Uzun yazılar yazmaya devam etmekle birlikte, beni ilgilendiren konulardan da bahsetmek istedim. Çünkü konu çok ve hepsini yazmak gerçekten mümkün değil. Önümüzdeki günlerde kısa veya uzun yazılar halinde buraya almayı düşündüğüm konuların başında, Florian Illies'in "1913" adlı kült kitabı var. Bu kitapta yer alan ve 1914 ile nasıl bir devrin başladığını anlamayı okura bırakan tarz, sizlere de anlatılmayı hakediyor. Ben kitabın sadece Ocak 1913 yılıyla ilgili bölümünden bir potpuri hazırlamak isterdim, çünkü gerçekten çok ilginç. Bu yıl, Birinci Dünya Savaşı'nın ve onunla birlikte yeni bir devrin başlamasının yüzüncü yıl dönümü.
Gene Birinci Dünya Savaşı ile ilgili, henüz sadece sayfalarını karıştırdığım başka bir kitap da Manfried Rauchensteiner'in "Birinci Dünya Savaşı" (Der Erste Weltkrieg) adlı bin küsür sayfalık kitabı. Kitabı okumaya zamanım yok, ama savaşın nasıl başladığıyla ilgili bölümler, bu konuda detaylar, ilgimi çekiyor.
Benim en sevdiğim yazar Haruki Murakami'nin yeni romanı "Renksiz Bay Tsukuri Tazaki'nin hac yılları" (色彩を持たない多崎つくると、彼の巡礼の年) geçen yılın sonunda yayımlandı. İlk iki bölümünü bugün okudum, bahsetmek isterdim.
Son zamanda Batı'ya bakışın bütün dünyada değiştiği algısı güçleniyor. Eskisi gibi "emperyalist" Batı eleştirisinin çok yaygın olduğu 20'inci yüzyılın ilk yarısından farklı bir algı var Global Dünya'da. Batı'nın kültürel açıdan yeniden yükseldiğini (yanılıyorsam lütfen düzeltin) Kadri Gürsel de Milliyet'de yazmıştı yanılmıyorsam. Bu yeni algı ilginç ve bundan bahsetmek de bana önemli geliyor.
Mustafa Hoş'un "Abluka" adlı, AKP'nin medyayı nasıl teslim aldığını anlatan yeni kitabını okuyorum. Kitap, medya içinde -benim yabancısı olduğum ve alışmamın mümkün olmadığı- o "al takke ver küllah" hergün patronla manşet konusu hakkında tartışmak gerilimini başından sonuna yaşamış bir gazeteci tarafından yazılmış. Medya'da gazetecilikten ziyade nüfuz ticareti ve propagandanın hakim oluşunu, böylece gazetelerin aslında kendi kendini nasıl yokettiğini anlatan kitap üzerine birşeyler yazmak hoş olurdu, çünkü içindeki ("ünlü" gazeteciler ve köşe yazarları hakkındaki) veriler yenilir-yutulur cinsten değil.
Türkiye'de benim "Edelcomics" dediğim, kaliteli/edebi çizgi romanların da boy gösterdiği, sadece meraklılarının arayıp bulup alıp okuduğu bu kitapları tanıtmak gerektiğinden bahsetmiş miydim? Şimdilik daha çok çeviri kitaplar bunlar, ama mesela Ankara Kızılay'daki ünlü Dost Kitabevi'nin hemen girişi, bu kitaplara (ve diğer düşük oktanlı çizgi romanlara) ayrılmıştır. Bunlardan birini okuyup İstanbul Metrosunda (bilerek) "unuttum", şimdi ikincisini okumaya hazırlanıyorum.
Burada yazmayı düşündüğüm, Papa Franciscus'un anti-kapitalist fermanı "Evangelii Gaudium" yazısını yazmayı şimdilik düşünmüyorum ve konuyu "Antikapitalist Müslümanlar"a bırakıyorum!
Haftanın konuları şimdilik bunlar. İyi haftalar diliyorum.
"47 Ronin". Bir yolsuzluk ve intikam hikayesi
Bu sayı, Yi Ching heksagramları arasında en sevmediğim işaretin numarasıdır aynı zamanda. Almanca "Notwendiges Übel" denen, yani mecburen halledilmesi gereken pis bir işe işaret eder, ama zorunlu bir iştir. Bir haftadır sinemalarda oynayan ve Japonya'da 1702 Aralık ayında yaşanan önemli bir olaydan esinlenen filmden de kısaca bahsetmek gerek elbette. Film, olayın en kaba hatlarına sadık kalmakla birlikte, vasat animasyonlarla ve işin içine ille de bir Avrupalı "yarımkan" yerleştirme kaygısına kurban gitmiş vasat bir seyirlik. Tabii bu vasatlığın içinde, hayranı olduğum büyük oyuncu Hiroyuki Sanada'yı anmadan geçemeyeceğim. Efendisinin öcünü alan Samurai'lerin lideri büyük savaşçı Oishi Kuranosuke'yi başarıyla canlandırıyor.
"47 Ronin"in hikayesi, aslında bir yolsuzluk hikayesidir ve yolsuzluğun çürütücü etkisinden çok, yolsuzluğa bulaşıp da suç ortağı olmak istemeyen namuslu iyi insanların kabaca aşağılanmasının ve onlara yapılan kötülüğün, sıradan küçük cezalandırmalarla yıkanmadığını, sönmeyen kor gibi vicdanları dağlamaya devam eden etkisini gösterir. Türkiye'de haksızca aşağılanan insanların öfkesinin Gezi'de nasıl patladığını anlayamayanlara, bu patlamanın yazılmamış evrensel bir yasa olduğunu da anlatır. Bu gerçek olayı buraya almamın nedeni de bu.
