Tarihte kırılma noktası Çin ve Batı'nın Dünya hakimiyetinin başı ile sonu

19. Yüzyılın ilk otuz yılında, "Dünyanın en büyük imparatorlukları" dendiğinde akla Batılı ülkelerden önce Çin'deki Qing imparatorluğu geliyordu. Dünya'da kendi düzenleri içinde yaşayan ve Batı'da sivrilen Britanya İmparatorluğuyla eş değer imparatorluklar kısalistesinde Osmanlı Hanedanının yönettiği Türk İmparatorluğu da vardı. Kendi kendine yeten ve Dünya'yı sömürgeleştirmeyi hiç düşünmemiş Çin imparatorluğunun en uzun yüzyılının ikinci yarısı tam bir kabus ve Dünya için bugünleri belirleyen bir kırılmanın ifadesiydi. Türkler, aslında haklı (ama bugünkü Dünyanın özellikleri nedenniyle haksız) olarak sadece kendilerine ve kendi tarihlerine baktıklarından, İmparatorluklarının nasıl paramparça olduğunu tekrar tekrar okuyadursunlar, paramparça olan tek imparatorluk Türklerinki değildi.
    Tarih ilerliyor ve Batı'nın Dünya hakimiyeti aşınıyor, onun boşalttığı yerlerde şimdilik bir kaos ve barbarlaşma yaşanıyor, ama bu geçici durumun yeni bir çokkutuplu Dünya Düzenine doğru evrilmekte olduğunu anlamak gerekiyor. Türklerin kendi özgün Dünyalarını kurmaları açısından da önem taşıyan bu önemli duruma dikkat çekerken, Batı'nın Dünya hakimiyetinin kurulmasında önemli saydığım 19. Yüzyılda yaşanmış tarihi bir gelişmeyi kısaca aktarmak istiyorum.
Nisan 1848'de Çin'den Londra'ya gelen Çin cönkü Qiying
    Batı'nın Dünya hakimiyetini yitirme perspektifi bugün nasıl kesinse, kurulduğu dönemde Batı'nın tüm Dünyaya etkiyip onu kendi özellikleriyle donatması ve Dünyayı değişitirmesi doğal bir kesinliğe sahipti. Bunun sadece bir savaş meselesi olmadığını ve Batı'ya karşı bir düşmanlık meselesi olmaması gerektiğini de özellikle belirtmeliyim. Artık savaşlar değil barışlar çağına giriyoruz ve bu önemli niteliğin belirleyeceği Dünyanın kendine has özellikleri olacak elbette.
    Büyük Britanya'nın kraliçesi Victoria ile Çin'in imparatoru Daoguang arasında hiç bir sorun yoktu. Dünyanın iki ayrı ucunda yaşayan iki Hükümdar, ama şeyi kapitalizmin bayrağı "British East India Company" (BEIC) için söylemek mümkün değil tabii. Aslında olay bugün tüm yalınlığıyla bir film yapılıp oynatılsa, kimse gitmez, çünkü inandırıcı değil -ama son detayına kadar doğru. Şöyle:
    BEIC firması, daha 1615'de, Hindistan'ın yüzde 70'ini yöneten Babürlülerin Mogul Hükümdarı Cihangir Şah'dan, ilk kolonileri için izin aldı. 1718'de vergisiz ticaret (kapitülasyon) izni almadan önce yerleştiği Kalküta'dan sonra Bombay'ı da, kendi ülkesi gibi yönetiyordu. Ve İngilizlerin bu sayede edindiği Çay içme alışkanlığının hammaddesi Hindistan'da toplanıp Britanya adalarına ahşap yelkenli gemilerle gönderiliyordu. İşte olay, BEIC'nin Çin çayını keşfetmesiyle başladı. Firma 1790'larda Çin'den yılda 10 bin tondan fazla çay alıyordu, muazzam kar ediyordu, ama küçük bir sorun vardı. Çinliler BEIC'den hiçbir şey, ama hiçbir şey  almıyorlardı, buna ihtiyaç duymuyorlardı, ihtiyaç duydukları herşeye sahiplerdi! Firma, yabancılara açık tek Çin limanı Guangzhou'ya yanaştığı gemilerine çay yükleyip, karşılığını gümüşle ödüyordu, ama aynı gümüşü geri alabilmeleri için Çinlilere birşey satabilmeleri lazımdı, ama ne?!..
Çin'in Qing İmparatoru Daoguang (1782-1850)
    BEIC'nin buradaki ticari "keşfi", insanlık tarihinin utanç vesikası olarak bugün de Britanya ve Çin'deki müze duvarlarını süslemektedir. British East India Company'nin tesbit ettiği kadarıyla Çin halkının talep ettiği bir tek şey vardı: Afyon. Ve en iyi afyon da Hindistan'da yetişiyordu.
    Hintliler afyonu çiğniyorlardı, sadece biraz hafifmeşrep yapıyordu. İngilizler afyonu, suda eritip çocuklara yatıştırıcı olarak veriyorlardı. Çiğnendiği veya içildiği takdirde afyonun etkisi, bira gibi hafif bir içkinin etkisi kadardı, ama Çinliler, afyonu yakıp dumanını ciğerlerine çekiyorlardı ve dumanın etkisi, içmekle karşılaştırılamayacak kadar büyüktü. Afyon müptelalığı Çin'de hızla yayıldı ve İmparator Daoguang, uyuşturucu madde tüccarı (hatta karteli/tekeli) British East India Company'ya savaş ilan etti -ki, her iyi ve namuslu hükümdarın yapması gereken şeydi. Olayın bundan sonraki filmlik bölümü şöyle: Konu, imparator'un bu iş için görevlendirdiği özel temsilcisi Lin Zexu ile Büyük Britanya'nın ticaret müfettişi kaptan Charles Elliot arasında bir özel meseleye dönüştü. Lin Zexu, -hangi akla hizmetse- Charles Elliot'dan, yakıp yoketmek için 22 bin sandık (yani 1500 ton) afyon istedi. O kadar afyon yanınca bitkinin neslinin mi tükeneceğini düşündü, ya da ne hesabı vardı, bilinmiyor. Bunun üzerine Charles Elliot denen tip, afyon tüccarlarından "yakılmak üzere" bu kadar afyon ister ve şöyle der: "Büyük Britanya devleti, zararınızı karşılayacaktır." Eh afyon baronları da bu söze inanıp afyon sandıklarını hazırlarlar, Lin Zexu sandıkları yaktırır, küllerini de denize döktürür. O dumandan kaç lişinin kafa bulduğu hakkında bilgi yok ama Büyük Britanya'nın Başbakanı Lord Melbourne'ün kafayı bulduğu söylenebilir, çünkü Charles Elliot'un İngiltere adına böyle sözler verme hakkı olmadığı gibi, koskoca Büyük Britanya İmparatorluğu hükümetinin, bir müfettişin verdiği haybeye sözü tutmak gibi bir yükümlülüğü de yoktu, ama tuttu. Afyon kaçakçılarına paralarını hem de faiziyle ödedi. Bununla yetinmeyip Çin'e bir savaş gemileri filosu gönderdi ve İmparatorun afyon tüccarlarının zararını karşılamasını talep etti. O gün düşünülemeyecek bir şeydi, bugün de öyle!
