliyordu: Kendine bir İslamcılar Dünyası kurmak. Türkiye'de kalıcı bir varoluş ancak o zaman mümkün olabilirdi. Müslüman Kardeşler ve İslamcıların Dünyası 2013'den itibaren, daha kurulmadan çöktü. Arap Baharı'nı duygu sömürüsü için kullanıp Müslüman Kardeşler ve türevlerini Mısır'da ve diğer Müslüman ülkelerde iktidara getirme harekatı, Suriye'ye ve Gezi isyanına tosladı.
Bugün geldiğimiz aşamada, islamcıların IŞİD'ci-Nusra'cı B-Planı da çökmektedir ve yıkım, Türk İslamcılarının kapısına dayanmıştır. Bir C-Planı bulunmuyor. Zira kendi ülkesinde bile azınlık durumundaki islamcıların gidebileceği bir yer kalmadı. İslamcılar, başlarına gelecek feleketi sezinlediklerinden, "seçim zaferi"ne de sevinememişlerdi, şimdi "biz Osmanlıyız, sizin oralar da bizim" gibi abukluklarla kendi kendilerini tatmin etmeyi deniyor ve mezarlıkta ıslık çalıyorlar. Dünyaya tehditler savururan İslamcı aklı, rasyonel/nedensel akla uzak, "içinden geçeni yapıp gerisini Allah'a bırak" akılsızlığına yakın bir yerden kendi temelsiz hayallerine inanmayı sürdürerek, sadece Dünyanın islamcılara karşı kararlılığını yükseltiyor. Türk islamcılığının Dünyanın başına tam bir bela olduğu kabul edildikçe, Rusya'nın sıkıştırmaları karşısında hem daha yalnız hem daha güçsüz olacaklardır. Şimdi asıl mesele, Türkiye'yi bu garabetten kurtarmak için Türk muhalefetinin nihayet kendine gelip harekete geçip geçemeyeceğidir. Bu iş Ruslara kalırsa, Almanya'nın savaş sonrası yaşadıklarına benzer bir durum Türkiye'yi otuz yıl boyunca yönetir. Bunun için Türk Muhalefeti bazı mental bariyerlerle kararlılıkla hesaplaşmak zorunda.

2.

İslamcıları Türkiye'de ideolojik anlamda "yaşayabilir" kılan ve Muhalefetin itirazlarını da sınırlayabilen iki önemli mental bariyer bulunuyor. İlki, "tarihî", "Türkler İslamın kılıcıydı" önkabulü.
Türk islamcılarının "Dünyaya meydan okuyan" tavırları ve Osmanlı'yı sahiplenip, onların eskiden de "Küffara cihadın bayraktarı" olduğundan yola çıkmaları, bunu "saldırıya direnen milli mesele" ile birleştirmeleri, Aleviler ve Kürtler dahil, herkesi çeşitli derecelerde frenleyebilmektedir. Rus uçağının düşürülmesinden sonra dut yemiş bülbüle dönen CHP, MHP, hatta HDP'nin sonraki kısık sesli cılız muhalefeti, biraz -bu önkabule dayanan- "Müslüman/Milliyetçi dayanışması"na benziyor.
Burada Türkleri ilgilendiren ilk soru, "Osmanlı İslam'ın kılıcı mıydı, öyleyse Karamanoğlu Mehmet Bey'den, İran Şahı İsmail'den, Mısır Memluklularından ne istedi?" sorusudur. Bu blogda daha sonra detaylı bir yazıyla gösterileceği üzere Osmanlı İmparatorluğu'nun (ve Selçuklu İmparatorluğu'nun da), asıl işi/mesleği/idealinin İslam adına Hristiyan budamak olMAdığıdır. Türkler (ve Moğollar), gittikleri ve yönettikleri bölgelerin kültürel iklimine uymuşlardır. Cingis Han'ın torunu Kubilay Budist, onun İlhanlı kardeşi resmen Müslüman, gayrıresmi Nasturi Hristiyandı. Selçuklu Hanedanlığının kurucusu Selçuk (Salcık) Bey, ölüm döşeğine kadar inançlı bir Yahudidir ve oğullarından birinin adı da İsrail'dir. Yani İslamcıların cihadcı teorik temeli, 1916 ve 1938'de somutlanıp modern tarih anlayışına eklemlenen bir yalandan ibarettir. Ve işin daha ilginci, o yalan da 14'üncü yüzyıldaki başka bir yalanı baz almaktadır -yoksa bu kadar uzun ömürlü olmazdı!