Japonya çok uzun bir süre boyunca, 'Tenno'lar ('Göğün Oğlu' İmparator) tarafından değil, 'Shogun'lar (Genelkurmay Başkanları) tarafından yönetilmiştir. Belli bir şeref kodeksine göre yaşayan savaşçıların (Samurai) ülkeye hakim oldukları bu dönem, Japonya'nın Tenno Meiji tarafından modernleştirildiği 20'inci Yüzyıl başına kadar sürmüştür.
İşte Shogun'un memurlarının bile hükümdara denk muktedirler halinde yaşadığı bu dönemde Kira Kozuke no Suke Yoshihisa da Edo'daki (Tokio) Shogun Tokugawa Tsunayoshi sarayına iki Daimyo'yu (Bey) çağrmıştır. Kira, Shogun'un protokol müdürü gibi biri ve istediği de bu iki Bey'in dönüşümlü olarak düzenlenen Shogun kabullerinden birini kendi saraylarında düzenlemeleri. Ako'nun iki beyi Kamei Korechika ve Asano Naganori, törenin düzenlenmesi için kendilerini yönlendirecek protokol müdürü Kira'nın Ako'ya gelişini beklerler. Tören delisi Japonlar, karmaşık törenlerin hakkıyla eksiksiz gerçekleştirilmelerine çok önem verirler, hele Shogun! Bu iş için Ako'ya gelen protokol müdürü çok keyifsizdir, çünkü kendisine verilen "hediyeleri" az bulmuştur. Beylerden Asano Naganori, son derece namuslu ve eski öğretilere göre yetiştirilmiş biridir ve protokol müdürü Kira'ya "hediye" adı altında rüşvet vermeyi reddeder. Siyasi gücü ve konumu, ruhuyla kıyaslanamayacak kadar büyük olan Kira, törenin hazırlıklarını yalap şalap yapmakla kalmaz, bu iki Beyi adamlarının önünde aşağılamaya başlar. Buna dayanamayan Bey Asano, adamı öldürtmek için bir plan yapar. Bunu öğrenen Kamei Korechika, bunun sonuçlarından korkup, protokol müdürüne gizlice yüklü bir rüşvet verir. Böylece protokol müdürü Kira ona çok iyi davranmaya başlar, ama diğer Bey Asano'ya kötü davranmaya devam eder. Yolsuz Kira, Ako Beyi Asano'yu adamlarının önünde "Köyün delisi" diye aşağılayınca Asano hançerini (Tanto) çekmesiyle adama bir tane koyar. Kira, kafasından yüzüne inen bir kesikle bu işten ucuz yırtar, ama tabii Asano'nun yaptığı resmen büyük bir suçtur.
Shogun, bu davranışı nedeniyle şerefini kurtarması için Asano'dan ritüel bir intiharla (Seppuku) hayatına son vermesini ister. Shogun'un işin aslını astarını sormadan böyle bir emir vermesi, gene tören kalıplarının bozulmasından. Yolsuz müdürünün olayı Shogun'a nasıl anlattığını bilen de yok tabii.
Evet Ako Beyi Asano soylu bir Bey olmanın hakkını verir ve kendi hançeriyle Seppuku yapıp hayatına son verir. Ama bu yolsuz/soysuz protokol müdürü bununla yetinmez, aynı yıl, 1701'de, Bey Asano'nun tüm savaşçılarını "Efendisiz Samurai" yani Ronin ilan eder, Ako'ya da el koyup orayı Schohun'un mülküne alır. İşte asıl olay bundan sonra başlar.
Bu korkunç aşağılamaya, hakarete, kötülüğe ve yaşam alanlarına el koymaya dayanamayan 47 Ronin bir araya gelip, kanlarıyla imzaladıkları bir belgeyle intikam almaya yemin ederler. Samurai'lere böyle durumlarda efendilerinin intikamını almak yasaklanmıştır. Zaten ölen Asano'nun Ronin ilan edilen adamların çoğu dağılır, sadece 47'si, Oishi önderliğinde intikam planı yapar.
Bu 47 adamın bu tarihten sonra bir yıl boyunca planlarını nasıl kurguladıklarını bir filmle anlatmak zor, çünkü hem çok detaylı, hem de inanılmaz bir irade ve koordinasyon gerektiriyor. Protokol müdürü Kira, nasıl büyük bir halt yediğini ve Tanrı'nın böyle şeylere kesinlikle müdahil olduğunu sezdiğinden olacak, Asano'nun eski Samurai'lerinin başı Oishi'nin peşine bir ajan takmıştır, intikam alabileceklerinden kuşkulanmaktadır. Oishi, ulaklarıyla planını işletirken bir taraftan da iyice düşmüş biri gibi davranmaya başlar, sünger gibi içer, Kyoto'da berbat kerhanelerden çıkmaz, geceleri sokaklarda sızar falan. Oishi'nin peşinden ayrılmayan ajan bu büyük Samurai'yi en sarhoş anında fena halde döver ve tabanıyla, yerde yatan Oishi'nin yüzüne basar -ki bir Samurai'ye yapılabilecek en büyük hakarettir, ona tükürür ve aşağılar. Nihayet karısı da onu boşar -ki Japonlarda nadir bir olaydır böylesi. Çocuklarını alıp gider, bir tek büyük oğlu Oishi'nin yanında kalır. Protokol müdürü bunları öğrendikten sonra iyice rahatlar ve Asano'ların eski Samurai'lerinin intikam peşinde koşmadıklarına inanır.
Oishi'nin adamlarının yaptıklarını ancak romanla anlatabilirsiniz, filmle değil. Konu hakkında ilki 1962'de çevrilmiş, 1996 ve 2013 tarihli üç film var, üçünü de gördüm, üçü de kesinlikle yetersiz.
Oshi'nin Ronin'leri, çeşitli şekillerde Kira'nın sarayına sızıyorlar. Kimisi marangoz oluyor bu arada, kimisi ahçı, kimisi hizmetkar, ve kesinlikle renk vermiyorlar. Hatta biri, sırf Kira'nın sarayının ve kalesinin planlarını öğrenmek için, sarayın mimarının kızıyla bile evleniyor.
