Kahramanlığın dünü bugünü yarını





IMF
'yi kınamak için gösteri yapan öğrencilerin dağıldığına inanamayan polis, onların paşa paşa kaldırımdan yürümelerinden bile kuşkulanmış. 68'liler ve 78'liler, bu kadar uysal değillerdi. Dolmabahçe Sarayı'nın önüne gelen gençler bildirilerini okuyup olaysızca dağıldılar. Ne o? Dünya finans/faiz kurmaylarına karşı azıcık kahramanlık yapmak da mı günah “Müslüman” Türkiye'de?


Kahraman, başkaları için, kendini tehlikeye atarak iyi şeyler yapan kişidir. Bu anlamda kahramanlık,kamusal bir kavramdır. Eski kahramanların mitolojilerdeki ilk örnekleri, olağanüstü işler başaran olağanüstü insanlardı. Masallardaki kahramanlar da böyledir. Halkın kahramanlara duyduğu sevgiyi, potansiyel bir kaynak olarak sürekli yeniden ürettiği, çocuklarına sürekli yeniden aşıladığı anlatılardır masallar. Masallar güzeldir çünkü olağanüstünün olağan sayıldığı, kahramanlığın zafer kazandığı ve masumiyetin ölmediği, hatta dünyaya hakim olduğu bir atmosferi yansıtırlar. İyiliğin ve güzelliğin tüm gücüyle hüküm sürdüğü bir dünyadır masal dünyası. İnsan ruhunun daha çocuktan doğru bir şekilde işlenmesi ve insani/yüksek değerleri içselleştirebilmesi için gerekli arkaplan, önce masallarla (ve tabii müzikle) oluşur. Kahraman olabilmek için önce, o iyi/güzel değerlere şaşmaz bir şekilde inanmak gerekir. İlk kahramanlar bu yüzden Tanrısallıkla bağlantısı olan kişilerdir. Ve o ilk büyük kahraman tipinin son örnekleri Peygamberlerdir. Kuşkusuz daha sonra da büyük kahramanlar olmuştur, ama sonrakiler, ilk kahramanlardan çok daha dünyevidirler.

İlk kahramanlar köyleri, halkları, kişileri, insanın ruhunu kurtarırlardı. Bu konuda insanlar arasında pek de fark gözetmezlerdi. Mesela Sarı Saltık da Balkanlar'da Hristiyan halkı, onlara tebelleş olan bir canavardan kurtarır. Saltukname, kurtulanların da bu kahramanlık karşısında Müslümanlığı kabul ettiğini yazar. Eski kahramanlar, kapitalizmin milliyetçilikler devrine kadar böyledirler. Ayrım yapmadan herkesin yardımına koşan ve hayatı pahasına başkalarının zor zamanında yetişen kişiler..

Kahramanlar, milliyetçilikler devrinde şekil değiştirerek, 'Milli Kahraman' halini aldılar. Gene kurtarıcı özelliğine sahiplerdi, ama 'Milli Dava'lar çerçevesinde yorumlandılar. Bu aşamada kahramanlığın “demokrat”laşmaya başladığını da görüyoruz. Eskiden kahramanlar üstün özelliklere, meziyetlere, yüksek kalitelere sahipti. Oysa yeni milli kahramanların, cephede “düşman”a karşı savaşırken ölmesi kahraman olmalarına yetiyordu. Nitekim kahramanlar için dikilen heykel ve anıtların, kapitalistleşmeyle başlayan milliyetçilikler çağında, ünlü/büyük şahsiyetlerden, askerlere doğru genişlediğini ve orada bittiğini biliyoruz. En son şehit askerlerin anıtları dikildi -Anıt devri, Mahirlere, Denizlere kadar genişleyemedi. Gençliğin Solcu yeni kahramanları, nihayet, "yeni bir ulusal kurtuluş mücadelesi ve sosyalizm" için hayatlarını feda etmişlerdi, bunu halk için yaptılar. Son büyük halk kahramanları onlardı. Anıtlar devri, kahramanlar devriyle birlikte sona erdi -ve bunun farkına pek varılmadı! (Şimdi herkes çok meşgul! Para peşinde koşmaktan yaşamaya ve etrafına bakmaya zamanı yok!)

Elbette milliyetçilikler devrinin milli askerleri de sahici kahramanlardır. Askerler ülkeleri için canlarını vermişlerdir ama bundan birkaç yüzyıl önce aynı şekilde ölselerdi bu sadece “normal” sayılacaktı. Şimdi, eskiden normal sayılan bir şeyin taltif edilmesini gerektiren yeni şartlar var. İnsanların “eşitlik, demokrasi” şartları altında (bunların ne olduğunu da herkes kendine yontarak yorumlayabiliyor) iyiden iyiye “Çağdaş ve de Modern Birey” olması -yeni bir durumdur. Bu insan türünün bugünkü varyasyonu, kahraman olmak falan istemiyor. Sadece tüketmek, zevklenmek, alıştığı işine gidip gelmek vs. ile ilgileniyor. Devlet/millet de onu -aslında- pek ilgilendirmiyor. Devletten ziyade milli devletler ötesi firmaların, para ilişkilerinin ve tüketim odaklı global kapitalist yaşam biçiminin hakim olduğu bir dünya bu.

Kahramanlığı sürekli yeniden üreten eski değerler, mesela masallar, çocuklara pek anlatılmıyor artık. Eskiyle kıyaslandığında ninesinin dizinin dibinde masal dinleyerek büyüyen çocuk sayısı maalesef yok denecek kadar az. Çocuklar televizyonla büyü(tülü)yor. Anne-babalar sabırsız. Çocuğa önce emziği sonra televizyonu dayayıp, onunla uğraşmaktan kurtulmak istiyorlar. Sabır ve iyilik, eski insanların en önemli erdemlerinden, meziyetlerindendi. İnsanların birbirine ayıracak zamanları herzaman vardı -ve o zamanlar kimse bu kadar “Ben” değildi. Şimdi, cebi para gören herkes önemli sayıldığından ve buradan “Birey” denen birşey doğduğundan, kahramanlar da azaldı veya belli dar normlara sıkıştırıldı.

