Kapitalizm’i aşmak için Marksizmden ne kadar yararlanabiliriz?

Moishe Postone'nin anısına...

18’inci yüzyıldaki Endüstri devrimi öncesinde atmosferde bulunan karbondioksit miktarının iki katına çıkması halinde dünya ikliminde oluşacak değişiklikleri belirlemek için Oxford Üniversitesi önderliğinde yürütülen, 150 ülkeden toplam 95 bin gönüllünün bilgisayarlarıyla katıldığı ‘climateprediction.net’ adlı proje sonucunda elde edilen verileri değerlendiren uzmanlar, dünya sıcaklığının önümüzdeki yüz yıl içinde, bazı uzmanlara göre de en geç 2050’de 11 derece kadar artacağını öngörüyor. Uzmanlar, böylesi bir sıcaklık artışı nedeniyle, kuzey ve güney kutuplarındaki buzulların, beklenenden çok daha hızlı eriyeceğini tahmin ediyor ve okyanusların su seviyesinin 6 metreden fazla yükseleceğini belirtiyorlar. Projenin yöneticileri, dünyanın bazı bölgelerinde sıcaklığın 20 derece kadar artabileceğini vurguluyorlar. (1) Bu da, tahmin edilen çevresel kıyametin, belirginleşeceğini ve ‘geri dönülemez noktanın’ 10 yıl sonra geçileceğini gösteriyor. (2) Medyada duruma çözüm babından ima yoluyla çekine çekine önerilen şeyler, ‘Yaşam tarzımızı değiştirmemiz gerekiyor’ ve ‘Fosil yakıtları yerine dönüştürülebilir enerji kullanalım’ gibi günlük yumurtalar. Hatta birisi, “Jeep’imi satacağım” bile dedi! Daha iyisi, o cipini alıp biryerine parketmesi.
   Gazetelerdeki bu kökten felaket uyarılarını gözleri büyüyerek okuyanlar, büyük bir umutsuzluğa kapılıyorlar ve sonuç olarak ‘bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete’ düşünceleri içinde karam karam kararıyorlar. Önce bunu aşmalı, sonra bu gidişatı durdurmalıyız, durduracağız ve özgüvenimizi yeniden kazanacağız. Bunun için, ortada ne döndüğünü anlamamız ve dünyanın yeniden yaşanabilir bir yer olabilmesi için neyi/neleri değiştirmemiz gerektiğini kavramamız gerekiyor. Burada asıl sorun, petrol ve kömür yerine hidrojen veya başka cins sofistike yakıtlar kullanmak değil. Bu mantıkla siz, hergün hergün birşeyler yakmayı reddetmiş olmuyorsunuz; sadece “yarın ne yaksak” diye düşünmüş oluyorsunuz. Çinlilerin fabrikalarda durmadan üretip ambalajlayarak dört bir bucağa sattıkları malları (‘nitelikli/estetik çöp’) azalacak mı? Aynı fabrikalar petrol yerine atom ya da hidrojen enerjisiyşe çalışsa ne değişecek? Burada asıl sorun enerji biçimi değil, bütün boyutlarıyla KAPİTALİST YAŞAM BİÇİMİ’dir ve değiştirilmesi gereken şey de odur.
   Şimdi gurme olup şarap ve poro markaları konusunda uzmanlaştıklarına bakmayın, yakın tarihte kapitalizmin ne olduğu konusunda en çok düşünenler (ve bunun ceremesini çekenler) Marksistlerdi. Gerçi kapitalizmin özüne asla inemediklerinden, Marksizmle birlikte demode olup gazete köşelerine kaldırıldılar ama bu Marksizmin tamamen işe yaşamaz bir şey olduğu anlamına kesinlikle gelmiyor. ‘Marksizm ve Kapitalizm hakkında’ konuştuğumuz ünlü filozof ve sosyolog Moishe Postone de, rantiyeci eski marksistlerle dalgasını geçiyor ve onların, “kapitalizm totaliter bir düzen olmaktan çıktı, demokrasi oldu, hem zaten.. insan hakları, temiz sokaklar, güzel mutfaklar vs.” cinsinden güzellemelerini ciddiye almıyor. Fakat sistemi aşmak için, Marksizmin hâlâ önemli bir malzeme teşkil ettiği üzerinde duruyor… Ve Marksizmin bir adım önüne geçerek yürümeye devam etmek becerisini de gösteriyor. Buradan alacağımız ilk ders; Marksizmin, Solcu tatlı su entellerine bırakılamayacak kadar önemli bir konu olduğudur.