İslamcılara karşı direnişi zayıflatıp Türk muhalefeti hımbıllaştıran ikinci etmen, "Bizimkilerin desteklediği İslamcılar belki de bizim adımıza -nihayet- Musul ve Kerkük'ü alıyorlardır, belki sonra birleşip eski Osmanlı gibi topraklarımızı genişletiriz, Musul zaten Lozan'da da bizimdi" diye özetlenebilecek Lise tarih dersi kafasıdır.
Özellikle belirtmem gereken şu: Ben -yukarıda kısaca değindiğim- bu iki sakat zihniyetten de, kompleksli resmi Kemalist Türk tarih eğitimini sorumlu tutuyorum. "Oralar aslında bizim, elbet geri alacağız" edebiyatını kafalara çakan tarih yazılıp çocuklara öğretilmeye başlandığında, Türkler sadece 10 yıl içinde Libya'dan Yemen'e, Bulgaristan'dan Azerbaycan'a kadar kontrol ettikleri kocaman bir bölgeyi kaybetmişlerdi -ama o bölgenin çok büyük bir bölümü asla Türk yurdu olmadı. Hadi Cumhuriyet'in kuruluş döneminde bu travmanın bu haliyle Tarih kitaplarına sızdığını, bu kafayla bir nesil yetiştirilmesini anlayışla karşılayalım... Ne de olsa bir milliyetçilikler devriydi Dünyada aynı zamanda. Ama bu kafanın 80 yıl hiç sorgulanmayıp, daha da pekiştirilerek bugünkü "eğitim sistemi"ne kadar abartılıp gerçeklerden iyice uzaklaşması, bozularak günümüzde İslamcının dayanağı haline gelmesine anlayış göstermek artık kesinlikle mümkün değildir, çünkü Global Dünyada birlikte yaşamayı imkansızlaştırmaktadır. Bu yaklaşım biçimi hem yanlıştır, hem çağa aykırıdır hem de Türklerin enerjisini boşa harcayıp onun ikinci sınıf bir halk olarak kalmasına neden olmaktadır.
Bu devirde toprak kazanarak büyük devlet olunmuyor...
Türkler ise okulda "Büyüklük" adına sadece bir kocaman Osmanlı haritasına bakıyor. İslamcılar da o haritaya bakarak büyüdü. Ortalıkta halâ "toprak kazanarak büyüklük" mantığıyla dolaşanlar, feodal devrin küflü kafasını taşıyor demektir. Dünya'nın en çok fikir üreten ve Dünya'nın gidişine yön veren Silicon Valley'de Apple, Google, Yahoo, Facebook ve Dell gibi firmalar bulunuyor, Kaliforniya körfezinin güneyinde bir evlek yer. Tayvan, Halk Çin'i dışında kurulmuş küçük bir Çin cumhuriyeti ve Dünya devi Hon Hai Industy firması (40 milyar Dolar ciro) bu ülkeden doğdu, merkezi de orada. Tayvan'ın yüzölçümü 35 bin metrekare, yani Kıbrıs'ın üç misli kadar. Ayrıca, toprak büyüklüğü, eskiden de çok önemli değildi. "Toprak büyüklüğü" Osmanlı için sadece yağma ekonomisi nedeniyle önemli bir Ortaçağ faktörüydü. Ama o faktörü kullanmadan da büyük olmuş Ortaçağ devletleri vardı. Mesela Venedik. Fatih Sultan Mehmed'e bile kök söktürmüş, İstanbul'dan daha küçük bir şehirden ibaretti. Günümüzde -hele gelecekte- toprak büyüklüğü, eskisinden daha az önemli olacaktır (ama önemsiz de değildir elbette). Büyüklüğün kıstasının toprak büyüklüğü olMAması, modern çağlarda iyice kanıtlanmış bir olgudur. Hong Kong, bir tek şehir olarak Doğu Asya'da yüz yıl boyunca birçok bölge ülkesinden daha önemliydi. