Nuray Mert'in "Okularda Evrim Teorisi'nin müfredattan kaldırılması" konusundaki yazısıyla yaşadığı "evrim", islamcı konformizm istikametinde sürüyor (o bile yanlış kalkülasyon, yanlış çünkü "İslam" yükselmiyor). Nuray Mert'in asıl sorunu,"inanç" tarzı.
Kimsenin inancını sorgulamak kimsenin haddi değildir elbette. Ama kamuya malolmuş insanların inancı değil de, inanç tarzı sorgulanır.
Okul müfredatından Evrim Teorisi çıkarılırken, "Yaradılış Teorisi"ni "özgürleşmekle" falan ilişkilendiren Nuray Mert yazısı, İslamcıların entelektüel fukaralıktan kıvranarak öldüğü bir dönemde, oldukça talihsiz bir tarafgirlik örneği.
İnanç, sonsuz bir şeydir. İnsanlar varolduklarından beri kutsiyet bahşettikleri yüce güçlere/kişiliklere inanırlar, insan doğasıyla ilgili bir durumdur.
İnsanların inanç biçimi, tarih boyunca değişiklikler göstermiştir. Tarih boyunca yaşanan bu geçiş süreçlerini oldukça net bir şekilde görebiliyoruz. Sadece Anadolu'da bile çok Tanrılı dönemden tek Tanrılı döneme geçişi incelemek mümkün. Bu geçiş, insanın tekamülü ve "yazı" ile ilgilidir. Yazının yaygın kullanımıyla birlikte insanlığın tek Tanrılı (ve Budizmde Daoizmde olduğu gibi Tanrısız) döneme doğru evrilindiğini, yazının mucidi ve kullanıcısı Sümer ve Mısır'dan (ve Çin'den) biliyoruz. Teist dinlerin bugün en yaygın üçünün, Museviliğin, İseviliğin ve İslam'ın kutsal kitaplarındaki hikayelerin Sümer/Mısır'dan alındığı da sabit. Hatta tarihsel olarak yaşandıkları kanıtlanamayan Eski Ahit ve Kur'an anlatılan tarihi olayların, eski Mısır (ve Sümer) tarihinden/söylencelerinden birebir alındığını da biliyoruz. Diğer bir dinsel kaynak, Ortadoğu ve Doğu Asya mistisizminin -mesela Budizmin- kökeni, Dünyanın en eski en detaylı/kapsamlı dini olan "Hinduizm"dir.
Bütün bunları yazmamın nedeni, Nuray Mert'in -samimi inançlı biri olarak- inanca sadakatini, onun bir türünün (İslam) konserve edilmesini hoşgörerek gösterdiğini sanması...
İslamcıların Türkiye'de "mesele" ettikleri Evrim Teorisi'ne karşı, "toplumun özgürlüğü" gibi saçma gerekçelerle karşı çıkmak, samimi inançlı Nuray Mert için samimi bir tavır değil.
"İnanç", insanoğlu ve insankızına özgü bir ruh hali olarak, ne İslam dininin ne de Hristiyanlığın veya başka bir dinin tekelinde. "İnanç" adına, (siyasallaşarak tamamen çürümüş) 'Reel İslam'ı savunmak, sadece akla-fikre değil, ruha ve ruhun tekamülüne de aykırı. İnanç, insanın tekamülüyle doğru orantılı olarak değişir ve bugün o tekamül, yazıya dayanan sistematik (rasyonel) düşünceden ayrı düşünülemez. Yani, bilimin asıl inanç odağı haline geldiği, insanların doktorlara, din adamlarından daha çok inandığı bugün, Evrim'i tartışmak trajikomik. Trajikomik, çünkü burada asıl konu, Evrim Teori'sini bilmemne Hocacıların "çürütmesi" veya bu teorinin nihayetinde "sadece bir teori" olması değil. Burada asıl konu, insanlığın bilim adına biriktirdiği bilgi ve "inanç" açısından izlediği istikametin Evrim, Teorisi'yle akraba olmasıdır.
Günümüzde "entelektüel" dediğimiz, "sistemli düşünen taşınan ve toplumlara yön veren" insanların inanç konusundaki fonksiyonu, Konformizm ve eskiyi Konservizm değil/olmamalı. Entelektüelin fonksiyonu, -pek konuşulmuyor ama- inancın ana akımı haline gelen "bilim" ve Evrim Teorisi DAHİLİNDE inanca yer açmak. İslam'ın Eski Ahit üzerinden Mısır'dan aldığı hikayelere dayanarak "Yaratılış"ı tartışıp, nasıl özgür olunacak? Tekamülün istikameti bu değil ki...
Nuray Mert'in -İslamcılar gibi "söylemek isteyip de söyleyememek"den muzdarip- durumu acıklı, çünkü modern bir kadın olmasına rağmen Emevi İslamı ve Gazali teolojisinden derinden etkilendiği ve onları İslam'la özdeşleştirdiği görülüyor.
Nuray Mert, insanlığın tekamül istikametinin tersine bir "Konformizm"e kapılarak, birzamanların Roma dönemi "Tektanrıdan Çoktanrıya geriye dönüş çabası" gibi bir "emperyal şişinme" beyhudeliğine gönül indiriyor. Bugün belki henüz söylenmeyen ama yakın gelecekte yüksek sesle söylenecek olan şu:
"Bizi bu hikayelere inanacak kadar salak mı sanıyorsunuz?!.."
İslamcı "Millet"in anlamadığı da şu:
Yeryüzüne bin türlü din gelmiş geçmiştir ve bunlardan hiç biri Tanrı'yı/kutsalı temsil tekeline sahip değildir. Bundan sonra, bir takım eski Mısır hikayesinin islami yeni versiyonlarına inanılmıyor diye 'İnanç' bitmez. İnanç, her zaman kendine yeni bir mecra bulur ve başka bir şekilde yaşamaya devam eder. O mecranın İslam dini olması bir yana, ille de deist bir din olması bile gerekmez. Tarihte bu hep böyle olmuştur, ve hep böyle olacaktır.
(30 Temmuz 2017)
Nuray'ın ne dediği, yaratım pratiği, evrim teorisi ve "Hadi bakalım çalışın" mes'elesi...
Başlık uzun, ama yazı kısa olacak...
Artık aklıbaşında insanlar, "Hans'ın ne dediği..." gibi cümleler kurmuyor (Almanya'da "Mehmet'in ne dediği..." gibi cümleleri de sadece ırkçı Nazi artıkları kuruyor). Nuray Mert'in son yazısının başlığı böyle. Elbette Türkiye'yi Almanya'yı yönetenlerin ne dediği önemlidir. Kimse ada değil bu Dünyada. Ama ülkeleri/halkları "Mehmet", "Hans" diyerek aklınca aşağılayanların kafalarına sığmayacak kadar büyük ve birbirine bağlı/bağımlı bir denizler/okyanuslar Dünyasında yaşıyoruz. Ve bunun bilincinde olan hatırısayılır büyüklükte etkili/yetkili bir kesim yaşıyor yeryüzünde...
Türkiye'deki yeni Sağcı "liberal" entellerin kerameti kendinden menkul acaip ruh dünyası, sadece kendi taşrasında varolabiliyor ve başkalarını -mesela "Hans" diye- küçümseyerek kendini büyümsemeye ihtiyaç duyanların çimdiği kibir ve naylon hayaller göllerinin denizlerle bağlantısı bulunmuyor...
Musevilik, Hristiyanlık ve İslam'ın henüz ortaya çıkmadığı çağlarda, çiviyazısı söylencelere göre Mezopotamya'da Tanrılar kendi işlerini kendileri görür iken, "tarlalarda kim çalışacak" diye bir soru sorun olmuş. Nuray'dan önce beşbinküsür yıllarında yaşanmış bir olay bu!..