   Chicago Üniversitesi’nde sosyoloji dersleri veren Moishe Postone, şimdiye dek -samimi ve köklü olarak- pek eleştirilmeyip sadece bir kenara kaldırılan Marx ve kuramını yeniden ele alıp enine boyuna incelemiş (3) bir bilge/bilimadamıdır ve bizimle bu sayfalarda okuyacağınız söyleşiyi yaptığı için kendisine Türk okuru adına çok teşekkür ediyoruz. Postone; Marksizmi, Marksistler gibi “kadim!”/evrensel bir öğreti saymayıp, sadece ‘kapitalist döneme has’ (yani son kullanma tarihi kapitalist dönemle birlikte geçecek olan) eleştirel bir teori sayıyor. (4) Yazdıklarının öneminin bilincinde olarak çok dikkatli bir şekilde, toplumsal eleştiri getiren çağdaş düşünceyi topa tutuyor ve muazzam bir kesinlik ve ayrıntıyla teorik düşünceleri çözümlüyor ve radikal bir şekilde sorguluyor. Marksist teorinin bu yeni yorumunun pek bilinmemesi kimseyi şaşırtmamalı, medya dünyanın her yanında “Semranım”lara daha çok ilgi gösteriyor. Klasik Marksizm, araba lastiği kadar elastik! ve o haliyle Sol bilinçlere iyice sinmiş vaziyette. Bu yüzden de, aydın gevezeliği yapmak dışında hiç bir işe yaramıyor, samimi hiç kimse tarafından incelenmiyor.
   Postone’nin teorisinde yoğunlaştığı asıl konu, aynı zamanda bu yazının da konusu: Kapitalist sistemdeki yaşam tarzı; yani sosyalistlerin ve kapitalistlerin elbirliğiyle kutsadıkları şu “Çalışmak/iş” denen şey (ve onun aşılması ile birlikte geleceğin toplumu hakkında bazı değinmeler). Konuyu dünyada belki de en iyi irdeleyen kişi olarak Postone, kapitalizmde ‘çalışmak/iş/emek’ denen şeyin kesin bir şekilde mal üretimi ile birlikte düşünülmesi gerektiği ve böylece kapitalist toplumun temel özelliğini, “harıl harıl çalışmak”ın teşkil ettiği üzerinde yoğunlaşıyor. Toplumda ‘ürünlerin yalnız mal şeklinde (yani yalnız para ve iş saati ile ölçülen şeyler olarak) varoldukları ve zenginliğin genel/asıl şeklinin Değer (yani ‘para’) olduğu’ (5) üzerinde duruyor. En önemli konu da bu zaten.
   İnsanların, para bağımlısı hale getirilmiş olmaları ve para için her şeyi yapabilecek hale getirmeleri. Toplumsal ilişkilerin tamamının iş ve paraya endekslenmiş olması. Kapitalist toplumun en namuslu bireyi bile, ‘Kıyamet geliyor ona göre’ dendiği zaman önce işini düşünmek, aldığı maaşı düşünmek zorunda kalıyor ve para hesabı yapıyor. Bunda haksız da değil, çünkü kapitalist toplumda, her türlü toplumsal ilişkinin temelinde, bir şekilde iş/para yatıyor. İnsanların akıllarının yerine gelip, el birliğiyle gerçek anlamda insancıl bir sistem kurabilmeleri ve çevresel/sosyal/ekonomik kıyameti şıp diye önlemeleri için çalışmanın ve paranın esaretinden kurtulmaları gerekiyor.