Günümüz dünyasında kahraman olabilmek/sayılabilmek için insanın hayatını mutlaka tehlikeye atması gerekmiyor. Mesela özel uçağını vererek, bir hastanın organ transplantasyonunun zamanında yapılmasını sağlayan bir iş adamı kahraman sayılabiliyor. Veya Somali'deki aç çocuklara para toplamak da kahramanlık sayılabiliyor. Trend, kendinin ve başkasının hayatını -ne için olursa olsun- asla tehlikeye atmamak. Sistemin merkez ülkelerinde kaza/yardım durumlarında insanlar, “kahramanlık yapmamaları” konusunda uyarılıyorlar. Bu nedenle kazazedelerin paşa paşa ölmeyi veya ambulans beklemesi “normal” sayılıyor. Kahramanlığın henüz yeterince “demokrat”laşmadığı, bireyselleşmenin sağlam dikiş tutturamadığı Türkiye gibi ülkelerde ise, kahramanlar çok daha fazla. İnsanlar kendilerini -gerektiğini hissettiklerinde- daha kolay, başkaları için tehlikeye atabiliyorlar. Bu insani meziyet, şimdi artık çok önemli.

Kahramanlığın nasıl bitebildiği ve bunun sonucunun ne olduğuna en “canlı” örnek, galiba 1964 yılının Amerika'sında New York'ta yaşanan bir olay. 38 komşusunun gözleri önünde bir kadın ödürülüyor ve olaya tanık olan bir tek kişi bile kadına yardım etmiyor, üstelik polise de telefon etmiyorlar. Modern kapitalist “Birey”in vardığı yer burası. Kapitalist “özgürleşme”nin “bireyleşme”nin bir de böyle bir yanı var. İnsanı “canı tatlı”, “özel!” ve “Ben var ya Ben!..” yapıyor.

Başkaları için hayatını tehlikeye atmak bir yana, rahatını bile bozmak istemeyen bir yumuşakça türü, bir hominid oluştu. Sisteme özgü bu tip insanların Türkiye'de (ve diğer “az gelişmiş” ülkelerde) başka bir türü daha var ki, bunlar hominid'lerden de beter. Bu tipler hayatlarında en ufak bir riske girmemiş, okullardan sonra babaları/torpilleri/partileri sayesinde iş sahibi olmuş, hatta karılarını bile tanıdıkları aracılığıyla bul(dur)muş, markacı, tüketici, ama ille de Batılı/Avrupalı, dünya vatandaşı falan sayılmak isteyen tipler. Bunlara Türkiye'de bir de İslamcı versiyonları katıldı. Onlar da “kendi islami hayatını yaşayan (?) Modern dünya vatandaşı” olma havasındalar. Yani tavşanın suyunun suyu. Çoğu, Üniversiteden sonra doğru dürüst roman bile okumamış (İslamcılar çok daha fazla okuyor), ama dört yıl okudukları okul kitaplarıyla ve kırık İngilizceleriyle allame olduklarını sanıyorlar. Bunların İslamlı ve İslamsız türü, -her ikisi de “Çok çağdaş” sayılmak istiyor. Çünkü ambalajları öyle. Ayrıca turist olarak her yere gidip dünyaya aval aval bakabiliyorlar. (On yıl kadar önce beni şok eden bu tip bir Türk “Modern Birey”i, bana siteleri, gökdelenleri falan gösterip şöyle demişti: “Bir de bizi Avrupa'ya almıyorlar...” O gökdelenlerden Kenya'da da var! Kenyalıları da Avrupa'ya almıyorlar. Hem sen önce bi' Türk ol bakalım.)

New York'daki olay örneğine dönersek; sosyo-psikolog John Darley, bu tip olaylarda tanık sayısının çokluğunu, kurbanın dezavantajı sayıyor, ama asıl konuya hiç girmiyor (Die Zeit gazetesi 24.9.09). Konu, -kahramanlık bir yana- insanların nasıl bu kadar “rahat” (yani vicdansız) olabildiğiyle ilgili.

Sistemin bu orta tabakası, anlık/dönemsel rahatları için şimdi, 'Bana dokunmayan yılan bin yaşasın' mantığıyla korku içinde, ekonomik durumun düzeldiğinin müjdelenmesini bekliyor (-tabii o, her düşüşten sonra defalarca müjdelenecektir!) “Finans krizi bitsin de ele güne rezil olmadan işimize devam edelim” diye düşünüyorlar. (Vesileyle hem yılana sarılmış oluyorlar hem de “elalemin ne dediği”ne... O elalem, sizin hakkınızdaki fikrini sizin maddi durumunuza endekslediyse, gerçekte size hiçbir zaman dost olmamıştır zaten!)

Herkesin kendine “Müslüman” olduğu “Birey” adacıkları atmosferinden kahraman çıkmaz. Oysa şimdi, kahramanlara eskisinden çok daha fazla ihtiyaç var. Dünya muazzam bir dönüşüm dönemine girdi ve dönüşüm, bugünün kahraman üretmeyen yumuşakçalarının keyfiyle yapılabilecek gibi bir şey hiç değil. Bir halkın en korkunç duruma düştüğü zamanlar, kahramanların azaldığı ve kendi rahatı için her herzeyi yiyebilecek samimiyetsiz korkak “Birey”lerin çoğaldığı zamanlardır. Günümüzde bir diğer kötü durum da, yakın zamana dek alışıldık (mesela 'Milli') çerçeve dahilinde savaşmış madalyalı resmi kahramanların özellikle küçümsenmesi ve aşağılanmasıdır.

