Atelier VIII



Sahnelerin Yıldızı


1.

 

Tiyatro savaş gibi bir sanat ve rulet gibi bir kumardır,

nasıl sonuçlanacağını asla önceden bilemezsiniz.”

                                            Karel Čapek

 

 

Seyircilerin kardaki izleri, Cosmopolitan tiyatrosunun girişinde sabaha kadar kalmaz, atıştıran kara rağmen hava çok da soğuk sayılmazdı. İkinci Dünya Savaşı’nın tam ortasında eksi otuz dereceleri görenler, Orta Avrupa’ya güneyin yumuşak ikliminin artık daha sık uğradığını söylüyorlardı. Sovyet esaretinden yeni dönen vestiyerin odaklandığı günlük gazete bulmacası umduğundan daha zor, tiyatronun iyi bir Jugendstil taş işçiliği örneği sayılan yüksek giriş kapısı ardına kadar açık, yanına sonradan monte edilmiş bilet kulübesinin küçük penceresi sıkı sıkıya kapalıydı. Kulübede çile dolduran sarışın gişe memuresi, elbise düğmeleriyle aynı boyutlardaki küçük kol saatine bakıp duruyordu. Sarı abajur ışıklarıyla aydınlatılan üst kat fuayesine iliştirilmiş barın kısa boylu tıknaz barmeni, mesleğinde zirveye yeni ulaşmış tiyatro eleştirmeni Anton Bergmann’ın kırmızı şarabını bitirip locadaki yerini almasını beklerken, loca katındaki ayaklı saatin sarkacı, zamanı biteviyeleştirip anlamsızlaştıran bir makinanın mekanik düzeneği gibi monoton tiktaklarla salınarak üst kat fuayesinde yüksek yoğunluklu derin bir yalnızlık üretiyordu. 

   Cosmopolitan’ın loca katındaki barın tek müşterisi Anton Bergmann, kadehinden bir yudum daha aldı. İnsanı yumuşak bir hoşnutlukla sarıp sarmalamakta, sek şarabın üzerine yoktur. Oturduğu kanepede bacaklarını iyice uzatarak kocaman iki tavşan kulağı gibi diktiği ayaklarına baktı. Sabah itinayla boyadığı ayakkabılarından sağ tekinin ucunda ufak bir koyuluk gördü, seksenine merdiven dayamış duayen eleştirmen Klaus Davidoviç’in sol şakağındaki yaşlılık lekesine benziyordu.

   İkiyüz yıl önce Fransa’dan İsviçre’ye göçenlerin getirdiği rafine mekanik bilgisi olmasaydı, onlardan biri olan büyük dedesi, Bergmann&Sohn adıyla tanınan saat markasını yaratamaz, babası Julius Bergmann da onu Zürich’deki en iyi okullarda okutamazdı. Yetenekli Anton, daha lisedeyken okul gazetesinde yazılar yazıyor, babası ve dedelerinin aksine, saatçi olmayı asla düşünmüyordu. Ailenin kendini fazla önemseyen saat markası iyi ki İsviçre’nin en tanınmışlarından değildi. Yoksa Anton, saatçilik dışında başka bir mesleğe, hem de tiyatro eleştirmenliği gibi, ailesinin önemsiz bir saçmalık saydığı bir işe bu kadar kolay soyunamazdı. Gözünde saatçi oküleri, kıl inceliğindeki saat zembereklerini dikkatle saat gövdelerinin içine yerleştirip nokta kadar vidaları sıkarak yaşayan biri olmak, onca şanına şerefine parasına puluna rağmen Anton’a göre değildi.

   Julius Bergmann gibi geleneklerine düşkün Avrupalı kapitalistler, eski feodal âdetlerden bir tür modern kudsiyet devşirmeyi severler. Saat firmasının Cenevre’deki ikiyüz yıllık merkez binası da bu özentiyi yansıtır. Bergmann&Sohn derebeyliğinin iktidar nişanesi antika patron koltuğunun mekanı, bir müze salonunu andırır, Fransız saraylarından esinlenilmiş abartılı süslemelerle, karanlık eski yağlıboya tablolarla doludur. Yönetim katının duvarları, her an ateş alabilecek alev rengi atlasla kaplıdır ve Anton için çocukluğundan beri bir türlü sevemediği soğuk mekaniğin mekanıdır. Kızıl kahverengi dalgalı saçlarıyla şef ofisine yakışacağı düşünülen Anton Bergmann’ın, avantajlı kaderine razı olup firma yönetimini babasından devralmak yerine, tahttan feragat ederek ihtiyar Julius’u hayal kırıklığına uğratması, Bergmann ailesinin bir numaralı gündem maddesi olmayı sürdürüyor. İnatçı Julius, oğlunu er geç ikna edebileceği düşüncesiyle yaşıyor, inadı onu diri tutuyor, makul saydığı her insan gibi oğlunun da aklın yolunu seçeceğini umuyor.

   Yazılmamış feodal kurallara göre taht, babadan oğula geçer, babadan damata değil. Yaşlandıkça kıvrılıp kısalan, kısaldıkça aksileşen Julius Bergmann, oğlunu ikna edemezse koltuğunu damadına bırakmak zorunda kalacak ve bunu düşünmek bile istemiyor. Julius’a göre eleştirmenlik işi ile, feodal geleneklere sahip prestijli Bergmann&Sohn firmasının bir numaralı kişisi olmak, hiç kıyas kabul etmez. Anton, hobi mahiyetinde eleştirmenlik yapmaya pekala devam edilebilir. Gel velakin Anton Bergmann, boş zaman uğraşısı niyetine yandan çarklı eleştirmenlik yapmayı içine sindiremiyor. Yazarın gözü, ona layık görülen onca övgüden sonra, kargadan iri uğursuz kuş türlerinin uçarken gölgelerini düşüremeyecekleri kadar yüksek zirvelerde. İnsanoğlu ve insankızının Tanrı’dan devraldığı en has özelliği yaratıcılık ise, yaratıcılığın en soylu ifadesi sanattır ve en soylu sanat da tiyatrodur. Kutsal sanat eyleminin tiyatro ile ilgili kısmında söz sahibi olmak, Anton Bergmann için büyük bir ruhsal tatmin anlamına geliyor. Mesleğinde nihayet ulaştığı zirvede kalabilmeyi çok önemsiyor. Bu yolda her şeyi yapmakta kararlı. Tiyatro seyircilerini, yönetmenlerini, oyuncularını ve daha nicelerini etkileyip yönlendirebilen yazılarıyla, sadece Rosenwertheim’ın yerel gazetesi Rosenwerheimer Post’da değil, ülkenin en büyük saygın gazetelerinden Münchner Rundschau’da da bir yılı aşkın bir süredir boy gösteriyor, Münih tiyatrolarını takip ediyor, haftada bir radyo programı “Sahne”de ahkam kesiyor.