    1839'da Çin'e gönderilen İngiliz savaş gemileri, Çin sahillerinde önlerine çıkan bütün ahşap savaş cönklerini bombalayıp batırdılar. Çin'in bütün savunma sistemi kısa sürede çöktü. Bu savaşa, tarihin ilk demir savaş gemileri katılmıştı. Bir yıl sonra Çin İmparatoru adına, yabancılara açık tek Çin limanı Guangzhou'nun valisi Qiying, Çin'in bütün kapılarını yabancılara açan kapitülasyonları imzaladı. Afyon satışı da alenileşmiş, yani yasallaşmış oldu. İşte o Çinli valinin adını bir cönke veren Hong Kong'lu İngiliz tüccarlar, adeta dalga geçer gibi o cönkü Londra'ya gönderdiler. Şehre gelen ilk Çin usulü ahşap gemiydi, rengarenk boyanmıştı. Pek ilgi çekmiş olmalı! Yukarıda, o zamanlar Britanya gazetelerinde yer almış bir resmini görüyorsunuz.
    Çinlileri hayal kırıklığına uğratan İmparator Daoguang'ın otoritesi fena halde sarsılmakla kalmadı, afyon müptelalığı ülkede bir sosyal hastalık gibi yayıldı, ahlaki çöküntü da hemen arkasından geldi. Çin kültürü ve uygarlığının mahvı, aynı dönemde başlayan Taiping ayaklanmasıyla zirveye çıktı. Ben bunu, "Çin'in Kıyameti" diye adlandırıyorum. Daha önce yabancıların Çin'e tek giriş limanı olan Guangzou yakınlarında yaşayan ve Çin devlet memuru (Mandarin) imtihanlarında bir türlü başarılı olamayan Hong Xiuquan adında biri, Hz. İsa'nın Çinli kardeşi olduğunu ilan edip etrafına topladığı keşlerle büyük bir ayaklanma başlattı. Buna "ayaklanma" değil, "katliam" demek daha doğru olur, çünkü önüne gelen ve Hristiyan olmayan Çinliyi öldüren garip bir ideolojiydi. Konfiçyüs (Kong Fuzi) öğretileri ve Hristiyanlık dininin bir karışımı olan yeni öğrtinin kanla yayılması, 20 milyon insanın canına maloldu. O dünemde, tarihte bilinen en büyük katliamdı. Çingis Han'ın moğolları bile, insan öldürmek konusunda bu kadar "çalışkan" değillerdi! 1850'de bu keşler ordusu Çin imparatoru Daoguang'ın ordusunu yendi ve İmparator kahrından öldü.
    İşte böyle muazzam bir felaket yaşayan sonsuz uygarlık ülkesi Çin, bir daha dikiş tutmadı. Ama Çinliler kendi aralarında kılıç ve kalkanla savaşırken, 1854 yılında Amerikalı amiral Matthew Perry de, Japon limanlarının Batılı tüccarlara açılması için Japonya'yı bombalıyordu. Amiral Perry'nin gemilerine Japonlar bugün de "Kara gemiler" diyor. Daoguang'ın toy oğlu yeni imparator Xianfeng, İngiliz, Fransız ve Amerikan tüccarlarına Çin'i açan bir kapitülasyon anlaşması imzaladı. 1838'de II. Mahmud'un imzaladığı kapitülasyonlar ne ilk ne de sondu. 1856'da Osmanlı Sultanı I. Abdülmecid'e verilen "Kapitülasyonları kaldıracağız" sözü asla tutulmadı. Bu işi Türk Milli Kurtuluş Savaşı sona erdirdi, Çin'de de Mao'nun önderliğindeki Çin Komünist Partisi kapitülasyonları kaldırdı, ama Çin kültürü ve Çin Uygarlığının ipini de -Kültür Devrimi sırasında- çekti. Olayın boyutu, hafzalaların alamayacağı kadar büyüktür.
    Burada, adil Hükümdar Daoguang'ın oğlundan bahsetmeliyim.
    İktidar gücünü yitiren Xianfeng, keşler ordusuna yenilmesine rağmen, imzaladığı kapitülasyon anlaşmasının gereklerini pratik olarak yerine getirmeyi reddetti. İngiliz, Amerikalı ve Fransızlardan oluşan bir ordu, onu imzaladığı anlaşmaya uyması için başkent Peking'e girdi. İmparatorun yazlık sarayını yakıp küle çevirdiler ve oradan çekilen Xianfeng'e haber uçurup, Yasak Şehri de yakmakla tehdit ettiler. İmparator şartları kabul etti, ama Batılı herhangi birini yakınında görmeyi reddetti. Afyon kullanmaya ve seks partileri düzenlemeye başladı. İmparatorun ruhen intihar ettiği çok hazin bir durumdur. Adeta kendini ve kendi varlığını unutmak istemiş ve bu olaydan bir yıl sonra da ölmüştür.
    Bu olaydan sonra Londra'da bir tifüs salgını başladı ve Kraliçe Victoria'nın eşi Prens Albert tifüse yakalanıp öldü. Kraliçe kocasını seviyordu ve girdiği depresyondan onu, Çin'den hediye gelen bir sevimli köpek kurtardı: Looty. Bu olayların ardından Batı uygarlığı, Dünyanın hakim uygarlığı haline geldi. Giyim-kuşamından teknolojisine, demokrasisine ve mal/meta üretim sistemi kapitalizmin çeşitli biçimlerine kadar Batılı değerlerin hakim olduğu bir çağ yaşadık.