Günümüzde, neoliberalizmin milli devlet düşmanı yaklaşımlarını Sol diye satmaya kalkan, (neo) Liberal Üçüncü Dünya aydınları, nedense kraldan çok kralcı, kapitalistten çok kapitalistçiler. Üstelik bunu açıktan dağil, sinsice yapıyorlar. Daha “ilginç” olanı da, neoliberal statükoya ve iktidara sırtını dayayıp, milli/madalyalı kahramanlara haksızca saldırarak demokrasi “kahramanlığı” taslanabileceklerini sanmaları!.. Bu bir tür, 'Herkesi kör alemi sersem sanmak' olayıdır. Böyle durumlarda evrensel normlar/değerler mutlaka devreye girer. Çünkü para ve ahlaksızlık gibi, evrensel değerler de globalleşmiştir artık. Mesela bir Avrupalı oturup bir rapor yazar ve sahte “demokrasi kahramanları”nın ipliğini dünya pazarına çıkarıverir. Ulus/milli devletlerin kahramanlarını -bugünkü olağanüstü şartlar altında, kulislerde olmayacak ihtimaller konuşulurken- ne Avrupa'da ne de başka bir yerde kimselere yedirmezler.

Neoliberal dönemlerde kahramanlığın alabildiğine küçümsendiği malum. Çünkü kahramanlık, devletler ötesi neoliberalizmin düşmanı olan ulus/milli devletlerin patronajındadır bugün de. Bunun günlük “teorisi”ni yapmak da, kahramanlarla dalga geçmek de kahramanlığı küçümseyen koyun ruhlu neoliberalizm için çok normaldir. Çünkü kendi aklı olmayan Üçüncü Dünya koyunları, başlarındaki 'merkez ülke koyunları'nın aklına çok güvendikleri için onların peşinden uçurumdan da atlarlar. Hatta atlamayanları eleştirirler. Koyunluk bunu gerektirir!

Şu anın dünyasında bir halkın kahramanlık ruhuna saldırmak, asla ve kat'a bağışlanamayacak sosyo-psikolojik bir suçtur.

"Sonsuz özgürlük" şafağında aşkın ölümü!






A
rkadaşımın kalbi kırık. Sevgilisinden ayrı. Durum kritik... İstanbul'un Sarayburnu'nu ve Boğaz'ı gören bir yerinden, yükseklerden, ışılışıl Anadolu yakasına bakıyor. Önündeki kocaman şarap bardağından bir yudum alıyor. "Adamın sesini duymam bile beni tahrik ediyor" diyor. "Ama bana mesefeli şimdi." İç geçiriyor. "Sanki Cennet hemen orada, uzansan tutabilecek kadar yakın, ama sana yasak.." Saçlarını g
özlerine doğru düşürüyor. Yeni kararmış İstanbul'u seyrediyoruz. Susuyoruz. Uzun aramaların ardından bulunmuş bir aşk bu... "Daha önce aşık olduğumu falan sanırdım. Hikayeymiş onlar. Ama işte hep arıyorsun... Hep daha iyisini arıyorsun, daha iyisini bekliyorsun. Bunun için hem fırsat hem de imkan var... O arayış içinde birşeyler yitiriyorsun. En kötüsü, yitridiğinin farkına varmıyorsun -Ta ki gerçek aşk başına gelinceye, neyin ne olduğunu sana hatırlatıncaya kadar." Bana bakıyor. Gözleri yaşlı, pırıl pırıl. "Ne dersin aşk ölüyor mu? Hem de biz farkına varmadan?.."

... Elbette Hayır!...

Onun izni ve isteğiyle daha önce konuştuğumuz bir konudan bahsetmek istiyorum...

Burada çok kısaca değinmiştik; Türkiye'd
e anlatmak biraz zor olacak belki ama (yukarıda sözünü ettiğim arkadaşım da Türk değil zaten), "Gelişmiş dünya"da 'Fazla Özgürlük' diye çok önemli bir sorun yaşanıyor. -Daha doğrusu, bunun nasıl önemli bir konu olduğunun yeni yeni farkına varılıyor. Geçen yıl yitirdiğimiz Amerikan edebiyatının en büyük yazarlarından David Foster Wallace'ın bu konuda tuğla gibi kalın romanları var. Konu Türkiye'de konuşulmuyor, belki yakın gelecekte de pek konuşulmayacak -fakat bu, Türkiye'nin önemli bir avantajıyla ilgili: Türkiye "geri kalmış" bir ülke!

Gelişmiş ülkelerde (modern anlamda) Özgürlük, bir temel değer ve oralarda yaşayan insanlar için bir zorunluluk haline gelmiş durumda. Yani herkes -kişisel prestij açısından da- özgür olmak zorunda. Modern özgürlüğün karşılığı kantitatif/nicel bir (çokluk) "değer"le ilgili. "Daha çok" diye özetleyebileceğimiz bu anlayış, hiçbirşeyle yetinmeme temel anlayışından yola çıkıyor. "Bunun ne gibi zararı olabilir? Her insan daha fazlasını ister" diyenleri (mesela sonradan görme İslamcıları) duyar gibi oluyorum. Yetinmesini bilmeyen insan (ruhu) hastadır. Bu çok eski bir kural. "İnsan daha fazlasını ister" mantığı, -belli bir tür modern "sınırsızlık"ı anlatması bakımından- sakattır ve genelleştirilemez (yani bugün genel kabul görmesi tarihte çok yeni bir fenomendir) "Sürekli daha fazla" mantığının, bütün kültürlerdeki adı açgözlülüktür, görmemişliktir, çiğliktir, (hatta hırsızlıktır). Ayrıca bu yolla sadece stres sahibi olunduğu ve asla mutlu olunamadığı bilinmektedir. Ama modern yaşam tarzı, etraf ("Komşular, akrabalar ne der?" cinsliği) insanlara -hiçbirşeyle yetinemeyen, hep "daha iyisini" (?!) arayan- bir huzursuzluk türü empoze ediyor. Bu da ilerilik/uygarlık sayılıyor -Tüketim toplumuna uygun bir mantalite.