   Klasik Marksizm, kapitalizmi işçiler açısından eleştirdiği için eski araba lastiğine dönmüş ve kenera kaldırılmıştır. Postone, kapitalizmi işçiler açısından değil, işçisi-kapitalisti ile birlikte topyekün ‘çalışma sistemi’ bazında eleştiriyor. Çünkü ‘işçi ve kapitalist’ (eski reel-sosyalist ülkelerde de ‘işçi ve devlet/parti’ aynı şeyin birbirini tamamlayan iki yanıdır/kutbudur. Aynı kişinin sağ eliyle sol eli gibidir. Sol eliniz pek kullanılmıyor diye sağ elinize karşı mücadele etmeniz ne kadar “doğru” ise, “işçi sınıfının hakları için burjuvaziye karşı mücadele” etmeniz de o kadar “doğrudur”. Biri varolduğu sürece diğeri de varolacaktır. O yüzden biz bu iki “sınıfı” da (yani kapitalist çalışmayı ve para sistemini) birbirleriyle girdikleri iş/para/sömürü ilişkileriyle birlikte toptan iptal etmeliyiz. Moishe Postone de ‘Kapitalizmin aşılmasının, işçi sınıfının kendi varlığını onaylamasıyla olamayacağını’ söylüyor (6) ve ekliyor: ‘İşçi sınıfı, kapitalizme ve kapitalizmin gelişme sürecine aittir/dahildir ve kapitalizmin antitezi değildir.’ (7)
   Postone tazlerini oluştururken esas olarak Marx’ın 1857 ve 1858 yıllarında kaleme aldığı ‘Ekonomi-politiğin eleştirisine katkı’ (8) adlı eserine ve elbette ‘Kapital’e atıfta bulunuyor. Ve Marksistleri ilgilendiren klasik konuları da tartışıyor. Örneğin metodolojik konularda Hegel’in diyalektik mantığının Marksizm için ne ifade ettiğine açıklık bile getiriyor ve konuya aşina olanların hatırlayacağı üzere ‘adamakıllı bir diyalektik için Hegel’in ters çevrilip ayaklarının üzerine konulması’ (9) gibi konulara da değiniyor. Bu anlamda Postone, hem Marksist, hem de Marksizmin kesin sınırlarını/zayıflıklarını göstererek insanların onun düşünsel prangasından kurtulmalarına yardım eden bir filozof. Marksizme tapınmaktan kurtararak bir anlamda Marksizm’den adam gibi yararlanılmasının da kapısını açıyor. Eski’den Marxist klasikler, kutsal kitaplar gibi, her satırına inanılan, tuğla kalınlığında şeylerdi (burada bütün kutsal kitapları tenzih ederim). Şimdi, kapitalizmin çanına ot tıkayacak insanlara önekli malzeme sağlayabilirler ama kesinlikle kutsal/mutsal değiller elbette.
   Postone’nin bu bağlamda -yani marksizmin teknik anlamda kullanılması anlamında- değindiği ve eleştirdiği konulardan biri de, kapitalizmin çiçekli “Pazar ekonomisi” olduğu indirgemesi ve buna bağlı olarak da iyi bir planlama ile aşılabileceği hamhayali. Burada, üretim biçiminin (yani bugünkü kapitalist çalışma sisteminin) asıl belirleyici unsur olduğuna vurgu yapıyor ve bu değişmeden ‘istediğin kadar planla, hiç bir şey değişmez’ demeye getiriyor.
   Postone’den öğrenebileceğimiz en önemli şeylerden biri de, bu çalışma sisteminin değiştirilerek bir sonuç alınamayacağı ve mutlaka ortadan kaldırılması gerektiği. İnsanoğlu’nun kendi kaderini kendi eline alabilmesi ve kapitalizm cinsinden barbarlıkların eline bir daha düşmemesi, onu tekmeleyip kafesine tıkması için şu çalışma/para esaretinden kurtulması gerekiyor. Bunu birlikte düşünüp birlikte aşacağız. O zaman atmosferi kirleten ve insana/doğaya tek bir perspektif, yok olma perspektifi sunan kapitalist sistemde, fabrikalar/tarlalar/herşey/emeğin olmayacak. Huzur olacak, gereğinde çalışılacak ve para/pul/işe gitgel esareti ortadan kalkacak. (O zaman kapitalistlerin ve para baronlarının hangi gezegene kaçacaklarını çok merak ediyoruz. Sirus’u tavsiye ederiz, orası en uzak olanı!)
   Moishe Postone, çalışmalarıyla, sistemi aşmak konusunda herkese önemli ipuçları sunuyor. Peki bu ‘başarması imkansız’ gibi gelen zor görevin altından kalkmak mümkün mü? İnsanın doğasına uygun renkli, ruhlu, gerçek anlamda özgür bir hayatı gerçekten kurabilecek miyiz? Elbette… Yalnız değiliz. Doğuda, Batıda ve burada, on yıl sonra da mavi gök yüzünün yüzümüze gülmesi için çalışan çabalayan mücadele edenler var. Çevresel kıyamet/mıyamet olmasına izin vermeyeceğiz, vermemeliyiz. Ruh sahibi insan gibi insanlar olduğumuzu, bu ruhsuz sistemin renkli dangalaklıklarına kanmadığımızı, akıllı ve yetenekli varlıklar olduğumuzu, önce kendimize, sonra Tanrı’ya kanıtlayacağız.