   Kültür alanında daima referans alınan ulusal gazetenin sahibi, Bergmann’ın yenilikçi modern eleştirilerinin müdavimi olunca, genç eleştirmen safra atarak hafifledi ve “Sanat dünyasının ufuklarında içi boş bir sıcak hava balonu gibi yükseldi”. Bu sözler, tiyatro eleştirmenlerinin ünlü duayeni Klaus Davidoviç’e ait. Ülkede tiyatro eleştirmenliği dendi mi ilk akla gelen kişiydi, ülkenin en çok satılan saygın gazetesi Die Allgemeine'nin yazarı ve radyo programlarının sevilen müdavimiydi. Genç meslektaşı Bergmann, artık ondan daha çok okunuyor, daha çok dinleniyor. Tiyatro ödülleri jürisinde Bergmann’ın hemen yanıbaşında oturan arkadaşı tarafından “Tiyatro eleştirmenliğinin genç papası” ilan edildiğinden beri Davidoviç’in kıskançlık şimşeklerini üzerine çektiğine inanıyor. Yaşlı eleştirmenin genç meslektaşının yazılarını bu kadar diline dolamasının nedeni sadece, rekabet eden iki büyük ulusal gazetede yazmaları olamaz. Davidoviç'in yazıları aynı zamanda, oturduğu komşu kasaba Fullbach'ın yerel gazetesi Fullbacher Zeitung'da yayınlanmakla kalmıyor, Rosenwertheim’da oturan Bergmann’a nisbet yapar gibi, gazetenin Rosenwertheim'daki kopyası Rosenwertheimer Zeitung'da da çıkıyor.

   Klaus Davidoviç, ününün zirvesindeki Anton Bergmann’ın amerikanvari hafifliğine takmış görünüyor. Gazetedeki arkadaşlarına, “Saatçinin oğlu, yeteneğini daha iyi kullanıp mükemmelliğe yelken açmak yerine işin kolayına kaçıyor” dediği söyleniyor.

   Ülkenin en dikkat çeken iki eleştirmeninin birbirine beş kilometre, Münih’e en fazla on kilometre yakınlıktaki iki kasabada yaşayıp birbirlerine bu kadar uzak ve bu kadar zıt düşmeleri, yazdıkları gazetelerin çalışanlarını da eğlendiriyor. Sivri köşeli keskin dilli Davidoviç, söylentilere göre Dünya Savaşı sırasında terkettiği Troçkistliğinin ertesinde Almanya’da yeniden başladığı hayatını ilkeli eleştirmenlik ve ilkeli sanat anlayışını savunmaya adamış. Bergmann’ı fena halde kızdıran yazılarının ikincisinde Davidoviç, genç eleştirmeni sıcak hava balonuna banzetmekle kalmayıp, onun “sığ” saydığı yazılarıyla inceden inceye dalga da geçmişti.

   Bergmann ülkenin sanat camiasında artık iyi tanınıyor, kendisine saygı duyuluyor, bu sayede İsviçreli ailesinin duygu sömürüsüne ve olağan tacizlerine eskisi kadar aldırmıyordu, ta ki Davidoviç gibi usta bir eleştirmenin onun canını yazılarıyla nasıl yakabileceğini anlayıncaya kadar. Bergmann, sadece yaşlı eleştirmenin sözlerine değil, Julius’un iğnelemelerine karşı da duyarlı.

   Zirvelerin yalnızlığında tehlike daha ürkütücüdür. Yükseldikçe, rahatsızlık verenlerin niteliği de değişir. Davidoviç’in sözleri, bazen kesici delici hale geliyor ve Bergmann’a her yerde her zaman erişiyor. Aralarındaki yazı düellosu başlamadan önce sadece bir kez buluştular. Duayen eleştirmenin sesi hâlâ Bergmann’ın kulaklarında. Örnek aldığı büyük eleştirmen Klaus Davidoviç ile aynı seviyeyi yakalamanın verdiği özgüven, Bergmann’ı rahat bırakmayan kırmızı atlas akraba zehirlenmesine karşı bir tür panzehirdi. Bu etki, yaşlı adamla buluşuncaya kadar devam etti. Davidoviç’in susmak bilmeyen hayali, Bergmann’ın özgüvenini zayıflatıyor. 

   Genç eleştirmenin mesleğine yüksek bağlılık derecesi, aile aristokrasisinden bağımsızlığını ilan edebilecek maddi ve manevi güce nihayet ulaşmasıyla alakalı olabilir mi? Bergmann, çok da genç sayılmaz, ama yaşlı adamların şekillendirdiği eleştirmenler dünyasının kırk yaşına yeni ulaşmış tek duayeni. Severek yaptığı eleştirmenlik sayesinde kendi lüks giderlerini karşılayacak kadar para kazanır hale gelmesi, Davidoviç’le kapışıncaya kadar Bergmann’ın kendini iyi hissetmesine yetip de artmaktaydı. Her işe kolay tarafından yaklaşmak gerektiğini söyleyen Julius’un günlük yumurta kadar pürüzsüz, para ve aile itibarına odaklı günlük bilgeliği işliyordu işlemesine, ama oğluna verdiği mali destek sayesinde kurduğu kontrol mekanizmasının iptali, hiç hoşuna gitmedi.

   En iyi eleştirmen sıfatına kırk yaşına basmadan sahip olması ve prestijli Tiyatro Kültürü Derneği’nin başkanlığını Klaus Davidoviç’ten devralması, Anton Bergmann’ın gözünde, Bergmann&Sohn firmasının kralı birinci Julius’un gölge edemeyeceği kadar güneşli yüksek zirveleri temsil eder. Oğlundan ne saatçi ne de patron da olacağını henüz kabullenmiş değil. Küçük Anton’un çocukluğundan kalma saat dükkanına hapsolma kabuslarından çoktan uyandığını, yeni kabusunun Klaus Davidoviç diye bir eleştirmen olduğunu bilmiyor, anlamıyor.