Ve işte Aralık 1702'de Oishi önderliğinde son bir kez yeniden buluşup yeminlerini kanlı imzalarıyla tazeliyorlar ve plan işliyor. Oishi saraya girdiğinde, içinde sarayın bulunduğu kale zaten dış dünyaya kapatılmış bulunuluyor. 47 Ronin'in yarısı, attığını indiren okçular olarak en stratejik noktalarda, Kira'nın ordusunun kaleye girmesini engelliyorlar. Ama diğerleri, en önde Oishi, Kira'yı arıyorlar. En yakın adamlarını buluyorlar, düzinelercesini öldürüyorlar, ama kaçarken gördükleri Kira kayıp.
Oishi, Kira'nın aslında dışarıya kaçamadığını, yatağından anlıyor, çünkü onun odasına girdiğinde Kira'nın yatağının henüz sıcak olduğunu görüyor.
Oischi ve adamları dört dönüyorlar ama protokol müdürünü bulamıyorlar. Neden sonra kocaman bir duvar halısının arkasında gizli bir geçit farkediyorlar. Orada, Kira'nın en iyi iki adamıyla sıkı bir savaş oluyor, Oishi iki adamı da buduyor. Gizli geçidin ardında minik bir bahçe, bahçenin ortasında da yakacak odun ve kömür istiflenmiş. Kira, hizmetkar gibi giyinip oraya saklanmış. Gece olduğu için adamı önce tanıyamayan Ronin'ler onu bırakmadan son anda Oishi görüyor ve Kira'yı tanıyor. Nasıl mı tanıyor? Kafasındaki hançer yarasından. Yoksa adam dış görünümünü tamamen değiştirmiş.
Burada asalet ile ve rüşvetçi aşağılık korkak ruh arasındaki farkı da göstermeliyim.
Oishi, protokol müdürüne son bir şans vermiştir ve onun kendini ritüel bir şekilde Seppuku yaparak öldürmesini istemiştir. Acı çekmemesi için Kaischaku'su olmayı da kabullenmiştir. Kaishaku, en yakın dost demektir ve Seppuku yapan kişinin anında başını uçurarak onun acısına son verir.
Kira, korkudan kekeler, konuşamaz, eli ayağı titremektedir. Oishi, Kira'nın başını, efendisi Asano'nun intihar ettiği Tanto'su ile uçurur. Kesik baş atının terkisinde saraydan adamlarıyla çıkar. Kira'nın kalenin dışında bekleyen, içeri giremeyen ve olayın etkisinden kurtulamamış askerleri, kaleden çıkan 47 Ronin'in önünde toptan diz çökerler ve onları selamlarlar. Oishi, bu operasyon sırasında Kira'nın çok sayıda adamını öldürüp daha da çoğunu yaralamış olmasına rağmen tek bir kayıp vermemiştir.
Oischi, olacakları bildiğinden olacak, aralarındaki en genç Ronin'i Ako'ya gönderir, müjdeyi vermesi için. Genç Ronin oraya gider ki haber gelmiş, her yer bayram havasında, Gezi'deki gibi büyük cümbüş. Kira'nın kesik başı ve Asano'nun Tanto'su, Asano'nun mezarına getirilir. İntikam alınmıştır. Arkadan Oishi, 46 kişi halinde gelir ve tabii bir yıl sonra da Shogun'un emri gelir.
Burada bir duralım.
Shogun'un, artık Samurai olmayan bu 47 kişinin asılarak idamını emretmesi gerekirdi. Ama böyle yapmamıştır ve bir yıl beklemiştir. Kutlamalar da bu kadar sürmüş olmalı: Bir yıl! Shogun, Şubat 1703'de, ceza olarak 46 kişinin Seppuku yaparak hayatlarına son vermelerini istemiştir, bunun bir anlamı da itibarlarının geri verildiğidir. Shogun, kesik başı ve intikamın alındığı haberini Ako'ya getiren genç Ronin'e hiç bir ceza vermemiştir. Seksen yaşına kadar yaşayan bu adam, öldükten sonra 46 Ronin'in yanına, 47'inci Ronin olarak gömülmüştür. Ama bir de 48'inci var!
Oishi, dikkat çekmemek için bilinçli bir şekilde dağıtıp kerhanelerde sürterken onun peşinden ayrılmayan ve onu dövüp yüzüne basan adam. O da bir Samurai idi. Yaptığının utancıyla yaşayamamıştır ve Oishi ile birlikte, ama 47 Ronin'in yüzüne bakamadan, başka bir yerde Seppuku yapıp hayatına son vermiştir. Ako'nun köylüleri onu affettiler ve onu da 47 Ronin'in yanına gömdüler.
"47 Ronin"in hikayesi, aslında bir yolsuzluk hikayesidir ve yolsuzluğun çürütücü etkisinden çok, yolsuzluğa bulaşıp da suç ortağı olmak istemeyen namuslu iyi insanların kabaca aşağılanmasının ve onlara yapılan kötülüğün, sıradan küçük cezalandırmalarla yıkanmadığını, sönmeyen kor gibi vicdanları dağlamaya devam eden etkisini gösterir. Türkiye'de haksızca aşağılanan insanların öfkesinin Gezi'de nasıl patladığını anlayamayanlara, bu patlamanın yazılmamış evrensel bir yasa olduğunu da anlatır. Bu gerçek olayı buraya almamın nedeni de bu.
Japonya çok uzun bir süre boyunca, 'Tenno'lar ('Göğün Oğlu' İmparator) tarafından değil, 'Shogun'lar (Genelkurmay Başkanları) tarafından yönetilmiştir. Belli bir şeref kodeksine göre yaşayan savaşçıların (Samurai) ülkeye hakim oldukları bu dönem, Japonya'nın Tenno Meiji tarafından modernleştirildiği 20'inci Yüzyıl başına kadar sürmüştür.
