Bir zaman meselesi

İstanbul'da tam bir devrim atmosferinde yaşamak çok güzeldi...
Lise'deyken devrimcilik oynayıp plakat yazma işlerini üslendiğim, duvarlara yazı yazdığım ve en önlerde yürüdüğüm için bazı işgüzar yaşıtlarım/akrabalarım tarafından anneme şikayet edildiğim zamanlardaki yürüyüşlerden çok farklı birşeydi. Bu kez, halk sahiden vardı, hem de en önde yürüyordu ve müthiş bir tempoya kapıldım. Çok hızlı ve hareketli bir hayat! Uyku saatlerimden tutun da konuşma alışkanlıklarıma kadar birçok şeyin değiştiğini sevinerek "müşahede" ediyorum. Ama tam da buradan başka bir konuya geleceğim: Koşan zamanlar, zıplayan saatler...
Devrim zamanlarının hızı normaldir. Bir de devrim olmayan zamanların normal sayılmaya başlanan ve yavaşlatılması gerektiğini söyleyeceğim hızı var. Sonda söyleyeceğimi başta söylemekte bir beis görmeyip, Friedrich Nietzsche'nin bir sözünü hatırlatmak istiyorum: "Sakinliği (yavaşlığı) eksik uygarlığımız, bir barbarlığa doğru koşuyor". Nietzsche, insanoğlunun/insankızının karakterinin, bu konuda düzeltilmeye muhtaç olduğunu da söyler -laf arasında belirteyim, Gezi Parkı'nda başlayan 31 Mayıs devrimiyle doğan özgürlükçü mantalitenin, bu tip "düzeltmeler"i zaman içinde gerçekleştirebilecek kalitede olduğunu düşünüyorum.
Hayat neden bu kadar hızlı?
Hayatın nasıl inanılmaz hızlı olduğunu ve bu acaip/saçma durumla övünen -yani çok koşturmakla övünen- insanların komikliğini herkesten önce bana sorabilirsiniz. Evet! Bu saçma ve ruh katili koşturmacanın dışında kalmanın birçok bakımdan hiç de kolay olmadığını söylemeliyim.
Bugün iş odaklı günlük koşturmaca, artık bir kriz haline gelmek üzere ve bu durum en çok "gelişmiş" ülkelerde çok bariz. Bunun farkına varan kişiler var, ilçeler köyler falan da var. "Yavaşlayalım" diyorlar ve kasabalarda otomobil kullanmayı yasaklıyorlar mesela. Bazı yerlerde cep telefonu kullanmaya karşı çıkanların olduğunu, Türkiye'de bu lüksü sadece entelektüellerin uyguladığını (mesela Murat Belge) duymuşsunuzdur. Eski zamanların yavaş akan günlerini geri getirmek için teknik girişimler var. Ama konunun özüne inmeye kimse niyetli olmadığından, herşey bir nostalji, bir süs olmanın ötesine geçemiyot. Günümüzün iş anlayışı ve iş temposu, artık günlük hayatla olan sınırları da kaldırdı. Zınk diye eMail geliyor veya SMS alıyorsunuz, olmadı telefon geliyor. İş temposu -ki paranın temposuyla alakalıdır (bu konuda bu blogda yazılar bulabilirsiniz, sevgili Eske Bockelmann ile yaptığım sohbeti de okuyabilirsiniz)- hemen sizin yaşam temponuza sarkıp, onu belirlemeye başlıyor...
Ben -ne yalan söyliyeyim- 31 Mayıs devriminin çok hızlı temposuna kapıldım, bilerek, isteyerek. Ama iş hayatının temposuna hayatım boyunca kapılmamış olmak gibi bir lüksüm var. Bunun önemi, zamanın, eskisi gibi bir kalıcı bir nitel değere sahip olmamasına karşı durmakla ilgili bir şey. Anlamı olmayan sürekli bir akış. Kalıcı bir değeri olmayan sürekli iletişim. Konuşmalar konuşmalar konuşmalar. Asıl mesele çalışmak da değil, sürekli bir birşeyler yapmak zorunda olmak. Bu baskı, neoliberal zamanlarda şekillenip hayatı belirlemeye başlamış bir şey.
Eskiden bu koşturmacanın neden yaşanmadığını biraz düşününce kolay buluyoruz: Hayata ritm veren başka bir zaman anlayışı...
"İkindiden sonra gelirim."
Bu sözü en son rahmetli Anneannemden duymuştum. "Saat Beşte" falan gibi laflar etmezlerdi onlar. İstanbul'daki Rum Ortodoks cemaatinin ayinine hiç katıldınız mı bilmem ama son derece yavaş ilerleyen, saatler süren bir ibadettir. Bunlar, eski zamanların ritmleri. Hayatın daha da yavaş akmasını sağlayan ve bu şekilde insanların, huzuru içselleştirmelerini sağlayan, "doğal" sayılan faktörler. Bunlar, ritüellerdi ve onların ritmiydi. Hani günlük hayatın ritminden tamamen çıktığınız, ama sizinle birlikte çevrenizdeki insanların da çıktığı anlar. Bayramlar da böyledir aslında. Benim kendi gözlemim, insanlara kendileri olmaları için ortam sunan ve hayatın derinliğini anlamalarını sağlayan bu yavaşlığın bozulmakla birlikte, neoliberal dönemlere kadar yaşadığıdır. Neoliberalizmle birlikte zaman hızlandı. Hızın bir anlamı da yok. Geriye birşey kalmıyor. Ve bu hızlanmanın kökeninde, para işlerinin hızlanması ve onun iletişime yansıması vardır aslında.
Buradan gene (tekrar tekrar) 31 Mayıs devrimine gelmek istiyorum. Eskisinden farklı bir hızlanmayı da beraberinde getiren bu olay, neoliberalizmin ritmini bozdu ve onu kendine tabi kıldı. Bunu nasıl yaptığını anlatmak, bu yazının camını-çerçevesini patlatır, ama canınızı sıkmak pahasına da olsa, şu kadarını söylemeliyim; bir logaritmik eğri düşünün. O eğri X-aksından gelip hızla yükselerek Y-aksına paralel bir çizgi haline geldiğinde, sonsuza doğru uzanır. Yani hızın, herşeyi değiştirip eşzamanlılık gibi bir durum yaratması...
Devrimlere özgü bu durum, ardından yeni bir zaman kalitesinin başlamasını da zorunlu kılar. İşte ben de o yeni zaman kalitesini bekliyorum. Ortalık sakinleşecek, taşlar yeniden yerine oturacak ve bu arada sessiz sedasız bir zaman devrimi de gerçekleşmiş olacak. Koşturmacanın yerini anlamlı dolu-dolu bir huzur ve yavaşlık alacak. Tek tek kişilerin mükemmelliği keşfettiği bir birlik atmosferi. Nazım Hikmet o şiirini bu günler için yazmış olabilir:
"Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşcesine..."
Galiba o zaman, zamanı durdurup, çınar gölgesinde çay içeceğiz -birlikte, tek ve hür...
Ve neden bu kadar mutlu ve huzurlu olduğumuzu da sorgulamayacağız. Çünkü o hal, en doğal şey sayılacak...