   “Hayatın anlamı, kişiye ve kişinin hayata sorduğu sorulara göre değişir, ille de bir anlamı olmak zorunda değildir. Hayatın, bildiğimiz ve açıklamaya meraklı olduğumuz anlamda bir mantığı yoktur, üstelik son ifadesi de herşeye dönüşebilecek bir hiçliktir. Tibetli Vajrayana budistleri ritüellerinde, iki ayrı kapalı kartal pençesini andıran, lotus çiçeği yapraklarından oluştuğu söylenen, şekli şemali belli, Dorje adı verilen metal bir nesne kullanırlar. Bu garip alet, Sanskritçe Vajra diye adlandırılır, elmas anlamına gelir ve asla yokedilemeyen, yokedilmesi asla düşünülemeyen yaratıcı hiçlik prensibinin, yani Shunyata’nın sembolüdür. Dorje, gerçeğin düalizm ötesi yaratıcı doğasına işaret eder. Çağımızın akıllı ve yetenekli olmak iddiasındaki amatör insanları için yaratıcı hiçliği fantastik nesnelerle ifade etmek, bir tür çelişki, hatta oksimoron sayılsa da, tiyatro oyunları seyretmeyi seven insan doğasına daha yatkındır. Hayatta mantık aramak, yeryüzünün en kibirli yaratığı insana mahsus yanılgılardandır. Mantığa uyup hayatla uyumsuzluklar yaşamaktan kurtularak gerçek hayata entegre olmanın yolu sanattan geçer. Bu nedenle sanatın her türü, sosyal hayatın estetiğini ve kalitesini şekillendirirken, insanın karakterine de yeni boyutlar ekler, onu reklendirip derinleştirir. Sanat, elbette daima küçük bir azınlığın uğraş alanıdır. Buna rağmen sanatçılar insan neslinin özünü teşkil ederler. Sanatçı ruh, her türlü uygarlığın, dinin ve inancın kaynağıdır. Tek ya da çok demeden herhangi bir Tanrı’ya inanmadan, dua ve ibadet etmeden, hatta sevap işlemek zorunda bile kalmadan, yaratıcı özellikleriyle Tanrı’ya ve kutsala yakın durabilenlere sanatçı diyoruz. Bu gerçeği bildiği halde sanat üretemeyen, sanatın yüksek haletiruhiyesine ulaşamayan, ama sanat hakkında kendi kendine gelin güvey olan, atıp tutan, çene yarıştıranlara da eleştirmen diyorlar.”

   Bergmann yutkundu. İki yazar arasındaki atışmalar başlamadan önce sadece bir kez buluşup başbaşa yemek yediği Davidoviç’in sözleri, aklından çıkmıyordu. Savaştan önce sıkı bir Troçkist ve dolayısıyla ateist olduğu söylenen birinin, budistlerin kullandığı kült aletlerden birinden bahsetmesini garip karşılamıştı. Davidoviç’in rahatsız edici sözleri buluştuklarında ondan duyup duymadığı, veya aklına ne zaman düştüğü önemli değildi. Önemli olan, bu sözlerinin dönüp dolaşıp onu hedef almasıydı.

   Atışma faslı başlamadan önce tanışma talebi Bergmann’dan geldi. Hayranlık duyduğu ve gizliden gizliye hâlâ örnek aldığı bu büyük eleştirmenle, hani şu av eti yemekleri sunan şehir dışındaki Gasthaus’da  buluştu. Davidoviç, umduğundan daha kısa boylu, fotoğraflarında göründüğünden daha yaşlı ve daha şişmandı. Yazarların, yazılarından bilinen kamusal yanlarının dışında bir de yakınlarına gösterdikleri yanları vardır. İşte o yan, kamu tarafından bilinenden çok daha farklıdır ve genellikle pek de mükemmel sayılamayacak hatlara sahiptir. Bir yazar, elbette yazdıklarıyla değerlendirilmelidir, dost sohbetlerinde söyledikleriyle veya oturma odasında söylendikleriyle değil. Konu edilen yazarı tanıyanların böyle kurallara uymakta daima zorlandıkları sır değildir. Davidoviç’in dostlarına gösterdiği açık yüzü, hayatını kendi yazdıklarından ve yazmak istediklerinden ibaret sayan Bergmann’ın tatlı su duruluğundaki iç dünyasını, anlaşılmazlığın kara mürekkebiyle bulandırmayı başardı. Bergmann’ı allak bulak eden telifsiz sözler, artık Julius Bergmann’a değil, Klaus Davidoviç’e ait.

   Duayen eleştirmenin insaf tanımayan sanatçı-eleştirmen ayrımı, Bergmann’ı çok etkiledi. Genç eleştirmenin çekmecesinde de, bir türlü tamamlayamadığı, aylar ve yıllardır tek satır eklemediği yarım kalmış tiyatro oyunları bulunmaktaydı. Aklının bir köşesinde bir hayli tozlandığı halde, kendini içten içe sanatçı saymak ona iyi geliyor, kendini daha değerli hissettiriyordu. Yemekten sonra vakit geçirmeden hemen evine gitti, yazdığı oyun taslaklarını yarım saat boyunca söylene söylene aradı. Taslaklar, aklında kaldığı yerde ve şekilde değillerdi. Bulduklarını okudu, beğenmedi. Kim bilir kaçıncı kez, yeniden yazmayı düşündü.

   Buluşmadan sonraki haftalarda, içten içe mükemmel bir yazar saydığı Klaus Davidoviç’in sivri dilinden korkusu, yaşlı adama karşı yavaş yavaş gelişen derin bir kin ve nefrete, derken gerekçesini yeni ve modern zamana uygun fikirleri üzerinden yeniden kurguladığı acımasız bir eleştirel yazar tavrına dönüştü.

   Yakın dostlar arasında saçmalamak hoşgörülebilir. Bergmann’ın babası yaşındaki Davidoviç’le tek taraflı hayranlık ilişkisi dışında herhangi bir yakınlığı bulunmuyordu ve o yakınlığı da tabaklardaki soslu geyik eti ile birlikte küçük tatsız lokmalar halinde birbuçuk saat içinde tüketmişti. Hele yemekten sonra Gasthaus’un önünde Davidoviç’le el sıkışarak ayrılışı, hiç hoş değildi. Bergmann, Davidoviç’in keskin dili engin kültürü ve kıvrak zekasından, Doberman görmüş sincap kadar ürkmüştü. Davidoviç’de yenilmez bir mücadele azmine tahvil edilebilecek derin, dibi görünmeyen karanlık bir bilgelik sezmiş, adamın günlerden bir gün ona sarması ihtimaline karşı, dostluğu ve hatta yaltaklanmayı değil, örtülü tehdit bile sayılabilecek türden soğuk bir mesafe tutmayı tercih etmişti. Yazı düellosunu Bergmann başlattı, üstelik bunu, gençliğine güvenerek yaptı. Çenesi ve kalemi kuvvetli Davidoviç, sonuçta yaşlı bir adamdı. Üstelik pek sağlıklı da görünmüyordu. Daha sonraki haftalarda, adamın yazdığı her yazı Bergmann’a dokundu. Davidoviç, genç tiyatro yazarı Karl-Heinz Türmenrot’un avantgart oyunu “İşin Sonu”nu “Amerikan tiyatrosuna özenen, sanatsal değeri tartışmalı basit bir iş” diye niteleyince, Bergmann çok sinirlendi. Kendi dürüstlük sınırını ilk kez Davidoviç’in o yazısından sonra aştı. Türmenrot’un oyunu hakkında gazetesinin kültür sayfasında, “Tiyatro sanatının ülkemizde yeni bir döneme girdiğini muştuluyor” gibi övgü dolu sözler etti, hem de öyle düşünmediği halde. Davidoviç’in yazıları gene güzeldi, baharatlıydı, hatta her biri kesilip saklanabilecek türden şeylerdi, ama öfkenin cesaretlendirici etkisi, o güzel yazıları, yaşlı yazara yönelteceği eleştirilerde kullanılacak malzemeye dönüştürdü. Genç eleştirmen, tiyatroseverlerin zevkle okuduğu Davidoviç yazılarını, kurumuş yaprak kolleksiyonu yapan okul çocuklarının zoraki titizliğiyle gazete sayfasıyla birlikte yırtarak alıyor, katlayıp kaba kartondan mavi bir dosyanın içine istifliyordu. Amacına hizmet eden ve Davidoviç’e karşı kullandığı her yazıyı dosyadan çıkarıp itinayla buruşturuyor, top yaptığı sayfayı keyifle kağıt sepetine atıyordu.

