Dünyada/Türkiye'de tarihe bakışın değişim nedenleri ve Devrim fikrinin yeniden doğuşu

Yeni bir dönem başlıyor ve bu dönemde, eski düşüncelerle yola devam etmek mümkün değil. Artık yeni şeyler söylemenin, geleceğe umutla bakmanın ve en önemlisi, Sol kökenli tartışma kültürünü yeni bileşenlerle zenginleştirerek yeniden kurmanın vakti.
Bu vesileyle burada bir dizi yazı yer alacak. Belki kısa aralıklı olmayacaklar ve araya başka kısa yazılar da girecek. Ama, Türkiye'de yaşanan son 25 yılı yeniden tartışıp yorumlamaya ve Türkiye'ye hakim olduğu halde çökme amareleri gösteren islami idarenin ardından kurulacak yeni Türkiye'yi konuşmak gerekiyor. Yaşananlar, dünyada yaşanmış ve yaşanacak olanların bir parçası. Bu nedenle dünyaya bakışın genişlediği ve olaylara çok daha geniş ve derin bir perspektiften bakmayı gerektirdiği günümüzde, buna uygun davranmak zorundayız.
İlk yazımız, uzunca bir süre insanlara ilham olan Devrim fikrinin nasıl ve neden terkedildiğini ve bu fikrin günümüz koşullarında nasıl yeniden doğmakta olduğunu ve sağlıklı bir gelişme sergileyebilmesi için onu nasıl tarif etmemiz gerektiğini konuşacağız. İslamcı idarenin üzerinde durduğu konjonktürü iyi anladıkça, ondan kurtulmak ve yeni Türkiye'yi kurmak da kolaylaşacaktır. 
İslamcı İktidarın üzerinde oturduğu ve pek ciddiye alınmamış bir konuyu da bu vesileyle incelemiş olacağız: "Resmi tarihin katli".
Olay, sadece Türkiye'de değil Dünya'da da yaşandığı (Fransa'da 1975'de başladığı) için, entelektüel anlamda her zaman Avrupa'dan doğrudan etkilenen Türkiye'nin, farkına varmadan bu konuda nasıl etkilendiğini ve Cumhuriyet'in kurucularına ve Atatürk'e karşı 1990'larda yükselen "Alternatif tarih" zihniyetinin aslında hangi temele dayandığını ve bu temelin başlangıçta hiç yabana atılmayacak bir şey olduğunun neden anlaşılmadığını anlatacağız...

(Yeni yazı hazırlık aşamasında)

Teolojik politikanın seküler politikaya meydan okuyuşu ve bir sonuç

Türkiye, son otuz yıldır, dinden tamamen ayrı düşünülen laik politikaya meydan okuyan, din referanslı bir politika türünün yükselişine şahit oldu.
Necmettin Erbakan ile marjinal bir hareket olarak siyaset sahnesine çıkan "Siyasallaşmış Teoloji", özellikle 1990'lı yıllarda sağlam bir yükseliş yaşadı. 2000'li yıllardaki iktidar döneminde, bu anlayışın fikirsel albenisi azalsa da, iktidar gücünü kullanarak bu durumunu gizlemeyi başardı. AKP İktidarı, ülkeyi ele geçirdiği ve devleti kendine göre yeniden tanzim ettiği de söylenebilecek teolojik politik anlayışın Türkiye'deki son ifadesi oldu. Türkiye'de yaşanan, bir tür "Siyasallaştırılmış Teologlar (İmam Hatipliler) devri"dir. Ama 2010'lu yılların, aynı zamanda siyasallaşmış teoloji (veya teolojik politika) anlayışının çöküş dönemi olduğu da görüldü. Siyasi teolojinin, "dinsiz" seküler politika ve politikacılardan daha temiz ve daha isabetli olduğu (çünkü Allah'la ilişkili, O'nun bir çeşit "ifadesi" olduğu vs.) efsanesi çöktü. AKP, ne sekülerlerden daha isabetli ne de daha temiz çıktı. Tam tersine... Bu yazıda "Teolojik Politika" diye de adlandıracağım sözkonusu siyaset ve düşünce tarzının seküler politikadan çok daha isabetsiz ve güvenilmez bir şey olduğunun anlaşılması bakımından AKP dönemi önemli bir rol oynamıştır. Artık bu siyasallaştırılmış teoloji devri sonrasına hazırlanmak, post-muhafazakar dönemin yeni Türkiye'sini konuşmak gerekiyor. Ama önce teolojik politikanın ne olduğunu anlamak gerek.