Gezi Parkı'nda doğan Yeni Türkiye'nin Kodları

31 Mayıs Cuma günü İstiklal Caddesinde bir kahvede oturmuş yazı yazarken gaz maskeli polisleri görünce önce gözlerime inanamadım. Kaçarak dükkanlara sığınan, çığlık atan turistlere aldırmadan, ellerindeki bombaatarları patlatıp duruyorlardı. Ben İstiklal'de böyle fütursuz bir polis müdahalesi ne gördüm ne duydum. Ama daha ilginç olanı, göstericilerin dağılmaması, her gaz saldırısından sonra sokağa geri dönmeleriydi. İğne atsanız yere düşmeyen ünlü caddede kimseler kalmadı. Alışıldık bir durum olmamasına rağmen, bir devrim başladığını falan düşünmedim açıkcası. -hem de bloğum için dünyadaki yeni devrim anlayışını inceleyen bir yazı yazmakta olmama rağmen. O yazıyı hâlâ tamamlayamadım. Sosyal medyada olayları her gün her saat sabahlara kadar izlemekten, zaman bulamadım.
    Benzersiz ve tarihî bir olay yaşadığımızı, polise direnen gençlerle ve Gezi Parkı'na kamp kuranlarla konuştuktça anladım. Yeni bir dünya doğuyor. Sosyolojik tarifiyle adı üstünde bu bir halk devrimi. Gerçi henüz sona ermedi, klasik devrimlerdeki gibi bir iktidar değişikliğine de neden olmadı, ama klasik bir devrim olduğunu söyleyen de, devrimi yapan gençlerin bu yönde ısrarlı bir talebi de yok zaten. Onlar yeni tip devrimciler ve kendilerini, eski devrimciler gibi aşırı ciddiye almıyolar. Ve bir anlayışın, bir devrin kötü sembolü haline gelmiş olan Başbakan Tayyip Erdoğan'ı devirmek istiyorlar.
    Açıkcası, ilk şaşkınlığıma rağmen, olay benim için pek de sürpriz olmadı. Yarım kalan yazımın başlığı da, "Ortak tarihin yitimi ve yeni devrim anlayışı"ydı. Geçtiğimiz yılın şubat ayında, klasik politikaya alternatif olası yeni siyasallaşma biçimlerinden bahsederken, 2013 yılının ikinci yarısından itibaren Türkiye'de büyük bir değişim-dönüşüm patlaması yaşanabileceği tahmininde bulunmuştım. Siyasi arenaya çıkabilecek yeni güce de "Üçüncü siyasi güç" gibi absürd bir ad yakıştırmıştım. Sinemacı Woody Allen, "Gelecek beni ilgilendiriyor, çünkü yaşayacağım yer orası" demiş. Beni de ilgilendiriyor, ama gelecek asla aynen tahmin ettiğiniz gibi olmaz. Açıkçası, gizli gücünün farkında olsam da, 1990 gençliğinden böyle birşey beklemiyordum.
    Gençlik, Türkiye'deki malum siyaset dünyasının horoz dövüşünü sevmiyor, onun içinde yer almıyordu. Gençliğin bu hali, nedense "apolitik" olduğuna yoruluyordu. Politikanın farklı şekilleri olabileceği, "apolitik" görünen birçok tutumun, aslında bal gibi politik olduğu gibi konular da kimsenin umurunda değildi. 1990'li Türk gençliği, esasen bu demokrasi tiyatrosu ötesinde başka bir paralel dünyada yaşıyordu ve yaşamaya da devam ediyor -ama bir farkla.
    Eskiden, yaşam tarzını tehdit altında görmüyor ve kendi dünyasında yaşıyordu, şimdi yaşam tarzını tehdit altında görüyor ve kendini güvence altına almak için politika sirkine doğrudan müdahale ediyor ve halkı da arkasına alarak politikayı yeniden dizayn edecek bir devrim başlatıyor. Gezi Direnişiyle birlikte Türkiye'de, her şeye kadir siyasi iktidar ve süs haline getirilmiş siyasi Muhalefet dışında, -bu ikisinin ötesinde- Üçüncü bir siyasi güç, hatta yeni bir siyasi dünya doğuyor. "Dünya" sözcüğünü özellikle kullanıyorum, çünkü bu yeni dünyada çok çeşitli siyasi düşünce, kimlik, birey, eşit değerde yan yana birlikte yer alıyorlar. Bu özellik sayesinde ayrımların da fazla bir önemi kalmamış oluyor. Gezi Direnişinin kendi kendini tarif etmek diye bir sorunu yok, çünkü buna gerek yok. "Tayyip'e karşı olan herkes" diye özetliyor. Daha derin tarifi ise: "Yoz siyaset dünyasına karşı olan herkes"tir belki.
    Türkler, Gezi Direnişinin açtığı kapıdan baktıkları zaman, yeni bir siyasi hareket değil, yeni bir dünya gördüler. Neşeli, esprili, birbirine saygılı, doğayı sevip savunan, yaşadığı alanlara ve şehrine sahip çıkan, tavizsiz demokrat, kimsenin yaşam biçimine karışmayan, kendi hayat biçimine karışılmasına da kesinlikle izin vermeyen, kim olursa olsun herkesle aynı göz hizasında konuşan, zengin-fakir ayırmayan, kendi içinde elitizme ve imtiyazlara izin vermeyen, parayla ölçmeyen, bu yüzden satın alınamayan, çoğunluğu 16 ile 25 yaşları arasında, nazik, zeki, yardımlaşmayı seven, mücadeleci gençler bunlar. Verdikleri mücadele, aslında kendi bireysel özgürlüklerinin kısıtlanmaya başlaması nedeniyle başlamış olsa da, buradan yola çıkarak bütün ülke için özgürlük ve demokrasinin garanti altına alınması mücadelesine dönüşmüş durumda.