   Davidoviç, beyaz örtülü yemek masasının ardından, zamanın ve mekanın ötesinden, sorgulayan gözlerle dimdik Bergmann’a bakıyor, genç eleştirmen de kendine sessiz sözsüz “Ya Davidoviç haklıysa?” sorusunu sorup duruyordu. Adamın bir çok bakımdan haklı olduğu, Bergmann’ın kendine itiraf etmekte zorlandığı yanları vardı elbette. Belki de masa başına geçerek çekmecesindeki yarım kalmış oyunları bitirmek için inatla çalışmalı, adamın saçma fikirlerini boşa çıkarmalıydı. Menşei belirsiz bir bilgeliğin rekabetçi karanlık tehdidi altında, tiyatro eleştirmenlerinin bir numaralı genç yıldızı olmak titrini korumanın, daha acil ve daha önemli olduğu sonucuna vardı. Anton Bergmann’ın hayalindeki yaşlı eleştirmen, titrine zikrine bakmadan, genç meslektaşına ağzına geleni söylüyordu.

                                                                        

   “Bir bardak şarap daha alacak mısınız?”

   Barmen, sorusuna mutlaka yanıt almak isteyenlerin cüretiyle ses tonunu alışılandan yüksek tutmuş, elindeki boş limonata bardağını beyaz mutfak beziyle parlatmayı da bırakmıştı. Bergmann, bar doluyken sesi soluğu çıkmayan düğme burunlu adamın tavrını kabalık olarak yorumlamak yerine, “Hayır teşekkür ederim” demekle yetindi. Bu mekanda sadece bir bardak sek şarap içerdi, asla iki bardak değil.

   Bergmann, barın Cumhuriyet Meydanı’na bakan penceresinin önünde, arada sırada şarabını yudumlayıp hindi gibi düşünüyordu. Bardağı neredeyse boştu ve o bunun farkında değildi. Fuayede el ayak çekilip oyun başladıktan sonra, tiyatroya alınan gazeteleri haşırdatarak karıştırabilen, bazı sayfaları özenle yırtıp katlayarak ceketinin iç cebine koyabilen ve oyun başladıktan sonra barda pinekleyerek barın açık kallmasına neden olabilen tek imtiyazlı seyirci oydu. Diğer gazeteciler gibi not tutmaz, barmenle zaten konuşmaz, oyun başlayıp yarım saat kırkbeş dakika geçmeden locadaki yerini almazdı. 

   Sabah sol tarafından kalkmış barmenin, görev alanını oyun boyunca terketmemesi zorunluluğu de eklenince, asık suratlı aksiliği depreşmişti. Barın yüksek masasının ardında, bardakları parlatarak oyalanıyor, eleştirmenin şarabını bitirip gitmesini bekliyordu. Bergmann her seyirci gibi defolup locadaki yerine geçse, belki barmen de temizlikçilerin sık sık yaptığını yapıp kimse görmeden, daima boş tutulan en dip locaya girerek oyunu bir kez olsun başından itibaren seyredebilecekti. Bergmann barda pineklerken barmen hiçbir yere gidemezdi, çünkü oyunu tiyatro müdürü profesör George C. Backer ile aynı locadan seyreden eleştirmenin, müdür beye “Barmen barda yoktu” diye tek söz etmesi halinde işinden olabilirdi. Birkaç ay önce envanterde iki viski şişesi eksik çıkınca, araya, çalışanların amiri ve gedikli yer gösterici Billy girmiş, müdür beyin kafayı bozup barmeni işten atması önlenebilmişti. 

  Tiyatro çalışanları, gala geceleri dışında oyunlarla pek ilgilenmez, alt kattaki odalarında kahve içerek pinekler, havadan sudan konuşur, iskambil oynarlardı. Profesör, iskambil denen mereti, iş saatlerinde masa üstünde görmeye tahammül göstermez. Bu nedenle oyun oynanacağı zaman kapı daima kapatılır o da zaten nadiren alt kata iner. 

   Sahneye konan, Jean-Paul Sartre’nın “Şeytan ve Sevgili Tanrı” adlı oyunu, Avrupa’nın bütün önemli tiyatrolarına uğramış modern bir başyapıt sayıldığından, tiyatro çalışanları daha önceki haftalarda birer ikişer dip locaya misafir olmuş, barmen dışında herkes oyunu seyretmişti. 

   Bergmann, gözlerini akşamın saat sekiz gongunu çalmaya hazırlanan ayaklı saate çevirdi. Barmen, bardakları kurulayıp parlatmayı hızlandırarak sinirlerini yatıştırmaya çalışırken, zamanı ileri sarıp Bergmann’dan bir an önce kurtulacağını umuyor olabilirdi. Eleştirmenin edindiği şarap rutini nedeniyle başını seyredemediği bu ikinci oyundu. Diğer fanilerden başka bir boyutta yaşadığına inanan Bergmann, ona içinden sövüp saymakta olan kısa boylu tıknaz adama değil, mekandaki ahşap antika saate dikkat kesilmişti. 19’uncu yüzyıldan kalma bir doksan boyundaki sarkaçlı saatin, Klaus Davidoviç’ten aşağı kalır yanı yoktu. O da Bergmann’ın dünyasını terkedip onu rahat bırakmıyor, eski Bavyera usulü abartılı süslemeleriyle modern mekanın ahengini bozarak varolmakta ısrar ediyordu.

   Babasının lise mezuniyeti hediyesi, şaşmaz Bergmann&Sohn marka kol saatine baktı. Lanet olası ayaklı saat sahiden de dakikti. Buna rağmen, feodal dönemden kalma ayaklı ahir zaman mobilyasının, 1950’li yıllarda, modern tiyatronun ve Dünya Savaşı sonrası sanat özgürlüğünün sembolü Cosmopolitan’ın fuayesinde ne aradığı, Bergmann’ın kendi kendine sorup durduğu malum sorularındandı. Malesef, bu sorulara Backer’in verdiği illet edici mantıklı cevaplar bulunmaktaydı. Tiyatronun tarihiyle özdeşleştirilen bir nesne. Baba yadigarı. Başka gerekçeler de vardı. Nazilerin sansüründen geçip halk sanatından sayılmış salon mobilyası. Kozmopolit sözcüğünü çağrıştıran her şeyin “dejenere” sayıldığı zamanlarda tiyatronun adı da farklıydı elbette. Profesör, tiyatronun adını savaştan sonra değiştirip, Nazi dönemine kendince ıslak sünger çekmiş ama bu saate dokunmamıştı. Bergmann’a kalsa, modern Alman dizaynı sade bir duvar saati ile yetinilebilir, eski ayaklı saat de Davidoviç’e yapılması gerektiği gibi bit pazarına, hatta haftada bir servis kapısının önünden geçen ve kaba eşyaları toplayan çöp kamyonuna yüklenebilirdi.