Burada kısaca değineceğimiz sorun, modern tüketim toplumlarına özgü garip bir abartıyla ilgili. Günümüzün "ileri" "modern" insanı, -ona göre- artık hiçbir sınırın olmadığı, her şeyin mümkün göründüğü bir dünyada yaşıyor. Mesela internetin sınırsız iletişimi mümkün kıldığı, sayısız insanla tanışma ihtimali/imkanının olduğu bir dünyada, "ileri" sanılan bu daldan dala atmosferine herkes kendince uyuyor ve yolda bir yerlerde masumiyetini yitirerek düşük modlu bir "aşklar" dünyasında yaşamaya başlıyor. Sevginin tükendiği sınırsız bir dünya! Fakat konumuz kesinlikle aşkla sınırlı değil. İnsanlar, kendi iradeleri tarafından terörize ediliyorlar. İradeleri onlara, "sürekli daha fazla, daha çok" diyor. Daha çok gezmeli, rekorlar kırmalı, daha çok ve derin aşklar yaşamalı, daha fazlasına sahip olmalı, daha pahalı bir arabaya binmeli, bir ev daha satın almalı vs... İşin en öldürücü yanı, bunların mümkün olması! Sistem insanlara, bunlara sahip olabilecekleri imkanlar sunuyor. Mesela orta halli bir Avrupalı, teorik olarak bunların hepsini yapabilir (en azından yapabileceğini düşünebilir) ama bu yolla mutlu olunmadığını çok sonra, ruhunu tüketince anlıyor.

Çokluk anlamında "özgürlük" sonsuz hale geldiği anda yitip gidiyor. Böyle bir "özgürlüğü" taşımak zorunluluğu, özgürlüğü ortadan kaldırıyor. Özgürlük, bir zorunluluk olamaz. Konunun püf noktası da burada.
"Eskiden, bugünkü imkanların onda birine bile sahip değilken mi daha mutluyduk, yoksa şimdi mi mutluyuz?"
Bu soruyu kendine ve etrafına soran herkes, eskiden insanların çok daha mutlu olduklarını, birbirleriyle yarış köpeği gibi yarışmadıkları zamanlarda hem diğerlerine hem kendilerine daha saygılı olduklarını, eskiden mutluluğun daha doğal bir hal olduğunu ve bunun için mutlaka yarışmak/koşturmak gerekmediğini anlıyorlar. Çünkü insanlar belli şeylerle yetinmeyi biliyorlardı. Burada 'tahammül' de devreye giriyor ve 'sorumluluk' ile kardeş olduğunu hemen belli ediyor. Kaldır-at toplumunun damarlara kadar girişmediği zamanlarda insanlar tahammüllüydü, ilk kavgadan itibaren başka sevgili/eş aramıyorlardı. Şimdi aramak/bulmak imkanı çok ve bu da insanları genel bir mutsuzluğa sürüklüyor. Eskilerin 'mantık evliliği'nin Avrupa'da -utandıklarından dikkatli bir şekilde- yeniden konuşulduğunu söylesek, Türkiye'de gülümsemeyle karşılanabilir. Modern anlamda "sınırsız imkanlar/özgürlükler", sınırsız arayışlar/beklemeler anlamına geliyor -o hale geldi- ve insanlar hiçbirşeyle yetinemez oldu. Hergün (reklamlarla da pompalanan) "Ben daha iyisine layığım" mantığı, sadece huzuru ve mutluluğu değil sevgiyi ve aşkı da bitiriyor. Çünkü bu arayış -mantığı gereği- sonsuz. Ve asla tatmin olmuyor.

Tekniğin insanın hayatını kolaylaştırdığı saçmalığı iflas ettiğinde, büyük bir hayal kırıklığı yaşanmıştı. Sınırsız iletişimle artık kimsenin yalnız kalmayacağı teorisi de iflas etti (insanlar daha da yalnızlaştılar) -bir hayal kırıklığı daha. Eski Solcuların bile bel bağladığı (neo) liberal kapitalizmin iflası, bunların üzerine tüy dikti. Artık kimse kapitalizmin geleceğine inanmıyor. Bu da hayal kırıklığı. Modern sanat ve sanatçılık üzerinden mutluluk da tam bir hayal kırıklığı artık. Yok! Galiba tam bir kabus (Sanat diye sergilenen çöpleri -sadece bir kereye mahsus olmak üzere gidin bienallerde falan görün- herkese öneririm. İbret olması için). Şimdi, sistemin sunduğu türden "özgürlüğün" insanları ne hale getirdiği görülüyor. Bu da son hayal kırıklığı. Ama bütün bunlar, sanki insanın modernizm hastalığından uyanıp iyileşmesi için bir tür şok tedavisi gibi... Acı çekiliyor ama boşuna değil bence!..

(Bak böyle teorileri o da biliyor zaten. Onun sevgilisini geri getiremedikten sonra boş laf bunlar!..
Ne yapmalı.. ne yapmalı.. ne yapmalı...)