    Gezi Direnişi, duruma göre ortaya çıkıp hemen örgütlenen ve harekete geçen, belli kişilerden oluşmayan, anonim, internet üzerinden konuşan, özgürlükçü global gençliğin ruhu, onun Türkiye'deki tezahürü. Talepleri karşılanınca durulup, ortadan kalkmış gibi görünebilir. Muktedirlerin yeni bir kabalığı veya hak ihlalinde yeniden öfkelenip yeniden bedenlenebilir ve on milyon insanı gene sokağa dökebilir. İleri demokrasilerde olan özgürlükler sağlanıp anayasal garanti altına alınana kadar, Gezi Direnişinin yalktığı ateş sönmeyecektir, çünkü işlemeyen demokrasilere karşı kendiliğinden doğan yeni bir demokrasi anlayışını temsil ediyor. Gezi Direnişi, siyasi bir güç olmanın çok ötesinde, bildiğimiz parlamenter demokrasi konteksinin dışında (ve içinde) yaşıyor ve siyaset dünyasını bambaşka bir alandan, onun ruhunu ve alışkanlıklarını değiştirerek etkiliyor. Belli bir önderliği, belli sofistike siyasi talepleri yok. Muhtemelen bir parti de kurmayacaktır. Onun yerine bambaşka kalitede yaptırımlar uygulayarak, siyasetin ve ekonominin üzerinde Demokles kılıcı gibi sallanabilir, onları -kendi anladığı anlamda- nazik evrensel demokratlar olmaya zorlayabilir.
    Türkiye'de Tayyip Erdoğan'ın Başbakanlığı döneminde ergen gençler olan 1990'lılar, AKP'nin ilk iki iktidar dönemindeki görece fikir özgürlüğü ve refah şartları altında yaşadılar. Dünyada 2008'de başlayan küresel sistem krizi döneminde, onları etkileyen önemli gelişmeler oldu. İlk siyasal angajmanları Küresel Isınma hareketi susturuldu, vahşi neoliberal kapitalizme karşı Amerika ve Avrupa'da yeni bir tepki hareketi yükseldi. Ünlü Fransız direnişçi Stefan Hessel'in "Öfkelenin" başlığı altında yayınladığı manifestosu, Türkiye'de de yankılandı. Duvarlara yazılan, "Öfkelenince çok güzel oluyosun Türkiye" slogani, bunu en iyi yansıtan sözdü. İnternette bir zamanlar Chat ile başlayan yeni sosyalleşme türü, sosyal medyanın doğuşuyla, "Doğrudan Demokrasi Dünyası" diye adlandırılabileceğimiz yeni bir dünyaya dönüştü. Bu dünya, internet üzerinde doğup tüm gençliği etkiledi, belli bir evrim geçirdi ve önce Anonymous hareketini doğurdu. Onu, sosyal medyanın önemli rol oynadığı Arap Baharı ve Occupy Wall Street hareketi izledi. Bu hareketlerle tecrübe kazanan yeni "Doğrudan Demokrasi Dünyası", global bir güç haline geldi. Öyle olmayı hedeflememişti, ama gelişmeler, onun çok etkili bir güç olmasını dayattı, -tıpkı Türkiye'de olduğu gibi.
    Türkiye'de, tek adamın kontrolüne girip ifade özgürlüğünün adım adım kısıldığı, belli bir kimlikçi siyasi çevreye özgü islamcı sembollerin halka dayatılmaya başlandığı Türkiye'de iyice otoriterleşen ve önemli ölçüde bozulan şekilsel "Parlamenter Politika Dünyası", kendisiyle meşgul olmaktan, gençlerin yeni dünyasını göremedi -ta ki tek belirleyici Tayyip Erdoğan'ın, eski tavrını terkedip yaşam tarzlarına müdahale etmeye başlayıncaya, tek tip "Müslüman Muhafazakar" bir insan modeli yaratmaya hız kazandırıncaya kadar. Anadolu'daki de facto alkol yasağını ve islami kimlikçi sembolleri metropollere de dayatmayı deneyen, kendi islami kimlikçi biatkar insan modeline uymayan herkesi kabaca aşağılayan Erdoğan, bilmeden, bu yeni dünyanın sınırlarını ihlal etti ve hiç tanımadığı, son derece özgün büyük bir gücün saldırısıyla karşılaştı.
    Erdoğan, devrin imaj devri olduğunu, insanların itibarsızlaştırılarak ölmüşten beter edilebileceğini iyi bilen biri olarak, karşısındaki orantısız yeni güç karşısında paniğe kapılmış görünüyor. Gençlerin, çeşitli konularda itilip kakılmış farklı halk kitleleri tarafından desteklenmesi ise tam bir devrimin yaşanmasını sağladı. Aynı desteği ne 68'liler ne de 78'liler alabilmişti. Direnişin ilk haftasında, tüm Türkiye'de her gece on milyon kadar insanın sokağa inip Erdoğan'ı protesto etmesi, Türk tarihinde benzersiz bir olaydır. Gençler, bu kadar güçlü olduklarını bilmiyorlardı birkaç gün içinde öğrendiler. Bunu onlara öğretenlerin başında da kadınlar var. "Kızlar en ön saflarda, yanımızda olmasalardı, bu kadar cesur olmazdık" diyen aktivistleri unutmamak gerek. Gezi Parkı'nda hemen dikkat çekiyorlar. Direnişçilerin yarısı, hatta yarıdan fazlası kızlardan oluşuyor. Bu da, kadın cinayetlerinin rekor düzeye çıktığı bir ülkede, tavizsiz özgürlük isteğinin en somut ve anlamlı ifadelerinden biridir.