Nihayet Baştanrı Enki, yerden bir avuç toprak alıp ona kan sıvaştırarak Vidimmu'yu topraktan şekillendirerek yaratmış. İlk Adam...
Olay, Kur'an dahil bütün monoteist kutsal kitaplara çeşitli versiyonlarıyla alınmış. Maya'ların kutsal kitabı Popol Vuh'da bile var: "Çamurdan insan yapan Tanrılar..."
Çömlek kullanmayan, çamurla oynamayan, toprak kapları da butikten alan çağım insanı için "topraktan insan yapmak" fikri, "yaradılışın işareti", dünyanın heryerinde her kitapta yazan "müthiş bişiy!" olabilir...
Ama Kerkük yakınındaki Jarmo'da bulunan ve Nuray'dan önce 29 bin yıllarından kalma "Dolni Vestonice Venüsü"nden ve 25 bin yıllık "Willendorf Venüsü"nden bildiğimiz kadarıyla, insanlar kendilerini bildiler bileli topraktan insan yapıyorlar. Toprak pişirme yöntemini de, tıpkı "Yaradılış teorisi" gibi, Mezopotamyalı Sümerler icad etmiş. Jarmo'da, toprağı bin dereceye kadar ısıtabilen çömlek fırınları bulundu. Topraktan birşeyler yapmak yönteminin her yere yayılması ise, o zamanın yavaş globalleşme temposuyla ancak Nuray'dan önce 3.500 yıllarında gerçekleşebildi, döner tezgahların çıkmasıyla.
Tanrılar tarafından çalışmak için yaratıldıklarına inanan Sümerli işçi ümmeti, ücretlerini, günlük buğday payı/tayını olarak, 800 gramlık buğdayla doldurulan toprak çömleklerle alıyorlardı. Bu çömlekler aynı boyutta Bira (o da Sümer icadı) ve diğer ürünler için de kullanıldığından, bir tür ölçü aracıydı, yani para yerine ürün değiştokuşuyla alakalı bir şey. Üstelik bu toprak kapları, tarihin ilk "kullanıp çöpe at" ürünleri de sayabiliriz. Toprak pişirme yöntemiyle orak bile yapılan bir çağ. Her bi haltın topraktan yapıldığı bi zaman diliminde, insanın topraktan yaratıldığına inanmaktan kolay ne var? Ama o zamandan bu zamana, aradan bi hayli zaman geçti ve okumayı-yazmayı sadece Sümerli çivi yazmanları ve Tanrı'ların temsilcisi Sümerli eliti bilmiyor. (O zamanın yazıları bile toprak üstüne, oradan hop çömlek fırınına!) Ve insanların Tanrılara ve onların yeni temsilcisi gölgesi şeysi veysi olan tiplere hizmet amacıyla çalışmak için yaratılmadığına (yani ortaya çıkmadığına) inanan çok büyük bir kesim var. Dünyada aklıbaşında insanların oluşturduğu bu kesim, Sümerli ticaret erbabının malının hesabını tutmak için icad ettiği yazı sayesinde, tarih boyunca özgürce düşündüğü her şeyi yazanların ve kendi kafası/aklıyla düşünenlerin torunları. İşte bu insanlar, nasıl meydana çıktıklarını, çömlekçi "Yaradılış teorisi"ne kulak asmadan araştırarak yüzlerce yıllık bir "Evrim teorisi" külliyatı oluşturdular ve o teoriye sadece inanmayıp, onu 'biliyorlar' ve bilmekle de kalmayıp, asıl yaradılışı, yani yeryüzünde hayatın nasıl ortadan çıktığını da araştırıyorlar, bu konuda teoriler var ve yaratıcılığın sadece maddi değil manevi boyutu da konu ediliyor. Hayat maddiden çok manevi bir şey, bu da idrak ediliyor, ama bunun için ille de çömlekçi Tanrıların hikayelerine "inanmak" gerekmiyor...
İnsan, hikayeler anlatan, hikayeler dinleyen bir varlıktır. Topraktan insan yaratmak çok iyi bir hikayedir, sembolik yanı yüksektir ve bu hikayeyi çeşitli şekillerde yorumlamak mümkündür (hikayenin gücü de buradan geliyor zaten). Nuray'dan sonraki çağlarda da hikayeler olacak, topraktan insan yaratmak da anlatılacak, ama bu hikayelere inanmak konusunda insanlar seçici, hele Nuray Mert'den sonra çok daha seçici olacaklar ve halklara Hans/Mans diye dil uzatmayacaklar...
(1 Ağustos 2017)
Artık aklıbaşında insanlar, "Hans'ın ne dediği..." gibi cümleler kurmuyor (Almanya'da "Mehmet'in ne dediği..." gibi cümleleri de sadece ırkçı Nazi artıkları kuruyor). Nuray Mert'in son yazısının başlığı böyle. Elbette Türkiye'yi Almanya'yı yönetenlerin ne dediği önemlidir. Kimse ada değil bu Dünyada. Ama ülkeleri/halkları "Mehmet", "Hans" diyerek aklınca aşağılayanların kafalarına sığmayacak kadar büyük ve birbirine bağlı/bağımlı bir denizler/okyanuslar Dünyasında yaşıyoruz. Ve bunun bilincinde olan hatırısayılır büyüklükte etkili/yetkili bir kesim yaşıyor yeryüzünde...
Türkiye'deki yeni Sağcı "liberal" entellerin kerameti kendinden menkul acaip ruh dünyası, sadece kendi taşrasında varolabiliyor ve başkalarını -mesela "Hans" diye- küçümseyerek kendini büyümsemeye ihtiyaç duyanların çimdiği kibir ve naylon hayaller göllerinin denizlerle bağlantısı bulunmuyor...
Musevilik, Hristiyanlık ve İslam'ın henüz ortaya çıkmadığı çağlarda, çiviyazısı söylencelere göre Mezopotamya'da Tanrılar kendi işlerini kendileri görür iken, "tarlalarda kim çalışacak" diye bir soru sorun olmuş. Nuray'dan önce beşbinküsür yıllarında yaşanmış bir olay bu!..
Nihayet Baştanrı Enki, yerden bir avuç toprak alıp ona kan sıvaştırarak Vidimmu'yu topraktan şekillendirerek yaratmış. İlk Adam...
Olay, Kur'an dahil bütün monoteist kutsal kitaplara çeşitli versiyonlarıyla alınmış. Maya'ların kutsal kitabı Popol Vuh'da bile var: "Çamurdan insan yapan Tanrılar..."
Çömlek kullanmayan, çamurla oynamayan, toprak kapları da butikten alan çağım insanı için "topraktan insan yapmak" fikri, "yaradılışın işareti", dünyanın heryerinde her kitapta yazan "müthiş bişiy!" olabilir...
Ama Kerkük yakınındaki Jarmo'da bulunan ve Nuray'dan önce 29 bin yıllarından kalma "Dolni Vestonice Venüsü"nden ve 25 bin yıllık "Willendorf Venüsü"nden bildiğimiz kadarıyla, insanlar kendilerini bildiler bileli topraktan insan yapıyorlar. Toprak pişirme yöntemini de, tıpkı "Yaradılış teorisi" gibi, Mezopotamyalı Sümerler icad etmiş. Jarmo'da, toprağı bin dereceye kadar ısıtabilen çömlek fırınları bulundu. Topraktan birşeyler yapmak yönteminin her yere yayılması ise, o zamanın yavaş globalleşme temposuyla ancak Nuray'dan önce 3.500 yıllarında gerçekleşebildi, döner tezgahların çıkmasıyla.