İşte Shogun'un memurlarının bile hükümdara denk muktedirler halinde yaşadığı bu dönemde Kira Kozuke no Suke Yoshihisa da Edo'daki (Tokio) Shogun Tokugawa Tsunayoshi sarayına iki Daimyo'yu (Bey) çağrmıştır. Kira, Shogun'un protokol müdürü gibi biri ve istediği de bu iki Bey'in dönüşümlü olarak düzenlenen Shogun kabullerinden birini kendi saraylarında düzenlemeleri. Ako'nun iki beyi Kamei Korechika ve Asano Naganori, törenin düzenlenmesi için kendilerini yönlendirecek protokol müdürü Kira'nın Ako'ya gelişini beklerler. Tören delisi Japonlar, karmaşık törenlerin hakkıyla eksiksiz gerçekleştirilmelerine çok önem verirler, hele Shogun! Bu iş için Ako'ya gelen protokol müdürü çok keyifsizdir, çünkü kendisine verilen "hediyeleri" az bulmuştur. Beylerden Asano Naganori, son derece namuslu ve eski öğretilere göre yetiştirilmiş biridir ve protokol müdürü Kira'ya "hediye" adı altında rüşvet vermeyi reddeder. Siyasi gücü ve konumu, ruhuyla kıyaslanamayacak kadar büyük olan Kira, törenin hazırlıklarını yalap şalap yapmakla kalmaz, bu iki Beyi adamlarının önünde aşağılamaya başlar. Buna dayanamayan Bey Asano, adamı öldürtmek için bir plan yapar. Bunu öğrenen Kamei Korechika, bunun sonuçlarından korkup, protokol müdürüne gizlice yüklü bir rüşvet verir. Böylece protokol müdürü Kira ona çok iyi davranmaya başlar, ama diğer Bey Asano'ya kötü davranmaya devam eder. Yolsuz Kira, Ako Beyi Asano'yu adamlarının önünde "Köyün delisi" diye aşağılayınca Asano hançerini (Tanto) çekmesiyle adama bir tane koyar. Kira, kafasından yüzüne inen bir kesikle bu işten ucuz yırtar, ama tabii Asano'nun yaptığı resmen büyük bir suçtur.
Shogun, bu davranışı nedeniyle şerefini kurtarması için Asano'dan ritüel bir intiharla (Seppuku) hayatına son vermesini ister. Shogun'un işin aslını astarını sormadan böyle bir emir vermesi, gene tören kalıplarının bozulmasından. Yolsuz müdürünün olayı Shogun'a nasıl anlattığını bilen de yok tabii.
Evet Ako Beyi Asano soylu bir Bey olmanın hakkını verir ve kendi hançeriyle Seppuku yapıp hayatına son verir. Ama bu yolsuz/soysuz protokol müdürü bununla yetinmez, aynı yıl, 1701'de, Bey Asano'nun tüm savaşçılarını "Efendisiz Samurai" yani Ronin ilan eder, Ako'ya da el koyup orayı Schohun'un mülküne alır. İşte asıl olay bundan sonra başlar.
Bu korkunç aşağılamaya, hakarete, kötülüğe ve yaşam alanlarına el koymaya dayanamayan 47 Ronin bir araya gelip, kanlarıyla imzaladıkları bir belgeyle intikam almaya yemin ederler. Samurai'lere böyle durumlarda efendilerinin intikamını almak yasaklanmıştır. Zaten ölen Asano'nun Ronin ilan edilen adamların çoğu dağılır, sadece 47'si, Oishi önderliğinde intikam planı yapar.
Bu 47 adamın bu tarihten sonra bir yıl boyunca planlarını nasıl kurguladıklarını bir filmle anlatmak zor, çünkü hem çok detaylı, hem de inanılmaz bir irade ve koordinasyon gerektiriyor. Protokol müdürü Kira, nasıl büyük bir halt yediğini ve Tanrı'nın böyle şeylere kesinlikle müdahil olduğunu sezdiğinden olacak, Asano'nun eski Samurai'lerinin başı Oishi'nin peşine bir ajan takmıştır, intikam alabileceklerinden kuşkulanmaktadır. Oishi, ulaklarıyla planını işletirken bir taraftan da iyice düşmüş biri gibi davranmaya başlar, sünger gibi içer, Kyoto'da berbat kerhanelerden çıkmaz, geceleri sokaklarda sızar falan. Oishi'nin peşinden ayrılmayan ajan bu büyük Samurai'yi en sarhoş anında fena halde döver ve tabanıyla, yerde yatan Oishi'nin yüzüne basar -ki bir Samurai'ye yapılabilecek en büyük hakarettir, ona tükürür ve aşağılar. Nihayet karısı da onu boşar -ki Japonlarda nadir bir olaydır böylesi. Çocuklarını alıp gider, bir tek büyük oğlu Oishi'nin yanında kalır. Protokol müdürü bunları öğrendikten sonra iyice rahatlar ve Asano'ların eski Samurai'lerinin intikam peşinde koşmadıklarına inanır.
Oishi'nin adamlarının yaptıklarını ancak romanla anlatabilirsiniz, filmle değil. Konu hakkında ilki 1962'de çevrilmiş, 1996 ve 2013 tarihli üç film var, üçünü de gördüm, üçü de kesinlikle yetersiz.
Oshi'nin Ronin'leri, çeşitli şekillerde Kira'nın sarayına sızıyorlar. Kimisi marangoz oluyor bu arada, kimisi ahçı, kimisi hizmetkar, ve kesinlikle renk vermiyorlar. Hatta biri, sırf Kira'nın sarayının ve kalesinin planlarını öğrenmek için, sarayın mimarının kızıyla bile evleniyor.