    Burada, eski dünyaya karşı yeni bir dünyanın 31 Mayıs'dan itibaren kazandığı ilk büyük zaferi sözkonusu. Yeni dünyanın artık görünür olmak ve -savunduğu- evrensel değerleri eski dünyaya kabul ettirmek girişimi de var. Kesinlikle tarihi bir olaydır ve siyaseti A'dan Z'ye değiştirebilecek kalitededir. Türkiye'de şimdiye dek birbirine pek fazla bulaşmadan yaşayan bu iki dünya arasında ilginç bir güç savaşı yaşanmıştır ve yeni dünya bir devrimle üstünlüğünü ilan etmiştir. Bundan sonra bir süre hangisinin asıl hangisinin tâli olacağını belirleyecek gel-gitlerden sonra savaş, Gezi direnişi lehine sonuçlanacaktır, çünkü dünya ile uyumlu (kompartibel/compartible) olan taraftır. Son derece ilkel bir dînî kimlikçi semboller bütününe dayanan, yaratıcılıktan uzak esprisiz yerel bir uygulama olan ılımlı İslamcılık, dünyayla uyumlu değildir.
    Eski dünyanın ne olduğunu biliyoruz. Kısaca hatırlatmak gerekirse: Sadece Başbakan'ın konuşup karar verdiği, ataerkil, para odaklı yatırımı esas alan ve yatırım deyince esasen asfalt/beton ve finansal spekülasyonu anlayan, farklılıklara karşı saygısız, çoğunlukçu, maddiyatçı bir "Post-Demokrasi". Neoliberal dönemde ortaya çıkmış etnik/dini kimlikçiliklerden biri tarafından (dini kimlikçi anlayış tarafından) yönetiliyor. Britanyalı siyaset bilimci Colin Crouch "Post-Demokrasi" terimini, neoliberal dönemlerde şekilsel hale gelip seçimlere indirgenmiş "demokrasi" anlamında kullanmıştı. Crouch, PR çalışmalarıyla ve bilinçli gündem imalatıyla çok küçük bir "Başkan ve adamları" grubu tarafından yönetilen demokrasilere, "Post-Demokrasiler" diyor.
    1990 gençliği, 68 ve 78 kuşağından daha rahat yaşadı. Aileleri tarafından dünyaya açok bir gençlik olmaları için herşey yapıldı. Onlar yurt dışına gönderdi, yabancı diller öğrendiler, dünyayla tanıştılar. Bu dönemde halk AB'ye girmek için umutlandı. Gençliğin en azından bir kısmı, Türklerin hep özendiği Batılı gençler gibi yaşamayı, onların doğal saydığı özgürlükleri de benimseyerek öğrendi. Prestiji yükselen, askeri vesayeti kısıtlamak yönünde adımlar atan Türkiye'de, sonradan modernleşen muhafazakar kesimlerin başörtülü kızları da 1990'lı gençlik içinde eşit arkadaşlar olarak kabul gördüler. Babalar kendi aralarında çatışadursun, gençler arasında hiçbir ayrımcılık olmadı, şimdi de yok. Gençler "Siyaset" dünyası dışında yaşayan yeni demokrasi türü ve kültürünü, internette ve sosyal medyada keşfettiler. Bilinçsizce katılıp içselleştirdikleri "Doğrudan Demokrasi"den siyasetin hayhuyuna kapılan anne-babalarının ve yaşlı politikacıların hiç haberi yoktu.
    İnterneti sadece bir araç olarak görenleri uyarmalıyım. İnternet, başta eMail ile başlayıp son yıllarda sosyal medyaya doğru evrildiği aşamada global bir bilinç ve yeni bir demokrasi anlayışı yarattı. Bu yeni özelliklerin kristallenmiş en tipik ifadesinin Anonymous olduğunu artık biliyoruz. İnternette özellikle sosyal medyada hakim olan sivri ve yaratıcı dil, önce Amerika'da ve Avrupa'da, Anonymous'u oluşturan bireylerde ortaya çıktı. Internette yayılan gençlik mantalitesi, Türkiye'deki 68 ve 78 kuşağından farklı olarak, sosyalist-sol değil, (anarşist) liberter-sol bir tınıya sahiptir. Sosyalist Sol'un kişiler/kahramanlar kültüne sahip değildir. Bu mantalite ve demokrasi anlayışı, tam bir eşitlik anlayışına, bireyin özgürlüklerine ve onun sınırsız fikir özgürlüğüne radikalce sahip çıkar. Bu konuda konmuş belli bir sınır yoktur, varsa da, gençlerin tavırları ve tercihleriyle kendiliğinden ortaya çıkar. Mesela küfreden biri alaya alınır, takip edilmez, ısrarcı olursa dışlanır ve sonunda öyle bir rezil edilir ki, kişi ya makul sayılan bir dil kullanmak zorunda veya ortamdan çıkmak zorunda kalır. Şu anda Tayyip Erdoğan'a verilen tepki de bundan pek farklı değil. Yeni demokratik mantalite, liberter anlayışa uygun olarak anonim kişilerden oluşuyor, anonim kalmayı genellikle tercih ediyor.
    Taksim gösterilerinde de bir çok Sol grupçuğun bayrağı var, ama bunlar 1990 gençliğinin örgüt değil birey kalmayı tercih eden mantalitesini yansıtmıyor. 31 Mayısdan itibaren gösterilerin ilk gününde parti bayrağı taşımayan CHP'liler, bu yeni özelliği anlamış görünürken, Taksim'e Öcalan ve PKK bayraklarıyla girmeye çalışanlar bunu anlamamış görünüyorlardı. Yeri gelmişken söylemek gerek: Gezi Hareketi bir Türk hareketi. Radikalleştirmemek koşuluyla, Türkiye Cumhuriyeti ulusdevletinin sembollerini de kullanıyorlar eylemlerinde. Ama bu sahiplenme, esasen Tayyip Erdoğan'a karşı çıkmak içindir ve milliyetçi bir karakter taşımamaktadır.