    Şimdi tarihin bir sayfası daha çevriliyor. Çin, bugünkü şartlar altında en geç 2030 yılında Dünyanın bir numaralı ekonomisi olacak. Batı'nın yıldızı sönüyor, ama Batı'dan alınmış veya öğrenilmiş bir çok değer, evrensel değerler listesinde yerini aldı. Dünya yeni bir çağa doğru evrilirken Türkler de bu yeni çağın hakkını vermek için önce 1923'ün fabrika ayarlarına dönmeye hazırlanıyor. Oradan yeni ayarlara geçecekler ve bu arada kapitalist sistemin kriz ideolojisi islamcı barbarlığını ruhlarından defedecekler. Evrensel değerleri tamamlayacak Türk değerleri nelerdir, bugünün dünyasında nasıl ifade edilebilirler, -o da başka bir yazı konusu. Ama geleceğin Türkiye'si için istikamet, kendi değerlerini de yeniden üretmek yönünde. 19'uncu yüzyıl'ın ortasında Çin'in yenilgisinin ardından Batı, tüm Dünya'da hakim güç oldu ve bu günümüze kadar devam etti. Ama artık bu durum da değişiyor. Bu, tarihi önemde bir değişiklik ve aptal İslamcıların anlayamayacağı kadar karmaşık bir zaman kalitesine tekabül ediyor. Bunu anlamak ve ona göre konumlanmak, akıllı Türklerin işi.

AKP ve PKK'nın dönüşüm sorunu ve Selahattin Demirtaş faktörü

Türkiye'de gelişmeler konusunda tahminler yapmak oldukça riskli gibi görünse de, aslında belli temel trendler anlaşıldıktan sonra, detaylardaki iniş-çıkışlar çok da fazla şaşırtmıyor...
Konjonktürün gazı ve Batılıların Türkiye konusundaki bönlüğü sayesinde "Müslüman Demokrat" sıfatıyla kendini Murat Belge'lere alenen "devrimci" ilan ettirebilen neoliberal tatlısu İslamcılığı, İslamcı çağın bir daha gelmemecesine kapanmakta olduğu aşamada şok üzerine şok yaşıyor ve kurtulmak için giriştiği amok koşusuyla, sadece kendi sonunu hızlandırıyor. Ama bu kesin bilgi, onların bunu anlayıp güzellikle kuzu kuzu iktidarı bırakmayacaklarını ifade etmemizi engellemiyor. Hiç bir ahlaki/etik sınır tanımadıklarından ve bu "özelliği" de üstünlük saydıklarından, vicdanlı dürüst insanları şaşırtmaya devam edecekler.
    İslamcıların, demokrasiyi sahiden de "tramvay" saymış olmaları ve onlara açılan krediyi birkaç yıl içinde bu kadar kolay heba etmeleri, gene yaşadıkları ruh haliyle ilgili. "İlahi" saydıkları davaları için her şey, her yalan, her dolan mübahtı. Allah adına gereğinde her türlü kötülüğü yapabilmek için özel izinleri olduğuna inandılar ama asıl, iktidara bu kadar kolay gelmeleri ve iktidarda bu kadar uzun kalabilmelerini "Tanrı'nın bir lütfu" saydılar. Zira bir dönem, su içseler yarıyordu. Yaptıkları ve yapmadıkları herşey, adeta onlara çalışıyordu. Şimdi üç yıldır, herşey aleyhlerine işliyor ve ilk kez "Acaba"lar, sözlere dökülmeye cesaret edilmeden kafalarda gezinen bir numaralı soru işareti. "Acaba önderimiz Allah'ın gönderdiği kişi değil mi?"
    Gezi olaylarından beri açılan kredi, iki yıl sonra oldukça erozyona uğramış görünüyor. "Allah'ım verdikçe veriyor" dedikleri devrin geçici olduğunu, akıllarından teğet bile geçirmemişlerdi. "Yükseliş devri", konjonktür rüzgarını arkarkalarına aldıkları yalancı neoliberal bahar atmosferinde gerçekleşti. İslamcılar çok çalışkanmış, seçim öncesi kadınları kapı kapı gezerlermiş, ikna etmedik kimse bırakmazlarmış falanmış... (DSP, kapı kapı gezmeden de bir numaralı parti olacak oyu almıştı) Yaşadıklarının çabayla pek de ilgisi olmadığını, akıllarına gelen/gelmeyen her durumun aleyhlerine dönebileceğini ve nafile çabalarının, sonlarını sadece daha korkunç kılabileceğini henüz anlayacak durumda değiller, çünkü gelişmelerin ana istikametine uygun hareket etmiyorlarlar. AKP, varlığıyla, Türkiye'deki ve Dünya'daki yeni akıntıya ters yönde yüzüyor. Tarihten silinen siyasi akımların, partilerin, hatta devlet ve uygarlıkların da bir sonunun olması, bu yüzden. On bin yıllık tarihi geçmişe sahip Çin uygarlığı, belki de sözkonusu değişim/dönüşüm yasaları konusunda kadim eserlere sahip olup onları okuduğu ve uyguladığı için bu kadar uzun ömürlü olabilmiş. Ama ondört yıllık bir tarihe sahip AKP'nin, CHP'nin 90 yıllık ömrünün çeğreği kadar yaşaması bile mucize olur. Bu devrin geçici olduğunu, kalıcı olabilmek için kırılmaların yarattığı tsunamilere ve ondan geriye kalan dalgaların uzunca bir süre aynı istikamete doğru kırılıp köpükleneceğini bilmiyor. Bilmek bir yana, şokun etkisiyle kendi bildiklerini de çoktan unutmuş görünüyorlar. Ayrıca hatırlasalar da pek faydası olmayacak, zira tamamen yitridikleri inandırıcılıklarını yeniden kazanmak zorundalar ve bu çok zor. İslamcıların pastırma yazı çoktan sona ermişti, şimdi sonbaharlarının sonundalar. Kış kapıda.