Tanrılar tarafından çalışmak için yaratıldıklarına inanan Sümerli işçi ümmeti, ücretlerini, günlük buğday payı/tayını olarak, 800 gramlık buğdayla doldurulan toprak çömleklerle alıyorlardı. Bu çömlekler aynı boyutta Bira (o da Sümer icadı) ve diğer ürünler için de kullanıldığından, bir tür ölçü aracıydı, yani para yerine ürün değiştokuşuyla alakalı bir şey. Üstelik bu toprak kapları, tarihin ilk "kullanıp çöpe at" ürünleri de sayabiliriz. Toprak pişirme yöntemiyle orak bile yapılan bir çağ. Her bi haltın topraktan yapıldığı bi zaman diliminde, insanın topraktan yaratıldığına inanmaktan kolay ne var? Ama o zamandan bu zamana, aradan bi hayli zaman geçti ve okumayı-yazmayı sadece Sümerli çivi yazmanları ve Tanrı'ların temsilcisi Sümerli eliti bilmiyor. (O zamanın yazıları bile toprak üstüne, oradan hop çömlek fırınına!) Ve insanların Tanrılara ve onların yeni temsilcisi gölgesi şeysi veysi olan tiplere hizmet amacıyla çalışmak için yaratılmadığına (yani ortaya çıkmadığına) inanan çok büyük bir kesim var. Dünyada aklıbaşında insanların oluşturduğu bu kesim, Sümerli ticaret erbabının malının hesabını tutmak için icad ettiği yazı sayesinde, tarih boyunca özgürce düşündüğü her şeyi yazanların ve kendi kafası/aklıyla düşünenlerin torunları. İşte bu insanlar, nasıl meydana çıktıklarını, çömlekçi "Yaradılış teorisi"ne kulak asmadan araştırarak yüzlerce yıllık bir "Evrim teorisi" külliyatı oluşturdular ve o teoriye sadece inanmayıp, onu 'biliyorlar' ve bilmekle de kalmayıp, asıl yaradılışı, yani yeryüzünde hayatın nasıl ortadan çıktığını da araştırıyorlar, bu konuda teoriler var ve yaratıcılığın sadece maddi değil manevi boyutu da konu ediliyor. Hayat maddiden çok manevi bir şey, bu da idrak ediliyor, ama bunun için ille de çömlekçi Tanrıların hikayelerine "inanmak" gerekmiyor...
İnsan, hikayeler anlatan, hikayeler dinleyen bir varlıktır. Topraktan insan yaratmak çok iyi bir hikayedir, sembolik yanı yüksektir ve bu hikayeyi çeşitli şekillerde yorumlamak mümkündür (hikayenin gücü de buradan geliyor zaten). Nuray'dan sonraki çağlarda da hikayeler olacak, topraktan insan yaratmak da anlatılacak, ama bu hikayelere inanmak konusunda insanlar seçici, hele Nuray Mert'den sonra çok daha seçici olacaklar ve halklara Hans/Mans diye dil uzatmayacaklar...
(1 Ağustos 2017)
1908'den bu güne, istibdada Kıyamet alameti
Dolaylı da olsa tanışma şerefine nail olduğum, yaşayan en büyük (post-) Marksist teorisyen Robert Kurz bu dünyada, eski zamanların kâşifleri gibi halâ sahici maceralar yaşamak şartlarının kalmadığını söylemişti. Ama günümüzde o çapta bir macera yaşamanın sadece bir tek adının olduğunu söylemeden de ölmedi: Kapitalizmi ortadan kaldırmak...
Kendini tekrar etmeden büyük ve sahici maceralar yaşayamamak, bugünkü Dünyanın sıkıntısını çektiği eksikliklerden biri. İslamcıların gençlere ulaşmaktaki başarısının başta gelen nedenlerinden biri, onlara kendi çapında "macera olanağı" sunması. Ama yeryüzünün ve hayatın sahici mucizeleri bitmedi, herşey açıklanmadı, herşey izah edilmedi, gizemler halâ var. İnsanoğlu Mars'a seyahat etmenin hayallerini kurarken, okyanuslar hakkında bilinmeyenler, sanıldığından çok daha fazla. Seyahatler, hep meraktan. İnsanın doğası böyle. Merak ediyor, hep daha iyisini daha güzelini arzuluyor, ufukların ötesini görmek bilmek istiyor.
Bilmediklerimiz ve açıklayamadıklarımız, ufkun ötesinde, okyanusların dibinde değil sadece. Burnumuzun ucunda da olabilir. Bu yazıyı, olabilecek beklenmedik olaylar hakkında tesadüfleri hesaba katmadan peşinen "İmkansız" deyip işin içinden çıkanlar için yazıyorum.
23 Temmuz 1908'de Abdülhamit devri bir devrimle sona erdi. Modern bir devlet haline gelen Rusların son kez 1877-78'de "93 Harbi"nde yendiği Osmanlı Ordusu, Kars'dan ve Erzurum'dan çekilmişti. Bu son büyük hezimet, Türkiye'de Abdülhamit tarafından bir bahane olarak kullanıldı. Sultan, yeni yürürlüğe girmiş olan Anayasayı iptal edip, ülkeyi mutlakiyetle yönetmeye başladı. Savaştan sonra bu sıkı baskı rejimi devam etti, muhalefet sürekli bastırıldı. Ta ki 19'uncu Yüzyılın son yıllarına kadar. Uyguladığı baskı rejimiyle modernleşmesi aksayan ve Dünyada itibarını tamamen yitiren Osmanlı Türkiye'si, 20'inci yüzyılın başında, Abdülhamit'in sürekli geciktirdiği yenilenmenin kötü semptomlarını yaşıyordu. Devrimden üç yıl önce 1905'de, yaklaşanı görmek mümkündü. Yeni oluşturulan merkezi devleti istediği gibi yöneten Abdülhamit'i zayıflatmak için devletin işlemesini yavaşlatıp bozan isyanlar, muhalefetin kullandığı yöntemlerdendi. O yıl, ilk kez bir Asya gücü, Japonya, bir Batı gücünü, Rusya'yı yenmişti. Ardından Rusya'da 1905 devrimi oldu ve Çar, reformlar yapmaya zorlandı. Bir yıl sonra benzeri gelişmeler İran'da da yaşandı. İlk İran Anayası, bir devrimle Şah'a dayatıldı. Türkiye'de İran'dakine benzer bir gelişme için çırpınan devrimciler, tilkiyi yüzüp kuyruğuna gelmişlerdi. Artık son bir işaret gerekiyordu. O işaret, bugün de tam anlamıyla açıklığa kavuşmamış olağanüstü bir olayla geldi. Türkiye'deki 1908 devriminden 23 gün önce 30 Haziran 1908'de gece yarısından sonra, özellikle hayvanların huzursuzlandığı hafif bir yer sarsıntısı oldu. Olay önce, sıradan bir deprem sanıldı ama ertesi günden başlayarak garip olaylar arttı. Güneş, daha önce hiç görülmediği şekilde renkleniyor, geceler asla tam kararmıyor, gecenin en karanlık olması gerektiği saatlerde mum veya gaz lambası olmadan gazete okunabiliyordu. Belirtiler haftalarca sürdü ve Abdülhamit isdibdatı, bu işaretlerle birlikte otuz yıl sonra 23 Temmuz günü sona erdi. Ve biten, sadece Abdülhamit devri değil, bir çağdı...
Ne olmuştu? Bunu en çok merak edenler, olayı en yakından hisseden Ruslar olmalıydı. Araya bir ekonomik kriz, Birinci Dünya Savaşı, Rus ve Türk İmparatorluklarının çöküşü, sonra Troçki önderliğindeki Kızıl Ordu'nun Beyazları yenmesi girdi. O hengamede, 30 Haziran'da yaşanan olağanüstü olay, gazetelerin eski nüshalarında kalıp unutuldu.