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Burada Türklerin enerjisini tüketen, "Büyük Devlet" idealini haala büyük ölçüde "Türkiye'nin topraklarını genişletmek" saymaya devam etmeleridir. Artık bu kelepçeyi kırmak gerekiyor. Bu çağda topraklarını büyütmek savaşsız olmaz, ama saldırgan/işgal savaşı Türkiye için artık bir opsiyon olamaz, çünkü bu teknik/pratik olarak mümkün değildir. Artık esas olan "Kültürel etki" ve yaratıcı akıldır. İngiltere, Almanya'nın yarısı kadar ekonomilerine rağmen, bütün Dünya'ya kendi dilinin konuşulmasının avantajlarını kullanmaktadır. Dünyanın en saygın gazetelerinin önemli çoğunluğu İngilizcedir ve dil yoluyla Dünya'da fikirsel yönlendirme de önemlidir. Dünya'da Amerikan filmlerinden çok kendi filmlerini seyreden sadece üç ülke var. Sırasıyla: Hindistan, Türkiye ve Fransa. İslamcıların frenleyici etkisinden kurtulmak için, artık "Haritası Büyük" ülke olmak sevdasından vazgeçmek gerekiyor. Bu kesin vazgeçiş, Türkiye'nin nüfuzunu ve yumuşak gücünü global anlamda genişletmek için kullanılabilir. Bu aynı zamanda siyasi güç demektir. Türkiye, evrensel değerlere bağlı kalıp özgürlükleri ve yaratıcılık potansiyelinin gelişmesini garantiye aldıktan sonra bir çok özgün yan geliştirebilir. Mesela -İslamcıların küçük bir azınlık oldukları devirde- Dünyada, mistik bir derviş kültürü vardı. Bunlar ezoterik adamlar (ve kadınlar) formatında Batı'da da ilginç kültür öğeleriydiler. İslamcılığın çıkışıyla geriye sadece Amerika'daki pseudo-Mevleviler kaldı. Türkler özgün giyim-kuşam'dan, Kültürlerini (Japonlar gibi) globalleştirmeye, güçlü film/dizi kültürleriyle başlayabilirler. Hintliler/Japonlar/Çinliler gibi evrenselleştirebilirler. ArGe'ye yatırım yaparak ve demokrasileriyle bölgelerinde örnek olabilirler, Almanya'nın Avrupa'da yaptığı gibi, Atatürk'ün son yıllarında kurduğu gibi AB benzeri bölgesel sağlam ittifaklar oluşturabilirler, ama bunların silahla külahla toptak büyütme saçmalıklarıyla gerçekleştirilmesi mümkün dseğildir. Türklerin bütün bu makul girişimleri, ülkeye refah ve prestij olarak dönecektir. İslamcı bir kafanın bunu başarmak bir yana hayalini kurması bile mümkün değildir.
İslamcıların Türkleri engelleyen ve Muhalefetin elini tutan bu eski/köklü fren mekanizmalarıyla hesaplaşmak ve onları terketmek, komplekslerini de tamamen aşmak demek olacaktır. Türklerin birinci sınıf halklar arasında yer alabilmeleri, ancak ciddi mental değişimle mümkün. Bunu Türkler kendileri yapıp kendi kaderlerine sahip çıkmalılar, yoksa Rusya (veya benzeri başka dış etkiler) yapacaktır. Çünkü Türklerin eski kompleksi, son "Madness on the Bosphorus" haliyle, artık Dünya barışını tehdit ediyor. Bu duruma ya bizzat Türkler, ya da Dünya el birliğiyle son verecektir.

İslamcılara karşı Dünya savaşı ve yeni bir Dünyanın doğum sancıları

Dünyayı şok eden Paris katliamı, IŞİD'e karşı Suriye ve Irak'da başlayan geniş cepheli savaşı yeni bir boyuta taşıdı. Artık, belli coğrafi bölgeler ile sınırlanamayacak bir savaş söz konusu ve bu konvensiyonel bir savaş değil, ama yaşananlar sadece bir savaştan ibaret de değil.