Teolojik politika, sadece İslam dinine özgü birşey değil. Ama 21'inci yüzyılda teolojik politikanın bir numaralı öznesi, kendini İslam dinine dayandıran İslamcılık türleriydi.
Türkiye'de son döneme "İslam'ın yükselişi" veya "İrtica'nın yükselişi" gibi (bakan kişiye göre değişen!) çeşitli adlar yakıştırıldı; ama konu sadece Türkiye ile sınırlı olmadığından, çok daha geniş bir perspektiften incelenmeyi hakediyor. Politikayı dini referanslara dayandıran anlayış, özellikle 1990'larda tüm dünyada yükselen değerdi -şimdi, etkisini yitirirken, cidden tartışılmak zorunda.
Türkiye, teolojik ve seküler referanslı politika türlerinin çatıştığı en önemli ülkelerden biridir. 
Teolojinin politik alana dönüşüne, nedeni hakkında asla cidden kafa yorulmadan karşı çıkıldı Türkiye'de -ama teoloji bu alana hanidir dönmüştü. 60 yıllık "Muhafazakar Partiler" devri, teolojinin politikaya kademeli olarak dönüşünün ve bugünün altyapısının hazırlandığı, muhafazakar partilerin oy için istismar ettikleri bir alandı ve haala öyle. Teolojik politikanın bugün geldiği aşama, hızlı bir dejenerasyondur.
16'ıncı, ama esasen 17'inci yüzyılda Avrupa'da Hristihanlık dinine dayandırılan (teolojik) politika türünü eleştirerek ortaya çıkan seküler politika da, 21'inci yüzyıl arefesinde belli bir sistemsel bozulma yaşadı. Teolojik politikanın bu alana dönüşüne, seküler politikanın bu dejenerasyonu zemin hazırlamıştır. Ve konu, "Müslümanlar çalıp çıpmaz" meselesinden çok ötedir.
Teolojik politikanın eksikleri yanında fazlalarını da göz önünde bulundurmak, seküler ve teolojik politika türlerinin ikisinden birini tamamen reddedip diğerini göklere çıkarmamak gerektiğinin önemini de açıklar. Bu kategorilerin her birinin kendi içlerindeki nüans farklarının önemli olduğunu da söylemeliyim.
Seküler politika, aldığı kararları, Hristiyanlık (veya Müslümanlık) dinine dayandırmak gibi bir düşünceye sahip olmayan, halkın kendi kendini yönetip kendi kendine kararlar alması gerektiği, (Demokrasi) temel düşüncesinden yola çıkar. Seküler siyaset, insanı bu konuda ergen/yetişkin sayar ve tanrısal otorite adına politika yapılmasına karşı çıkar -ki bunun somut bir nedeni vardır.
Teolojik politika, tanrısal/Tanrı'nın otoritesi adına -Onun iradesine uygun olarak- politika yaptığı iddiasındadır, ve bu nedenle kararlarına bir gerekçe göstermek zorunda "değildir". Bu (genellikle) "şaşmaz bir kişilik"te ifadesini bulan teolojik mantık, "tanrısal kişilik, Allah'ın gölgesi vs." olmak iddiasındaki "Hükümdar"ın mantığıdır. -Yani demokrasinin ruhuna tamamen aykırıdır.

Seküler politika ise, belirsiz "Tanrısal irade" yerine, somut nerenler arar.
Din ile teolojik politikayı, birbirinden ayrı şeyler olarak değerlendirmek zorundayız. (-Hayatın her alanını tanzim etmeye kalkan, teolojik politikaya yatkın İslam dinini ve Museviliği, özellikle demokratik politikanın dışında tutmalıyız...)
Din, "insanlara olan bir durum" ile ilgili kültürel/yerel bir şeydir, mesela gelecek korkusu (sığınma/korunma ihtiyacı), bütünü değerlendirebilecek bilgiden ve bakış açısı geliştirmekten yoksunluk (bütüncül bakış açısı eksikliği) ve bir toplumun kollektif bilinçaltı gibi durumlar, dindarlığı ve dozunu belirlemekte etkindir.
Teolojik politika, din referanslı olmasına rağmen bir akıl meselesidir ve buna bir yere kadar "Seküler akıl" da diyebilirsiniz.