Dipnotlar:
1. Milliyet Gazetesi’nin 28 Ocak 2005 tarihli haberinden
2. İstanbul’dan yayın yapan Açık Radyo’nun 27 Ocak tarihli ‘Açık Gazete’ programından
3. Bu konuda Moishe Postone, bazı çevrelerde ‘Marksizme yeni katkı yapan kişi’ olarak da değerlendiriliyor. Burada üzerinde durduğumuz temel eseri: “Time, Labour and Social Domination: 4. "A Reinterpretation of Marx’ Critical Theory" Cambridge University Press 1993
5. a.g.e. s.5
6. a.g.e. s.229
7. a.g.e. s.371
8. a.g.e. s.17
9. Karl Marx “Grundrisse der Kritik der politischen Ökonomie.” (Kitap, Marx’ın baş yapıtı ‘Das Kapital’in ön hazırlık çalışması olarak değerlendirilir. İlk kez 1939’da Moskova’da yayımlandı)
Marx-Engels Temel eserler (MEW) C.23, s.27

(Bu yazı 2005 yılında Yarın dergisinde ve Krisis'de yayınlandı.
Bkz:http://www.krisis.org/2005/kapitalizmi-asmak-icin-marksizmden-ne-kadar-yararlanabiliriz/
Söyleşiyi, blogdaki "interview/söyleşi" bölümünü tıklayarak okuyabilirsiniz, veya:
http://www.krisis.org/2005/moishe-postone-ile-kapitalizmin-guencel-elestirel-teorisi/ )

Moishe Postone (1942-2018)

Biz, kendini radikal toplum eleştirisini yenilemeye adamış bir avuç yazar, 1980'lerin sonunda, o zamanlar Moishe Postone'nin antisemitizmin mantığı üzerine yazdığı pek tanınmayan makalesini okuduğumuzda, yazı bizi yıldırım gibi çarpmıştı. 'Değer eleştirisi' henüz işin başlangıcındaydı ve kendini, polemiklerle çatıştığımız geleneksel Maksizmin kutsal kâse koruyucularına karşı zorluklar altında savunuyordu. Ve birden, bize çok benzer şekilde düşünen biri çıkmıştı ortaya. Antisemitizmin, fetişist bir antikapitalizm türü olarak analizi, tamamen yeni, yol gösterici bir anlayıştı. Ama bundan ibaret de değildi. Onun ardındaki, Marksist teoriyi okuma biçimi, eleştirinin toplumsal ilişkilerde 'iş' ve 'değer'i merkez/esas alması, bizim geliştirdiğimiz teorinin, toplumsal eleştirinin tıkandığı ve çıkmaz sokağa girdiği konuda, tam da çekirdeğine/nüvesine uyuyordu. Marksist teorinin yeni yorumu konusunda birinin daha, çok benzeyen bir yol seçtiğini öğrenmenin sevinçli sürprizi, bizzat tanışmamıza ve onun ne kadar takdire şayan biri olduğunu öğreninceye kadar aradan birkaç yıl geçmesine rağmen, benim Moishe Postone ile yakınlığımı belirledi.
   Beni bundan hiç de az olmamak koşuluyla etkileyip şekillendiren, daha sonra, temel eseri "Zaman, İş ve Toplumsal Hakimiyet" kitabının Almancaya çevrilmesi girişimine katılmak oldu; bu da, kitapta geliştirilen kavramlar ve fikir silsilesiyle yoğun bir fikir teatisine girilmeksizin gerçekleştirilemezdi. Bu tartışmanın kazanımlarından hâlâ yararlanıyorum, benim kendi kavramlarımı kesinleştirmemde bana yardım eden çok az kişiden biri oldu, hem de Moishe Postone ile aynı fikirde olmadığım yerlerde de. Postone'nin kitabının yayınlanmasının, onun teorik yaklaşımının Alman Solunda kapsamlı ve derin bir şekilde anlaşılmasına çok az katkıda bulunması, bizim için bir hayal kırıklığıydı elbette. Burada (Almanya'da), esas olarak antisemitizme fetişizm eleştirisi üzerinden yeni bir bakışın müellifi olarak benimsendi. Bu tamamen doğruydu, ama onun kapitalizmi eleştiren teorisinden sökülüp çıkarılarak benimsenmişti. Topluma uyarlamanın bu şekli, 'iş'in aracılığına dayandığından ve belli bir hedefe yönelmiş tarihî-spesifik bir dinamiğe tâbi, kaçış noktası da bu aracılık türünün iptali olduğundan, bu bakış, Alman Solu ve özellikle onun akademik temsilcileri için, yedi mühürlü (anlaşılması imkansız) bir kitap olarak kaldı. Bu da, Moishe Postone'nin kitabına yöneltilen, bütünüyle anlayışsızlığa ve mukavemete işaret eden az sayıda eleştiriden anlaşılabiliyordu.