Ve işte Aralık 1702'de Oishi önderliğinde son bir kez yeniden buluşup yeminlerini kanlı imzalarıyla tazeliyorlar ve plan işliyor. Oishi saraya girdiğinde, içinde sarayın bulunduğu kale zaten dış dünyaya kapatılmış bulunuluyor. 47 Ronin'in yarısı, attığını indiren okçular olarak en stratejik noktalarda, Kira'nın ordusunun kaleye girmesini engelliyorlar. Ama diğerleri, en önde Oishi, Kira'yı arıyorlar. En yakın adamlarını buluyorlar, düzinelercesini öldürüyorlar, ama kaçarken gördükleri Kira kayıp.
Oishi, Kira'nın aslında dışarıya kaçamadığını, yatağından anlıyor, çünkü onun odasına girdiğinde Kira'nın yatağının henüz sıcak olduğunu görüyor.
Oischi ve adamları dört dönüyorlar ama protokol müdürünü bulamıyorlar. Neden sonra kocaman bir duvar halısının arkasında gizli bir geçit farkediyorlar. Orada, Kira'nın en iyi iki adamıyla sıkı bir savaş oluyor, Oishi iki adamı da buduyor. Gizli geçidin ardında minik bir bahçe, bahçenin ortasında da yakacak odun ve kömür istiflenmiş. Kira, hizmetkar gibi giyinip oraya saklanmış. Gece olduğu için adamı önce tanıyamayan Ronin'ler onu bırakmadan son anda Oishi görüyor ve Kira'yı tanıyor. Nasıl mı tanıyor? Kafasındaki hançer yarasından. Yoksa adam dış görünümünü tamamen değiştirmiş.
Burada asalet ile ve rüşvetçi aşağılık korkak ruh arasındaki farkı da göstermeliyim.
Oishi, protokol müdürüne son bir şans vermiştir ve onun kendini ritüel bir şekilde Seppuku yaparak öldürmesini istemiştir. Acı çekmemesi için Kaischaku'su olmayı da kabullenmiştir. Kaishaku, en yakın dost demektir ve Seppuku yapan kişinin anında başını uçurarak onun acısına son verir.
Kira, korkudan kekeler, konuşamaz, eli ayağı titremektedir. Oishi, Kira'nın başını, efendisi Asano'nun intihar ettiği Tanto'su ile uçurur. Kesik baş atının terkisinde saraydan adamlarıyla çıkar. Kira'nın kalenin dışında bekleyen, içeri giremeyen ve olayın etkisinden kurtulamamış askerleri, kaleden çıkan 47 Ronin'in önünde toptan diz çökerler ve onları selamlarlar. Oishi, bu operasyon sırasında Kira'nın çok sayıda adamını öldürüp daha da çoğunu yaralamış olmasına rağmen tek bir kayıp vermemiştir.
Oischi, olacakları bildiğinden olacak, aralarındaki en genç Ronin'i Ako'ya gönderir, müjdeyi vermesi için. Genç Ronin oraya gider ki haber gelmiş, her yer bayram havasında, Gezi'deki gibi büyük cümbüş. Kira'nın kesik başı ve Asano'nun Tanto'su, Asano'nun mezarına getirilir. İntikam alınmıştır. Arkadan Oishi, 46 kişi halinde gelir ve tabii bir yıl sonra da Shogun'un emri gelir.
Burada bir duralım.
Shogun'un, artık Samurai olmayan bu 47 kişinin asılarak idamını emretmesi gerekirdi. Ama böyle yapmamıştır ve bir yıl beklemiştir. Kutlamalar da bu kadar sürmüş olmalı: Bir yıl! Shogun, Şubat 1703'de, ceza olarak 46 kişinin Seppuku yaparak hayatlarına son vermelerini istemiştir, bunun bir anlamı da itibarlarının geri verildiğidir. Shogun, kesik başı ve intikamın alındığı haberini Ako'ya getiren genç Ronin'e hiç bir ceza vermemiştir. Seksen yaşına kadar yaşayan bu adam, öldükten sonra 46 Ronin'in yanına, 47'inci Ronin olarak gömülmüştür. Ama bir de 48'inci var!
Oishi, dikkat çekmemek için bilinçli bir şekilde dağıtıp kerhanelerde sürterken onun peşinden ayrılmayan ve onu dövüp yüzüne basan adam. O da bir Samurai idi. Yaptığının utancıyla yaşayamamıştır ve Oishi ile birlikte, ama 47 Ronin'in yüzüne bakamadan, başka bir yerde Seppuku yapıp hayatına son vermiştir. Ako'nun köylüleri onu affettiler ve onu da 47 Ronin'in yanına gömdüler.
Çin Halk Kurtuluş Ordusu'na Cumhurbaşkanı Xi'den "Savaşa hazır ol" emri
Troçki'nin kurduğu Kızıl Ordu'yu bilmem ama Mao'nun kurduğu Çin Halk Kurtuluş Ordusu, çok pragmatik ittifaklar politikası uygulayabilen çetin bir ordudur. Mao'nun gerilla savaşı ile ilgili bir kitabı, sarı sırtı ve kızıl kapağıyla kütüphanelerimden birinde tüm ihtişamıyla en önde duran Rororo yayınevi kitaplarındandır. İkinci Dünya Savaşında Japon Ordusu bir taraftan Amerikan Ordusu'yla savaşmasaydı Çin Kızıl Ordusu Japon Ordusu'nu yenebilir miydi ondan pek emin değilim. Japonların nasıl çatin bir halk ve ordu olduklarını çok sonra öğrendim ama şimdi bu iki ordunun denkliği konusunda düşünmeden edemiyorum, zira biz Türkiye'de Yılbaşı rehaveti ve Erdoğan'ın "Yolsuzluk Sorunu" ile meşgulken, Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping Çin Halk Kurtuluş Ordusu'na "Savaşa hazır ol" emri verdi ve bu emrin yalancı İslamcıların yaptığı türden bir blöf olduğunu hiç sanmıyorum.