    Soldan arındırılmış neoliberal atmosferde Kendilerini bir anda devletin darı ambarında bulan İslamcıların -neden özellikle neoliberal dönemde ortaya çıktıklarını daha önce anlatmaya çalışmıştım. Şimdi neoliberal devir bitti. Küresel 2008 kriziyle bir paradigma değişikliği, gerçek bir kırılma oldu. Ve onun yarattığı tsunaminin dalgalarına karşı ters istikamette yüzmek mümkün değil. Dünyada sistemle ilgili nitel bir kalite değişikliğinden bahsediyorum ve böyle durumlar, tarihin akışına yeni yön veren durumlardır.
    2013'de başlayan yeni zaman kalitesinin bir numaralı kuralı, özgürlükler ve totaliter eski devlet yapılanmalarının bozularak yeniden yapılanmalarıydı. Bu hareketlenmenin bir numaralı aktörü ise, dişi değerleri temsil eden kadınlardı elbette ve neşeli özgür gençlerdi. Yeni zaman kalitesi, 2008'de başlayan ve giderek profil kazanan yeni paradigmanın bir ifadesi olarak akla hayale gelen her sosyal ve siyasal yapılanmayı, yeni paradigmanın parametrelerine uymaya zorladı ve zorluyor. İslamcılar bu değişime, gerçek yüzlerini göstererek ve daha sonra panikleyip totaliterleşerek tepki verdiler. Bu halleriyle, tarihin önüne "tasfiye edilecek malzeme" olarak çıkmış oldular ve tasfiye Tunus'da bir gencin kendini yakmasından beri zigzaglar çizerek devam ediyor. Türkiye'de değişime ilk kitlesel yanıt, 1990'lı gençlerden geldi. Apolitik sayılan bu gençler, bütün Dünyaya ders verecek kalitede bir politik duruş sergileyerek tarihe geçtiler ama onları o noktaya iten, tranvaydan inen İslamcılardı. Neoliberal devrin siyasi ifadesi etnik/dînî kimlikçilik, ciddi bir kriz yaşıyordu ve AKP gibi PKK da kendi kriziyle meşguldü, ama İslamcılık tutucu refleksleriyle kendi ipini çekerken, Kürtçülük dönüşerek yeni paradigmaya hızla uyum sağladı. Bu şaşırtıcı gelişmeyi tahmin edip 2012 başında yazdığım bir yazıda, bölgenin demokratikleşmesinde Kürtlerin merkezi rollerden birini oynayacaklarını ve Türklerin de Kürtlere müteşekkir kalacabileceğini yazmıştım. Selahattin Demirtaş'ın "Seni Başakan yaptırmayacağız"çıkışı ve AKP'nin TBMM'de mutlak çoğunluğu yitirmesi, Erdoğan'ın özgüvenine Gezi'den sonra vurulan ikinci önemli darbe oldu. Ve bu gelişme, Erdoğan partisi AKP'yi totaliter milliyetçi, sürdürülemez savaşçı bir çizgiye savururken, Kürt Hareketinin son temsilcisi HDP'nin hızla Türkiye partisi haline gelmesi, Türkiye tarafından kabul edilmesi, ve Kürt kimliğiyle Türkiye denklemine yeniden dahil olmasını sağladı. Ve bunu sağlarken, PKK'nın AKP gibi akıntıya kürek çeker haliyle, HDP ile PKK arasındaki mesafenin de giderek açılmasına neden oldu.
    Paradigma değişimlerinin nasıl işlediği konusunda tecrübeye sahibiz ve en yakın örnek, Sovyetler Birliği ve Sosyalist Bloğun çöküşü olayıdır. Çöküşten birkaç yıl öncesine kadar Sovyetler Birliği Afganistan işgalcisiydi ve Doğu Avrupa'da başlayan yürüyüşlerin koca Sovyet İmparatorluğunu yıkacağını kimse düşünmüyordu, ama bir metal yorgunluğu görünüyordu, tıpkı şimdi AKP ve İslamcılarda göründüğü gibi.
    Anafikri Özgürlük ve Kadınlar olan bir paradigmanın hakimiyeti altında, kadını doğal köle sayan yasakçı/günahçı siyasi İslam'ın hiç bir biçiminin hayatta kalma şansı yoktur. İran'ın binlerce yıllık tecrübeye dayanan aklı bunu kavrayıp döneme kendince ayak uydurmaya başlamıştır ve bu yüzden de hayatta kalma ihtimali yüksek. Ama tramvay'dan indikten sonra binmeyi planladığı Müslüman Kardeşler kağnısı yolda kalan, Tunus, Mısır, Suriye derken heryerde sapır sapır dökülen AKP'nin eski fabrika ayarlarına dönmesi de Erdoğan'ın egosu nedeniyle mümkün olmadı. PKK ise daha farklı bir kulvarda hızla âtıl hale geldi. Bu silahlı örgüt, önce birleşik Kürdistan'ın bağımsızlığı, sonra (20 yıldan beri) Kürt kimliğinin Türkiye tarafından resmen kabulü amacıyla binlerce insanın ölümüne neden oldu. Türkiye'deki tüm Kürt örgütlerini -gereğinde zorla- kendi bünyesinde toplayıp monopol hale geldi. AKP'nin tüm Türkiye Sağını kendi tekelinde toplama girişimine benzer bu durum, Kürt hareketinden gelen herkesin PKK'lı olduğu veya onunla ilişkili olduğu inancına su taşıdı. Kürt partileri üzerindeki PKK vesayeti, HDP'ye kadar da sürdü, ama yüzde 13 oy alan bir partinin PKK veya başka bir örgütün vesayeti altında yaşaması mümkün değildir, hele Türkiye tarafından kabullenildikten sonra ve "Kürt sorunu"nun çözümünü kapalı kapılar arkasında -kimsenin ne yapıldığını bilmediği- gizli AKP-PKK görüşmelerine el koymaya meyilli haliyle. Bu haliyle HDP, Türkiye'de son 13 yıldır kör-topal ilerleyen gizli görüşmelerin monopolüne son vermiş oldu ve yeni paradigmanın açıklık ilkesine uygun bir eğilimle, bu görüşmelerin Meclis'e taşınmasının sağlam garantörü oldu.