   Başka ülkelerde, mesela Brazilya'da ve Fransa'da farklıydı, belki de oralarda yayınlanan Krisis metinleriyle yaşanan 'değer eleştirisi' tartışmaları daha önce yapıldığından, söylem oralarda vardı. Bu da bazı kapıları açtı. Buna rağmen, Almanca tartışmalarda tuhaf bir şekilde kestirmeden benimsenmesi, can sıkıcı bir durum olarak kaldı. Onu genişletmek ve Moishe Postone'nin teorik yaklaşımının hakkının burada da verilmesini sağlamak, gerçekleştirilmesi gereken bir görev. Aramızda bazı konularda teorik farklılıkların olmasının bir önemi yok burada -özellikle bizim kriz teorisi üzerinden, kapitalizmin hedef gözeten dinamiğiyle ilgili yorumlarımızla hiç barışamamıştı. Bizim yollarımız, Krisis'in ve Moishe Postone'nin yolu asla bir ve aynı olmadı, ama bir çok bakımdan paralel ilerliyorlardı ve sık sık kesişip buluştular. Ve bu kişisel olarak da böyleydi. Moishe Postone ile bir yol arkadaşını yitirdik. Ölümü beni ve bizi yasa boğdu.

Norbert Trenkle (Krisis Grubu)
24 Mart 2018, Nürnberg

Konstantiniye Notları 10 yaşında...

2017 Ekim ayı sonunda Konstantiniye notları on yaşına bastı. Blog yazmak, aslında 2008 yılında başlayacağını hissettiğim büyük değişime bir ölçüde eşlik etmeyi amaçlıyordu ve çeşitli ilgi alanlarım hakkında birşeyler yazmak ihtiyacından doğdu. Açıkçası bu konuda dostlarımın destekleyici teşvikleri de ileriki aşamada blogu sürdürmemi sağladı. Beni ısrarla takip eden bütün okurlarıma ve dostlarıma çok teşekkür ediyorum. Blog Türkçe olmasına rağmen yurt dışında da ilgi çekti. Mesela bin yıllık soylu bir aileden gelen edebiyat blogeri sevgili Gesine von Prittwitz, daha sonra iletişimci sevgili Prof. Dr. Özgür Uçkan, sosyolog sevgili Prof. Dr. Christine Huth-Hildebrandt blogun Türkiye dışında da tanınmasını sağladılar. Onlara özellikle teşekkür ediyorum. Uçkan'ı malesef iki yıl önce kaybettik, Türkiye'nin bu önemi iletişimcisini ve sağduyulu güleryüzlü değerini saygıyla anıyorum. Konstantiniye notları, Alman Deutsche Welle radyosunun dünya çapında yaptığı "En iyi bloglar" araştırmasının sonucu olarak Türkiye'de "en iyi on blog" Listesinde yer aldı...
Konstantiniye notları bundan sonraki dönemde, hakkında yapılan "özellikle tarih konusundaki yazıları ile dikkat çekiyor" değerlendirmesine sadık kalarak, bu alana ve kültürel konulara daha çok yer verecek. Geleceğe yönelik sosyo-ekonomi yazılarını, kendi alanında uzman Avrupalı dostlarımın yazmasından yanayım ve bu konuda bana bazı olumlu dönüşler oldu...
Türkiye'de tanıdığım sahici yazarlar arasında blog yazmaya olumlu bakan pek yok, ama Konstantiniye notları'nı okuyan dostlarım hiç de az değil. Blog, esasen yüzde yetmiş oranında Türkiye'den, daha sonra sırasıyla, ABD, Rusya ve Almanya'dan okunuyor...
Herkese Selam!

Selçuk Salih

2008-2024 Değişim-dönüşümünde son durum

Türkiye'nin yaşadığı büyük dönüşümün 2008'de Dünya'daki konjonktürel değişimle birlikte başladığını, 2013'de yeni bir ivme kazanacağını, ve bu çalkantılı dönemin Türkiye için 2024'de sona ermiş olabileceğini tahmin etmiştim.
   Bu değişimi 2009'da özetleyen en genel cümlem, "Sürecin sonunda Türkiye'yi tanıyamayacaksınız" idi. Devletin üzerinden bir silindir geçeceğini ve herşeyin bu hengamede yeniden düzenleneceğini tahmin etmiştim. Bu değişimin iki ana dinamiği olduğunu unutmayalım. Bu dinamiklerden asıl itici pozitif güç 'Özgürlük isteği', onu paralize eden diğer güç ise 'Baskı ortamı' (veya 'diktatörlük') olacaktı...