Senkaku/Diaoyu adaları konusunda Japonya ile Çin'in arası hanidir açık, gerginlik bazen yükseliyor bazen alçalıyor ama aylardır gündemde. ABD bu gerginliğin Japonya tarafında bulunuyor ve tansiyonu düşürmek için pek birşey yapmayıp "korkutmak" opsiyonuna oynuyor. Amerikan Ordusu dünyanın tartışmasız en büyük ordusu ve -teorik olarak- her konvensiyonel savaştan muzaffer çıkacak güçte, ama ekonomi konusunda hiç de öyle olmadığını artık liseli Sol aktivistler bile biliyor.
Hal böyle diye -"emperyalizm yıkılsın" türünden gürültü çıkaranlara bakıp bir savaşa razı mı olacağız? Elbette Hayır. Ama Çin'in son zamanlarda yepyeni sekter/milliyetçi saldırgan bir dil benimsediği gerçeğini de gözardı etmeyeceğiz. Olayın şakaya gelir yanı yok. Çin, Doğudaki Çin Denizinde Amerikan savaş gemisi ve Amerikan destekli Japon tehdidi istemiyor ve bunu bir tür şeref meselesi haline getiriyor. Gelişmelerin en ciddi yanı, ÇKP'nin kontrol ettiği gazetelerde, hangi Amerikan kentlerinin Çin atom denizaltıları tarafından atom roketleriyle vurulabileceğini gösterir haritaların yayınlanması. Durum, gerçekten ciddi. Uzun menzilli Çin bombardıman uçaklarının Pasifik Okyanusu kıyısı ve yakınlarındaki şehirleri nasıl bombardıman edebileceği faraziyeleri de cabası.
Amerikalıların özellikle Güney Pasifik'i kontrol etmeye devam etmeleri, Çinlileri kızdırıyor ve bu saçma düşmanlık da insanı düşündürüyor…
Çinliler, şu anda dünyadaki en etkili siber saldırı gücüne sahipler, Amerikan ekonomisini etkileyebilecek önemli finansal aparatlara sahipler. Tarihleri boyunca hep uzun vadeli stratejik hesaplar yapan, rafine bir akla sahip olan, bu nedenle Türklerin batıya göçmesini sağlayıp onları Batı'nın başına bela eden hareket tarzını kısmen terketmiş görünüyorlar. Yıllar önce burada yazmıştım: Çin bugünkü ekonomi ağırlıklı pasif politikalarını sürdürürse, birkaç on yıl sonra ABD'yi istediği gibi yönlendirebilen hakim güç olabilir, ama hızlı ilerleyen tarih ÇKP'nin başını döndürmüşe benziyor. Herşeyden önce Çin, kapitalist sistemin onmaz krizini kendine göre yaşayan ve buna karşı taktik bazı önlemler dışında uyuyan bir ülke. Devlet kontrollü neoliberal Çin kapitalizmi, önemli sorunlarla boğuşuyor ve sistemin Batılı merkez ülkeleri gibi homojen milli yapıya sahip değil, yani sistemin sallanması durumunda işçi/çalışan ayaklanmaları yanında milliyetçi ayaklanmaların çıkması da olası. Kısacası, sistemin önemli bir krizinde uluslararası destek alabilecek mikro-milliyetçilik çok başını ağrıtabilir, ama ürkütücü yeni bir Han milliyetçiliği, azınlıkları hizada tutabilir. Şaka bir yana, ÇKP, "safları sıklaştırmak için" sınırlı bir savaşı göze alabilir ve Amerikalılara ne kadar ciddi olduğunu göstermek için Hawaii veya benzeri bir yere göstermelik saldırı provası düzenleyebilir.
İslamcılarından kurtulup yeni bir Çağa adım atmanın eşiğindeki Türkiye'nin bir savaşa ihtiyacı yok. Pasifikte yaşanacak bir savaş, benim güzel Çinli ve Japon dostlarımı kötü duruma düşürür elbette ama Türkiye'ye etkisi çok daha farklı olabilir. En kestirmeden söylemek gerekirse: Bu savaş patlamadan, AKP'yi mutlaka defetmek gerekiyor. Zira savaş başlarsa demokrasi ve insan hakları/haysiyeti gibi sorunlar ne Amerikalıların ne de Avrupalıların olur -Çinlilerin zaten olmaz. Türkiye, Gezi Ruhu'nun gösterdiği yoldan yürüyecek, ama bunu zorlaştıracak potansiyel, Pasifik Savaşı'yla doğabilir. Zaten global dünyada savaşları -hele bu ölçekteki savaşları- bölgesiyle sınırlandırmanın imkanı yoktur, heryer kendine göre etkilenir. bu nedenle savaşa karşı olup bir an önce AKP'yi iktidardan indirmek, en önemli görev olmayı sürdürüyor.
Senkaku/Diaoyu adaları konusunda Japonya ile Çin'in arası hanidir açık, gerginlik bazen yükseliyor bazen alçalıyor ama aylardır gündemde. ABD bu gerginliğin Japonya tarafında bulunuyor ve tansiyonu düşürmek için pek birşey yapmayıp "korkutmak" opsiyonuna oynuyor. Amerikan Ordusu dünyanın tartışmasız en büyük ordusu ve -teorik olarak- her konvensiyonel savaştan muzaffer çıkacak güçte, ama ekonomi konusunda hiç de öyle olmadığını artık liseli Sol aktivistler bile biliyor.