Ama siyasallaşmış teoloji (veya teolojik politika), din gibi bir "durum"dan ziyade, bir "etkinlik"tir. Bu etkinlik, kendini ve yaptığı işlerin doğruluğunu, tartışılamayan bir otoriteye, Tanrı'ya/tanrısallığa dayandırır. Burada teolojik politikayı güçlü kılan şey, yaptıklarına bir gerekçe bulmadan keyfi davranabildiği halde, buna gelecek eleştirileri, "Tanrı'nın kitabına uygun" diyerek savuşturabilmesidir -tabii insanlar bu politika tarzına "inanmayı" sürdürdükleri sürece.
Seküler politika tarzı, elbette gökten zembille inmemiştir ve belli bir Tanrı anlayışından doğmuştur -bu doğaldır da, çünkü eski çağlarda tüm dünyada siyasi mantık, bir şekilde din/inanç referanslıydı.
İnsan, kendisi tarafından yaratılmadığına emin olduğu bir dünyada yaşadığının bilincine vardıktan sonra, içinde yaşadığı dünyaya bir bütün olarak bakıp onu anlayabilmek için bir tür bütüncül bakış açısı geliştirdi ve bu, dinin sunduğu bütüncül bakıştı. En ilkel şaman pratiklerinden teist dinlere ve Budizm gibi tanrısız dinlere kadar inancın yetişkinler üzerindeki ilk önemli etkisi budur. Doğru veya yanlış, din, dünyaya basit bir bütüncül bakış açısı sunar. Seküler anlayış, İnsana maddi boyutta, dinlerin tamamından daha geniş ve detaylı bir bütüncüllük sunarak, dinlerin bu konudaki tekelini kırmış görünmektedir. Ama seküler maddeciliğin büyük eksikliklerinin olduğu, insanın duygusal/sezgisel/hayal alanını kapsamadığı ve seküler politikaya can veren maddeci sistemin krize girmesi, dinlerin basit izahlarını yeniden gündeme getirmiştir.
Seküler politika anlayışı da, belli bir Tanrı tasavvurundan doğmuştur. Eski Yunan dinlerinde Tanrılar, Olimpos dağına çekilip, insanların kendi kendilerini yönetmelerine izin vermişlerdir. Ama Tanrılar insanların işine pek karışmasalar da oradadırlar, insanları gözetlemektedirler. Yunanlı filozofların yaptığı iş, "Tanrıların sırlarını keşfedip, insanların yararına kullanmak" mantığını kurmaktır. Eski Yunan Mitolojisi, bu anlayışı destekleyen çok sayıda olay içerir. Yunanlı filozofların bir gözleri işlerinde, bir gözleri de Olimpos dağındaydı. Tanrıların rızasıyla insanların kendi kendilerini yönetmeleri anlayışı, laik siyaset anlayışının da kökeni sayılır. (Buna rağmen, "herşeyi harekete geçiren" bir "hareketsiz ilk neden" vardı ve bu Tanrı'ydı, herşeyi Tanrı'nın başlattığı kabul ediliyordu)
Teolojik Politika'nın avantajı, evrene -kuşkulara mahal vermeyecek ve basit bir şekilde- bütüncül bakabilen bir özelliğe sahip olmasıdır. Bu bütüncüllük, bilginin oldukça düşük dozajda kullanıldığı eski çağlarda, insanların evrendeki yerlerini bilmeleri ve kendilerine o evrende bir yer/yön tayin edebilmeleri gibi önemli bir huzur kaynağı içeriyordu. Teolojik Politika, Tanrı-İnsan-Dünya arasındaki ilişkileri düzenleme iddiasındaydı. Fakat bu basitleştirilmiş bütüncül dünya algılamasının -günümüzün son derece karmaşık dünyasında- önemli sorunları var. Dğnyayı açıklayamıyor. Dünya'yı açıklamak çok zor. Ve bunu bir avantaja dönüştürüp, bir "kolaylık" sunuyor: Eski teolojik izahlar ve onları kabaca günümüze adapte etme denemesi! Tanrısal kökenden geldiğine inanan teolojik Politika, bu nedenle "tek" gerçek tanır ve kendini tek doğru kabul eder, yanındaki herhangi başka bir politika ile ve hatta benzerleriyle uzlaşması mümkün değildir -ve bu haliyle demokrasiyle doku uyuşmazlığına sahiptir, demokratik anlamda bir toplumsal barış kuramaz.