   Şimdi geriye ve bugüne baktığımızda, gerçekten de -devlet anlamında- Türkiye'de taş üstünde taş kalmamacasına bir değişim yaşandı/yaşanıyor. Yaşananları, Türkiye'de yaşayıp bu yazıyı okuma nezakati gösteren herkes çok iyi biliyor. Değişim-dönüşüm, benim beklediğim gibi henüz iç savaş denebilecek kanlı bir noktaya gelmedi (iyi ki de gelmedi), bu çok sevindirici bir durum elbette, ama değişim-dönüşümün istikameti ve sonucu hakkında ciddi kaygılar var, üstelik bu kaygılar çok da haklı -beni de meşgul ediyor...
   Evet, değişim-dönüşüm oluyor...
   Evet, 2013 de bir özgürlük patlaması oldu, ama ardından kademeli bir baskı geldi ve bunun dozu arttı, neler olmadı ki...
   Türkiye tarihinin en büyük kitlesel eylemleri. Gezi'de başlayan olaylarda, bir il hariç tüm şehirlerde ve tabii ilçelerde benzersiz büyüklükte kitle gösterileri yaşandı. Ardından "tekrarlanan" seçimler ve derken garip bir "darbe girişimi" oldu, ardından yaşananlar daha dün ve bugün olduğundan tekrarlamayacağım. Burada endişelendiren yan, değişim-dönüşümün, baskıcı tarafın istediği istikamette ilerliyor görüntüsüdür, ama sahiden öyle mi?!
   Türkiye'yi cidden izleyen ve aklını biryerlere kiraya vermemiş olan herkes, Türkiye'nin geleceği demek olan gençliğin tamamına yakınının, baskıcı muhafazakarlaşmanın (şimdiki şekliyle "tekadam düzeni"nin) destekçisi olMadığını gösteriyor. İmam Hatipli öğrencilerden tutun da, her fırsatta Kur'an kursuna gönderilen ilkgençlik yaşlarındaki çocukların bile, inandırıcı olamayan ilkel muktedir propagandası ve günlük "dönüşlerle" dış politikayı bile tamamen iç politikaya endeksleyen iktidar plütokrasisini desteklemediği, sevmediği görülüyor. Eğitimlilerin ve sonradan modernleşmiş islami çevrelerin orta halli (haline gelmiş) önemli bir kısmı da, muhafazakarların önemli bir bölümü de gidişattan memnun değil. Halkın giderek artan bir şekilde mevcut rejimden (artık bir "rejim"den söz edebiliriz) memnun olmadığını, karşı çıktığını ama baskının yarattığı korku ikliminde sessiz kaldığını, bu sessizliğin özellikle muhalefette (ve tabii basında) çok açık göründüğü malum. Halkın sahici iradesinin devlet katına ve iktidara yansımadığı da çok açık. Tam da bu durumun çeşitli "yönetsel kurnazlıklar" ile mümkün olduğunca görünmez kılınmaya çalışıldığını da biliyoruz. Ama bu nereye kadar sürdürülebilir? -zira muktedirlerin sandığı gibi Türkiye daha muhafazakar bir yer olmadı, tam tersine modernleşen eski taşralı muhafazakarlar da giderek daha "liberal" oluyor/olacak, modernleşmenin doğal sonucu bu...
   "Türkiye bu sürecin sonunda bambaşka bir yer olacak" derken, herşeye tek kişinin keyfî kararlar verdiği bir çadır devleti mi olacak? Elbette Hayır! Galiba bütün bu hengame içinde gözlerden kaçan ve bu dönemin zaman kalitesine uygun genel trendlerden de söz etmek gerekiyor.
   Bu uzun dönemin, özünde bir "özgürlük" ve devlet yapılanmalarının köklü değişimi dönemi olduğundan bahsetmiştik. Türkiye'nin dış politikada -alenen yalpalama, bariz yanlışlar vs. şeklinde yorumlayabileceğimiz- ana momenti, "bağımsız hareket etmek" yönünde. Türkiye, ne Batıyı ne Doğuyu takar görünüyor ve büyük hatalar şeklinde de olsa, 1945'den bu yana ilk kez bu kadar kendi başına buyruk hareket ediyor. Ben bu genel trendin, daha makul bir dış politika ışığında yaşanmasını tercih ederdim elbette, ama muhalefette bu yeni trende uygun özgüvenli bir tavır pek gözlenmiyor. Her ülke müttefiklerine sadık olmalıdır, ama bu sadakat artık eskisi gibi her kararı müttefiklere bırakıp onların kuyruğu olmak şeklinde olamaz.
   İkinci trend, devlet yapısının tozunun atılması meselesi...