    Gazi Mahallesindeki polis saldırısına karşı ortak tavır alan CHP, HDP, diğer küçük Sol ve sosyalist partiler, STK'lar ve tabii Gezi Ruhu, etkili bir şekilde yeni bir Sol cephede birleştiler. Erdoğan ise, AKP'nin neoliberalizme has yapısına ters, ekonomiyi mahvedecek savaş hali paniğiyle, aralarındaki farkları unutan Sol'un sağlam bir cephe halinde ortaya çıkmasını sağlamış oldu. Gezi'de ilk kez Türkiye tarihinde görülmemiş aktif bir kitle desteğine sahip olan Sol, seçimden önce ittifakı kısmen reddettiği HDP'yi samimi bir şekilde bağrına bastı.
    AKP, tıpkı ANAP gibi, çeşitli siyasi akımların birarada bulunduğu ve ekonominin iyi işlediği zamanlara göre kurgulanmış bir partidir. Yaşaması, ekonominin iyi gitmesine bağlıdır. Süreç içinde AKP, kendi yandaşının ekonomisinin iyi gittiği bir partiye dönüşmüş de olsa, hâlâ savaş yapmaması gereken bir ülkenin topal ördeği. Turizmle geçinen, sıcak paraya bağımlı, en büyük ticari ortağı AB olan bir ülkenin savaşçı bir yer olması, turizmin durması, paranın Türkiye'den çıkması, ihracatın geriye gitmesi demektir -ki şimdi olan da budur. AKP, bir karga olduğu halde karabataklık yapmaya kalkan acemi bir çaylağa benziyor ve bu haliyle ne kargalık yapabiliyor ne de karabataklık. PKK ise, Meclis'e taşınacak Kürt sorunuyla birlikte işlevini ve varlık nedenini giderek yitiren, Kürt sorunu konusundaki tekel olmaktan çıkarak bu alandaki gücünü yitiren bir örgüt görünümündeydi. AKP Hükümetinin Kandil'e saldırısı, eski rolünü yeniden üslenebileceği bir fırsatı ayağına getirdi, ama Erdoğan'ın PKK ile savaşı, taşıma suyla değirmen döndürmekten öte gidemez ve o değirmen artık dönmeyeceğini anlamak zorunda. 1990'lı yıllara dönüş ise, AKP (ve PKK'nın?) tüm arzularına karşın artık mümkün değil. Böyle bir savaşın arkasında duran kitle desteği, 1990'larla kıyaslanamayacak kadar zayıf ve kararsız. Son kamuoyu soruşturmaları, savaş isteyenlerin, AKP seçmeni oranından çok daha düşük seviyelerde seyrettiğini gösteriyor. Uluslararası alanda da AKP'nin savaşının daha en başından itibaren şüpheyle karşılandığı biliniyor. O halde paradigmanın tıpkı kayaları şekillendiren dalgalar gibi yavaş, yumuşak, ama kesin bir şekilde etkiyerek direnenleri de yeni döneme göre şekillendireceğini, yeni döneme uymamakta direnenleri de yok edeceğini şimdiden buraya yazabiliriz.
    Erdoğan'ın özgüvenine en önemli darbeyi ise, Selahattin Demirtaş'ın karizmasının indirdiğini düşünüyorum. Siyaseten haklılık vehaksızlıktan çok karizmanın peşinden giden Türk seçmeni, onca yolsuzluk iddiası ve kanunsuzluğa rağmen Erdoğan'a, karizması nedeniyle kredi açmıştı. Ve Erdoğan, bu önemli özelliğini, Sağı kendi tekelinde toplayıp, İslamcı hayallerini kendince gerçekleştirmek için kullanmaya kalktı. Tam bir fiyasko ile sonuçlanan bu girişimin altından da bir yere kadar karizması ve ona aldığı halk desteğiyle bugünlere geldi. Sol cenahta karizma sahibi bir politikacı yoktu -veya en azından henüz yok. Ama o Sol cephenin sağlam bileşeni haline gelen HDP'nin liderinde karizma var. Üstelik genç. Ve yeni paradigmanın tüm parametreleriyle barışık veya onları sahipleniyor. Bu özellik, Erdoğan'ın karşısına ilk kez -en azından eşdeğer- güçlü bir rakibin çıkması demek oluyor. Türkiye gibi bir yerde karizmanın önemini en iyi Erdoğan biliyor olmalıdır. Demirtaş aleyhinde yürütülen ve adeta bir linç kampanyasına dönüşen, ona siyaset yasağı getirmekten söz eden iradeye rağmen, yükselen Sol Cepheye çok önemli yeni bir gücün katıldığını da anlamamıza yardımcı oluyor. Ben Sol içinden başka karizmatik liderlerin doğacağı tahmininde de bulunmuştum, birden fazla karizmatik önder olabileceğini yazmıştım, ama yaşlanan Erdoğan'ın karşısına genç Demirtaş şimdiden çıktı ve ona saldırılar arttıkça, daha da güçlenecektir -bunu da en iyi AKP'lilerin biliyor olması lazımdır.
    Bir çağ sona erdi. Şimdi o çağın aktörlerinin değişim/dönüşümü, onların içinden yeni aktörlerin çıkış zamanı. HDP, dönüşümün en pozitif örneklerinden birini, 2012 sonrası AKP de, değişim/dönüşümün en negatif örneğini teşkil ediyor. Ve aynı dönemin iki aktörü AKP ve PKK'nın birbirini yıpratan savaşı, HDP'yi sanıldığı kadar yıpratmıyor. Paradigma işliyor ve ona uymayanlar, gereğinde birbirini harcıyor. Ve tüm gelişmeler, Sol'un her olayda daha derinden ve sağlam adımlarla iktidara yürümesinin önünü açıyor. Türkler çok yakın bir gelecekte, Türk-İslam sentezi partileri AKP ve MHP'ye, onların yersiz savaş çığırtkanlığına asla güvenemeyeceğini anlayacak. Ve o gün geldiğinde Sol Cephe, Türkiye'yi uzunca bir süre yönetmek üzere iktidara gelecek.