    Arap Baharı'nda Arap gençliği, İslami bir rejim yerine Batı demokrasisi talep ettiğinde, hatta Amerikalılara Occupy Wall Street hareketinin ilhamını verip, Gezi Hareketine örnek teşkil ettiğinde, Huntington'un kültürel kimliklere göre yorumladığı toplum modeli inandırıcılığını tamamen yitirmişti. Batının kültürcü yanılgısını sonuna kadar kullanan İslamcılık, Arap Baharı sonrasında fikren ve ruhen sona erdi. Batı da (Doğu gibi), Sünni tipi tüm İslamcılık türlerinin radikalleşmeye meyilli olduğunu ve "kendine şirk koşmayan tek gerçek"çi teolojik politika anlayışıyla, global kapitalizmin asgari demokratik hukuk devleti kriterleriyle uyuşmadığını anladı. IŞİD, bu uyanışa islamcıların verdiği intihar yanıtıdır ve Paris'e yaptığı saldırı da Batı ile Sünni İslamcılığın yüz küsür yıllık görece iyi "ilişkiler"ini sonlandıran olaydır.
    IŞİD'e karşı ABD-Rusya-Fransa ittifakının ve İslamcıları tüm Dünyada av haline dönüştüren yeni tür global savaşın asıl konusu, önünde sonunda bizzat sistemin kendisi olmak zorunda, çünkü 2008'de başlayan sistem krizi, Dünyadaki sosyoekonomik sorunları iyice keskinleştirdi. G 20 toplantılarında Ali Koç'un Dünya'daki eşitsizliklerin artışına dikkat çekerek "Gerçek sorun kapitalizmdir" çıkışı, konunun özüne işaret ediyor.
    21'inci yüzyıldaki haliyle kapitalizm, kendine özgü para türü, meta sistemi ve yaşam biçimiyle, toplumları derinlemesine kapsayan bütüncül bir sistemdir ve onu aşmak da ancak sistemin bütün kesimlerimlerinin biliçli ortak çabalarıyla mümkündür. Bu anlamda Dünyanın bütün merkezî ulusdevletlerinin, STK'larının, hatta Anonymous gibi sistem karşıtı grupların IŞİD'e karşı ortak bir Dünya cephesi kurması, İslamcıların yenilgisi sonrası için özel bir öneme sahip.
    Şimdiki haliyle asıl ekonomik savaş, insani değerlere aldırmayıp kural tanımayan benmerkezci mafya tipi vahşi neoliberal kapitalizm ile; insani değerlere ve uygarlığa sadık kalan ilkeli bir postkapitalist düzen arayışı arasında yaşanıyor. İnternet çağında Dünyadaki sosyal gelişme eğilimi, hiyerarşik kapitalist toplum anlayışının giderek terkedilmesi yönünde. Onun yerini, herkesin birbiriyle aynı göz hizasında konuştuğu, kendiliğinden mobil örgütlenmelerin önem kazandığı, belli bir nezaket ve insan haysiyeti kodeksine sahip, zayıflayan parlamenter demokrasiyi doğrudan demokrasi ile tamamlayan postkapitalist 'Yatay Toplum' anlayışı alıyor. Modernleşme devrinde ortaya çıkan hiyerarşik örgütlü 'birey'in İnternet çağındaki yeni biçimi, endüstrileşme çağındakinden farklı.
    Teolojik politikanın son radikali IŞİD ise, İslam'ın ortaya çıkışından önce, gene Suriye'de doğup güneye doğru yayılmış cinsiyetçi hiyerarşik bir sistemin yeni versiyonuna benziyor. Bu eski arkaik düzende baba (aşiret reisi), keyfine göre kanun/kural koyup, mesela kızlarını diri diri toprağa gömme hakkına sahipti. Klan egoizmi ve oradan doğan çifte standart, bugün de İslamcılığı anlamayı zorlaştıran "sofistike" özelliklerden. Global sistemin yer yer çöktüğü ekonomisiz (üretemeyen/tüketemeyen) coğrafyadan, sistemin (ücretli işini kaybedince haysiyetini de kaybettiği) kalıcı işsiz kesimlerinden ve aşağılanan azınlıklardan doğan IŞİD, önce kapitalizmin eşitsizlik üreten vahşi biçiminin büyük bir ciddiyetle ele alınıp terk edilmesini sağlayabilir. Ekonominin ve siyasetin Yatay Toplum'a uygun şekillendirileceği, daha eşitlikçi ve paylaşımcı bir postkapitalist döneme doğru ilerliyor olabiliriz.

Helmut Schmidt'in ardından...