İnsanlar, eski çağlara göre çok daha bilgili ve kendi kendini yönetmek pratiğine bağlıdırlar. Teolojik Politika'nın, "Tanrının gölgesi" ve "Şaşmaz Hükümdar"ları ve onlara biat etmek zorundaki elitinin "şaşmaz" olmadıklarının alenen görülmesi, sadece bir zaman meselesidir. Eski (Hristiyan tipi) teolojik politikanın çöküş nedeni de bu olmuştur. Teolojik politikanın din ile arasında kategorik bir fark bulunduğunu ve seküler politikanın da eski Tanrı tasavvurlarından doğduğunu anlarsak, seküler politikanın (ruhsuz) boşluklarını doldurmak için Tanrı/kutsal tasavvurlarına yeniden bir göz gezdirebiliriz.
Yunanlıların "Dünya'dan elini eteğini çekmiş Olimpos Tanrıları" fikrinin, demokrasi ve seküler düşüncenin ortaya çıkmasında önemli rol oynadıklarını söyledik. Buradan, yeni bir soru sorabiliriz:
Dünyaya/devrana kolay izahlar sunan eski Teolojik Politikanın bu güçlü yanını Seküler Politikaya adapte etmek, ve bu yolla Seküler Politikanın boşluklarını doldurulup Seküler-Teolojik politika çatışmasını sonlandırmak mümkün mü?
Belki bu çatışma asla tam bitmeyecektir, -bitmemesi de iyidir. Çünkü tartışma, diri kalmayı sağlar, ama teolojik politikanın insan doğasına karşı yıkıcı etkisini, bir tür dengeleme girişimiyle önlemek daha kolay olabilir.
Soruyu tersinden de sorabiliriz elbette:
Seküler Politikanın Teolojik Politikaya adapte edilmesi ve bu yolla Teolojik Politikanın boşluklarının doldurulup Teolojik-Seküler tartışmasını sonlandırmak mümkün mü? 
Burada asıl mesele, (birbirinden nitel olarak farklı) bu iki politika türünden hangisinin öncelikli olduğudur. Yaşadığımız dünyada, onun karmaşıklığı ve oluşmuş ortak bilim-teknik dili ve ortak kavramlar adına öncelik Seküler Politikanındır. Ama seküler politikanın zayıf yanlarını teolojik politikaya has özelliklerle tamamlayarak, daha insani ve birleştirici yeni bir (nitel) politika türü/tarzı kurgulamak mümkün olabilir. İnsanlığın gelişmesi açısından, Teolojik yan, çok insanidir, çünkü insanlar hikayeleri severler, olağanüstülüklerden ve hayallerden hoşlanırlar. Burada sorunun aşılması yönündeki adımlardan biri de, Tanrı tasavvuru ile ilişkili.
Dünyadaki dinlere baktığımızda bugün üç temel Tanrı tasavvuru görüyoruz.
1. Dünyanın bir parçası olan, onunla birlikte varolan, dünyayı da içeren, ama ona karışmaz görünen Tanrı.
2. Dünyadan tamamen çekilip Göğe yerleşmiş, oradan bakan ve dünyada temsilcileri olan bir Tanrı. (Günümüzün Teolojik Politikası, daha çok bu fikre yakındır)
3. Herşeye girişmiş, heryerde ve herşeyde bulunan, insanları bilen ama onlara kendilerini yönetmeleri için özgürlük tanıyan, hatta insanların artık kendi kendilerini yönetmelerini isteyen Tanrı.
Günümüzün Teolojik Politikası, kendi teolojik konteksine/sembollerine uyduğu takdirde ahlakı ve temel insani değerleri bile takmayan (bu barbarlığı da, "Ama Tanrı'nın dini böyle diyor" lafıyla gerekçelendiren) bir yapıyı savunabildiği için, neden olduğu sosyo-psikolojik tahribatın sonuçlarını hesaplayamıyor, çünkü seküler bilimin, "ahlaklı olmanın yaşamsal önemi" konusundaki somut kanıtlarıyla ilgilenmiyor. Teolojik Politikanın yıkıcı yanı, hayatı değişmez dini dogmalardan ibaret sayması ve kutsal kitaplara dayandırdığı, kutsal kitapların türevi olan bir "Nakli Akıl" kullanmasıdır. Teolojik politika, "Nakli Akıl" basitliğinin ve kitlesel egoizminin kurbanı olarak, çok şey gibi, dinlerin de yıkılıp yenisinin kurulması olaylarını da asla anlamamaktadır.