Türkiye'de Kuvayı Milliye ölümkalım savaşı verirken, 1921 yılı başında Yüksek Sovyet Komiserliği, Türkiye'de çok sonra başlayacak olan bilimsel araştırmalar için start verdi. Jeolog Leonid Kulik, yeni kurulmakta olan Sovyetler Birliği sınırları dahilinde, düşmüş gök taşlarını incelemekle görevlendirildi, o da -daha önce yaşanmış olağanüstü olayları araştırmak için- kütüphanelerde çalışmaya ve araştırmaya başladı ve tesadüfen, 30 Haziran 1908'de Sibirya'daki Tunguska bölgesinde gökte büyük bir patlama olduğu bilgisini eski bir yerel gazetede okudu.Hemen yola çıktı ve Transsibirya treniyle bölgeye en yakın kasabaya kadar gittiktensonra zorlu bir yolculuğa başladı. Atların çektiği kızaklı arabalarla günlerce yol aldı, Tayga ormanlarına girdi. İnsanların yaşamadığı, sadece geyik besleyen göçer toyunist Tunguzların uğradığı bölgede, 13 yıl önce yaşanmış bu patlama konusunda şahit bulmak hiç de kolay değildi. Rusya'nın doğusu ve Sibirya'daki bu ormanlar beş milyon kilometrekarelik bir alanı kaplıyor, yani Türkiye'nin yüzölçümünün 6.5 katı ve o zamanlar şimdikinden daha geniş bir alanı kaplıyordu. Leonid Kulik nihayet Mart 1921'de ormanın ortasında bir bölgeye ulaştı. Burada, milyonlarca ağacın, aynı istikamete doğru devrilip köklerinin açığa çıktığını gördü. Deviren etkinin kaynağına doğru at sürerek, gözalabildiğine uzanan bu 2000 kilometrekarelik alanda ormanın adeta traşlanmış olduğuna hayretle şahit oldu. Kulik, ormanın ortasında bir krater ve göktaşı bulacağını sanıyordu, ama elips şeklindeki patlama alanının ortasında bir kraterden eser yoktu, hatta ağaçlar devrilmemiş dimdik duruyorlardı, yaprakları ve dallarını yitirmişlerdi...
Yerel saatle 7.14'de gerçekleşen ve ABD'de bile hissedilen bu patlamanın ne olduğu bugün de esrarını koruyor. Danimarkalı bilim adamlarının kabul gören son tahminlerine göre, Dünya yakınlarından geçen bir kuyruklu yıldızdan kopan yaklaşık on milyon ton ağırlığında bir buz kütlesi, atmosfere girerek aniden ısındığı için büyük bir güçle patladı. Patlamanın şiddeti hakkında da tahminler muhtelif. Hiroşima'ya atılan atom bombasının 650 ila bin misli güçlü bir patlama olduğu sanılıyor. Nedeni her ne olursa olsun bu olay, Dünyanın en karışık zamanlarının işaret fişeği gibi, her şeyin tamamen değişeceği bir zamanın başında gelmiştir ve Dünyanın tamamına yakını tarafından da hissedilmiştir. Bugün bazı bilim adamları, "Kıyamet"in nasıl bir şey olabileceğine örnek olarak bu olayı gösteriyorlar: Aniden, kimsenin beklemediği bir anda gelen ve eski Dünyaya son verip yeni bir Dünyanın başlamasına neden olan start vuruşu. Kıyamet sözcüğünün, "Ayaklanma/İsyan" anlamına geldiğini de biliyoruz.
Eski köhne yapıları zorla ayakta tutmak mümkün değildir. Olacak değişim, damarda durmaz. Bugün de benzeri büyüklükte, kapsayıcı bir değişimin eşiğindeyiz ve o değişim başladı bile. Dünya, yeni bir döneme doğru evriliyor, insanlar yeni ve gerçek bir maceraya hazırlanıyorlar. İşaret her an gelebilir, belki de gelmiştir ve biz henüz görmemişizdir...
Kendini tekrar etmeden büyük ve sahici maceralar yaşayamamak, bugünkü Dünyanın sıkıntısını çektiği eksikliklerden biri. İslamcıların gençlere ulaşmaktaki başarısının başta gelen nedenlerinden biri, onlara kendi çapında "macera olanağı" sunması. Ama yeryüzünün ve hayatın sahici mucizeleri bitmedi, herşey açıklanmadı, herşey izah edilmedi, gizemler halâ var. İnsanoğlu Mars'a seyahat etmenin hayallerini kurarken, okyanuslar hakkında bilinmeyenler, sanıldığından çok daha fazla. Seyahatler, hep meraktan. İnsanın doğası böyle. Merak ediyor, hep daha iyisini daha güzelini arzuluyor, ufukların ötesini görmek bilmek istiyor.
Bilmediklerimiz ve açıklayamadıklarımız, ufkun ötesinde, okyanusların dibinde değil sadece. Burnumuzun ucunda da olabilir. Bu yazıyı, olabilecek beklenmedik olaylar hakkında tesadüfleri hesaba katmadan peşinen "İmkansız" deyip işin içinden çıkanlar için yazıyorum.
23 Temmuz 1908'de Abdülhamit devri bir devrimle sona erdi. Modern bir devlet haline gelen Rusların son kez 1877-78'de "93 Harbi"nde yendiği Osmanlı Ordusu, Kars'dan ve Erzurum'dan çekilmişti. Bu son büyük hezimet, Türkiye'de Abdülhamit tarafından bir bahane olarak kullanıldı. Sultan, yeni yürürlüğe girmiş olan Anayasayı iptal edip, ülkeyi mutlakiyetle yönetmeye başladı. Savaştan sonra bu sıkı baskı rejimi devam etti, muhalefet sürekli bastırıldı. Ta ki 19'uncu Yüzyılın son yıllarına kadar. Uyguladığı baskı rejimiyle modernleşmesi aksayan ve Dünyada itibarını tamamen yitiren Osmanlı Türkiye'si, 20'inci yüzyılın başında, Abdülhamit'in sürekli geciktirdiği yenilenmenin kötü semptomlarını yaşıyordu. Devrimden üç yıl önce 1905'de, yaklaşanı görmek mümkündü. Yeni oluşturulan merkezi devleti istediği gibi yöneten Abdülhamit'i zayıflatmak için devletin işlemesini yavaşlatıp bozan isyanlar, muhalefetin kullandığı yöntemlerdendi. O yıl, ilk kez bir Asya gücü, Japonya, bir Batı gücünü, Rusya'yı yenmişti. Ardından Rusya'da 1905 devrimi oldu ve Çar, reformlar yapmaya zorlandı. Bir yıl sonra benzeri gelişmeler İran'da da yaşandı. İlk İran Anayası, bir devrimle Şah'a dayatıldı. Türkiye'de İran'dakine benzer bir gelişme için çırpınan devrimciler, tilkiyi yüzüp kuyruğuna gelmişlerdi. Artık son bir işaret gerekiyordu. O işaret, bugün de tam anlamıyla açıklığa kavuşmamış olağanüstü bir olayla geldi. Türkiye'deki 1908 devriminden 23 gün önce 30 Haziran 1908'de gece yarısından sonra, özellikle hayvanların huzursuzlandığı hafif bir yer sarsıntısı oldu. Olay önce, sıradan bir deprem sanıldı ama ertesi günden başlayarak garip olaylar arttı. Güneş, daha önce hiç görülmediği şekilde renkleniyor, geceler asla tam kararmıyor, gecenin en karanlık olması gerektiği saatlerde mum veya gaz lambası olmadan gazete okunabiliyordu. Belirtiler haftalarca sürdü ve Abdülhamit isdibdatı, bu işaretlerle birlikte otuz yıl sonra 23 Temmuz günü sona erdi. Ve biten, sadece Abdülhamit devri değil, bir çağdı...