Hal böyle diye -"emperyalizm yıkılsın" türünden gürültü çıkaranlara bakıp bir savaşa razı mı olacağız? Elbette Hayır. Ama Çin'in son zamanlarda yepyeni sekter/milliyetçi saldırgan bir dil benimsediği gerçeğini de gözardı etmeyeceğiz. Olayın şakaya gelir yanı yok. Çin, Doğudaki Çin Denizinde Amerikan savaş gemisi ve Amerikan destekli Japon tehdidi istemiyor ve bunu bir tür şeref meselesi haline getiriyor. Gelişmelerin en ciddi yanı, ÇKP'nin kontrol ettiği gazetelerde, hangi Amerikan kentlerinin Çin atom denizaltıları tarafından atom roketleriyle vurulabileceğini gösterir haritaların yayınlanması. Durum, gerçekten ciddi. Uzun menzilli Çin bombardıman uçaklarının Pasifik Okyanusu kıyısı ve yakınlarındaki şehirleri nasıl bombardıman edebileceği faraziyeleri de cabası.
Amerikalıların özellikle Güney Pasifik'i kontrol etmeye devam etmeleri, Çinlileri kızdırıyor ve bu saçma düşmanlık da insanı düşündürüyor…
Çinliler, şu anda dünyadaki en etkili siber saldırı gücüne sahipler, Amerikan ekonomisini etkileyebilecek önemli finansal aparatlara sahipler. Tarihleri boyunca hep uzun vadeli stratejik hesaplar yapan, rafine bir akla sahip olan, bu nedenle Türklerin batıya göçmesini sağlayıp onları Batı'nın başına bela eden hareket tarzını kısmen terketmiş görünüyorlar. Yıllar önce burada yazmıştım: Çin bugünkü ekonomi ağırlıklı pasif politikalarını sürdürürse, birkaç on yıl sonra ABD'yi istediği gibi yönlendirebilen hakim güç olabilir, ama hızlı ilerleyen tarih ÇKP'nin başını döndürmüşe benziyor. Herşeyden önce Çin, kapitalist sistemin onmaz krizini kendine göre yaşayan ve buna karşı taktik bazı önlemler dışında uyuyan bir ülke. Devlet kontrollü neoliberal Çin kapitalizmi, önemli sorunlarla boğuşuyor ve sistemin Batılı merkez ülkeleri gibi homojen milli yapıya sahip değil, yani sistemin sallanması durumunda işçi/çalışan ayaklanmaları yanında milliyetçi ayaklanmaların çıkması da olası. Kısacası, sistemin önemli bir krizinde uluslararası destek alabilecek mikro-milliyetçilik çok başını ağrıtabilir, ama ürkütücü yeni bir Han milliyetçiliği, azınlıkları hizada tutabilir. Şaka bir yana, ÇKP, "safları sıklaştırmak için" sınırlı bir savaşı göze alabilir ve Amerikalılara ne kadar ciddi olduğunu göstermek için Hawaii veya benzeri bir yere göstermelik saldırı provası düzenleyebilir.
İslamcılarından kurtulup yeni bir Çağa adım atmanın eşiğindeki Türkiye'nin bir savaşa ihtiyacı yok. Pasifikte yaşanacak bir savaş, benim güzel Çinli ve Japon dostlarımı kötü duruma düşürür elbette ama Türkiye'ye etkisi çok daha farklı olabilir. En kestirmeden söylemek gerekirse: Bu savaş patlamadan, AKP'yi mutlaka defetmek gerekiyor. Zira savaş başlarsa demokrasi ve insan hakları/haysiyeti gibi sorunlar ne Amerikalıların ne de Avrupalıların olur -Çinlilerin zaten olmaz. Türkiye, Gezi Ruhu'nun gösterdiği yoldan yürüyecek, ama bunu zorlaştıracak potansiyel, Pasifik Savaşı'yla doğabilir. Zaten global dünyada savaşları -hele bu ölçekteki savaşları- bölgesiyle sınırlandırmanın imkanı yoktur, heryer kendine göre etkilenir. bu nedenle savaşa karşı olup bir an önce AKP'yi iktidardan indirmek, en önemli görev olmayı sürdürüyor.
2013 sona ererken Avrupa basınında yılın olayları
Her yıl sona ererken, basında adettir, geçen yıla yeniden bir bakılır ve önemli olaylara dikkat çekilir. Türkiye çok önemli bir Değişim/Dönüşüm süreci içinde olduğu için böyle şeyler bu kez kaynadı. Bunda olayların hızı ve yoğunluğu kadar, basın üzerinde kurulan baskının ve otosansürün de rolü var elbette. Ama Türkiye dünyanın dışında değil ve yeniden Türkiye'nin en hızlı günlerinden birine, "İkinci Gezi Sezonu"na dalıp Dünyayı unutmamak adına, Avrupa basınından küçük bir seçki sunuyorum: Onların gözüyle 2013'ün önemli olayları.
İtalyanların liberal ekonomi gazetesi Il Sole 24 Ore, Tayyip Erdoğan ve AKP'ye karşı başlatılan yolsuzluk soruşturmasında, "korkunç bir yılın bitiş çizgisi"ni görüyor. Mısır'dan Libya'ya Arap Baharı ütopyasının sonu, Suriye trajedisi derken, Erdoğan ile birlikte on yıllık "Ilımlı İslam" deneyinin yenilgiyle sonuçlandığını yazıyor. İstanbul'daki yeni "Sultan" olarak görülen Erdoğan için, eski "Boğaziçi'ndeki hasta adam" teriminin kullanılabileceğini söyleyen gazete, Avrupa adına özeleştiri de yapıyor: "Erdoğan Türkiye'si Avrupa için neden bir sorun?" soran gazete, kendi sorusunu, "Çünkü onun sağlar göründüğü istikrarı fazla destekledik" diye yanıtlıyor.