Türklerin on Kasımı bu yıl Almanların da yas günüydü. Ülkenin bilgesi eski Şansölye Helmut Schmidt, büyük devlet adamları devrinin Almanya'daki son temsilcisi olarak 96 yaşında hayata veda etti. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yeniden kurulan ülkenin ilk sosyaldemokrat Şansölyesi karizmatik Willy Brandt'dan 1974'de devraldığı görevi bambaşka bir tarzda, pragmatik ve reel politikanın hakkını vererek sürdürürken, pek sevilen bir politikacı değildi. Almanların gönlünde taht kuran duygusal Brand'dan sonra, kimilerince acımasız sayılabilecek bir soğukkanlılıkla politika yaptı. Schmidt, Solcu şehir gerillası Kızıl Ordu Fraksiyonu RAF ile mücadele ederken, tam bir kriz devri Başbakanı olduğunu kanıtladı ve bugün doğal sayılan bazı önemli kuralları da ilk kez uygulayıp ilkeleştirdi: "Teröristle pazarlık edilmez."
RAF, hapishanedeki önderlerini kurtarmak için İşverenler Sendikası Başkanı Hans Martin Schleyer'i 1977'de kaçırdığında ve genç Federal Almanya, tarihinin en büyük krizini yaşadığında o, bakanlar kuruluna başkanlık eden Şansölyeydi. Filistin Kurtuluş Örgütü FKÖ de RAF'in Almanya'daki eylemini desteklemek için bir Lufthansa uçağını Mogadişu'ya kaçırdı ve Schmidt, kararlılığını göstermek için, "Beni veya karım kaçırılıp, özgürlüğümüz karşılığında birşeyler talep edilirse, teröristlerle asla pazarlık edilmeyecek" diye yazılı bir emir verip Alman özel timlerini Mogadişu'ya gönderdi, GSG9 komandolarının bir tek rehineye bile zarar vermeden uçağa müdahale ederek herkesi kurtarmalarını da sağladı, ama Schleyer'i gözünü kırpmadan feda etti.
Helmut Schmidt, hayatının en zor günlerinden birini, cenaze merasiminde Schleyer'in dul eşinin yanında otururken yaşadığını ifade etmiş ve bu olayın etkisinden kurtulamamış. Pek sevilmeyen kriz politikacısı olarak koltuğunu Helmut Kohl'e bırakırken, değişmekte olan Almanya'da Yeşiller de tarih sahnesine çıkmaktaydılar. Schmidt de değişti, yaşlandıkça radikalleşerek Almanların kalbini kazandı. Almanya'nın Yugoslavya savaşına karışmasına, 11 Eylül 2001 sonrasında Kuzey Afganistan'da üs kurmasına, yurt dışında askeri maceralara atılmasına şiddetle karşı çıktı ve bu kadarla da yetinmedi.
Ruslara ve Çinlilere büyük saygı duyan, kendini Amerikalılara çok yakın hisseden Schmidt, bir taraftan da onlara karşı "Amerikan vahşihayvan kapitalizmi" gibi terimler kullanmaktan çekinmemiştir.
Schmidt'i büyük kılan, sosyaldemokrat cenahtan gelmesine rağmen, ülkesinin çıkaraları istikametinde partilerüstü bilge devlet adamı olarak radikal tavırlar sergilemekten çekinmemesi olmuştur. "Vizyonu olan politikacı doktora gitmeli" diyecek kadar katı gerçekçi, Ruslara ambargo koymak fikrini "Saçma" bulacak kadar da açık sözlüdür ve hayatının sonuna kadar da mentollü sigara içmeyi bırakmamıştır. Kurallara uymak konusunda adeta destan yazan Almanlar, "yoksa gelmem" diyen Schmidt'i dinleyebilmek için, toplantılarda sigara tellendirmesine hiç itiraz etmeden razı olmuşlardır.
Giderek karmaşıklaşan Dünyayı anlayıp analiz eden, samimiyetine ve aklına kesinlikle güvenilebilen, sözünü esirgemeyen tecrübeli bir eski Başbakana sahip olmak, her halka nasip olmaz. Gökyüzünde sabit kalıp yön bulmaya yardımcı olan yıldızlara şimdi daha çok ihtiyaç var, ama Helmut Schmidt Almanları yetim bıraktı ve Dünyadan ayrılırken yaşadığı çağın kapısını kapattı. Onun klasında politikacılar artık yetişmiyor malesef.