   Açıkçası ben Gülenci çetenin, çürümeyi başlatan ve "akıllı Müslüman" olmak iddiasındaki bu gizli kapaklı örgütlenmenin devletten temizlenmesi gibi bir olayın değil yapılmaya kalkışılması, dile getirelebileceğini bile düşünmüyordum. Fakat kalkan toz bulutundan pek bir şey anlaşılamıyor olsa da Gülenciler Türkiye devletinin "kötü adamları" ilan edildiler ve tasfiye ediliyorlar, -ki bu çetenin "Eski Türkiye"nin 1970'lerden beri devlette örgütlenen yapılanmalardan biri oldukları biliniyordu. O halde eski Türkiye'nin sadece eski Kemalist asker-sivil bürokrasisinin değil, eski Gülencilerinin de o değişim-dönüşüm silindirinin altında kaldığı açık. Gülencilerle birlikte muktedir plütokrasinin de büyük zarar gördüğü ve Türkiye'yi ancak OHAL şartları altında zorlukla yönetebildiğini söyleyebiliriz. Hayatta kalabilmek için iktidarda bulunması gereken Plütokrasinin tek örnek olmadığına dikkat çekmeliyim. Özünde tüm Dünyada etkiyen sistemsel bir değişim-dönüşüm yaşandığından, korkutarak hüküm süren, insanların en düşük güdülerine hitab eden popülizmin ve onun bir ileri versiyonu faşizmin, böyle derin sistem krizlerinde ortaya çıktığını biliyoruz, Türkiye'nin sistemsel bozulması çok daha feci. Türkiye'nin brüt dış borcu, GSMH'sının yarısından fazla. Artık tamamen borçla dönen bir ekonomi söz konusu. Ve Türkiye yüksek teknoloji ürünleri ve yüksek hizmet ürünleri üretemediği gibi, var olanları da "o yasak bu günah" diye ürkütüp sindirip susturduğu ve üretemez hale getirdiği için, varlığını sadece borç yaparak, yani giderek artan faiz oranlarıyla borçlanarak sürdürebiliyor. Bu borçlanmaya para bulmak için varını yoğunu satıyor ve "düzelir inşallah" diye umutlanıyor. Bu, Einstein'ın "hep aynı şeyi yapıp değişiklik beklemek" aymazlığının derinliğini ve muktedir plütokrasinin kendi iç dinamiğiyle kendini yenileyerek bu durumdan göreceli olarak da olsa kurtulma ihtimalinin bulunmadığını gösteriyor.
   Gözü kara intihar yürüyüşünün, yani zorunlu değişim-dönüşüm trendinin bir süre sonra plütokrasinin kontrolünden çıkmasının mümkün olduğunu bu verilere bakarak söyleyebiliriz.
   Diğer çok önemli konu, zurnanın zırt deliği olan Legitimasyon/Meşruiyet konusudur, çünkü bugünkü gibi halk desteğinden uzaklaşan ve yönetemeyen iktidarların iktidardan uzaklaşmaları tabiatları gereğidir ve Cumhuriyetmiş Padişahlıkmış Şeyhlik-Şıhlıkmış farketmez. Önderlik, gerçek anlamda önderlik olmak özelliğini yitirince gider. Sözünü ettiğimiz "Özgürlük" ilkesi, burada temel "itici" kuvvettir ve gücünü de bu doğal özelliklerden alır.
   Türkiye İkinci Dünya Savaşı sonrasından beri kısaca "Muhafazakar" dediğimiz partiler tarafından yönetiliyor. Yani Türkiye'de 70 küsür senedir -kısa koalisyon istisnalarını saymazsak- esasen "Muhafazakarlar" iktidarda. Bunun -onca oy/seçim/geçim'e rağmen- neden/nasıl/niye büyük bir haksızlık olduğuna yıllar önce değinmiştim, gene değineceğim ama ondan önce: Böyle acaip bir durumunun (ki hep aynı kesimin iktidarı demek olan Sovyet Yönetimi de 70 küsür sene sürmüştür -ama orada bile sona ermiştir, Türkiye'de sürüyor!) Türkiye'de bu acaip durumun "Legitim/Meşru" kalabilmesinin bir "denklemi" vardı...