   “Hayal kuramayan yeteneksiz sanat tutkunlarının, sanat camiasına dahil olabilmek için seçtikleri yegane meslek eleştirmenliktir.” 

   Davidoviç’in sözleri Bergmann’ın kulaklarında yankılandı. Yaşlı eleştirmen, boynuna ağır geldiği anlaşılan koca kafasını yana eğerek, “Daha gençsiniz” demişti, “eğer bu kadar yetenekli olmasaydınız, böyle konuları dert edinmenize gerek kalmazdı.” Sözlerinin Bergmann üzerindeki etkisini tartmak için dudaklarını büzerek ona dikkatle baktı. “Hayat, mantıklı bir istikamette ilerlemiyor”. Başı, tarlada yatan tembel karpuzlar gibi sol omuzunun üzerinde hareketsiz kalınca, Bergmann da kımıldamadan adamı dinlediğini farketti ve önündeki uzun bira bardağına saldırdı. Gasthaus’un loş salonunda yuvarlak masada Davidoviç’i dinlerken, “Dünya gene de dönüyor” sözünü Galileo Galilei’nin, Davidoviç gibi tonlayarak söylemiş olabileceğini düşünmüştü. Davidoviç’in görüntüsü ve babacan ses tonu yakasını bırakmayınca, adamın hayali ile gerçeğinin söylediklerini birbirinden ayırmak zorlaştı. Davidoviç, oturma odasında yakınlarıyla konuşurken yaptığı gibi formaliteleri bir kenara koymuş, belki bu yolla kendi zayıflığını da genç meslektaşına göstermek istemişti, nihayetinde Davidoviç de bir eleştirmendi. Zeka ve yaratıcılık, onların boyutlarından bihaber olan egoları fena halde ürkütebilir, ama onlar için durum farklıydı. Davidoviç, Bergmann gibi bir yazarı açık sözlülüğüyle ürkütebileceğini düşünmemiş olmalıydı. Genç yazarın o buluşmayı, akla karanın birbirinden ayrıldığı, Davidoviç’in ne kadar saçma ve zararlı fikirler savunduğunu anlayarak adama karşı düşmanlık beslemeyi hak sayacağı bir vesileye dönüştüreceğini nereden bilebilirdi.

   Yemek yedikleri Gasthaus’un loş atmosferinde, yola bakan salonun tek yuvarlak masası, iki eleştirmenin silüetine ayrılmıştı. Bergmann, yemekten hiç tad alamadı. Tek hatırladığı, turuncuya yakın sarı renkli bir sosun içinde gördüğü ada çayı bitkisi yaprakları ve geyik etiydi. Laflarla dayak mı yoksa sahiden yemek mi yemişti, bilmiyordu. Davidoviç’in sarfettiği ve sarfetmediği alaycı sözleri hatırlayıp öfke nöbetine kapıldığında, Gasthaus’da, yemekten çok daha başka bir şey yemiş olduğu fikrine kapıldı. Kendini çılgınlıkla ifade eden bir bilgeliğe, ya da onu aşan başka bir şeye şahit olduğunu düşünüyordu. İşte bu da onu ondan alıyor, bazen öfke nöbetlerine kapılıyordu. Evet, masada sadece soslu av eti, salata ve boşaldıkça yeniden doldurulan bardaklar vardı. Tesiste genellikle geyik, nadiren yaban domuzu eti sunulurdu, o gün geyik günüydü. Kasabanın dışındaki Gasthaus’a giderken, tosbağa cinsinden arkadan motorlu Volkswagen’inin zırlaya zırlaya katettiği kilometreler boyunca idolü Davidoviç ile yemek yiyeceğine ne kadar da sevinmiş, ne kadar heyecanlanmıştı. Buluşacakları salona girerken, sırtında o en sevdiği üç düğmeli ceketi vardı. Davidoviç tarafından ruhen zehirleneceği yemeğe kendi isteğiyle, ölümüne susamış acemi çaylaklar gibi koşa koşa icabet etmişti.

   Bergmann, şarabından bir yudum daha aldı. Dışarıda kar, şaşırtıcı bir şekilde yağmura dönüştü. Cumhuriyet Meydanı’nı kaplayan ince kar tabakası erirken, yollar parladı, binaların sarı ışıkları, şehrin görünen kısmını pırıltılı bir masal diyarına çevirdi. Ateş böcekleri gibi gidip gelen BMW Isattalar, fantastik oyuncak otomobillere benzettiği Gogomobiller, koyu renk paltolu fotörlü bir kaç adam ve şemsiyeli bir kadın, Bergmann’ın kadrajına girip, hemen çıktılar.

   Anton Bergmann, kızılkahverengi gür dalgalı saçlarını Einstein gibi uzatıp eleştiriler yazmaya başlamadan önce, tarih ve sanat tarihi eğitimi aldı, Latince ve eski Yunanca öğrendi. Savaş döneminde Naziler tüm Avrupa’yı ayaklarının altına alıp postallarıyla çiğnerken, Cenevre’de yaşayan ailesinin kanatları altında, postane müdürlüğünde telgraf memurluğuyla iş hayatına atıldı. Böylece kendini, hem askerlik yapmaya karşı direnmiş hissediyor, hem de Stefan Zweig gibi olay yerinden uzak da olsa, savaşa karşı dik durmuş oluyordu. Savaş boyunca zamanın İsviçre gazetelerine konserler ve tiyatro oyunları hakkında eleştiri yazıları gönderdi. Her günün olağan gündemi İsviçre’nin sınırları dışında Avrupa’yı yakıp mahveden savaş barbarlığı olunca, tiyatroya gitmek ve insana sadece savaşı değil kendini de unutturan oyunlar hakkında yazmak, savaş sözcüğünü kullanmadan savaşa isyan etmenin en rafine biçimi gibi gelmişti.  