    Gezi Gençliğinin içine doğduğu "Doğrudan-Demokrasi" dünyası, Dünyada sosyologların dikkatini de yeni yeni çekiyor. Gençlerin bir temsilci, yani "Millet Vekili" aracılığıyla değil, bizzat doğrudan kendilerinin konuştukları bu radikal demokraside açıklık, ikna, akıl, mizah ve hiciv dili önemli. Titri ve banka hesabı ne olursa olsun, herkesin aynı göz hizasında konuştuğu, efelenen ve böbürlenle dalga geçilen, üstten alanların hemen şutlandığı bir anlayışa sahip "Doğrudan Demokrasi". Kendi arasında herşeyi herkesle eşit koşullarda tartışıp kararlar verdiği için, üst perdeden hakaret edip başkalarının hayatına karışan birine karşı tahammüllü olmaları mümkün değil.
    Başbakan'ın "Çapulcular" diye aşağıladığı gençlerin, bu sözü dünya literatürüne kazandırmaktaki başarılı PR tutumu, AKP kurmaylarını alarma geçirmeliydi. Ama Gezi Gençliğinin eylemleri, sadece meydanlarda toplanıp slogan atmak ve duvarlara yazı yazmaktan ibaret değildi. Türkiye'de ilk, kez ekonomiyi doğrudan etkileyen bireysel tüketici eylemleri yapıldı. İstiklal Caddesinde, İstanbul Belediye Başkanının sahip olduğu dükkan, 31 Mayıs günden beri açılamadı. Otosansür uygulayan CNN Türk, hem dünyaya rezil edildi, hem yayın araçları tahrip edildi. Aynı şey NTV'nin de başına geldi. Bu grubun sahibi olan bankadan yüklü paralar çekildi, hesaplar kapatıldı, bankanın post makineleri esnaf tarfından geri verildi. Eylemi yapan gençleri sahiplenen seküler kesimlerin tüketici bilincini eylem aracı olarak kullanması ve sonuç alması  ilk kez bu kadar etkili oldu.Yani bu markaların dünyadan da tepki görmesinin yolu açıldı. Günümüzün imaj dünyasında bu, bir firmaya verilebilecek önemli zararlardan sayılır. Daha önemlisi, İstanbul Borsası, eylemin ilk günlerinde önce yüzde dokuz düştü, sonra bir türü toparlanamadı. Başbakan'ın konuşmaları da Borsa'ya kötü yansıdı.
    Yeni Türkiye ve onun sosyal medyada herşeyi konuşan "Doğrudan Demokrat" gençleri, daha şimdiden hem bir zafer kazanmışlar, hem de üslendikleri yeni görevlerinde mesafe almışlardır. Tüketiciler firmaları cezalandırmaya ve basını teşhir etmeye başlayınca, Gezi Gençliğinin istediği oldu ve basın otosansürü gevşetti -Gezi'nin taleplerinden biriydi. Şimdi sıra, Erdoğan'ı  demokrat ve halkına bağırmayan Başbakan çizgisine çekmeye gelmiştir. Akın akın Gezi Parkına akan yazarlar, sanatçılar, oyuncular ve daha niceleri, Türkiye'nin yeni kural koyucusundan feyz alıp işlerine dönmektedirler adeta. Aynı tonda konuşmaya devam ederrse, Başbakan'ın bir ekonomik krize, hatta iç savaşa neden olabileceğini anlayan iktidar ve muhalefet, kritik eşiği bekler görünmektedir.. Türkiye'nin başına Avrupa ülkelerindeki gibi güler yüzlü, vatandaşına bağırmayan, başkalarının hayatına karışmayan saygılı bir Başbakan ve demokrat bir iktidar gelene kadar, "Doğrudan Demokrasi" hareketi yaratıcı eylemlerini sürdürecektir. Türkiye'nin en zeki ve esprili gençlerini biraraya getiren hareketin, bildiğinde ısrar eden otoriter iktidarı oyun dışı bırakana dek pes etmeyeceği oldukça kesindir. 1990 Gençliği, iktidarda hangi partinin olduğuyla ilgilenmiyor. "Parlamenter Demokrasi"yi, özgürlüklere saygılı bir memur haline getirmek istiyor.
    1990 Gençliğinin demokrasi mücadelesi, tıpkı TSK'nın kışlasına çekilmesi gibi, Hükümetin de Ankara'sına çekilip hakın yaşamına karışmaması ve "Doğrudan Demokrasi"nin demokrat memuru haline gelmesi istikametindedir. Gezi Hareketi, "Parlamenter Demokrasi"nin "Doğrudan Demokrasi" ile tamamlandığı yeni bir demokrasi anlayışının yaşadığı Yeni Fünya'dır. On milyon insanı mobilize eden bir dinamik, bundan sonra totaliterlere demokratikleşmeyi dayatan temel güç olacak gibi görünmektedir.
    Türkiye'de 1980 ortalarında ortaya çıkıp 1990'larda yükselen ve 2000'lerde statüko olmayı deneyen ılımlı İslamcılık, kendi kodlarını Türkiye'ye dikte etmeye çalıştığı için yolun sonuna gelmiş görünüyor. Ona dur diyen de, özgürlüklerine sahip çıkan 1990 Gençliği ve toplumun itilip kakılmış eğitimli seküler şehirlileri oldu. Günümüzde sekülerizmin, birbirinden farklı yaşam biçimlerinin barış içinde birarada yaşayabilmesini sağlayan en sağlam temel olduğu, hem gençlik hem de halkın geniş kesimleri tarafından anlaşılmış görünüyor. İyice bozulmuş demokrasiyi düzeltmek için, şekilsel "Parlamenter Demokrasi" dışından (ve içinden) siyaseti çeşitli şekillerde etkileyip dönüştürmeye aday  bir siyasi alan, Gezi Gençliğinin isyanı sayesinde Türkiye'nin önünde açılmıştır. Neoliberalizmin etnik/dini kimlikçiliklerinin ayrıştırdığı Türk Halkı, Gezi Gençliğinin yeni demokrasi anlayışı sayesinde demokrasi için yeniden bir araya geldi. Devrim hızlı başladı. Sürprizler devam edeceğe benzer.