Sevinçten uçan 1936 model dinazor

Aslında verimli, hatta oldukça yaratıcı bir gün diyebilirim. Yayaların üzerine doğru selam vere vere ilerleyen yüklü bir kamyonet ve onun yeni Ay gibi sırıtan sakallı genç soförüyle başladı ve bir adım ileride, boya sandığı üzerinde şokella-ekmekle kahvaltı eden boyacının her lokmasında -namaz kılanlardan farksız, sandığının üzerine eğilip kalkmasıyla devam etti. Aslında bazı hareketler canlısıyla sansızıyla tekrarlanıyor. İnsanlar bütün dünyada benzeri hareketleri değişik ad ve anlamlarla, mesela alçakgönüllülük veya hırtlık adına yapıp duruyorlar.  Her gün gazete aldığım güleç genç, aylar önce yediği fırçanın etkisiyle hem "Abi o gazetelerin hepsini okuyacak mısın sahiden?" diye sormadı, hem de beni hemen hatırladı, artık aramızdan su sızmıyor. Cihangir'in iyi kahvelerinden birinde kahvaltı eden iki Paris tatili kaçkını kirli sakallı kısa pantolonlu ahir zaman "iş" adamından da, devletten iş almak için hangi dili benimsemek gerektiğini ve hangi şekilde eğilerek selam vermek "gerektiğini" öğrendim. Hayatında camiye girmemiş olduğu adeta alnında yazan iki tip de bol bol "İnşallah" ve "Maşallah" deyip "Allaha emanet ol" klişesiyle vedalaşmadan önce, birbirlerine bürokratik alanda akıllar vermeyi de unutmadılar, işlerini ve işlerini yaptıracakları yerleri bilen adamlardı. Derken Keops piramidinde son bilimsel araştırmayı yapan ve 2013'de bir tekme-tokatla Mısır'dan kovulmadıkları kalan iki ünlü bilim adamının taptaze kitabıyla meşgul oldum. Tezleri, Mısırlıların piramitleri inşa ederken, dev taş blokları taşımak için bol miktarda mıknatıs kullandıklarının piyasaya çıkması gibi bir sansasyondu ve şaşkınlığımı ancak başka bir şok bir süreliğine unutturabilirdi. Tiner çeken dört Suriyeli erkek çocuğun simsiyah olmuş derilerini ve uyuşuk yarı aralık gözlerini görünce bir anda filmim koptu ve rölantide boşa sararken beni asla es geçmeyen mahalle kedileri tarafından durduruldum. Kendilerini zorla sevdirdiler. Onlar tarafından alıkonulunca kendime gelebildim.
    "Çok yoğun bir siyasi gündemle yaşıyoruz" gibi yüksek perdeden telaffuz edilen sözlerden önce... Türkiye'de zaten çok "yoğun" yaşandığını biliyorum. Balık, içinde yüzdüğü suyunun farkında olmasa da, başka sularda yaşayanlardan biri, nasıl bir suyun içinde yaşadığınızı size söyler ve bunun etkisi, sizin kendi kendinize yaptığınız yorumlardan daha net ve kesindir. Ben nasıl bir yoğunluğun içinde yaşadığımızı çok sayıda yabancı dostumdan duyup ezberledim ve bu yoğunluğa alışığım, alışıktım, hatta bu yoğunluk nedeniyle İstanbul'da yaşadığımı bile söyleyebilirim -eh onlar da biraz bu yoğunluğu yaşamak için geliyorlar buraya. Ama İstanbul'un olağan yoğunluğu ve Türkiye'nin nefes aldırmayan gündeminin de bir haddı hududu olmalı. Suruç'daki canlı bombanın aldığı 31 candan sonra lök gibi çöken ağır atmosfere rağmen nasıl bu kadar iyimser olabildiğimi soran -buradaki ve yurtdışındaki- dostlarımı ikna etmek pek kolay değil. Gene de daima gergin bir ülkede bu kez yeni nefes kanalları açmanın ruh sağlığı için çok önemli olduğunu düşünüyorum.
    İşte bu ahval ve şerait içinde, bugünkü merak alanım, biraz sonra dinleyeceğim ve İslamcı iktidarın başının gerçek belası Selahattin Demirtaş ve son siyasi gelişmelerle ilgili buraya yeni bir yazı girmeden önce, iyimserliği pekiştirmek, konuyu dağıtmak ve Dünya'da yaşanan güzel olaylardan bahsetmek istedim; mesela bir uçaktan...
    Dünyanın  her yerini komşu kapısı haline getiren uçak seyahatlerinden çok, uçaklar ve havaalanları üzerinden Dünyanın nasıl globalleştiği konusu hep ilgimi çekti. Havaalanı ve malum yolcu uçağı denen şeyin, Dünyada gerçek anlamdaki ilk globalleşme ifadesi olduğunu farkettiğimde, Frankfurt Havaalanında gecikmeli inecek bir uçağı bekliyordum. Havaalanı denen yer, hem İstanbul'da, hem Washington'da, hem Münih'te hem de Pekin'de -prensipte- aynı. Piktogramlarından, uçakların kontrolünde kullanılan tüm terimler ve verilere kadar... Hava yolları ve havaalanları ağı kurulduğundan beri nitel anlamda aynı ve eşzamanlı olarak değişiyorlar. Ve bu ağın bu hale gelmesini sağlayan da, her ülkeye satılmaya başlanan ilk seri mamulat uçaklardı. Yani globalleşmeyi incelerken, önce o uçaklara bakmak gerekiyordu. İşte tam da bu noktada Douglas DC-3 uçağı devreye giriyor.
