İran savaşı ve sonrası hakkında notlar


İran Savaşı’ndan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacağa benziyor. II. Dünya Savaşı sonrası kurulan sadece düzen değil, bu dönemin ürünü tüm kurumlar -hatta devletler- sallantıda. Elbette herşey bir anda değişmeyecek, ama bazı ülkeler/kurumlar/coğrafyalar hızlı değişebilir. Bunun üzerinde özellikle duruyorum, çünkü kapsama alanının ne kadar büyük olduğunun anlaşılması önemli.

NATO, II. Dünya Savaşı’ndan sonra kuruldu, ama Çin Halk Cumhuriyeti de, İsrail de, Hindistan da. İran Körfezi’ndeki emirlikler krallıklar da Amerikan Çağı’nda çöldeki çadır devletçiklerinden yeni nesil refahın ve Petro-Dolar’ın ifadesi haline geldiler. Almanya ve Japonya adeta ABD kontrolüne girmişleredi. Bu iki ülkenin yeniden özgüven kazandıkları ve yeni ordular kurdukları görülüyor. Japonya, donanmasıyla Pasifik’te şimdiden bir numaralı deniz gücü. 

Türkiye için II. Dünya Savaşı sonrası “Amerikan Çağı” demek, Menderes’le başlayan “Muhafazakar/Sağ iktidarlar Çağı” demektir. Bir daha geri gelmemek üzere değişecek olan da budur.

II. Dünya Savaşı sonrasında bir “Varşova Paktı” kurulmuştu. Stalin’in sözünü tutmayıp işgal ettiği Doğu Avrupa’da demokratik seçimler yerine Komünist Partili devletler kurması, savaş sırasında yükselen Rus milliyetçiliğinin bir devamı şeklinde işledi. Rus milliyetçiliği de tel tel dökülmeye başladı. Orta Asya Cumhuriyetleri Çin’e yaklaşıyor.

Çin ve Hindistan/Pakistan, bugünkü halleriyle II. Dünya Savaşı’ndan sonra kuruldular. Savaştan sonra bir “Bağımsızlıklar Dönemi” yaşandı ve Afrika ülkeleri ve daha birçok ülke, eski Avrupa emperyalizmlerinden bağımsızlığını ilan etti. Hepsi birer birer BM üyesi oldu. Birleşmiş Milletler de aynı dönemin ürünü.

Fakat konu jeopolitikadan ibaret de değil. “Parlamenter Liberal Demokrasi”, savaş sonrasında “en özenilen” sistem oldu. Bu nedenle Afganistan’da bile kadınlar başörtüsüz, mini eteklerle gezmeye başladılar. Yeni liberal düzen, ilerleme için umut olmuştu. BM Güvenlik Konseyi’ni, savaşın galipleri oluşturdu: ABD, SSCB, İngiltere (Birleşik Krallık) ve Fransa. Çin de nüfusu nedeniyle oraya alındı, o zaman çok fakir bir Üçüncü Dünya Ülkesi idi (Bu “Üçüncü Dünya” terimini bu kadar popüler bir jeopolitik terime dönüştüren de Mao Zedong’dur).

Asıl büyük değişimin, ekonomik sistemin değişimi olacağını düşünüyorum. Ondan da önemlisi; hayatın merkezinin, para/iş/ekonomi olmaktan çıkmaya başlaması olacağını düşünüyorum. Insanlar, iş ve para peşinde koşmadan sakin ve güzel bir hayat yaşamanın imkanını ve değerini keşfedecekler.

Türkler, İranlılar kadar entelektüelizm ve kültür/sanat odaklı değiller; pratik aklı öncelerler. Ama İranlılar’dan daha Batılı, daha disiplinli, daha mücadeleci/savaşçı (şamanî “arktik histeri” ile ilgili bir durumdur) daha örgütçüdürler. İranlılar da Türkler de, Amerikan Çağı’nda ortaya çıkan ve neoliberal kimlikçiliklerle “güçlenen” ideolojik İslamcılıkları aşacaklar gibi görünüyor.

Yeni Çağın yeni paradigmalarının işaret ettiği -kadınların ve Sol kökenli kamuculuğun yükselişi- istikametinde, Türkiye’nin bir sonraki Cumhurbaşkanı Sol kökenli bir kadın olursa hiç şaşırmam…