Ortak tarihin yitimi ve yeniden devrim fikri

Televizyon seyretmeyen ben, bir tartışma programına gece ikiye kadar takılı kaldım. Orada şahit olduğum bir fenomen, ne zamandır aklıma takılan bir konunun yeni bir tasdiki gibiydi. İçki yasakları tartışılıyordu ve tartışmaya katılan iki faklı türden tarihçi, aynı ülkeden -Türkiye'den- bahsetmelerine rağmen, sanki iki farklı ülkenin iki farklı tarihinden bahsediyor gibilerdi. Muhafazakar kesimden tarihi romanlar yazarı Yavuz Bahadıroğlu, otuz yıldır Cumhuriyet Tarihi okutan tarihçi Prof. Dr. Nurşen Mazıcı'ya, "Türkiye Fransa tarafından işgal edilmedi" dedi. Doç. Dr. Bekir Berat Özipek de tartışmanın bir yerinde, "Türkiye'de din yasaklandı" dedi. Mazıcı'nın bunlara itirazı ve şaşkınlığı, görülmeye değerdi (1). Konu Kürt sorunu veya Ermeni sorunu olsaydı ve konuşmacılar arasında Kürt kimlikçiler veya Ermeni kimlikçiler olsaydı, onlar da tarihin kendi kimliklerine uygun "rivayetlerini ve kişisel yaşanmışlıklarını" anlatacaklardı, benzeri bir şaşkınlık yaşayacaktık.
    Herkesin tarihi kendine...    Artık böyle bir dönemde yaşıyoruz ve Türkiye'de 1980'lerde başlayıp1990'larda zirvesine ulaşan, günümüzde etkisini yitirmeye başlayan bu fenomen, bugün sıkça konuşulan ve "Kürt sorunu" dediğimiz konunun değil, iktidardaki AKP'ye Kemalist Türkiye ve TSK'ya karşı yürüttüğü yargı operasyonlarına da ilham veren, Cumhuriyet'i "YeniOsmanlı"ya dönüştürmek gibi fikirlerin motoru bir yeni sosyo-psikolojik durumla ilgili. 30 yıldır dünya, bu fenomenin çeşitli yansımalarını yaşıyor ve konumuz, bu fenomen, -çünkü onu anlamadan bugünü ve yarını seğlıklı bir şekilde değerlendirmek mümkün değil.
    1990'larda Türkiye'ye döndüğümde, televizyonlarda adeta "Cumhuriyet dönemini eleştiri ritüelleri" yapılıyodu. "Resmi tarih yalan" şeklinde özetlenebilecek bir anafikir etrafında, herkesin adeta tarihçi kesildiği, tarih dergileri ve romanlarının adeta patladığı bir dönemdi. Dünyanın tüm ulusdevletlerinde resmi tarihin ille de "doğru" olmadığı açıktı, ama milli/resmî tarihin işlevinin zaten başka birşey olduğu, eleştirenlerin umurunda değildi, onu savunmak zorunda kalanlar da şok olmuşlardı, böyle şeyleri ne düşünecek ne anlatacak durumdaydılar. Yalnız Türkiye'de mi? Hayır. Benzeri gelişmeler başka ülkelerde de oldu. Fransa'da Türkiye'den çok daha önce 1970'lerin ortasında, De Gaulle dönemi ve İkinci Dünya Savaşı sonrası yeniden tartışılmış, "aslında neler yaşandığı gözler önüne serilmiş"ti. Esasen, "Resmi tarih" (yani "Milli Tarih") yerine Türkiye'deki adıyla "Alternatif Tarih"in (daha doğrusu "Alternatif Tarihler"in) moda olduğu ve bu yeni tarih anlayışının eski Milli Tarih'i paramparça ettiği bir dönemdi.
    Bugün Türkiye'deki siyasi iktidarda ve muhalefette belirleyici olmaya devam eden (ama giderek zayıflayan) "Kimlikler" (veya "Kimlikçilik") dediğimiz öznenin sosyo-psikolojik üretim/doğum yeri, bu "Alternatif Tarih" atmosferi oldu. Buraya kadar "tarih" dedik, ama bu tarih tartışmalarında yeni olan, tartışmaların kendisi ve ortaya çıkardığı "gerçekler" değil, -gözden kaçan başka birşeydi: Eski tarih anlayışından tamamen farklı yeni bir tarihimsi tarz, yeni dönemin bilincine hakim oluyordu. Bilerek "tarihimsi" ve "tarz" diyorum, çünkü bunu doğrudan "tarih" diye adlandırıp adlandıramayacağımız konusunda kuşkularım var ve bu konuda yalnız da değilim. Yeni yaklaşım tarzına, "tarih değil, hafıza" diyenler de var (1).
    Tarih dediğimiz şey eskiden neydi, şimdi ne? Sadece bu soruya verilecek kısa yanıtlar bile, nasıl bir fenomenle karşı karşıya olduğumuz konusunda fikir verebilir.
    Galiba, en belirleyici özellik, eskiden tarih dendi mi, bu işle sadece tarihçilerin ilgilendiğiydi. Oysa 1980 sonrası başlayan yeni dönemde herkesin tarihçi kesildiğini söyleyebiliriz. Tarihçilerin tarih yazma tekeli kırıldı. "Alternatif Tarih" diye adlandırılan şey, aslında bundan çok daha fazlasıydı. İnsanlar birden, mesela nineler/dedeler üzerinden öznel "geçmişi hatırlamak" durumu yaşadılar. Bu yaklaşım, kayıp geçmişe saygı ve bu saygı üzerinden yeni kimlikler üretilmesine (veya pekiştirilmesine) neden oldu. Bu yazıda bizi ilgilendiren, böyle bir yeni uyanış/hatırlama durumunun neden ve neden şimdi yaşandığıdır elbette.
    Modern Milli Tarih yazımı, yani "Resmi Tarih", sadece spor olsun diye yapılan bir şey -asla olmamıştır. Esasen (kapitalizme özgü) belli bir sosyo-kültürel homojenleşme yaşanması için gereklidir. "Ulusları oluşturan şey Milliyetçiliktir, Milliyetçiliği oluşturanlar uluslar değildir" (3). Modern tarihin asıl işlevi budur ve bunu anlamak için, her ülkenin ders kitaplarına bakmak, bize çok sayıda kanıt sunabilir. Mesela Yunan ders kitaplarında Türkler nasıl kötü gösterilir ve düşman olarak tarif edilirse, Türk ders kitaplarında da Yunanlılar ve Ermeniler öyle gösterilir. Arap okullarında Türk sömürgecidir, Türk ders kitaplarında Arap "Türk'ü sırtından hançerleyen"dir. Bu bakış tarzı ve yaklaşımlar, kuşkusuz doğru değildir, ama yanlış da değildir! Burada mesele, tarihte hangi yanları ön plana çıkardığınızla ilgilidir. Napoléon Bonaparte, bunu çok güzel tanımlamıştır: "Üzerinde herkesin hemfikir olduğu yalana, tarih denir." Bu nedenle Türkiye'de "Ermeniler" diye bir halkın varlığını ben Ortaokula giderken Almanya'da öğrendim, oradaki İstanbullu ilk dostlarımız Ermeniydiler!
    Ermeniler ve Rumlar neyse de, "Türk Milleti"nden sayılan Kürt kökenlilerin kendi ailelerinden ve çevrelerinden bildikleri 1980 darbesi anıları üzerinden yeni bir anımsama furyası ve yeni kimlik inşaaları, İslamcıların "Din yasaklandı, camiler ahır yapıldı" benzeri anılar üzerinden kendi "Türk değil Müslüman" kimliklerini inşaalarında öne çıkan bir numaralı özellik, milli tarih üzerinden değil, öznel anılar üzerinden geçmişe yaklaşım tarzıydı. "Resmi Tarih" (Milli Tarih), bir ulusun tamamını ortak bir paydada buluşturmak gibi öznel bir metod uygularken ve tarihin buna uygun yanlarını ön plana çıkarırken, geçmişi kendi ailesi/siyasi çevresi vs. üzerinden hatırlayanlar da kendi öznel tarihlerini yazdılar. Yeni tip öznel tarih yazımları (anımsamalar), milli tarih gibi belli bir bütünsel amaca hizmet etmiyordu, böyle bir derdi de yoktu, ama resmi tarihi yalanlamak gibi (bilinçsizce de olsa) ortak bir paydada buluştu. Bu gelişmenin ilk sonucu, Milli Tarihlerin (Resmi Tarihlerin) imhasıydı.
    Kapitalizmin 1980'lere kadar süren 'Liberal' döneminin yerini 'Neoliberal' dönem alırken, Liberal kapitalist milli ekonomileri ve aslen tek tek ulusları birarada tutan Milli Tarihler, büyük zarar gördüler. Artık, azınlık halk gruplarının, zümrelerin, siyasi grupların ve çevrelerin, hatta kişilerin, kendi tarihimsileri vardı ve bunlar, kendilerine göre öncelikleri olan öznel tarihlerdi.
    Hatırlayalım: Herkesin tarihçi kesildiği bu dönemin öncesinde, bir de Sol tarih anlayışı vardı. Bu konu, Sola burun kıvıran günümüzün televizyon entellerine rağmen dikkatle incelenmesi gereken bir şeydir, çünkü hem entelektüalizmin kökleri önemli ölçüde Soldan gelmektedir, hem de Sol, tarihe bakışı önemli ölçüde etkilemiştir ve yönetici elitlerin -farkında olmadan- birçok Sol faktörü benimsemesini sağlamıştır. 1980 öncesi Türkiye'sinde ülke, bazı Sol kesimlerce mesela "Yarı-feodal" diye değerlendiriliyordu. Toprak ağaları vardı ve bunlar hep dile getirilirdi -bu ağalar ne oldu? Eski anlamda ağalık kalmadı ve bunun nedeni de Kürt modernleşmesi, yani PKK/BDP olgusudur. Bunu sadece bir örnek olarak veriyorum. Asıl önemli olan, tarihin bir çizgi şeklinde geçmişten geleceğe doğru ilerlediği düşüncesiydi. Gerçi bu düşünce, kapitalist modernleşmeye özgüdür ve o kontekste herkes tarafından bir şekilde savunulur, ama bunu basitleştiren/şemalaştıran ve "ilerlemek" denen şeyi "iyi bir şey" olarak bilinçlere işleyen, Sol oldu.