Ne olmuştu? Bunu en çok merak edenler, olayı en yakından hisseden Ruslar olmalıydı. Araya bir ekonomik kriz, Birinci Dünya Savaşı, Rus ve Türk İmparatorluklarının çöküşü, sonra Troçki önderliğindeki Kızıl Ordu'nun Beyazları yenmesi girdi. O hengamede, 30 Haziran'da yaşanan olağanüstü olay, gazetelerin eski nüshalarında kalıp unutuldu.
Türkiye'de Kuvayı Milliye ölümkalım savaşı verirken, 1921 yılı başında Yüksek Sovyet Komiserliği, Türkiye'de çok sonra başlayacak olan bilimsel araştırmalar için start verdi. Jeolog Leonid Kulik, yeni kurulmakta olan Sovyetler Birliği sınırları dahilinde, düşmüş gök taşlarını incelemekle görevlendirildi, o da -daha önce yaşanmış olağanüstü olayları araştırmak için- kütüphanelerde çalışmaya ve araştırmaya başladı ve tesadüfen, 30 Haziran 1908'de Sibirya'daki Tunguska bölgesinde gökte büyük bir patlama olduğu bilgisini eski bir yerel gazetede okudu.Hemen yola çıktı ve Transsibirya treniyle bölgeye en yakın kasabaya kadar gittiktensonra zorlu bir yolculuğa başladı. Atların çektiği kızaklı arabalarla günlerce yol aldı, Tayga ormanlarına girdi. İnsanların yaşamadığı, sadece geyik besleyen göçer toyunist Tunguzların uğradığı bölgede, 13 yıl önce yaşanmış bu patlama konusunda şahit bulmak hiç de kolay değildi. Rusya'nın doğusu ve Sibirya'daki bu ormanlar beş milyon kilometrekarelik bir alanı kaplıyor, yani Türkiye'nin yüzölçümünün 6.5 katı ve o zamanlar şimdikinden daha geniş bir alanı kaplıyordu. Leonid Kulik nihayet Mart 1921'de ormanın ortasında bir bölgeye ulaştı. Burada, milyonlarca ağacın, aynı istikamete doğru devrilip köklerinin açığa çıktığını gördü. Deviren etkinin kaynağına doğru at sürerek, gözalabildiğine uzanan bu 2000 kilometrekarelik alanda ormanın adeta traşlanmış olduğuna hayretle şahit oldu. Kulik, ormanın ortasında bir krater ve göktaşı bulacağını sanıyordu, ama elips şeklindeki patlama alanının ortasında bir kraterden eser yoktu, hatta ağaçlar devrilmemiş dimdik duruyorlardı, yaprakları ve dallarını yitirmişlerdi...
Yerel saatle 7.14'de gerçekleşen ve ABD'de bile hissedilen bu patlamanın ne olduğu bugün de esrarını koruyor. Danimarkalı bilim adamlarının kabul gören son tahminlerine göre, Dünya yakınlarından geçen bir kuyruklu yıldızdan kopan yaklaşık on milyon ton ağırlığında bir buz kütlesi, atmosfere girerek aniden ısındığı için büyük bir güçle patladı. Patlamanın şiddeti hakkında da tahminler muhtelif. Hiroşima'ya atılan atom bombasının 650 ila bin misli güçlü bir patlama olduğu sanılıyor. Nedeni her ne olursa olsun bu olay, Dünyanın en karışık zamanlarının işaret fişeği gibi, her şeyin tamamen değişeceği bir zamanın başında gelmiştir ve Dünyanın tamamına yakını tarafından da hissedilmiştir. Bugün bazı bilim adamları, "Kıyamet"in nasıl bir şey olabileceğine örnek olarak bu olayı gösteriyorlar: Aniden, kimsenin beklemediği bir anda gelen ve eski Dünyaya son verip yeni bir Dünyanın başlamasına neden olan start vuruşu. Kıyamet sözcüğünün, "Ayaklanma/İsyan" anlamına geldiğini de biliyoruz.
Eski köhne yapıları zorla ayakta tutmak mümkün değildir. Olacak değişim, damarda durmaz. Bugün de benzeri büyüklükte, kapsayıcı bir değişimin eşiğindeyiz ve o değişim başladı bile. Dünya, yeni bir döneme doğru evriliyor, insanlar yeni ve gerçek bir maceraya hazırlanıyorlar. İşaret her an gelebilir, belki de gelmiştir ve biz henüz görmemişizdir...
"Zaman" diye bir şey var mı, varsa saatte kaç saat hızla geçiyor?
Öğrencilik yıllarımda köstekli cep saati taşırdım. Yeleğimin cebinden çıkarıp tak diye kapağını açmak ve saate bakmak hoşuma giderdi. Türkiye'ye geldikten sonra bu alışkanlığımı terkettim. İnce mizah ustası Albert Einstein, "Saati gösteren alete saat denir" der (zamanı ölçen alete değil, saati "gösteren" alete). Saati işleten şey de zaman değil, zemberektir. Kurarsınız ve sonra kulağınıza dayayıp dinlersiniz: "Tik tak tik tak tik tak..." Ben saatin kaç olduğuna değil, bu sese ve aletin kendisine hastaydım (Berlin'de sokaklarda meydanlarda saatten bol bir şey yoktur) ama zamanın ne olup ne olmadığına hiç uzun boylu kafa yormamıştım, ta ki İsviçreli kriminal roman yazarı Martin Suter'in "Die Zeit die Zeit" adlı romanını okuyuncaya kadar. Kitapta, zamanı geriye çevirip hayatının bir noktasından itibaren yeni bir alternatif hayat yaşamayı kafasına koymuş bir ihtiyarın ve öldürülen karısına yeniden kavuşmak için bu çılgın deneyi destekleyen anlatıcının hikayesi anlatılıyor. Romanın Türkçeye kazandırılması ihtimalinin yüzüsuyu hürmetine, konusunu daha fazla anlatmayacağım. Zaman diye bir şeyin sahiden var olup olmadığını sormak, kulağa çılgınca geliyor elbette. Soru ilk kez sorulmuyor, daha önce çok sorulmuş ve bu konuda belli sonuçlara varılmış. Asıl konumuz, sorunun kulağa çılgınca gelmesi, bunun anlamı ve sonuçları.
Einstein, ölümünden hemen önce 1955'de "İnançlı fizikçiler için zamanın bir illüzyon, bir yanılsama olduğu"nu söylemiş. Immanuel Kant da, 1783'de yazdığı ünlü eseri "Kritik der reinen Vernunft"da, "Zaman kendi başına varolabilen bir şey değil, veya öznel tavrımızdan bağımsız, şeylere bitişik (onların bir parçası) değil" der (Sayfa 34). Hem fizikçi hem de filozof olan Vesselin Petkov bir adım daha ileri gidip, "Zaman diye bir şeyin olmadığının anlaşılması, insanın başına gelen belki de en büyük entelektüel meydanokuma" diyor. Ben buna hem katılıyor hem katılmıyorum, çünkü bu konuda iki gerçekliğin olduğunu düşünüyorum; biri insan doğasının gerçeği, diğeri bilimsel gerçeğin gerçeği. Kısacası bir algılama sorunuyla karşı karşıyayız.