Füze kalkanı konusu ve patlayıcı bir atmosfere doğru




B
ush'un Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ne konuşlandırmak istediği 'Füze Kalkanı' projesini rafa kaldırdığı söylenen Obama'nın, daha ucuz ve etkili bir füze kalkanı üzerinde çalıştığı söyleniyor. Aslen gemiler üzerine konuşlandırılacak bu yeni kalkanın kara ayağının Türkiye'ye kurulma fikri, çok tehlikeli.

Şimdi burada alıntıların kaynağını sonraya erteleyerek söylememiz gerekirse: Öznesi Rusya/Çin ve ABD olabilecek bir (petrol) paylaşım savaşının -kehanetlerle de tarif edilen- en büyük felaketinin Polonya ve Çek ülkesinde yaşanabileceği söylenegelir. Çünkü ilk petrol paylaşım operasyonu, yani ABD'nin bahaneyle Irak'ı işgal edişi ve çok uluslu bir Nato gücünün Afganistan'ı kontrol altına alışı vs., başarısızlıkla sonuçlandı. Şimdi
ekonomik krizin derinleşmesi halinde, aynı/benzeri "operasyon"u Rusya/Çin'den bekleyebiliriz. Petrol tükeniyor, büyümeye odaklı ekonomilere yetmiyor. Çin, parçalanmadan şimdiki durumunu koruyabilmek ve neoliberalizmin yeni merkezi olarak yaşabilmek için petrolü kontrol etmek zorunda. Rusya ve Hindistan, belki Japonya, Batı'nın dünya hakimiyetine son vermek için, ABD'deki yeni bir ekonomik çöküntüyü, bazı "aktif" girişimler için kullanabilirler.

ABD'nin, Füze kalkanı merkezini Doğu Avrupa'dan Türkiye'ye kaydırılmasını takip edebilecek durum konusunda -hem de İstanbul'dan da bahseden- bir kehanet mevcut. Buraya yazmayacağız. Fakat şu kadarıyla yetinelim: Polonya ve Çek Cumhuriyeti'nin yaşaması muhtemel felaketin bir benzerini Türkiye yaşayabilir. Bir savaş olursa Türkiye, Rusya ile karşı karşıya gelebileceğini, cephe ülke olabileceğini hesaplamalı.

Son zamanda artık bir sır olmaktan çıktığı üzere, Amerikan Doları'ndan yeni bir tür kaçış başlamış bulunuyor. Çinliler, dünyanın en büyük Dolar rezervine sahip ülke olarak, Dolar rezervlerinin en azından bir bölümünü elinden çıkarmak istiyor. Japonya da benzeri bir adım atmak üzere ve Çin ile bir tür AB kurmayı tasarladığına dair işaretler var. Hatta ABD elçiliklerinin Dolar'ı ellerinden çıkartmak üzere bazı ticari girişimleri doğrudan destekledikleri kulislerde konuşuluyor. Artık herkesin aşina olduğu asıl sır şu: Dünya ekonomisinde asıl balon, ABD'nin "Şirketleri kurtarma balonu" her an patlayabilir. Eğer patlarsa, ABD bir anda korkunç bir durumla karşı karşıya kalacak ve tüm dünya ekonomisi etkilenecek. Bu etki, dünya ekonomisinin çökmesine bile neden olabilir. Gazete basar gibi para basan ABD hükümetinin son çaresi, yüzmilyarlarca naylon Doları batık firmalara dağıtmak oldu. Bu paraların bir değeri -yani reel karşılığı- yok. 2007/2008 krizi, reel ekonomiyi fazla etkilememiş, ekonomi yoluna devam etmişti. Fakat son balon patlarsa, bunun reel ekonomiyi doğrudan vuracağı kesin. Hatta, 1970'li yıllardan beri balonlar ve krizler arasına gidip gelen döngünün kırılıp sona ermesi ihtimali de var. Çinliler, Japonlar, Ruslar ve Avrupalılar bunu biliyorlar. Herşey ortada. Kapitalist yoldan bir çare henüz bulunmuş değil. Bulunsa da, çarenin kendini çabucak tüketmesi olası -tıpkı firme kurtarma operasyonlarında olduğu gibi.

Bu arada kimsenin pek dikkatini çekmese de Avrupa'da, orduların iç ayaklanmalara karşı hazırlıklı olmalarını sağlayan bazı yasalar çıkarılıyor. İlk defa Avrupalı bazı genelkurmay başkanlarının seslerini duyuyoruz. Bütün bunlar, 60 yılın ardından ilk olma özelliğine sahip. Türkiye'de, yukarıda sözünü ettiğimiz ihtimallerin bilindiği intibaı bizde mevcut, ama bu ihtimallere karşı ne yapılacağı konusunda tam bir boşluk hüküm sürdüğü görülüyor. Konunun enine boyuna/cidden konuşulduğunu ummak istiyoruz. Bu fırtına öncesi sessizliğini, düşmanlıkları bir kenara bırakmak için kullanmak akıllıca olacaktır. Ama bu durum, AKP iktidarını ilk fırsatta iktidardan indirmek opsiyonunu kesinlikle dışlamamalı. AKP, Türkiye'nin felaketi olabilecek kadar tehlikeli bir tek adam partisi. "Kervan yolda düzülür" mantığıyla "Kürt Sorunu"na yaklaşmak mümkndür (çünkü böyle bir "Sorun" yok. Sorun başka yerde ve eski gaddarlıkların tamiriyle ilgili). Ama önümüzdeki dönemde "Kervan yolda düzülür" mantığıyla çarşıya bile gidilemez. Uyanmak şart. (Uyanmayan kabusla uyanır) Ayrıca basının özgür olması ve konuşması şimdi çok önemli.