Yukarıda saydığımız üç Tanrı tasavvurundan üçüncüsü, Seküler Anlayışın (teolojik özelliklerle) tamamlanması ve boşluklarının doldurulması açısından önemli bir örnek teşkil ediyor. Çünkü üçüncü tasavvur, bilime de adapte edilebilecek bir yana sahiptir ve bu yolla, seküler bir hayatın sürmekte olduğu dünyanın teolojik boşluklarını spiritüel anlamda doldurulabilmesini sağlayabilir, bunun için gerekli şartları sunabilir. Ama bütün bunlar, teolojik politika ile uzlaşılabileceği anlamına gelmez, çünkü teolojik politika kendisi ile eşit değerde herhangi bir başka politika türüne -gücü yettiği takdirde- asla hayat hakkı tanımaz. Tekrarlayalım: Teolojik politika, "tek ilahi/kutsal doğru"nun kendisi olduğu temel fikrine dayanır.
Seküler Politika, Türkiye'de "Hakimiyet Milletindir" anlayışının kristallenmiş ifadesidir.
Teolojik Politika ise, "Hakimiyet Allah'ındır" anlayışının Türkiye'deki versiyonudur.
Binbeşyüz yıllık Kur'an'ın binbeşyüz yıllık tarihi süreç gözönünde bulundurulmadan, aynen bugüne adapte edilmesi ve bunun "Allah'ın Hakimiyeti" sayılması fikri, aynı Zerdüştlüğün düşüşü gibi bir son yaşayabilir. Çünkü Tanrı'nın hakimiyeti bir tek kitaba da, bir tek dine de sığdırılamaz. Bu, Tanrı'yı küçültmek, aşağılamak anlamına gelir.
Teolojik Politika, Tanrı'dan ziyade O'nun adına ve prestijine ihtiyaç duyar. Tanrı somutsa, bunu yaşama yeniden adapte edebilmek, O'nu bilimle çelişmeyen şekilde hayat içinde yeniden tanımlamaktan geçer -ki teolojik politikanın asla yapamayacağı bir şeydir. Çünkü teolojik politika erbabı, Tanrı'yı da sadece ona özel bir yüce varlık sayar. Tanrı, sadece onun Tanrısı'dır, diğerlerinin değil. Teolojik politika, Dünyada neden farklı dinlerin/inançların olduğunu bile anlamaktan acizdir, zira kendisi dışındaki herkesin dinsiz olduğu fikrindedir. Teolojik Politika'nın etkisizleştirilmesi, onun Tanrı'nın adını ve prestijini kullanamaz hale getirilip etkisizleştirilmesi demektir ve bu da ancak, seküler alandaki spiritüel boşluğun bilinçli bir şekilde kapatılmasıyla mümkün olabilir.
Tabii bu iki politika türünün sentezlenmesinin, geleceğe doğru nasıl bir şekil alacağını en iyi Tanrı bilir!..

Aykırı düşünmek (4) ve 'Cesaret' hakkında

Bundan tam dokuz yıl önce Radikal 'de yayınlanan ilk yazımda, adına "Ekonomistler" denen milletin "son kullanma tarihinin dolduğu"nu yazmıştım, şimdi bu milleti ve adını "Medyada görünen uzmanlar" diye genişletmenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Amerikalı psikolog Philip Tetlock,yirmi yıl boyunca, televizyondaki uzman gazeteci, profesör, ekonomist, analizci-yorumcu'yu incelemiş ve "Uzmanlar"ın gelecek hakkındaki tahminlerinin ne kadarının çıktığı konusunda detaylı bir araştırma sonunda şu sonuca varmış:"Eğer zar atsalardı, daha isabetli olurlardı".(Bu onun sözleri) Şimdi bir adım daha ileriye gidip, şunu da söyleyebiliriz: "Tahminleri maymunlar yapsaydı, daha isabetli olurlardı." (Bu da Jürgen Schaefer'in sözleri)
Şu anda dünyayı sallamaya devam eden sistem krizi -bir ekonomik kriz olarak- başlamadan önce dünyadaki bilmemkaç milyon ekonomist arasında sadece Nouriel Roubini 2006'da "Amerikanın emlak balonu patlayabilir" dediğinde, adamın adını "Dr. Doom" (Felaket tellalı) koymuşlardı. Balon bir yıl sonra patladı.