Zamanın varolup varolmadığı bir yana, onun varlığını en azından varsaymak zorundayız, çünkü hayatı ve dünyayı ancak bu şekilde algılayabiliyoruz. Saatin akrep ve yelkovanı dönüyor, ama onu döndüren şey zaman değil. Ağaçlar büyüyor uzuyor serpiliyor, ve onların bu değişiminin nedeni zaman değil, çeşitli biyolojik prosesler. Zamanı, bu değişimleri kendi doğamıza uygun olarak anlamak ve ifade etmek amacıyla kullanıyoruz. Bazı hayvanlar renkleri görmüyor ve ona göre bir algılama ve anlama biçimleri var. Biz de kendi doğamıza göre algıladığımız dünyamız için "zaman" diye, doğamızın bir parçası olan bir tür "katsayı" kullanıyoruz. "Zaman" kavramı, bilimselliğin icadı ve bilimin doğa yasalarını anlayıp ifade edilmesi sürecinde önemli bir rol oynamış. 1681 yılında başına elma düşünce aklına yerçekimi gelen şu enteresan düşünür Isaac Newton, zamanın herşeyden bağımsız var olan ve evrenin her noktasında aynı hızla geçen bir şey olduğu kuralını ortaya atıp herkese kabul ettirmiş. Bu varsayımla bir çok fizik kuralının kurgulandığını, ortaokul ve lisede bile öğretiyorlar. Eleştiriye tahammülsüz biri olan Newton'a göre Dünya'da bir saat ne kadarsa, evrenin herhangi bir yerinde de o kadardır. Evrensel eşzamanlılık. Bazen zamanın çabuk geçtiğini, bazen geçmek bilmediğini düşünüyorsanız, Newton size "yanılıyorsunuz" der. Acaba? Çocuklar için bir gün çok uzun bir süredir, yaşı ilerlemiş olanlar için yıllar "su gibi akıp geçer", burada geçen nedir? Ya da şöyle: Bir saat adamına göre saatte kaç saat hızla akar? Zaman gerçekten akar mı, yoksa bize mi öyle gelir?
Bu yazıda ve her yazıda görüleceği üzere, "geçmiş zaman", "gelecek zaman" ve "şimdiki zaman"ı kullanıyoruz. Dil denen şey böyle işliyor. Yani zamanın varolup olmadığı sorusu daha işin başında insan doğamıza takılıp yere çakılıyor.
Selanik'den hiç de uzak olmayan Halkidiki'nin ünlü filozofu Aristoteles'e göre ne geçmiş diye bir şey vardır, ne de gelecek. Sadece "Şimdi" vardır, gerisi anı ya da hayaldir. Efesli Heraklit ise asıl konuyu "panta chorei" (herşey hareket ediyor) diye özetlemiştir, zaman bununla alakalı bir şeydir sadece ve hareketin olmadığı yerde zaman da yoktur. Mesele sadece "şimdi"den ibaretse, "şimdi" nedir? Bu konuda da birileri oturup türlü çeşitli araştırmalar yapmış elbette. "Şimdi", yaklaşık üç saniyelik bir zaman dilimidir. Yani her üç saniye sonra, daha önceki üç saniye, insan tarafından "geçmiş" sayılmaktadır. O halde hayatımızı, üçer saniyelik "şimdi"lerden oluşan bir tür film sayabiliriz, ama esas olan "şimdi"dir.
Lise mezunu fizik dahisi büyük düşünür Albert Einstein 1905'de "Görecelik Teorisi"ni tarif edip yazıya geçirdiğinden beri Newton mezarında fırdönmektedir, çünkü Einstein, zamanın her zaman aynı hızla akmadığını/geçmediğini gösterir. Zaman görecelidir. Newton, nedenselliğin kurulmasında önemli bir rol oynayıp, şimdi yaşanan ve yaşanacak olanın geçmişten gelen bir nedene bağlılığı kesinliğiyle kendinden emin yaşarken, Einstein böyle nedenselliklerin olmadığını ve konunun gözlemciyle alakasını falan göstermiştir. Bence Einstein'ın bu konudaki en önemli katkısı, Hermann Minkowski'yle birlikte kurduğu anlayış biçimidir: Şeyler üç boyutlu değil, dört boyutludur, yani o üç boyutlu şey, ancak zaman içindeki geçmişi ve geleceği ile bir bütündür. "Masa" diyorsak, onun yapılışından doğada çürüyüp yokoluşuna kadarki süre içindeki üç boyutlu varoluşunu kapsar. Buna göre o şeyin geçmişi ve geleceği, bir şimdiler bütünü olarak algılanır.
Beşinci Yüzyılda Cezayir'in doğusunda yaşayan Aurelius Augustinus, "Zamanı Tanrı yarattı" deyip bu işin içinden çıkmış. Yani Tanrı, bir şeye geçmiş ve gelecek ötesinden bakıp onu bir bütün olarak gören yaratıcıdır. Buna göre de kader çok kesin bir şeydir, zira sanıldığı gibi insan tarafından yazılmayıp, bu zaman ötesi yerde şimdilerden oluşan (öyle algılanan) ve tamamını sadece Tanrı'nın bildiği bir bütündür. Bu oldukça "umutsuz" zaman anlayışı, insana seçim hakkı sunmadığı, sadece seçim yaptığımızı sandığımız bir yanılsama sunduğundan, pek de tercih edilebilir bir şey olmasa gerek. Tabii burada hemen şu soru gündeme geliyor: "Sen tercihini bırak da gerçeğe bak. Hangisi gerçek?" Cevap: Hiçbiri. Ya da her biri. İşte bu, bir tercih ve inanç meselesi, zira kanıt yok.
Einstein'a göre zaman teorik olarak geriye doğru da akabilir. Ama bizim dilimizde kullandığımız gramere ve hislerimize göre zaman ileriye doğru akar. Bu hissi dayandırdığımız çok somut da nedenlerimiz vardır, çünkü "Entropi" dediğimiz çok net bir şey var ve Termodinamiğin ikinci yasası olarak formüle edildiği üzere "düzensizlik/kaos, zamanla birlikte artar". İnsan da bu temel yasaya göre işler. Şekli şemali olan meyvaları sebzeleri vs. yeriz ve buradan şekli şemali olmayan ısı (enerji) üretiriz ve bu sayede yaşarız. Geçmişten geleceğe uzanan bir kaos çizgisi. Peki neden "zamanın akış çizgisi"ne uygun bir proses bu? İngiliz fizikçi Stephen Hawking'e göre, zamanı ölçmeyi, kaosun artma istikametine göre ölçmeyi seçtiğimiz için böyle. Evren sürekli genleşiyor, yani termodinamiğin ikinci yasası işliyor. Hawking'e göre bu genleşme en uç/mükemmel biçimine ulaştığında, ve genleşme durduğunda zaman da duracak ve bu kez evren tersine doğru bir ivmeyle büzülmeye/küçülmeye başlarsa, zamanın istikameti de değişecek. Tabii insanın ve diğer hayat biçimlerinin bunu görme ihtimali yok, çünkü canlılar giderek "bozulan", "Enropi"ye tâbi yaratıklardır -Hawking'in varsayımı böyle.