   “Dünya Savaşı sonrasında gazetecilik eğitimi almadığı halde gazeteciliğe terfi edenlerin seçtikleri yollar birbirine benzer. Aynı alandaki olayları yazarak dar alanda yaratıcılıktan uzak yazı hayatını seçenler, veya köşe yazarı olarak fazladan haber kovalamadan genel kültürünü konuşturanlar. Bir gazetede yazmaya başlamışsanız, eninde sonunda kendinize şu soruyu sorarsınız: Yazı ve yorum alanlarından yorum alanı beğenmek gerekse, seçilecek en iyi, en prestijli alan hangisidir? İşte o zaman, sanatı ve sanat eleştirmenliğini keşfedersiniz.” Davidoviç olsa böyle derdi ve şöyle devam ederdi, “Sanat eleştirmenliği türleri arasında en yücesi, tiyatro eleştirmenliğidir. Siyaset soslu denemeler yazıyorsanız ve Montaigne gibi bir dâhi değilseniz, yazılarınız çabuk bayatlar. Oysa sanat hakkında yazdıklarınız, uzun süre tazeliğini korur.” Davidoviç, alnındaki kırışıklıkları tek tek ortaya çıkaran alaycı bir üslupla sırıtarak, “Mesela tiyatro hakkında yazmak isterseniz, bazı oyunları göklere çıkarıp bazılarını yerin dibine sokarak dikkat çekebilir, stil sahibi sivri dilli bir eleştirmen olduğunuzu ilan edebilirsiniz” demişti. 

   Bergmann bu sözleri, hayal mi gerçek mi olduğunu sorgulamadan şaşkınlıkla yeniden hatırladı.

   “Bazı eleştirmenlerin en acınası yanı, yazdıklarını sanat sanmaları.”

   Davidoviç bunu sahiden de söylemişti galiba. 

   Hocasından ders almaya gelmiş uslu talebelerin sükunetiyle, yaşadığı şoku gizlemeye çalışan Bergmann, karşısındaki ünlü eleştirmenin ona bakıp alaycı bir gülümsemeyle, “Senin en komik yanın da, sırtından çıkarmadığın, saç renginle bir örnek şu üç düğmeli ceketin” dediğini duymuş muydu, yoksa bu da içinde yankılanan tatsız monologlardan biri miydi, bilemedi.

   “Hiç haz etmediğin İrlandalılara benzediğinin farkında mısın?” 

   Defalarca hayalinde canlandırdığı o akşam yemeği buluşmasında, duymuş olabileceği bu ve benzeri cümleleri aklından çok geçirmişti. Amerikalılardan ve dünyanın amerikanlaşmasından pek haz etmeyen Davividoviç’le buluşmasından sonra üç düğmeli ceketini bir daha giymedi, saçlarını da inadına Amerikan usulü kısacık kestirdi. Amerika, geleceğin adıydı ve geçmişe takılıp kalmış eski tüfek eleştirmenlere göre değildi. 

   “Bergmann, hokka gibi burnu, iri mavi gözleri ve şarap dışında başka şeyler için açılıp açılmadığı belirsiz küçük ketum ağzıyla, daima genç kalmaya yeminli katalog tipi bir burjuva veledidir.”

   Davidoviç, bu lafları pek âlâ söylemiş olabilirdi. Onun kışkırtıcı tarzına daha önce hedef teşkil edip gözden düşmüş, adı sanı unutulmuş başka yazarlar da vardı kuşkusuz. Kendini yazarlık ilkelerini savunmaya adadığını söyleyen Klaus Davidoviç hakkında yapılan gazeteci dedikoduları, Bergmann’ın kulağına kadar gelmişti. Son dünya savaşından önce Avrupalı Troçkistlerin gizli kozu, asıl adını gizlemeyi başarmış teorisyenlerinden biri olduğu, savaş sırasında Nazi işgali altındaki Fransa’da, arkadaşlarını gammazladığı söyleniyordu. 

   Bergmann, Davidoviç’le giriştiği söz düellosunu kazanmak amacıyla bu dedikoduları kullandı. Duydukları doğruysa, ateş dilli eleştirmeni nihayet susturacaktı. Söylenenler doğru değilse, ima ettiklerini gene ima yoluyla reddedip yalanlayacaktı ve “Topluma malolmuş insanlar hakkında söylenenleri ciddiye almak gerekir” türünden bir gerekçe uyduracaktı. İma yoluyla ifade ettiklerini, başka yöne kanalize etmek, onun gibi usta bir yazar için çocuk oyuncağıydı.

   Davidoviç’in, arkadaşlarını ihbar etmiş bir hain olabileceğini ima eden Bergmann yazısı, yaşlı eleştirmeni onikiden vurdu. İki tiyatro eleştirmeni arasındaki düellonun en sağlam darbesi sayılabilecek yazıyı yazarken, Bergmann çok öfkeliydi. Davidoviç’in hangi yazısındaki hangi sözüne öfkelendiğini artık hatırlamasa da, yazarlık ilkelerini ve etiğini pek takmadan, çift anlamlı sözcükler seçip alaycı bir dil kullanarak döşendiği yazısına çok özendi. Davidoviç’e azami zarar vermeyi amaçladığından, hakaret sayılamayacak kadar dikkatli, diğer eleştirmenlerin ve akıllı okurlarının kafalarında soru işaretleri uyandıracak kadar özenliydi. 

   “Kibrit çöpü gibi ince uzun Bergmann, hayata yeni veda etmiş Bertholt Brecht’inkine özenen tel çerçeveli güneş gözlükleri takmasına rağmen, ne Brecht’e, ne de Dünya Savaşı sonrasının popüler herhangi bir sanatçısına benziyor. Bir çakımlık iki-üç parlak yazısını saymazsak, yıldız gibi parladığı nadir eşref saatlerinde yaydığı aydınlık, hiçbir karanlığı aydınlatacak sürekliliğe sahip olamıyor.”

   Davidoviç bunları kelli ferli yazarlara değil, yazılarını yayımlayan gazetenin genç çalışanlarına söylemişse, dinleyen gazeteciler Bergmann’a kahkahalarla gülmüş, adamın bu sözlerine kafa sallayıp tasdik etmiş olmalıydılar. 

   “Bir sanatçı özentisinden ziyade, hiç para sıkıntısı çekmemiş, babadan zengin bir snob örneği. Zevksizliği ve cimriliği yüzünden evini ikinci sınıf sanat eserleriyle doldurmuştur. Babasının parasına ulaşamadığı takdirde sanata kuruş para harcamayı zul sayan, tiyatroyu da Cosmopolitan’da seyrederek bedavaya getiren eleştirmen müsveddesi. Sanatçılığa özenmekle birlikte, sadece eleştirmenliği sayesinde sanatçıların yanına yaklaşabilen yetenek fukarası.”

   Bergmann, evinin çalışma odasında asılı replika tabloları düşünerek içini çekti. Davidoviç’in onun hakkında böyle atıp tutması kuvvetle muhtemeldi. Tanrının cezası saat firmasının cehennemden ödünç alınmış kırmızı ofisinde oturuyor olsaydı, en azından hakiki bir Picasso tablosuna sahip olur, eski antika tabloları tavan arasına kaldırtır veya müzelere bağışlar, ofisin ucube duvar kağıtlarını derhal değiştirir, mesela mavi falan yapardı. O asırlık ağır ahşap masa ile gösterişli patron koltuğunu da Julius’un malikanesine gönderirdi. Böylece Julius Bergmann, bahçeye karşı koltuğunda ömrünün sonuna kadar oturabilir, hatta isterse koltuğunda ölebilirdi.