Tetlock, yaptığı araştırmada, "Uzmanlar"ın bilgisinin, doğru tahminler yapmaları bir yana, doğru tahminler yapmalarının önünde engel olduğunu, sağduyulu cahillerin çok daha isabetli tahminler yapaildiklerini görmüş. Tam da bu noktadan konumuza bir giriş yapıyoruz ve kendini matah sanıp malum trivial bilgiden başka kuş tanımayan kelli-felli uzmanlarn yanında aykırı düşünenlerin neden önemli olduğuna ve aykırı düşüncenin ne demek olduğuna geliyoruz.
Aykırı düşünce, yeni perspektifler açan devrimci düşüncedir ve zırvayla arasındaki temel fark da budur. Zırva, reklamcı budala tipi "yeni birşeyler attıralım" zihniyetiyle ortaya atılan, önü-sonu olmayan hava-cıva baloncuklarına denir. Aykırı düşünce ise, kaldığı yerden kendini üretebilen, tecrübelerle güçlenen, bu özelliği bilimsel/spiritüel temellerle çelişmeyen yeni devrimci düşüncedir. Mesela dünyanın büyük üniversitelerine her yıl sunulan "yenilik" tezlerinin yüzde doksanbeşten fazlası, "içinde yeterince yenilik yok" gerekçesiyle reddedilirken, geriye kalan yüzde beşinin -zaten- hakemli dergilerin uzmanlarının denetiminden geçmiş olduğunu söylemeye gerek var. Çünkü Türkiye'de adına Profesör denen ama uluslararası hakemli dergilerde bir tek makalesi bile yayımlanmamış sürü sepet zevat var ve bunların bir kısmı da mesela "Liberal" sıfatıyla televizyonları şenlendiriyorlar.
Sadece Türkiye'de değil, dünyada da, hiç bir halta yaramadıkları halde "fikrine" başvurulan bilim/dilim adamlarının bir fonksiyonu olmalı elbette -yoksa televizyonlarda sahne almazlar. Bu fonksiyon, tamamen psikolojik. İnsanlar dünyayı açıklarken, emin oldukları, doğruluğuna inanmak istedikleri temel fikirlere ihtiyaç duyuyorlar. Ama aykırı düşüncenin -yani tarihin tekerleğini ileriye doğru çeviren asıl düşüncenin- temel özelliği kuşkuculuktur. Kuşkucu olmanın en büyük zorluğu, insanlığın on bin yıl önce yaptığı tarım devriminden bu yana sosyal bir yaratık haline gelmesi ve çıkıntı değil uyumlu olmayı tercih etmesidir. Stanford Üniversitesinden Gerald Crahtree'nin gösterdiği ve Türk gazetelerine bile yansıyan bir araştırmasına göre insanların hepsi evrim sonunda çok zeki varlıklar olmamışlardır, çünkü bir çit çekip içinde tarım yapmaya başladıklarında yardımlaşmaya başlamışlardır ve avcılar gibi çok hızlı düşünüp karar vermek özelliklerini/melekelerini yitirmişlerdir, yani onun sözleriyle "beyinleri tembelleşmiştir." Bunun bugünkü anlamı şudur: "M.Ö. 1000 yılında yaşamış bir insanı alıp şimdi aramıza getirseniz, dünyanın en zeki insanlarından biri olabilir." Buradan çıkarak şu da söylenebilir: Moğolların dokuz yüz yıl önce bilinen dünyanın -Afrika ve Batı Avrupa hariç- neredeyse tamamına hükmetmelerinin, (onlardan önce de Aşina hanedanından Türk soyluların hakimiyetinin) sırrı işte bu akılda yatar. Bu akıl, "yalnız avlananlara" özgü bir durumdur. (Eski göçebe geleneğinde çit çekip içinde tarım yapan insan türüne "Yatuk" denir. Ve aralarında fark gözetilmez, Yatuk Yatuktur!)