Tektanrılı dinlerin anlam dünyasını belirlediği çağlarda Dünya, "İnsanın hükmettiği bir yer"di. Hatta evren Dünya'nın etrafında dönüyordu, tüm canlılar insanlar için yaratılmıştı vs. Newton ve diğer düşünürlerin açtığı yolda insanlık muazzam bir tekamül yaşadı. Yazının icadıyla değil, herkes tarafından kullanılmaya başlanmasıyla birlikte bilimsellik giderek asıl inanç sistemi haline geldi, çünkü bilimin koyduğu yasalara göre birçok şeyi açıklamakla kalmıyoruz, aynı zamanda inşa edebiliyoruz. Uzay boşluğuna uydu göndermekten tutun da internette gezinmeye ve akıllı telefonla heryere erişime kadar modern hayatı belirleyen bir çok araç-gereci ve işlemi, bilim sayesinde yapılabiliyor ama bir şeyi unutuyoruz: Bilim de bir algılama biçimi. Kuşkusuz dinlerin algılama biçiminden çok daha gelişkin ve ayrıntılı, ama mükemmel değil. Bilimin her insanın hayatında asıl inandığı şey haline geldiği aşamada önce Dünya'nın merkez olmadığını, Güneşin merkez olduğunu ve Dünyanın da onun etrafında dönen gezegenlerden biri olduğunu öğrendik. Bunu artık herkes kabul ediyor. Dünya portakal gibi yuvarlak. İnsan, yaradılışın efendisi değil, Dünya'daki sayısız canlıdan sadece biri. Bilimin öğrettiği şeyler, insanın hiç de öyle özel bir varlık olmadığı yönünde vites büyüterek artıyor. Mesela zamanın insan beyni tarafından insan doğasına uygun bir yanılsamadan ibaret olduğuna inanan yüksek kalibreli bilim insanlarının sayısı, inanmayanlardan daha çok. Bu yazı, "'Ben' denen 'benlik' denen şey var mı yok mu?" diye bir başlık da taşıyabilirdi. Burada bilimsel sonuçlarıyla, neden "Ben" diye bir şey olmadığı da anlatılabilirdi. Ama anlatılmalı mı? Ya da şöyle soralım: Bu yazıyı okumaya başlamadan önceki halinizle "şimdi"ki haliniz arasında ne fark var? Sadece bir tercih farkı: Hangisini alalım? İnsan doğasına aykırı, "Zaman yoktur" kanıtları toplamı bilimsel döküntüyü mü alalım, yoksa "Aha da zaman vardır, bak geçmiş zamanda konuşmaya başladın bile"yi mi? Zamanımızın asıl entelektüel sorusu bence, bu ikisini iyi değerlendirmek ve "ikisinin de birer seçimden/tercihten ibaret olduğu bilincine uygun özgün bir yeni bakış geliştirilebilir mi?" sorusu. Biz birer insanız ve bambaşka canlıların bize bakıp, "ulan bunlar hepten manyak" deyip demediklerini bilmiyoruz, çünkü çoğu bambaşka -bizim konuşmadığımız- diller konuşuyorlar. İnsan olmanın egoizmiyle diğer canlılara acı çektirmeyi bir yana bırakıp bilimin keskin gözlerini kullanmaya devam ederken, o gözlerin her gösterdiğinin -doğru olsa da- bize uymadığını söyleme cesaretine sahip olursak, "bilimdir ne derse doğrudur" diye kendi doğamızı hislerimizi ve benliğimizi inkar etmek saçmalığına kapılmayız. Şimdi, neosekülerizmi ve hayata yeniden anlam kazandırmak gerektiğini konuştuğumuz aşamada, bilimin sağladığı inanılmaz fırsatları koruyup geliştirirken, bir taraftan da kendi doğamız açısından daha seçici ve özgüvenli olmamız gerekiyor. Bilimin sadece bir araç, ama yeni bir inanç olmadığını anlayarak, yeni dönemin ilk adımlarını atabiliriz belki.
Einstein, ölümünden hemen önce 1955'de "İnançlı fizikçiler için zamanın bir illüzyon, bir yanılsama olduğu"nu söylemiş. Immanuel Kant da, 1783'de yazdığı ünlü eseri "Kritik der reinen Vernunft"da, "Zaman kendi başına varolabilen bir şey değil, veya öznel tavrımızdan bağımsız, şeylere bitişik (onların bir parçası) değil" der (Sayfa 34). Hem fizikçi hem de filozof olan Vesselin Petkov bir adım daha ileri gidip, "Zaman diye bir şeyin olmadığının anlaşılması, insanın başına gelen belki de en büyük entelektüel meydanokuma" diyor. Ben buna hem katılıyor hem katılmıyorum, çünkü bu konuda iki gerçekliğin olduğunu düşünüyorum; biri insan doğasının gerçeği, diğeri bilimsel gerçeğin gerçeği. Kısacası bir algılama sorunuyla karşı karşıyayız.
Zamanın varolup varolmadığı bir yana, onun varlığını en azından varsaymak zorundayız, çünkü hayatı ve dünyayı ancak bu şekilde algılayabiliyoruz. Saatin akrep ve yelkovanı dönüyor, ama onu döndüren şey zaman değil. Ağaçlar büyüyor uzuyor serpiliyor, ve onların bu değişiminin nedeni zaman değil, çeşitli biyolojik prosesler. Zamanı, bu değişimleri kendi doğamıza uygun olarak anlamak ve ifade etmek amacıyla kullanıyoruz. Bazı hayvanlar renkleri görmüyor ve ona göre bir algılama ve anlama biçimleri var. Biz de kendi doğamıza göre algıladığımız dünyamız için "zaman" diye, doğamızın bir parçası olan bir tür "katsayı" kullanıyoruz. "Zaman" kavramı, bilimselliğin icadı ve bilimin doğa yasalarını anlayıp ifade edilmesi sürecinde önemli bir rol oynamış. 1681 yılında başına elma düşünce aklına yerçekimi gelen şu enteresan düşünür Isaac Newton, zamanın herşeyden bağımsız var olan ve evrenin her noktasında aynı hızla geçen bir şey olduğu kuralını ortaya atıp herkese kabul ettirmiş. Bu varsayımla bir çok fizik kuralının kurgulandığını, ortaokul ve lisede bile öğretiyorlar. Eleştiriye tahammülsüz biri olan Newton'a göre Dünya'da bir saat ne kadarsa, evrenin herhangi bir yerinde de o kadardır. Evrensel eşzamanlılık. Bazen zamanın çabuk geçtiğini, bazen geçmek bilmediğini düşünüyorsanız, Newton size "yanılıyorsunuz" der. Acaba? Çocuklar için bir gün çok uzun bir süredir, yaşı ilerlemiş olanlar için yıllar "su gibi akıp geçer", burada geçen nedir? Ya da şöyle: Bir saat adamına göre saatte kaç saat hızla akar? Zaman gerçekten akar mı, yoksa bize mi öyle gelir?
Bu yazıda ve her yazıda görüleceği üzere, "geçmiş zaman", "gelecek zaman" ve "şimdiki zaman"ı kullanıyoruz. Dil denen şey böyle işliyor. Yani zamanın varolup olmadığı sorusu daha işin başında insan doğamıza takılıp yere çakılıyor.
Selanik'den hiç de uzak olmayan Halkidiki'nin ünlü filozofu Aristoteles'e göre ne geçmiş diye bir şey vardır, ne de gelecek. Sadece "Şimdi" vardır, gerisi anı ya da hayaldir. Efesli Heraklit ise asıl konuyu "panta chorei" (herşey hareket ediyor) diye özetlemiştir, zaman bununla alakalı bir şeydir sadece ve hareketin olmadığı yerde zaman da yoktur. Mesele sadece "şimdi"den ibaretse, "şimdi" nedir? Bu konuda da birileri oturup türlü çeşitli araştırmalar yapmış elbette. "Şimdi", yaklaşık üç saniyelik bir zaman dilimidir. Yani her üç saniye sonra, daha önceki üç saniye, insan tarafından "geçmiş" sayılmaktadır. O halde hayatımızı, üçer saniyelik "şimdi"lerden oluşan bir tür film sayabiliriz, ama esas olan "şimdi"dir.