ABD, kötü duruma düşmeden önce, yeni bir savaş kışkırtabilir. Hatta bunun için İsrail öncü de olabilir. (İran'ın da savaşa ihtiyacı olabilir) Bir provokasyon derhal cevabını bulacaktır. Çünkü kapitalist çöküntülerden korunmanın son yolu her zaman savaş olmuştur (ama global kapitalist ekonomiyi artık bir dünya savaşı bile kurtaramaz). Türkiye'nin böyle bir atmosferde, bir Nato üyesi olarak müttefiklerinin yanında yeralması elbette doğru bir yaklaşımdır. Ancak fazla angaje olmaması, "savunma" konusunda "merkez ülke" olmaya kesinlikle özenMEmesi, olası bir savaşta hedef olmaması gerekiyor. Hele savaş fırsatçılığına asla kalkışmaması, samimi bir barış ve tarafsızlık politikası geliştirmesi önemli. Stratejik sığlığı kanıtlanmış Neo-Osmanlı opsiyonlarını "değerlendirmeye" kalkarsa mutlaka hedef olacaktır. Onun yerine geleceğin kalitelerini benimseyen bir çekim noktası, bir barış ülkesi olmaya azami çaba harcamalı ve faizci betonarme rantiyecilik başta olmak üzere sırtındaki 60 yıllık Amerikancı Muhafazakar Müteahhitler yükünden mutlaka kurtulmalıdır. Türk halkı bu konuyu ciddiye almazsa, tam bir yıkım yaşayabilir.

Şimdi Türkiye'nin çıkarı, önce iyi bir pragmatik (Bizans) denge politikası uygulamaktan ve her türlü savaştan mutlaka uzak durmaktan, geleceğin kalitelerine (Postkapitalizme, Yüksek insani değerlere, nesnelliğe, yeni enerjilere, çevreciliğe, rantiyecilere dağıtılanları devletleştirmelere/kamulaştırmalara vs.) hızla sarılmaktan geçiyor. Bunun nasıl yapıldığını ilk aşamada Abdülhamit II ve İsmet İnönü'den yeniden öğrenmek, geri kalanı için de bol bol okumak/konuşmak/uygulamak ve bu konularda cesur olmak şart. Türkiye, olası büyük bir savaşı önleyebilecek pozisyonda değil, ama "hiç olmayacak türden" opsiyonları şimdiden cidden gözden geçirmek zorunda. Doğru yönde atılan,
geleceğe uygun adımların Türkiye'yi koruduğu/koruyacağı mutlaka görülecektir. Yakın gelecekte Türkiye'nin bu badireyi hafif yaralarla atlatıp, geleceğin yükselen ülkesi olabilmesi galiba buna bağlı.

Mağduriyet psikolojisi ve toplumsal zehirlenme





'A
yrımcılık', bir terim olarak 16'ıncı yüzyıldan beri kullanılıyor (Diskriminierung/discrimination). Bugünkü anlamda kesin tarifinin, 19'uncu yüzyıl sonunda yapıldığını ve Latince 'discriminare' kökünden geldiğini biliyoruz. Türkiye'de 'Mağdur' ve mağduriyet kavramları da, 'negatif anlamda ayrımcılığa uğramış' olanları tarif etmek için kullanılıyor.


Ayrımcılık yapanlara karşı mücadele etmek, mağdurların sesi soluğu olmak ve onların eşitlik talebi için müadele etmek, aynı zamanda bir çağa damgasını vurdu. 'Eşitlik, özgürlük, kardeşlik' sloganı, 1789 Fransız İhtilali'nin olduğu kadar 1917 Ekim Devrimi'nin de temel şiarıydı. Ama ayrımcılık mağdurların iktidarı, hep çok kanlıydı. Fransa'da giyotinle can verenlerin, Sovyetler Birliği'ndeki siyasi 'temizlik'ler sırasında ve Gulaglar'da ölenlerin sayısı milyonlarla ifade ediliyor. 1864'deki intiharına kadar 20 milyon insanın ölümüne neden olan Taiping ayaklanmasının lideri Hong Xiuquan, Mao'nun hayranlık duyduğu 'halk önderleri'nin başında geliyordu. Hong, mağduriyet adına 'Hristiyanlığı yaymak için', Mao da ezilenlerin 'sosyalizmini kurmak için' onmilyonlarca insanın ölümüne neden oldular. 1962'de biten, sadece üç yıl süren 'İleriye Doğru Büyük Atılım' (Da yue jin) döneminde Çin'de 40 milyona yakın insanın öldüğü biliniyor.

Bu gerçeğin diğer yüzü; mağdurların yanında ve onların haklarını savunmak için örgütlü mücadele yürütenlerin, aynı zamanda demokrasilerin kurulmasında ve sağlamlaştırılmasında belirleyici etmen olduklarıdır -tabii iktidara gelmemek ve iktidar olmamak koşuluyla!.. Dünyada 1980'lerin ortasına kadar süren liberal dönemde demokrasinin ve sosyal devletin yükselişini, bu mücadeleye (ve Sosyalist blokla rekabete) borçluyuz. O muhalefetin (ve Sosyalist blok rekabetinin) zayıflayıp ortadan kalkmasıyla birlikte demokrasilerin de bozulmaya başladığına, sosyal devletin neredeyse bittiğine şahit olduk. 'Diskriminere' teriminin tüm modern türevleriyle kariyer yaptığı süre, kapitalist sistemin yaşam süresine tekabül ediyor. Bu dönemde, tarihin en derin sahici mağduriyetleri de ortaya çıktı. Fakat sorunların sosyo-ekonomik boyutunun tamamen gözardı edildiği ve eşitsizlikterin tüm tarihi rekorları kırıp döktüğü neoliberal dönemde aslolan, ekonomi üzerinden değil etnik/dini kimlikler üzerinden konuşmak oldu. Çözümsüzlüklerin nedeni, sorunların ifadesinde kullanılan etnikçi/dinci dilin yetersizliğiydi. Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri de yapay mağduriyetler üretilmesiydi.