Liberal İsviçre gazetesi Corriere del Ticino, Putin'in 2013 yılını hiç olmadığı kadar güçlenmiş bir şekilde tamamladığını yazıyor. Gazete Suriye savaşı olayından Ukrayna'daki halk ayaklanmasına, hatta Chodorowski'nin affedilmesine kadar bir dizi başarı kazanan Putin'in, AB'ye alternatif bir Ortak Pazar kurma planlarına da değiniyor. Alman Der Spiegel dergisi de son sayısına Putin'i kapak yaptı, ama negatif anlamda. Derginin kapak konusu, Putin'in Batı'ya ve demokrasiye karşı kötü tavrıydı.
Fransız internet gazetesi/dergisi Slate, NSA skandalı ve Edgar Snowden üzerinde durup, konunun 2014'de de önemini koruyacağını söylüyor.
Belçika'nın haftalık Knack gazetesi, 2013 yılının Barack Obama için pek de başarılı sayılamayacağı üzerinde duruyor. Amerikan Meclisi'nin Obama'nın bütçesini kısması ise Amerikan Başkanı'nın başarısızlıklar listesinin en üstünde yer alıyor.
Avrupalıların üzerinde durduğu konulardan bir diğeri de, Balkanların hareketlenmesi ve halkın sokağa inmesi. Sadece Bulgarlar değil, Romenşer de Gezi benzeri olaylar yaşadılar. Romen internet gazetesi Gandul tam da bu konu üzerinde duruyor. "Söndü denen protesto ateşi harlandı" gibi de bir cümle kuruyor bu konuda.
Büyük Britanya'nın The Times gazetesi, "öldü ölecek" diye tartışılıp durulan Avro'ya Avrupalıların sahip çıkışını çok önemsiyor. Ve Katolik İspanya'nın muhafazakar El Mundo gazetesi, Amerikan Time dergisinin yılın adamı ilan ettiği Papa Franciscus'un Vatikan'ı ve Kiliseyi devrimci bir şekilde değiştirmesi üzerinde duruyor. Açıkçası konuyu ben de önemsiyorum ve önümüzdeki dönemde bu kununun İslamcı pisliğinden kurtulacak Türkiye için de önemli olacağını, zira Türklerin bu olaydan öğrenip kendilerine pay çıkaracaklarını sanıyorum.
Bu listede Çin ve Japonya'dan bahseden birilerinin bulunmaması, mesela İran'dan bahsedilmemesi, global sistem krizinin yeni istikametine değinenlerin çıkmaması eksiklik elbette. O boşlukları da biz kendimiz dolduracağız artık!
İtalyanların liberal ekonomi gazetesi Il Sole 24 Ore, Tayyip Erdoğan ve AKP'ye karşı başlatılan yolsuzluk soruşturmasında, "korkunç bir yılın bitiş çizgisi"ni görüyor. Mısır'dan Libya'ya Arap Baharı ütopyasının sonu, Suriye trajedisi derken, Erdoğan ile birlikte on yıllık "Ilımlı İslam" deneyinin yenilgiyle sonuçlandığını yazıyor. İstanbul'daki yeni "Sultan" olarak görülen Erdoğan için, eski "Boğaziçi'ndeki hasta adam" teriminin kullanılabileceğini söyleyen gazete, Avrupa adına özeleştiri de yapıyor: "Erdoğan Türkiye'si Avrupa için neden bir sorun?" soran gazete, kendi sorusunu, "Çünkü onun sağlar göründüğü istikrarı fazla destekledik" diye yanıtlıyor.
Liberal İsviçre gazetesi Corriere del Ticino, Putin'in 2013 yılını hiç olmadığı kadar güçlenmiş bir şekilde tamamladığını yazıyor. Gazete Suriye savaşı olayından Ukrayna'daki halk ayaklanmasına, hatta Chodorowski'nin affedilmesine kadar bir dizi başarı kazanan Putin'in, AB'ye alternatif bir Ortak Pazar kurma planlarına da değiniyor. Alman Der Spiegel dergisi de son sayısına Putin'i kapak yaptı, ama negatif anlamda. Derginin kapak konusu, Putin'in Batı'ya ve demokrasiye karşı kötü tavrıydı.
Fransız internet gazetesi/dergisi Slate, NSA skandalı ve Edgar Snowden üzerinde durup, konunun 2014'de de önemini koruyacağını söylüyor.
Belçika'nın haftalık Knack gazetesi, 2013 yılının Barack Obama için pek de başarılı sayılamayacağı üzerinde duruyor. Amerikan Meclisi'nin Obama'nın bütçesini kısması ise Amerikan Başkanı'nın başarısızlıklar listesinin en üstünde yer alıyor.
Avrupalıların üzerinde durduğu konulardan bir diğeri de, Balkanların hareketlenmesi ve halkın sokağa inmesi. Sadece Bulgarlar değil, Romenşer de Gezi benzeri olaylar yaşadılar. Romen internet gazetesi Gandul tam da bu konu üzerinde duruyor. "Söndü denen protesto ateşi harlandı" gibi de bir cümle kuruyor bu konuda.
Büyük Britanya'nın The Times gazetesi, "öldü ölecek" diye tartışılıp durulan Avro'ya Avrupalıların sahip çıkışını çok önemsiyor. Ve Katolik İspanya'nın muhafazakar El Mundo gazetesi, Amerikan Time dergisinin yılın adamı ilan ettiği Papa Franciscus'un Vatikan'ı ve Kiliseyi devrimci bir şekilde değiştirmesi üzerinde duruyor. Açıkçası konuyu ben de önemsiyorum ve önümüzdeki dönemde bu kununun İslamcı pisliğinden kurtulacak Türkiye için de önemli olacağını, zira Türklerin bu olaydan öğrenip kendilerine pay çıkaracaklarını sanıyorum.
Bu listede Çin ve Japonya'dan bahseden birilerinin bulunmaması, mesela İran'dan bahsedilmemesi, global sistem krizinin yeni istikametine değinenlerin çıkmaması eksiklik elbette. O boşlukları da biz kendimiz dolduracağız artık!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