Lise mezunu fizik dahisi büyük düşünür Albert Einstein 1905'de "Görecelik Teorisi"ni tarif edip yazıya geçirdiğinden beri Newton mezarında fırdönmektedir, çünkü Einstein, zamanın her zaman aynı hızla akmadığını/geçmediğini gösterir. Zaman görecelidir. Newton, nedenselliğin kurulmasında önemli bir rol oynayıp, şimdi yaşanan ve yaşanacak olanın geçmişten gelen bir nedene bağlılığı kesinliğiyle kendinden emin yaşarken, Einstein böyle nedenselliklerin olmadığını ve konunun gözlemciyle alakasını falan göstermiştir. Bence Einstein'ın bu konudaki en önemli katkısı, Hermann Minkowski'yle birlikte kurduğu anlayış biçimidir: Şeyler üç boyutlu değil, dört boyutludur, yani o üç boyutlu şey, ancak zaman içindeki geçmişi ve geleceği ile bir bütündür. "Masa" diyorsak, onun yapılışından doğada çürüyüp yokoluşuna kadarki süre içindeki üç boyutlu varoluşunu kapsar. Buna göre o şeyin geçmişi ve geleceği, bir şimdiler bütünü olarak algılanır.
Beşinci Yüzyılda Cezayir'in doğusunda yaşayan Aurelius Augustinus, "Zamanı Tanrı yarattı" deyip bu işin içinden çıkmış. Yani Tanrı, bir şeye geçmiş ve gelecek ötesinden bakıp onu bir bütün olarak gören yaratıcıdır. Buna göre de kader çok kesin bir şeydir, zira sanıldığı gibi insan tarafından yazılmayıp, bu zaman ötesi yerde şimdilerden oluşan (öyle algılanan) ve tamamını sadece Tanrı'nın bildiği bir bütündür. Bu oldukça "umutsuz" zaman anlayışı, insana seçim hakkı sunmadığı, sadece seçim yaptığımızı sandığımız bir yanılsama sunduğundan, pek de tercih edilebilir bir şey olmasa gerek. Tabii burada hemen şu soru gündeme geliyor: "Sen tercihini bırak da gerçeğe bak. Hangisi gerçek?" Cevap: Hiçbiri. Ya da her biri. İşte bu, bir tercih ve inanç meselesi, zira kanıt yok.
Einstein'a göre zaman teorik olarak geriye doğru da akabilir. Ama bizim dilimizde kullandığımız gramere ve hislerimize göre zaman ileriye doğru akar. Bu hissi dayandırdığımız çok somut da nedenlerimiz vardır, çünkü "Entropi" dediğimiz çok net bir şey var ve Termodinamiğin ikinci yasası olarak formüle edildiği üzere "düzensizlik/kaos, zamanla birlikte artar". İnsan da bu temel yasaya göre işler. Şekli şemali olan meyvaları sebzeleri vs. yeriz ve buradan şekli şemali olmayan ısı (enerji) üretiriz ve bu sayede yaşarız. Geçmişten geleceğe uzanan bir kaos çizgisi. Peki neden "zamanın akış çizgisi"ne uygun bir proses bu? İngiliz fizikçi Stephen Hawking'e göre, zamanı ölçmeyi, kaosun artma istikametine göre ölçmeyi seçtiğimiz için böyle. Evren sürekli genleşiyor, yani termodinamiğin ikinci yasası işliyor. Hawking'e göre bu genleşme en uç/mükemmel biçimine ulaştığında, ve genleşme durduğunda zaman da duracak ve bu kez evren tersine doğru bir ivmeyle büzülmeye/küçülmeye başlarsa, zamanın istikameti de değişecek. Tabii insanın ve diğer hayat biçimlerinin bunu görme ihtimali yok, çünkü canlılar giderek "bozulan", "Enropi"ye tâbi yaratıklardır -Hawking'in varsayımı böyle.
Tektanrılı dinlerin anlam dünyasını belirlediği çağlarda Dünya, "İnsanın hükmettiği bir yer"di. Hatta evren Dünya'nın etrafında dönüyordu, tüm canlılar insanlar için yaratılmıştı vs. Newton ve diğer düşünürlerin açtığı yolda insanlık muazzam bir tekamül yaşadı. Yazının icadıyla değil, herkes tarafından kullanılmaya başlanmasıyla birlikte bilimsellik giderek asıl inanç sistemi haline geldi, çünkü bilimin koyduğu yasalara göre birçok şeyi açıklamakla kalmıyoruz, aynı zamanda inşa edebiliyoruz. Uzay boşluğuna uydu göndermekten tutun da internette gezinmeye ve akıllı telefonla heryere erişime kadar modern hayatı belirleyen bir çok araç-gereci ve işlemi, bilim sayesinde yapılabiliyor ama bir şeyi unutuyoruz: Bilim de bir algılama biçimi. Kuşkusuz dinlerin algılama biçiminden çok daha gelişkin ve ayrıntılı, ama mükemmel değil. Bilimin her insanın hayatında asıl inandığı şey haline geldiği aşamada önce Dünya'nın merkez olmadığını, Güneşin merkez olduğunu ve Dünyanın da onun etrafında dönen gezegenlerden biri olduğunu öğrendik. Bunu artık herkes kabul ediyor. Dünya portakal gibi yuvarlak. İnsan, yaradılışın efendisi değil, Dünya'daki sayısız canlıdan sadece biri. Bilimin öğrettiği şeyler, insanın hiç de öyle özel bir varlık olmadığı yönünde vites büyüterek artıyor. Mesela zamanın insan beyni tarafından insan doğasına uygun bir yanılsamadan ibaret olduğuna inanan yüksek kalibreli bilim insanlarının sayısı, inanmayanlardan daha çok. Bu yazı, "'Ben' denen 'benlik' denen şey var mı yok mu?" diye bir başlık da taşıyabilirdi. Burada bilimsel sonuçlarıyla, neden "Ben" diye bir şey olmadığı da anlatılabilirdi. Ama anlatılmalı mı? Ya da şöyle soralım: Bu yazıyı okumaya başlamadan önceki halinizle "şimdi"ki haliniz arasında ne fark var? Sadece bir tercih farkı: Hangisini alalım? İnsan doğasına aykırı, "Zaman yoktur" kanıtları toplamı bilimsel döküntüyü mü alalım, yoksa "Aha da zaman vardır, bak geçmiş zamanda konuşmaya başladın bile"yi mi? Zamanımızın asıl entelektüel sorusu bence, bu ikisini iyi değerlendirmek ve "ikisinin de birer seçimden/tercihten ibaret olduğu bilincine uygun özgün bir yeni bakış geliştirilebilir mi?" sorusu. Biz birer insanız ve bambaşka canlıların bize bakıp, "ulan bunlar hepten manyak" deyip demediklerini bilmiyoruz, çünkü çoğu bambaşka -bizim konuşmadığımız- diller konuşuyorlar. İnsan olmanın egoizmiyle diğer canlılara acı çektirmeyi bir yana bırakıp bilimin keskin gözlerini kullanmaya devam ederken, o gözlerin her gösterdiğinin -doğru olsa da- bize uymadığını söyleme cesaretine sahip olursak, "bilimdir ne derse doğrudur" diye kendi doğamızı hislerimizi ve benliğimizi inkar etmek saçmalığına kapılmayız. Şimdi, neosekülerizmi ve hayata yeniden anlam kazandırmak gerektiğini konuştuğumuz aşamada, bilimin sağladığı inanılmaz fırsatları koruyup geliştirirken, bir taraftan da kendi doğamız açısından daha seçici ve özgüvenli olmamız gerekiyor. Bilimin sadece bir araç, ama yeni bir inanç olmadığını anlayarak, yeni dönemin ilk adımlarını atabiliriz belki.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