Aykırı düşünenler her zaman azınlık olmuşlardır. (Kubilay Kağanın o zamanlar da onmilyonlarca nüfusa sahip koca Çin'i fetheden ordusu da sadece yüzbin atlı çeriden ibarettir)
İnsanın zaman içinde "sosyal bir varlık" olmaya ne kadar yatkın hale geldiği, hatta bu yolda sürüleşmeye ve koyunlaşmaya meyilli olduğu, deneylerle sabittir. İnsanların çok büyük bir çoğunluğu çoğunluğa uymaya meyillidir ve bunun farkında da değildir -psikologların verdiği ünlü bir örnek:
Aynı uzunlukta paralel çizgilerin bulunduğu sayfaları on kişi arasında dağıtıyorsunuz ve "Çizgiler aynı uzunlukta mı?" diye soruyorsunuz. Deneye katılanlardan dokuzu, psikoloji öğrencisi ve ortada ne döndüğünün farkında, görevleri de, "Hayır, aynı uzunlukta değiller" demek. Üzerinde deney yapılan o bir kişi, elinde tuttuğu kağıtta aynı uzunlukta çizgiler olmasına rağmen önce kuşkuya düşüyor ve sonra, "Evet galiaba haklısınız, aynı uzunlukta değiller" diyor! Çoğunluğa uymak rahat bir durum. Bu durumda beyniniz bile size yalan söyleyebiliyor, yeter ki bedeniniz stres hormonu salgılamaya başlamasın, yeter ki terlemeyin, kızarmayın. Toplum içinde aykırı olmak, eğer ille de "toplum içinde kabul görmek" bağımlısıysanız -ki en büyük çoğunluk böyledir- çok zor bir şey. En başta 'Yalnızlık' demek, hatta depresyon demek, tutuk ve çekingen olmak demek. Ama toplumun tasdiğine ille de mecbur değilseniz, aykırı düşünenler sınıfına dahil olabilirsiniz.
Peki insana eziyet bile verebiliyorsa, neden aykırı düşünelim? Çoğunluğun sırıtarak sorduğu bu sorunun, onlar için -eğer biraz düşünürlerse verebilecekleri- çok açık bir cevabı var: Çünkü tarihin tekerleğini çeviren, insanın tekamülünü sağlayan düşünce, aykırı düşüncedir ve aykırı düşünce en başta cesaret gerektiren bir şeydir. Örnek:
Doktor Ignaz Semmelweis 1848 yılında, "Doktorlar, ceset elledikten sonra başka bir hastayı muayene edeceklerse, önce ellerini yıkamalılar" dedi, tüm doktorların dalga geçtiği biri haline geldi. Doğumlara giren doktorların ellerini yıkamaları halinde anne ölümlerinin yüzde onikiden yüzde ikiye düştüğü kanıtlandığında Semmelweis tımarhanede ölmüştü. Bu adam bugün, "Hijyen'in mucudi" sayılıyor. Ama verilerin ille de çok eski olmasına gerek yok. Avustralyalı doktor Barry Marshall, ülserin nedeninin stres değil bir bakteri olduğunu 1985'de gösterdiğinde onunla da dalga geçtiler, o da kendini önce hasta edip sonra iyileştirerek tezini kanıtladı! Yani koyunluk, bugün de oldukça yaygın bir Yatuk'luk vaziyeti olmayı sürdürüyor!
Aykırı düşünenlere dünya dar edilir, ama onlar aykırılıklarında ısrar ederler. Bunun da bir insanlık kali olduğu anlaşılıyor, çünkü aykırı düşünen kişi, aykırı fikrini söylemeden edemez. Ama çoğunluğun ciddiye almayıp alay etmesine rağmen, yalnızlığa ve depresyonlara rağmen yoluna şaşmadan devam etmek -işte bu, aykırı düşünceyi büyük yapan şeydir. Görünen ve görünmeyen kahramanların harcında da aykırı düşünce vardır.
Bu kar önemli ise, aykırı düşünceyi kurumsallaştırmak mümkün mü? (Bu yazının "yeni" sayılabilecek sorusu da bu aslında)
Barbaros Altuğ gibi bir edebiyat/yazar manejeri olan John Brockman 1991'de bir makale yayınlayıp "Third culture" diye birşey atmış ortaya. Bu fikre göre, çeşitli bilim dallarından bilim adamları/kadınları, ilgili olmadıkları alanlarla ilgilenip, diğer bilim dallarına dışarıdan eleştiriler yönelteceklerdir, bir eleştiri platforumu oluşturulacaktır ve bilimcilerin kendi dallarına daha eleştirel yaklaşmaları sağlanacaktır. En yüksek bilim çevrelerinde yaratıcı/aykırı fikirleri tetiklemesi beklenen bir uygulama -tabii eleştirileri can kulağıyla dinleme kültürüne sahip olunması önşartıyla. Dahiyene fikirlere sahip olmak bir insana hayatında çok nadiren nasip olduğu için onu kışkırtmak için düşünülmüş sağlam bir yöntem. Benim buna ek olarak sunabileceğim önerim de bir zamanlar Almanya'da yazarların uyguladığı bir yöntem.