   Cosmopolitan, işini gücünü bırakmış, loca katındaki bar kanepesinden dışarıyı seyreden Bergmann’ın sessiz monoloğunu dinliyordu.

   Davidoviç, 1920’li yılların kutuplaştırıcı keskin diline sadık kalarak kaleme aldığı yazısında, sinemayı tiyatronun dejenere olmuş hali ilan edince, Bergmann ona derhal bayrak açtı. Davidoviç, sinemayı tiyatronun kötü bir kopyası sayıyordu.

   “Sinemada erişilen ilüzyon düzeyi, sergilenen olayı çok daha inanılır kılıyor, kanlar akıyor, aktörün özenle makyaj yapılmış yüzünde ölüm daha sahici duruyor. Tiyatro farklı. Tiyatroda, gerçeğin taklit edildiğinin farkındayız ve çok da gerçeğe benzememesiyle barışığız. Sinema oyuncusu, seyircisinin ağladığını hissetmiyor, kahkahalarını duymuyor. Filme alınan sanatçı, seyirciden kopuk bir kişi. Oysa sanat denen şeyin zirvesi, sanatçı ile izleyici arasındaki doğrudan etkileşimdedir ve hiçbir sanat dalında sanatçı, izleyicisiyle tiyatro kadar yakın ve yoğun iletişim halinde değildir. Tiyatro’yu sanatların en yücesi yapan, tam da bu özelliğidir.”

   Davidoviç’in sinemayı küçümseyen bu yazısına Bergmann çok sert tepki gösterdi.

   “Film yıldızlarına bakın, onlar yeni mitlerin vücut bulmuş halleridir. Humphrey Bogart’ın, ‘Biz melek değiliz’ (We’re no Angels) filmi ne kadar dokunaklıdır. Heinz Rühmann da öyle değil midir. ‘Feuerzangenbowle’ filmini kim bilmez. Sanatçı ile seyirci arasındaki iletişim ve etkileşimin filmlerde başka bir şekilde sürüyor. Davidoviç, bit pazarına layık fikirleriyle çağa uyum sağlayamıyor. Sinemayı küçümsemesi, zamanı ıskalamış kalemşörlere has trajik bir komiklikten öteye geçemiyor. Kendi hayat ve düşünce konforları adına makul aklı terkedenlerin, hatta bu yolda dostlarını, kana susamış iblislere gammazlayanların meşrebine uygun kötücül bir hafiflik bu.”

   İşte bu yazının son cümlesi hedefini bulmuş olmalıydı. Duayen eleştirmenden uzunca bir süre ses çıkmadı. Bergmann, taşı gediğine koyduğundan, düelloyu kazandığından emin oldu. Üstelik, Davidoviç’i eleştirdiği yazısının, diğer eleştirmenlerin örtülü desteğini de kazandığına şahit oldu. İma edilen dedikoduların eleştirmenler camiasında konuya aşina olanların hoşuna gittiğine de inandı. İki eleştirmenin “sinema mı tiyatro mu” konusuyla kamufle edilmiş atışmasında Bergmann’ın tarafında yer alan iki yerel gazete yazarı, sinemayı savunarak, Davidoviç’in adını anmadan, “Yirminci Yüzyılda böyle demode fikirler savunulamaz” mealinde laflar ettiler. Kimse, kana susamış stalinist kötü iblislere kimin kimi gammazladığı cinsinden sorular sormadı. Savaşta Almanya’dan yeterince iblis çıkmış, dünyanın canına okumuştu, böyle konularda daha mütevazı olmak gerektiğini her eleştirmen biliyordu. Sinemaları dolduran seyirci sayısı her geçen gün artarken, Davidoviç’in sinema hakkındaki fikirlerine karşı çıkan eleştirmenler yeni argümanlar üretmeye gerek duymadılar. Yaşlı adamın, ölçüyü kaçırarak savunduğu uç fikirlere karşı bu kez anlayış göstermediler. 

   Klaus Davidoviç’in yazıları gazetede görünmeyince, haftada bir yayımlanan eleştirilerine son verildiği dedikodusu yayıldı. Gazeteciler, dedikoduyu severler. Davidoviç de bir gazetede çalışıyor ve bu nedenle gazeteci sayılıyordu, hem de bir yazısında popüler basını, “halkı meşgul etmeyi amaçlayan ucuz eğlence kurumu” ilan etmesine rağmen. Davidoviç’in, yazılarını evden yazıp kızıyla gönderdiği için gazete binasında zaten nadiren göründüğü söyleniyordu. Gazete okuru unutkandır, bir gazeteci gazete sayfalarından kaybolsa çoğu kez farkına varmaz, ama Klaus Davidoviç gibi birinin eksikliği hemen hissedilir. Onun Cuma günleri yayımlanan yazısını okumadan tiyatroya gitmeyen, uç fikirlerini, köşeli karakterinin doğal ifadesi sayan sadık bir okur kitlesi mevcut.

   Bergmann, yaşlı yazarın fikirlerini ve kerameti kendinden menkul değerlendirmelerini eleştirmek bir yana, yemek masasının başında sırıtan suratına iri kalibreli bir domdom kurşunu yapıştırmayı defalarca aklından geçirmişti. Ama bazı günler kendi kendini “aşırıya mı kaçtım acaba” diye eleştirdiği oluyor. Adamın sergilediği sarkastik samimiyetin onu nasıl da ürktüğünü kendine itiraf edememekle birlikte, eski idolünün gönlünü almayı düşündüğü günler de yaşıyor. Ardından sertleşiyor, “az bile yazdım” diye gururlanıyor, sonra gene pişmanlık duyuyor. 

   Yerinde ve zamanında söylenmiş tek bir söz, bazen kurşundan daha etkilidir. Karlı Alp dağlarına saygı göstermek, yüksek sesle konuşup dağları çileden çıkarmamak, çığlara neden olmamak gerekir. İsviçre ve Bavyera dağlarında bu kurala uyan uzun yaşar.

   Sinemaya karşı anlamsız antipatisi nedeniyle Davidoviç’in okurlarından tepki aldığı, Bogart ve Marilyn Monroe hayranı gazete patronunun, “O ihtiyarın abuk sabuk yazılarını bir daha gazetemde görürsem sizi de kovarım” diye sayfa redaktörlerini azarladığı söylendi. Yaşlı eleştirmenin çalıştığı yerel gazete, onun yazılarını aynı gün yayımlayan büyük ulusal Die Allgemeine gazetesi yönetiminden gelen tepkilerden ürkerek Davidoviç’i emekliye sevketmiş de olabilirdi. İyi yazarlar için yaş haddi diye bir şey yoktur. Yetmişini çoktan aşmış Davidoviç için bu kural, iyi yazar sayılmadığı gün geçerliliğini yitirebilir. 