Dipnotlar
1. Şirin Payzın'ın 24 Mayıs 2013 gecesi CNN Türk'de sunduğu "Ne Oluyor?" programı
2. Pierre Nora, "Gedächtniskonjunktur" Transit 2002 (Makale)
3. Ernest Gellner, "Nationalismus und die Moderne" Hamburg 1995, S.87

(Yazı, yarım bırakılmıştır)

Mali'de darbe yapan ve İslamcıları yenen Yüzbaşı Sanogo ile söyleşi

Yüzbaşı Sanogo
21 Mart 2012'de Yüzbaşı Amadou Haya Sanogo askerleriyle birlikte Mali'nin başkenti Bamako'ya girdi. Askerler, ülkenin kuzeyindeki, çok daha iyi silahlandırılmış İslamcılara karşı teçhizatsız cepheye sürülmelerini prosto ettiler. Sanogo komutasındaki askerler, Başkanlık sarayını çabucak ele geçirdiler. Başkan Amadou Toumani Touré kaçtı. İslamcılar ve Tuaregler başkentteki bu kaosu fırsat bilip, ülkenin kuzeyinde kontrolü ele geçirdiler. Bağımsız bir devlet kurmak isteyen Tuareg isyancıları, 6 Nisan 2012'de bağımsız devlet kurduklarını ilan ettiler, ama bu heves çok kısa sürdü. Katı bir dinci şeriat devleti talab eden müttefikleri İslamcılarla araları açıldı. Dışarıdan desteklenen İslamcılar, Tuaregleri çabucak bastırıp, bağımsız Tuareg devletine birkaç hafta içinde son verdiler. 
Ekim 2012'de Birleşmiş Milletler Güvenlik Komisyonunda Batı Afrika Ülkeler Birliği ECOWAS, ve Afrika Birliği, Mali'ye "Ülkenin birliğinikorumak amacıyla" askeri bir operasyon yapmak konusunda anlaştı. Fransız askerleri, Çad askerleri ve ECOWAS ülkelerinden askerleri İslamcıları, Kuzey'in bütün büyük şehirlerinden kovdu ve Başkente ilerleyen İslamcıları durdurdu. Bu hızlı olaylar silsilesini, İslamcılarla işbirliği yapan yolsuz Mali iktidarını deviren ve klasik Afrika diktatörleri gibi kendini Başkan ilan etmeyen yüzbaşı Sanogo başlattı. Yurt dışında eğitim görmüş tecrübeli bir subay olan Sanogo'yla yapılmış bir söyleşi, Cicero dergisinin Mayıs sayısında yayınlandı. Buraya kısaltarak alıyoruz.  
Bamako'da Nisan 2012'den beri, geçici bir Başkan görev yapıyor. Başkan Dioencounda Traoré, 7 Temmuzda yapılacak seçimlere kadar görevde kalacak. Mali'de 21 Temmuzda da genel seçimler yapılacak.


Komutan Sanago, bir Afrika Hükümeti nasıl devrilir?
Bu soruya açık, kesin bir yanıt yok. Gerçi yüzlerce kez yaşandı, ama her seferinde farklı bir şekilde. Duruma, şartlara ve imkanlara bağlı.

Siz nasıl yaptınız?
Bunu size belki ileride bir zaman anlatırım, ama henüz sonuçlanmadı. Rejim hastalanmıştı, ben de ölmesine yardımcı oldum. Aslında çok kolay oldu. Mali'ye, kendi kendini yenilemesi için bir şans verdim.