Tüm gerekçeler bir yana, -mağdur olmak demek, önce, insanın kendini mağdur hissetmesi demektir. Ve mağdurların sözcüsü olabilmek için kültürcü bir dil kullanarak- sanal ayrılıkçılık mağduriyetleri yaratmak gerekebilir. Sonuçta stereo tipler, önyargılar, sosyal ayrımcılık maduriyeti, sosyal psikolojinin ilgi alanına girmektedir ve 'bu alanın en önemli özelliği, değişken ve manipüle edilebilir' olmasıdır (Lars-Eric Petersen, Bernd Six, “Stereotype, Vorurteile und soziale Diskriminierung” 2008).
Günümüz dünyasında mağduriyetler yaratmak, siyasi bakımdan avantaj kazandırıyor, çünkü ayrımcılık mağduru olmak, ahlaki bir haklılık zırhına sahip olmak anlamına geliyor ve mağdura siyasi üstünlük sağlıyor. Üstelik bu anlamda mağdurdan yana olmanın 'political correctness' denen, şimdi neoliberalizmin sevdiği bir terim tarafından korunduğu da malum. İlk kez 1793'te bir Amerikan mahkemesinde (bir duruşmada) kullanılan bu terim, şimdinin etnikçi veya dinci yeni muhafazakarları tarafından, genellikle 'çoğunluğun yüksek değerlerine uymak' anlamında kullanılıyor -tabii burada, 'Azınlığın yüksek değerleri mi, yoksa çoğunluğun yüksek değerleri mi daha yüksektir?' diye bir soru da sorulmuyor. Çağdaş düşünürlerden Richard Bernstein 'political correctness' terimini, çoğunluk tiranlığıyla kıyaslıyor ve onu bir faşizm, fundamentalizm türü sayıyor (“The Rising Hegemony of the Politically Correct” New York Times, 27.10.1990).

Günümüzde, sözkonusu çoğunluk yüksek değerlerinden biri de ayrımcılık mağdurlarından yana olmak. Tabii bu olumlu meziyetin sahiden olumlu sayılabilmesi için, o mağdurların ve mağduriyetin gerçek mi yoksa sanal mı olduğuna bakmak önem kazanıyor.
Sanal mağduriyetler yaratmak, siyasi getirisi nedeniyle çok önemli. Sanal mağduriyetler yaratmanın en kolay yolu, sosyo-ekonomik gerçekler ötesinde bir dil kullanarak, insanların kendini ayrımcılık mağduru hissetmelerini sağlamak. Ve ikinci aşamada, onlar adına bir 'mağduriyetten kurtulma mücadelesi' yürüten taraf pozisyonuna sahip olmak. Bu sosyopsikolojik denkleme dikkat çeken Rainer Paris, eşitlik idealinin ve teriminin şimdi nasıl kötüye kullanıldığını anlattığı bir makalesinde, 'günümüzün eşitlikçilik takıntısı, bir tür açıkgözlülük/düzenbazlık/sinsilik öğretisi haline gelmiştir' diyor. (“Gleichheit. Ein systematisches Argument”, Merkur dergisi 08.2009)

Tüm eşitlik idealleri bir yana, toplumlarda varolan ve hep varolacak olan türden eşitsizliklerin niteliğine dikkat çekmek, sanal mağduriyetlerin daha kolay anlaşılmasını sağlayabilir. Önemli olan, eşitsizliğin doğal farklılıklardan, mesela yeteneklerin farklılığından, kalıcı/tarihi başarılardan vs. kaynaklanıp kaynaklanmadığıdır. Sağlıklı bir eşitliğin temel taşı, -hukuki eşitlik çerçevesi dahilinde- özgür düşünce ve hareketin bir sonucu olarak kendiliğinden ortaya çıkan doğal eşitsizliklerin uyum içinde bir arada yaşayabilmesidir. Başarılı projeler, genellikle ast/üst ilişkisinin kendiliğinden benimsendiği ve o ölçüde iyi iş bölümünün yapıldığı, başarı ve başarısızlıktan herkesin kendine pay çıkardığı ortamlarda yürür. Gönüllü ön koşul, taraflar arasındaki karşılıklı yakınlık, uyum, saygı ve sevgidir. En iyi örneğini aşk ilişkisinde görebildiğimiz bu tip doğal eşitliklerde, sosyal/mesleki/vs. açıdan eşit olmayan taraflar kendilerini o karşılıklı sevgi atmosferinde eşit hisseder. Bu tip doğal eşitliğin sorgulanması, genellikle aşkı ve sevgiyi de bitiren bir şeydir.

Neoliberalizmin hakim olduğu toplumlardaki yapay mağduriyetler, bu tip mutlu sosyal beraberliklerdeki -o zamana dek hiç sorun edilmemiş- çeşitli konuların subjektif/öznel eşitsizlikler üzerinden sorgulanması sonucu, doğal eşitlik ve sevgi ortamını bozar. Bu sosyopsikolojik atmosfer, hayatın tadını kaçırır, toplumda kesimler arasında karşılıklı güvensizlik ve kuşkuyu artırır. Daha önemlisi, toplumda sanal etnik/dini kimliklerin sanal mağduriyeti üzerinden ürtetilen kutuplaşmalara neden olur. Sonuç, bir tür 'toplumsal zehirlenme' durumudur. (age.)
Böyle bir atmosferin -mağdurlar dahil- hiç kimseye yararı olmadığı bir yana; sosyal birlikteliği ve ortak yanları öne çıkarmadan, her alanda sürekli eşitlik/eşitsizlik hesabı kitabı yapan, her pozisyonu kendi sanal mağduriyeti üzerinden değerlendirip sorgulayanların, tatmin ve mutlu olmaları da oldukça zordur.