   Genç eleştirmen, en önemli rakibini yok etmenin gizli gururunu yaşarken, tetikçi sıfatının üzerine yapışmasını önlemek amacıyla, adamın yazarlığının son günlerininde ona centilmence davranmak için fırsat kolluyordu. Ne de olsa düşene vurulmazdı. Ya da Davidoviç’in deyimiyle, “Erdemli bir tavır sergilemek, yeteneksiz kariyeristler açısından en konforlu tutumdur”. 

   Duayen eleştirmenin yazı hayatından kaybolup evine çekilmesinden sonra, Bergmann’ın kafasının içinde konuşup duran bed sesi de susacaktı elbette. Yazmayan biri, yazan eleştirmenler dünyasında yaşıyor sayılmazdı, sanatçılar dünyasına zaten kabul edilmezdi.

   Bergmann kravatını gevşetip kırmızı şarabından son bir yudum daha aldı, bardağını, “böbrek masa” diye adlandırılan üç ayaklı son moda oval masaya bıraktı. Aklına Davidoviç’in, “Sinemayı Amerikalılar değil Fransız Lumiere kardeşler icad etti, hiç olmazsa Fransız filmlerini izleyin” sözü geldi. Bunu bir fırsat sayıp, adamı yerden yere vurmuştu. 

   “Usulen yazıp söylediklerin bir yana, hesaba katıp ciddiye aldığın insanlar, sadece kamu önünde meşruiyet kazanmış sanatçılar ve eleştirmenlerden ibaretse, küçücük bir azınlığın dengesiz zirvesinde peşinen zor bir hayat seçmişsin demektir. O zirvelerden kolayca kayılıp derinlere düşülebilir.” Bergmann, o zirvelerden derinlere düşmemekte kararlıydı.

   Bir türlü bitiremediği yemek tabağının başında oturan Davidoviç, gözlerini iyice açarak, “Tiyatro eleştirmenlerinin genç kralı Anton Bergmann, Cosmopolitan’ın kırmızı kadife perdeli dev sahnesini en iyi gören locasını, adeta adına kayıtlı özel mekanı haline getirerek, kraliyetini perçinlediğini sanıyor. Ona tacını giydiren asıl banisi, tiyatro müdürü Profesör Baker” dedi.

   Bergmann derin bir nefes aldı. 

   “1950’li yılların adı konmamış bakımsız dandy’si, süt benizli kült eleştirmen Bergmann, kendini Cosmopolitan’ın ruhu sanıyor.”

   Bergmann, gözlerini yeniden ayaklarına çevirirken, Davidoviç bir kahkaha attı, koca kafası iki yana doğru garip bir şekilde sallandı. Davidoviç Gasthaus’daki ahşap sandalyede arkasına yaslandı, düşmüş başını omuzundan kaldırarak iri ve parlak gözlerini yeniden Bergmann’a dikti.

   “Tiyatro sanatının yazarından yönetmenine, oyuncusundan müzisyenine kadar her sanatçısı, yaşadıklarından ilham ve anlam üretirken, Bergmann yazı üretiyor. Sanatçılar, Bergmann’ın en kıymetlileri. Hayatında aniden gelişen sürprizlere maruz kaldığında Tanrı’ya sığınıp konuları kadere bağlayanlar, Bergmann’ın ilgi alanına girmiyor. Sanatçılar dışındaki insan kalabalığının sıradanlığında bir derinlik aramıyor, o insanların, sanatçılara ilham kaynağı olduklarını bilmek istemiyor. Genç snob, abartılı bahar yağmurlarından yararlanmasını bilmeyen, yağmur sularının üzerinden akıp gittiği dik çatılar gibi. Oysa insan, ancak sürpriz rahmetlerin içine nüfuz etmesine izin veriyorsa sanatçı olabilir. İlhamın filizlenerek yeri göğü tutan çiçek deryalarına dönüşebilmesini sağlayan kişidir sanatçı. Bergmann, eleştirmenlikten daha fazlasını hak ettiğini, nihayet bir gün yoluna sanatçı olarak devam edeceğini hayal ededursun, çekmecesindeki yarım kalmış tiyatro oyunlarını bir türlü yazıp bitiremiyor. Gazete çalışanı bir eleştirmenin trajedisi, bunları bildiği halde, okunup bir süre sonra unutulan yazılarına devam etmek zorunda kalmasındadır.”

   Anton Bergmann, gözlerini Cumhuriyet meydanına çevirdi. Yağmur dinmişti.

   “Sanatçıların yakınında kendini gerçek mekanında hisseden Bergmann, ne yaşarsa yaşasın, sanat adına yazdıklarının kalitesinden emin olamıyor. ilhamının ona verdiği ifade izninin eleştiri yazılarıyla sınırlı olduğunu kendine itiraf edebilmesi için belki ellisini aşıp altmışına merdiven dayaması gerekiyor. O yaşa ulaşıncaya kadar, olgunlaşmamış birkaç sanatçıyı daha yerin dibine sokarak aslında kendi seviyesizliğine isyan edebilir, başka bir sanatçıyı göklere çıkarıp onunla birlikte yüceldiğini hayal edebilir. Ama ne yazarsa yazsın ve ne kadar iyi yazarsa yazsın, eleştirmenlikten sanatçılığa terfi edemeyeceği korkusu onun yakasını bırakmıyor. Çekmecesinde sakladığı oyun taslaklarının asla oynanmayacağını, oynansa da diğer eleştirmenler ve sanatçılar tarafından asla ciddiye alınmayacağını düşünüyor.”

   Bergmann gözlerini kapadı. Gözyaşlarını kendine bile göstermek istemiyordu. Gözlerini araladığında Cumhuriyet meydanı buğulandı. Derin bir nefes aldı. Toparlanmak için kendine bir kaç saniye zaman tanıdı, kanepeden kalktı ve barmenin yüzüne bakmak zorunda kalmamak için, hesabı ona ödemek yerine bahşişiyle birlikte masaya bıraktı ve lavobonun yolunu tuttu. Loca’ya gitmeden önce yüzünü yıkayıp kendine gelmeliydi.

   “Yazı yaşamınıza eleştirmen olarak başladıysanız, eleştirmen olarak devam edersiniz. Şaşmaz eleştirmenlik gerçeğinizi değiştirmeye kalkmanız halinde alacağınız en yok edici tepkiler, bir zamanlar eleştirdiğiniz sanatçılardan ve diğer eleştirmenlerden gelir. Sohbetlerinde sizi ima ederek küçültürler, sonra zevkle imha ederler.”

    Gong sesini duyunca Bergmann, yanından geçtiği ayaklı saate paylar gibi dik dik baktı ve lavaboya doğru yürüdü. Salondan gelen uğultuya aldırmadı. Aynanın karşısında durup, yazmakta olduğu oyunu bir türlü bitirip sanatçılığa terfi edememiş ünlü eleştirmen Anton Bargmann’ın kızarmış gözlerine baktı. Musluğu açarak suyun sesini dinledi, salonun uğultusunu artık duymuyordu. Sonra yüzüne, soğuk su çarptı.