    Havaalanlarından hazzetmesem de uçmayı seviyorum ve "Casablanca" filminin sonunda, Havaalanı polisini alarma geçirmek için komuta merkezini aramaya teşebbüs eden Nazi subayını telefon kulübesinde mıhlayan Rick'in (yani Humphrey Bogart'ın) sevdiği kadını yüce bir dava uğruna kocasına geri vererek merdivenlerine kadar uğurladığı, arkasından bakakaldığı o uçağı kim unutabilir? İşte o uçak, dünyanın -bugün de- en sağlam uçağı sayılan DC-3. Ekonomik  nedenlerle daha hafif, daha şık, daha nazik, kısacası daha dandik inşa edilen bugünün uçaklarıyla kıyaslandığında kristal bardakla plastik bardak arasındaki kırılma katsayıları orantısızlığına sahip kale gibi bir uçak bu. Sağlamlığı ve basitliği nedeniyle, yeniden geleceğin uçağı olmaya aday. Çok uzun yıllar kullanılabiliyor. Geleceğin çevreye saygılı, yaraltı kaynaklarını iktisatlı kullanmak anlayışına en uygun hava aracı. DC-3, tank sağlamlığındaki Jeep'lere ve her parçası değiştirilerek sonsuza kadar kullanılabilen eski "Tosbağa" Vosvos'lara benziyor. İlk üretilmeye başlandığı 1936 yılından beri hâlâ kullanılabilen tek uçak. Bu özelliğiyle tam bir dinazor, çünkü en geç 50 yılı deviren uçak mostralık sayılıyor. ABD 1945 yılına kadar 10.500 adet DC-3 üretmiş ve bunlardan yaklaşık 2000 tanesi, Dünyanın çeşitli terlerindeki uçak mezarlıklarında terkedilmiş vaziyette duruyorlarmış. Şimdi bu yazıya neden konu olduklarına geliyorum: Sıfırdan iptidai şartlarda kurulan bir uçak restorasyonu firması, bu uçakların dünyanın en sağlam aletleri olduklarını keşfetmiş ve bunların mezarlıklardaki halleriyle yirmi ila ikiyüz bin Dolara satın alıp restore etmiş, Cockpitlerini bugünün şartlarına uydurarak satmaya başlamış. Bu yolla ne kadar işgücü ve ne kadar materyal tasarrufu sağlandığını söylemeye bile gerek yok. Geridönüşümü önemseyen günümüzün çevreci ekonomi anlayışıyla da örtüşen bir durum olmanın yanısıra, "eski toprak" uçakların bugünkülerle kıyaslanamayacak ölçüde sağlam olduklarının tesbiti de cabası -bu en azından DC-3 için geçerli. 1936 model bu uçaklar, restore edilmiş halleriyle havada 10 saat falan kalarak, özellikle bilimsel araştırma yapan kurumlar tarafından tercih ediliyor. Bu araçlar, batmayan gemiler klasında düşmeyen uçak kategorisinde pervaneli tombul ve kafa şişiren basit aletler. İçinde basınç odası olmadığından, normal uçaklara göre çok daha az yıpranıyorlar ve yolcuları bu aletlere ancak kulaklıklı pilot miğferiyle katlanılabiliyorlar, çünkü çok gürültü yapıyorlar. Mikrofonlu kulaklı miğferler olmadan yanınızdakine meram anlatabilmek için, maçlardaki holiganlardan daha fazla bağırmak zorundasınız.
    Bu uçakları restore eden timin başındaki Randy Myers, Spiegel muhabiri Marco Evers'in, "Nasıl oluyor da İkinci Dünya Savaşı öncesinden kalma uçaklar 21'inci yüzyılda böyle kariyer yapabiliyorlar?" (Spiegel 11/2015) sorusuna, "DC-3'ler, olmaları gerektiğinden çok daha sağlam yapılmışlardı, ondandır" diye bir yanıt veriyor. Uçakları tasarlayan mühendis Arthur Raymond, meğer günümüze kadar yaşamış ve "Bu uçak, araçların sonsuza kadar kullanılabilecekleri düşüncesiyle üretildikleri devirden kalma" demiş. İşte tüketim çılgınlığını dizginleyip yeni bir çağı başlatanların ağzına layık bir söz ve yeni çağın ekonomisine uygun anafikirlerden biri. Raymond, 1999 yılında 99 yaşında hayata gözlerini yummuş. Yeniden doğan uçakları ise sevinçten uçuyor.

İntihar bombacısı olmak ya da olmamak

Bu sabah, Selefi terörizmiyle ve İslamcılık lanetiyle ilgili bir yazı hazırlamaya karar vermiştim ama öğleyin Urfa Suruç'da Kobane'yle dayanışmak için oraya gitmeye hazırlanan Sosyalist gençlere yapılan intihar saldırısı sonucu 30 gencin ölüp yüz kadarının yaralandığını duydum. Duymasaydım, yazı mutlaka daha farklı ve belki çok daha keskin olurdu.
    Bu yazı, İnsanlığın başına bela olan selefi terörizmi ve onun ekonomik/siyasi nedenleriyle değil, ona kapılıp 18 yaşında kendini ve etrafındakilerini yokeden gençlerin psikolojisiyle ilgili. Her iki lafın başında "Sosyo-ekonomi" diyen biri olarak, genç insanların nasıl olup da birileri tarafından ölüm/intihar makinaları haline getirilebildikleri konusunu, birçokları gibi ben de merak ediyorum. Ayrıca, birlikte blog yazdığımız ve Avrupa'daki Selefilikle ilgilenen Prof. Dr. Christine Huth-Hildebrandt da beni bu yazıyı yazmam konusunda cesaretlendirdi.
    IŞİD ve Selefilik konusundaki külliyat, daha şimdiden hiç de yabana atılmayacak boyutlara ulaşmış vaziyette. Özellikle insanların nasıl intihar bombacısı haline geldikleri konusu, sosyologlardan psikologlara kadar çok araştırmacının konusu, ama araştırılacak kişi az. Çünkü intihar eylemcisi ölüyor, nasıl o noktaya geldiğini, neden intihar eylemcisi olmayı seçtiğini söyleyemiyor. Bir de intihar eyleminde bulunup başarısız olan, ya da üzerindeki bombaları patlatamadan yakalananlar var tabii. İşte o kişileri de araştırmış olan ve konu hakkında en önemli uzmanlardan biri sayılan Ariel Merari, İsrailli olmasının da verdiği yerel gerekçelerle, Filistinli gençler arasında kapsamlı bir araştırma yapmış ve "Driven to Death" (Oxford 2010) adlı kitabında, intihar bombacısı olan gençlerin, nisbeten daha iyi eğitimli, pek de dindar olmayan kişiler oldukları sonucuna ulaşmış. Bu gerçek her zaman karşımıza çıkıyor. İntihar bombacısı olan gençlerin çoğu, sanıldığı gibi aşırı dindar değil. Onları intihar bombacısı haline getirip bomba olarak kullananların kesinlikle tescilli şeytani bir iş yaptıkları bir yana, insanlarda böyle bir yanı keşfedip onu kullanmak, zaten insandan daha farklı birşey olmayı gerektiriyor. Merari'nin araştırmaları da, gençleri bombaya dönüştüren elebaşıların kendilerinin (üçte iki oranında) bomba olmaya hevesli olmadıklarını gösteriyor.