   Türkiye'de siyasi iktidarlar daima "Muhafazakar", matruşka gibi birbirinin içinden çıkmış muhafazakar Sağ partiler ve onlara yaslanan başka muhafazakar partiler tarafından sürdürüledursun, devlet Kemalist idi. Özellikle askeri bürokrasi ve sivil bürokrasinin önemli ve tayin edici bir kısmı, bugünün diliyle "Cumhuriyet değerlerine bağlı" idi. Buradan, laik ve modern olduklarını, evrensel "modern hukuk devleti" normlarına esasen/şeklen bağlı kaldıklarını anlıyoruz. Devletin seküler yapısını koruduğu inancı/bilinci, 70 yıllık "Muhafazakarlar iktidarı"na -muhtaç olduğu- meşruiyeti sağlıyordu, bu abuk durum sorgulanmıyordu. Şimdi değişim-dönüşüm döneminde 2013'den beri gece uykusundan mahrum ürkek iktidar, devlet yapısını da "kendi bildiği/istediği gibi" değiştirip, devletteki Kemalist bürokratlar sayesinde kendini temsil edilir sayan "Muhalif Halk"dan tamamen kopmuş oldu, -yani o halk ülke yönetiminde hiç bir şekilde temsil edilmiyor. Şu anda bilinçli veya bilinçsiz olarak Türkiye'nin -en az- yüzde 51'i kendini kendi ülkesinde misafir gibi hissediyor. Herkesin "gitmeyi" konuşması, Madrid'de Atina'daki boş dairelerin/evlerin yarısını Türklerin satın alması boşuna değil.
   Türkiye'nin her vatandaşını temsil eden "legitim/meşru" bir yönetimi artık yok, hele son seçim kanunu ile bu konu artık kesin bir şekilde netleşmiştir. Meşruiyetini bu ölçüde -Türkiye tarihinde benzersiz bir şekilde- kaybeden bir yönetimin uzun süre yaşaması mümkün değildir, çünkü her iktidar, ancak vatandaşlarının rızası kadardır ve bunun sade sayılarla, sandık sundukla alakası yoktur, bu bir duygudur. Eskiden de böyleydi. Başındaki Sultanın Kralın Beyin kendini temsil ettiğine inanmayan bir halk onu değiştirir ve bunun binbir yöntemi vardır, Türkiye gibi devletler mezarlığı bir yerde bunların yolu yordamı hakkında koca ciltler dolduracak kadar malzeme mevcuttur.
   Buradan "siyasi adalet" konusuna yeniden dönüyorum:
   Bir kesim çok oy alıyormuş ve sittin senedir iktidar oluyormuş, diğerleri de "müzmin muhalif" diye sittin sene dalga malzemesi oluyormuş...
   Peki -hayat kısa- şöyle bir silkinip kendinize sorun: Azınlık da olsa, bir ülkenin bir (veya birkaç) kesiminin kendi ülkesinde asla yönetimde söz sahibi olmaması adil mi? Böyle bir durumun 70 sene sürmesinden sonra, aklı baliğ olmuş yaşını başını almış rasyonel düşünen vicdanlı -el Hak- insanlar oturup bi düşünse, böyle bir şey adil olabilir mi? Oy mu? Ne oyu?! Burada toplumsal adaletten ve vicdandan ve sonuçta bir ülkenin sahici iç huzurundan bahsediyorum...
   Sovyetler Birliği'nde bile bir kesimin iktidarı anca 70 küsür sene sürebilmiş ve bu acaip/absürd "Legitimasyon/Meşruiyet" krizinden çökmüşken, Türkiye'de hala sade suya tirit oy sayısıyla demokrasi ahkamı kesenler, hele bugünkü imkansız durumda, barut fıçısının üzerinde oturduklarının farkındalar mı? Artık bu 70 yıllık acaip durum değişmek zorundadır ve halkın bunca yıllardır temsil edilmeyen kesimi/kesimleri ülkenin yönetiminde doğrudan söz sahibi olmak zorundadır, ama bürokrasi olarak ama bakan ve/veya başbakan olarak. Çünkü -2009'da yazdıklarımı tekrarlayayım- "Değişim-dönüşüm kesin bir veridir, Dünyanın yeni paradigmasının bir dayatmasıdır. Bu da mecburi köklü değişim demektir, eskiyi yeni 'yöntemlerle' sürdürmek değil. Eskide ısrar, yeninin patlamalarla kendine yol açması şekline dönüşür. Buna meydan vermemek için, değişimin yönünü/anlamını iyi anlayıp ona uygun hareket etmek gerekir." Ancak bu şekilde değişim-dönüşüm dönemi bir büyük yıkım sonrasının yeniden inşası şeklinde tecelli etmeyip, Yeni Dünya'da ön almayı kolaylaştırır. Değişim-dönüşümün muhteviyatı, niteliği belirli/ilahi devasa bir pozitif enerji -veya (dindarlar için) Kader- gibi de düşünülebilir ve ona ket vurmaya kalkmak kesinlikle beyhudedir. Karşı durdukça/direndikçe, sadece daha büyük bir yıkım ve yenilgi yaşayacağınızdan emin olabilirsiniz. Ama ona uyum sağlarsanız, değişim-dönüşümün gücüne dayanırsanız, umduğunuzdan çok daha büyük başarılar elde edebilirsiniz. Şimdi bunun yeniden farkına varma zamanı...