Yazar Hans Werner Richter 1947 yılında, savaştan sonra tamamen yıkılmış Almanya'da bir yazarlar grubu kurar. Savaş sonrasının ilk yeni siyasi kamuoyunu oluşturan bu grup, yeni Alman edebiyat branşının işlemesinden tutun da yeni Almanya'nın algılarını kurmaya kadar bir dizi ince konuda görev dağılımı yapıp çalışmıştır, nasıl çalıştıkları ile ilgili sağlam bir kitap mevcut. Türkiye'ye de bazı konularda örnek olabilir. Böyle girişimler zaten farklı şekillerde, başladı. (Mesela "Afilli Filintalar")
Aykırı düşüncenin korunup desteklenmesinin ilk koşulu, elbette işleyen bir demokrasidir. Sınırsız eleştiri hakkı ve aralarından beyin fırtınaları estirenler, eleştiriye açık olanlar, bu işin olmazsa olmazlarıdır. Ama aykırı bir fikir ortaya atıp, şaşmadan onun arkasından gitmek, cesaretin soyadıdır. Büyle insanlar dünyaya -şimdi daha çok lazım.

Kaynakça:
Salih Selçuk, "'Milli Ekonomi'lerin ölümü" Radikal, 30.3.2004
Jürgen Schaefer, "Die Kunst des Querdenkens" 2011
Makini Brice, "Research Suggests That Humans Are Becoming More Stupid" Medical Daily, 12.10.2012
John Brockman, "The Third Culture" 1995
Helmut Böttiger, "Die Gruppe 47" 2012

Enformasyon/bilgi kapitalizmi ve Yeni Dünya Düzeni'nin ürettiği insan modelinin iflası

Gerçekten okumadıkları ve inanmadıkları halde Kutsal kitabı ellerinden düşürmeyenler, evrim teorisine karşı çıkıp Yaradılış teorisini savunmak adına ders kitaplarını değiştirirken, bugünkü halleriyle şeytani bir düzenin yarattığı insan modeli/prototipi olabileceklerini düşünmüşler midir? İnsanın Yaradılışı, onun formatlanmasıyla ilgili bir durum olmalı. Ve Neoliberal dönemde formatlanan yeni bir tip insan modelinin ilkesi, "İstediğini yap, ama kitabına uydur" şeklinde özetlenebilecek bir "vecize". Çıkarı için herşeyi yapmayı mübah sayan kapitalist ekonominin bu temel zihniyetini "doğal" sayıp tüm sosyal ilişkilere hakim kılan ve bunu "akıllılık" sayan yeni insan modeli krizde.
Enformasyon/bilgi kapitalizmi, insanların ne dedikleriyle, ne satın aldıklarıyla, nelere ilgi duyduklarıyla, hisleriyle ilgileniyor ve onların bilgilerini borsadaki hisse senetleri gibi kullanıyor, iniş-çıkışlarından para ve nüfuz kazanıyor. Artık duyguların bile borsası var!
Burada bir süre, 'Ekonomik Kriz'den bahsetmiştim, sonra uzunca bir süre 'Sistem Krizi'nden bahsettim, şimdi 'İnsanın Krizi'nden bahsetmeyi düşünüyorum, çünkü "Kendi çıkarın için her haltı ye, istisnasız herşeyi de bunun için kullan" diye özetlenebilecek neoliberal insan modelinin krizi, insanın yeniden şekillenmesiyle ilgili bir durum aynı zamanda -ve krizdeki insan tipine karşı kesinlikle uzlaşmaz bir tavır belirleyip, yeni bir yol belirleyip o yolda ilerlemek, Adem Oğlu ve Havva Kızı'nın bir numaralı görevi haline geldi. Frank Schirrmacher'in deyimiyle,"Toplumların değer sistemlerini tersyüz eden, bir gecede koca ulusların algılarını değiştiren"Enformasyon/bilgi kapitalizminin öznesi sorunlu insan modelinin, sistem tarafından nasıl inşa edildiğini göstermeye çalışacağım. Bu aynı zamanda onun yapı-söküm metoduyla nasıl demonte edilebileceğini ve yeniden şekillendirileceğini de konuşmayı denemek anlamına geliyor.

(Yazı hazırlık aşamasında)