    Burada, Avrupa'da doğmuş büyümüş Selefileri de ilgilendiren gerekçe öne çıkıyor: Ün…
    Dışlanmışlık, işsizlik, amaçsızlık, perspektifsizlik, anlam yitimi ve gelecek umuduna sahip olmamak -ki bu gerekçeleri hemen sosyo-ekonomik açıdan da destekleyebilirdik- gençleri ölümün ötesine doğru uzanan bir ün arayışına itiyor.
    İlk Robert Kurz'dan duymuştum: Günümüzde maceralar sona erdi, keşfedilecek kıta, çıkılmadık dağ kalmadı. Sevgili Robert Kurz bunu söyledikten sonra, günümüzdeki gerçek maceranın, kapitalizmi yıkmak (ve tabii onun yerine yeni bir düzen kurmak) olduğunu söylemişti. "Wahşi Batı"nın -sadece filmlerde var olan- macera atmosferinin, yani istediğini asıp istediğini kesen, buna bir de kudsiyet yakıştırabilen bir coğrafya var artık. Ama bu da, gençlerin neden intihar bombacısı olduklarını açıklamıyor. O noktaya gelebilmek, onca vahşeti yapıp kendini ve başkalarını havaya uçurabilmek için belli ruhsal ve psikolojik eşiklerin aşılması gerekiyor. Merari de bunu araştırıp, intihar bombacısı olan kişilerin üçte ikisinde kişilik bozuklukları görüldüğünü tesbit etmiş. Bu bozukluklardan üçte biri, "Hayır diyemeyenler", diğer üçte biri de, "aşırı heyecanlı ve saldırgan" tipler. İlk kategori, reddedilme korkusuyla ilgili bir durum, diğeri kolay parlayanlar kategorisine giriyor. Ve tam da burada, bu zayıflıkların kullanılması aşaması geliyor.
    İsrail'in nefes aldırmadığı Gazze ve Batı Şeria'da, travmatik, ürkek, veya isyankar genç bulmak zor olmasa gerek. Zaten "intihar bombacısı" tipolojisinin doğduğu yer de buralar. Oradan başkalarına "örnek" olmuş. Ama olayın toplum psikolojisi ile ilişkisini, bu konunun bir numaralı uzmanı sayılan Vamık Volkan'dan öğrenebiliriz, zira Avrupalı gençlerin -İsrail baskısı gibi baskı altında yaşamadıkları halde nasıl Selefi olduklarını, hatta intihar bombacısı olmalarını da açıklamamıza yardımcı oluyor: Kişisel bozukluklar ve zayıflıklar, insanları kendilerine bir rehber aramaya, onu daha da "ulvi"leştirerek bir "Yol" aramaya itiyor. İnsanların hayatının en ince detayına kadar "ne yapmaları gerektiğini" söyleyen İslamcılık, böyle zayıf kişiliklerin ağa yakalanmasına en uygun anlayış. Zaten "İslamcılık", 1990'lı yıllarda Dünya bilim literatüründe üzerinde anlaşıldığı üzere, "hayatın İslami kurallara göre yaşanması amacıyla yapılan siyasi ve sosyal pratikler"i ortak paydada toplayan terim sayılıyor. Yani bizzat İslamcılık, nasıl yaşayacağına insanın kendinin değil Ayet/Sure/Hadis'lere dayanarak başkalarının (Şeyhin/Şıhın/Cemaat liderinin/Siyasinin) karar vermesine teşne insanlar yetiştirme pratiğini içeriyor. Bu anlamda zayıf karakterli insanlar yetiştirmek, İslamcılığın pratiğine uygun bir şey. Travma ile yaşayan veya dışlanmış zayıf gençleri intihar bombacısı yapabilmek için onları, önce islamcı siyasetin "yüce" amaçlarına uydurmak gerekiyor. İntihar İslam'da günahsa, "Şehadet" sevap. O halde intihar eyleminin adı da "şehit" sözüne uygun olarak değiştiriliyor ve her şeytanlık, bir Hadisle veya Ayetle yumuşatılıyor. Sonra sıra, Volkan'ın iyi açıkladığı konuya geliyor: Korkusu ve utancı, yapay kudsiyetle giderilen zayıf kişilikli gençler, grup psikolojisinin doğal baskısı/kontrolü altına giriyor ve grubun amacı, kararları, onların amacı ve kararı haline geliyor. Bu aşamada gençleri ölüme göndermek çok kolaylaşıyor.
    Türkiye'de kimsenin pek ilgilendiği yok ama Avrupa'da Selefi gençler üzerine çalışan bilim adamları/kadınları, bu gençleri topluma yeniden kazanarak tehlikeyi önlemeye çalışıyorlar. Christine Huth-Hildebrandt, Almanya'da Neonazi gençlerin kazanılması için denenmiş yöntemlerin bu gençlere aynen uygulanmasının pek de istenen sonuçları vermediği fikrinde. Huth-Hildebrandt, esas dikkatin, bu çevrelere henüz düşmemiş gençlik üzerine yöneltilmesi gerektiğini düşünüyor. Bu gençlerle konuşmak, onların gerçek sorunlarını dinlemek, onları anlamaya çalışmak ve mesleki açıdan önlerini açmak, kişisel gelişimlerine yardımcı olacak ortam yaratmak gerektiğine dikkat çekiyor.
    Demokratik ülkelerde yaşadığı halde Selefiliğe sempati duyan genç erkekler ve kadınları büyüleyen bir başka şey de bizzat ölümün kendisi. Ölüm, her insanın ilgisini çeken bir durumdur ve gelecek perspektifi olmayan işsiz gençlerin, ölüme-kalıma kendi silahıyla karar verebileceği bir atmosferde yaşamayı hayal edenleri de çıkıyor işte ve bunu "yaşayabilecekleri" bir ortamı da IŞİD gibi örgütler ve uluslararası Cihadizm yaratıyor.
    Gençlerin hayatlarına anlam ararken zebanilerin eline düşmemeleri için, onların yaşam tarzlarına anlayışla yaklaşmak ve onları aşağılamamak gerekiyor. Onları ölümden kurtarıp hayata kazanabilmek, hoşgörüyle mümkün. Onlara ölüm fantazilerinin yaşanabileceği "ortamlar"ı sunarak en büyük kötülüğü yapanları da mutlaka sert bir şekilde cezalandırmak gerekiyor.