Ordunun Hükümete karşı darbe yapmasını bir hak sayıyor musunuz?
Askeri bir darbe asla haklı gösterilemez. Ama Mali'ye özel durum, tıpkı bir cerrahın işi gibiydi. Bazen hastayı kurtarmak için karnını yarmak gerekir. Ben de bunu yaptım. Aslında darbeyi yapanın ben olmadığını da söyleyebiliriz. Dahaçok,darbe isteyen bir durum ortaya çıktı.

Bu durumu nasıl açıklardınız?
Hükümet, Libya'dan gelen silahlı grupları ülkemize kabul ettiğinde, böyle bir darbe konusunda düşünmeye başladım. Bizim topraklarımıza giren savaşçıları selamlayan bakanlar vardı. Bu asla olmamalıydı. Aynı zamanda ordumuzun önderliğini soyup zayıflattılar. Ordu neredeyse hiç teçhizat, araç ve yiyecek-giyecek alamadı. Asker maaşları, yolsuz amirlerin cebine indi. İslamcılar kuzeye saldırdığında, yüzlerce asker silahsız-cephanesiz kaderine terkedilmişti. Askerin teçhizatı için ayrılmış parayı, yolsuz subaylar zimmetlerine geçirmişti. Bunu herkes biliyordu. Generallerin karıları ve çocukları tedavi için ABD'ye, Avrupa'ya giderlerken, bir asker yaralanınca, hâli-vakti yerinde bir aileden gelmiyorsa, askeri hastanede tedavi edilmiyordu. Bazı subaylar, nepotizm satesinde sadece bir haftalık eğitimle askeri birliklerin başına geçiyorlardı. Askeri akademiye kabuledilmek için yetkin olmak değil, "ilişkileri" olmak gerekiyordu. Devrilen Hükümetin yönetimindeyken bu ülke, hakettiği orduya sahip değildi.

İsyancıların Mali'nin kuzeyini ele geçirmeleri bu nedenle mi bu kadar kolay oldu?
Evet. Orduda ne teçhizat, ne önderlik, ne de motivsyon kalmıştı.

Şu andaki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şimdi birçok şey harekete geçti. Dış yardım sayesinde Kuzey, yeniden fethedildi. Ama dikkatli olmak zorundayız. Orduda geçirdiğim 24 yılımın 13'ünü Kuzey Mali'de geçirdim ve o onüç yılın 8'ini de Kidal'de. Bugün orduda, benim kadar uzun süre Kuzeyde bulunmuş tek asker bile yok. O nedenle bölgeyi, bizzat çok iyi tanıyorum. İslamcılar, modern orduların yürüttüğü savaştan farklı tür bir savaş yürütüyorlar. Timbuktu gibi bir şehri almak falan istemiyorlar. Bu, İslamcıların umurunda bile değil. Haftada bir tek Fransız veya Batılı askeri öldürseler, onlar için başarı. Ama Fransız Ordusu her hafta bir terörist öldürürse, bu başarı değil.

Sizin Fransız kuvvetlerinin devreye girişine karşı çıktığınız söyleniyor?
Bunlar, olayı karmaşıklaştırmak amacıyla söylenen siyasi yalanlar. Kuzeydeki durumu kesinleştirmek için askeri yardıma ihtiyacımız var, hava desteğine ihtiyacımız var, askeri eğitmenlere ihtiyacımız var. Tek ihtiyacımız olmayan, ülkede oturup duran ve hiçbirşey yapmayan askerler. (...)

Fransız müdahalesi, bir zamanların sömürgeci gücünün geri dönüşü anlamına gelmiyor mu?
Bize askeri açıdan yardım edenlerin arasında sadece Fransa yok. ABD, Almanya ve daha birçokları da var. Ben, ihtiyaç olduğu müddetçe burada kalmalarından yanayım. Yabancıların yardımı olmadan hiç bir Afrika ordusu Kuzeyi kurtaramazdı. Mali Ordusu için, yabancı kuvvetlerle beraber savaşmak utanç değil. (...)

Savaş, Mali sınırlarını aşıp bölgeyi istikrarsızlaştırabilir mi? Mali'de yaşananlar, mesela Nijer'de yaşanabilir mi?
Fransa'nın operasyonundan önce, savaşın komşu ülkelere sıçrama ihtimali büyüktü. Daha sonra iş değişti. Askeri operasyon devam ettiği sürece sağlam-istikrarlı olacak. Nijer'de de uyuyan hücreler olduğunu ve orayı da istikrarsızlaştırmayı beklediklerini tahmin ediyorum.

Sizin için, otonomi talep eden Tuaregler ile dinci bir devlet kurmak isteyen İslamcılar arasında bir fark var mı?
Farklı hedeflere sahipolsalar da, İslamcılarla birleşen Tuaregler, benim gözümde teröristler. İslamcılarla işbirliği yapan herkes, bence taröristtir.

Mali aslında -kuzeyde İslamcılar, güneyde Bambara- bölünmüş bir ülke değil mi?
Hayır, kesinlikle değil. Gerçi huzursuzluk hâlâ mevcut -1968, 1989 ve 1991- ama sonunda halk grupları birbirlerini yeniden bulup yakınlaştılar. Güneyde yaşayan çok sayıda Tuareg var ve dediğim gibi, ben uzun süre Kuzeyde yaşadım.

Herşey bu kadar uyumlu ise, neden durmadan ayaklanmalar oluyor?
Bunu yanıtlamayacağım. Mali dışından birilerine sorun. Ayaklanmacılar, dış ülkelerden gelen para ve silahlarla savaşıyorlar. Bu soruyu o ülkelere sormalısınız.

Temmuz (2013) seçimlerinden ne bekliyorsunuz? Kuzeydeki gergin ortam şartları altında seçim yapılabilir mi?
Gayet tabii yapılabilir. Seçim konusunda Mali'nin kuzeyi değil Bamako önemli. Umarım ülke, hakettiği Başkana kavuşur. O, Mali'nin milli çıkarları doğrultusunda düşünüp hareket etmeli.

Kim olursa olsun, seçilen Başkan'ı kabul edecek misiniz?
Evet. Dışarıdan kimsenin karışmadığı özgür ve adil seçimler istiyorum. Bunun mümkün olacağını düşünüyorum. Ben politikacı değilim. Siyasi bir makam elde etmek isteseydim, bunu darbenin ardından yapabilirdim. Subay olarak, bu ülkeyi korumak diye bir andım var. Mali'de ordu olmadan demokrasi olamaz.