Peki neoliberal dönemin gerçek mağduriyetleri ile sanal mağduriyetleri arasındaki fark nedir? Neoliberal dönem mağdurları, ancak derin sosyo-ekonomik farklılıklar üzerinden tanımlanabilirler ve bu tanımların etnik/dini bileşeni oldukça önemsiz görünmektedir. Tek önemli yanı, bu sorunların, etnik/dini kimlik diliyle ifade edilmeye çalışılmasından gelmektedir. Burada önemli bir yanılsama ve hayata bakışla ilgili bir sorun yattığı da söylenebilir. Sanal mağduriyet, subjektif/öznel önceliklere göre belirlenmektedir. İnsanlar ve sosyal gruplar arasında, bireysel/kitlesel başarıları, yetenekleri, becerileri vs. ilgilendiren farklılıklar her zaman vardı, şimdi de var, gelecekte de olacaktır.
Her toplumun -bu doğal/özgür eşitsizlikler üzerinden ortaya çıkmış- bir eliti bulunur (veya, uygar bir ülke olabilmesi için bulunmalıdır). Ve bu elit her zaman bir azınlıktır. Bu konu, doğal eşitsizliğin bir sonucudur.

Günümüzün modern toplumunda elit, üç ana başlık altında değerlendirilebilir: Siyasi elit, ekonomi/mülkiyet eliti, eğitimli/yaratıcı elit. Bunlardan üçüncüsü, en önemli elit çevredir, çünkü hem elit olmayan kesimle doğrudan ilişkilidir, hem de en kalabalık elit grubudur. En büyük firmaların bile borsa üzerinden birçok sahibinin olduğu bir dünyada; eğitimleri, kişisel yüksek becerileri, yetenekleri, yaratıcılıkları sonucu elit olmuş bu kesim, günümüz toplumlarının asıl elit sınıfı haline gelmiştir (Bildungsbürgertum/educated class). Bu durum Türkiye'de de farklı değil. Neoliberal dönemin sanal 'ayrımcılık mağduru' kesimleri, elitlerin yeteneğine/kapasitesine sahip olmadan, elitlerle eşitlik taleb eden özgün bir pozisyona sahip görünüyor. Rainer Paris, neoliberal dönemin bu karmaşık ve sağlıksız yaklaşımının nedenini, kendini ayrımcılık mağduru sayanların yanlış karşılaştırma yöntemine dayandırıyor.

İnsanların kendilerini diğerleriyle kıyaslamasından daha doğal birşey olamaz. Ama sağlıklı karşılaştırma anlık bir olaydır ve kendini -aynı ortamda- ondan üstün olanla kıyaslamaktır. Sağlıksız karşılaştırma ise, kendini, -başka ortamdaki- benzeri mağdurlarla kıyaslıyor. Ve 'o şu kazanımlara sahip olmuş, ben de olayım' mantığıyla hareket ediyor. Bu yaklaşım türü, kendi gerçeğinden kopuk bir sanal atmosfer yaratılmasına katkıda bulunuyor. Sanal mağduriyetler üreten yanlış kıyaslama, sanal olduğu için kendini pekiştirmek zorundadır. Ancak o zaman kalıcı olabilir ve bu nedenle duygusal/emosyanal bir yanı vardır. Gareze varan saldırgan bir kıskançlık benimseyerek, Alman filozof Max Scheller'in değimiyle bir halk kesiminin veya elitin varlığını bile kıskanabilecek 'Varoluşsal kıskançlık' noktasına kadar gelebilir (age.). Burada Scheller'in dikkat çektiği kıskançlık, mesela elitin sahip olduğu etkiyi/mülkiyeti/yeteneği/iktidarı kıskanmanın çok ötesindedir ve doğrudan onun varoluşunu kıskanmak durumudur. Sanal ayrımcılık mağduru, bu noktadan sonra, elit karşısındaki doğal yeteneksizliğinin/aciziyetinin onu huzursuz eden 'desteğini' de alarak, pozisyonunu pekiştirmek amacıyla kutuplaşma üretir. Kuruplaşmanın en 'rahat' tarafı, birçok konuyu tartışma dışına çıkararak otomatikleştirmesi ve duygusal yan için malzeme sunabilmesidir. Böylece, sanal mağduriyet psikolojisinin can verdiği en tehlikeli ve en huzursuz edici duygusal ortam da ortaya çıkar. Bu ortamın adı, 'Onun mutsuzluğu, benim mutluluğum' ortamıdır.

2008 ekonomik kriziyle birlikte başlayan dönemde, neoliberalizmin etkisini hızla yitirdiği görülüyor. Yani paradigma değişikliğinin, sanal mağduriyetleri de etkilediği açık. Etnik/dini kimlikleri esas alan 'sorun'ların kendiliğinden çözüm yoluna girmesi eğilimi de bunun bir işareti. Şimdi asıl sorun, galiba bu 'sorunlar'ı, etnik/dini sorun diliyle konuşmaya son vermek ve yeni bir dil bulmakla ilgilidir. Sanal etnik/dini mağduriyet dili, herşeyi kendi diliyle ifade etmek ister. Ama böyle sorunları çözmek için önce bu dille konuşmaya son vermek gerekir. Toplumsal zehirlenmeyi engellemenin ikinci ve daha önemli koşulu, toplumu birarada tutan sevgi ortamını korumak olmalıdır. Mesela toplumda en derin ortak noktalara kadar inerek oralarda bile kim ne kadar Kürt ne kadar Türk, aralarında ne hak/hukuk farkı var, ne kadar eşitler diye soran etnikçi bir dille, sevgi ortamı kurmak mümkün değildir.