Tarihin ana yörüngesinin tesadüfler tarafından çizildiği bir gerçek. Tesadüfleri iyi anlamanın yolu, alınan kararların doğruluğu ve yanlışlığının sonuçlarına bakmak olmalı. Çünkü tesadüflere rağmen bu ülkede yaşayan insanların ataları da kararlarında özgürdüler. Türkiye'de, 1911 sonrasında netleşen Osmanlı'nın yıkılışı ve bu nedenle yaşanan travmadan, o dönemden bugüne kalan malum aşağılık kompleksinden, (özellikle 2013'den beri) onun nasıl aşılmakta olduğundan çok bahsettim. Ama şimdi konu farklı. Beni okuyanlar arasında, bugün de samimi olarak Osmanlı'nın yıkılışına üzülen ve onun yeniden tesisi için geçtiğimiz yıllarda samimi bir şekilde düşünüp kafa patlatmış, hatta geçtiğimiz yıllarda bunun için kendince çabalamış dostlar da var. Osmanlı'nın yıkılışına giden yol iyi anlaşılırsa, onun aynı zihniyetle yeniden tesisinin neden kesin başarısızlığa uğradığını anlamak kolaylaşacaktır. Tarihe sağlıklı yaklaşım, ondan öğrenerek oluyor, kuru böbürlenmelerle ve eski hataların tekrarıyla değil. Bu yazının konusu: "Osmanlı, 16. Yüzyılda doğru kararlar alıp belli bir zihniyet değişikliğine gitseydi, bugün Büyük Britanya gibi demokratik bir Krallık/Padişahlık olarak -hatta çok daha büyük bir ülke olarak- yaşayabilir miydi?" sorusuna her okurun kendince yanıt verebilmesi için bazı veriler sunmak. Elbette bunun için tarihten bahsetmeliyiz ve bir blog yazısı formatı dahilinde birkaç şey söylemeliyiz.
Yavuz Sultan Selim'in 1517 Mısır seferinin ve Diyarbakır'dan Yemen'e kadar geniş bir coğrafyanın İstanbul'un kontrolüne geçmesinin sadece Osmanlı İmparatorluğunun kimyası açısından değil, Dünya için de ne kadar önemli olduğunu Twitter'da yazdım. Zaman, uluslararası ticaretin yeni bir ivme kazanıp kendince yeni bir globalleşmenin yaşandığı ilginç bir zaman. Bugünkü Birleşik Arap Emirlikleri'nin bulunduğu bölgedeki limanlar, Yavuz'un Mısır seferine kadar, Avrupa'ya uzanan baharat yolunun ve at ticaretinin kilit noktası. Portekiz gemileri Hindistan'dan ve Çin'den gelen baharat ve lüks eşyaları buraya getiriyorlar, oradan da deniz yoluyla Mısır'a İskendieriye'ye. Akdeniz üzerinden Avrupa'ya uzanan bir ticaret yolu var. Bu ticareti müthiş canlandıran şey ise, İspanyolların bugünkü Bolivya'da And dağlarında keşfettikleri "tarihin en büyük gümüş yatakları". Amerika'yı, Osmanlı topraklarından geçerek rahat rahat Hindistan'a gidemedikleri için yeni bir yol ararken keşfeden ve oranın yerlilerine "Hintli" anlamında "Indian" adını takan Avrupalıların en büyük düşü, I. Selim'in oluşturduğu devasa bariyerin etrafından dolaşacak bir yol bulmaktı. Buradaki ilk sorumuz, "Neden bariyer?" sorusudur. Bal gibi açık bir ticaret alanı da olabilirdi, zira Dünyanın merkezi!
Ticaret yolları elbette bir günde değişmedi, ama Türklerin koyduğu ticari vergiler İstanbul'a oluk oluk akadursun, bu yeni zenginliğin nimetleri Osmanlı coğrafyasında pıtrak gibi biten muhteşem camiler, saraylar, hanlar hamamlar şeklinde ifade buldu. Osmanlı'nın Yavuz ve Kanuni devrine tekabül eden "Yükselme devri"nin ardında bu nemalanma oldukça önemlidir. Türk İmparatorluğunun en önemli gelir kaynaklarından biri, bu yoğun ticaretten alınan "vergiler" idi. Aynı dönemde "Gaza" (yani talan/soygun) ekonomisinin önemli ölçüde önem kaybetmeye başladığını, "toprak almak"la eskisi kadar kazanç elde edilemediğini görüyoruz. Yani, daha sonra kapitalist sistemi ortaya çıkaracak (ilk önce Hollanda'da ortaya çıkmıştır), ticaretin uçtuğu bir dönem söz konusu. İstanbul'un Türkler tarafından alındığı yıllardan başlayarak 16'ıncı yüzyılın sonuna kadar uzanan bu çok önemli dönemde Dünyanın bu güne uzanan kaderini belirleyecek -şimdi acaip görünen- bazı kararlar alınmış ve uygulanmıştır.
Yavuz Mısır'ı "aldığı"nda, yeryüzündeki en büyük üç ülkeden biri Türklerin Rumlarla birlikte kurup yönettikleri Osmanlı İmparatorluğuydu ve bu imparatorlukta Rumlar artık Türklerden belirgin şekilde daha zayıf bir bileşendi. İkisi Müslüman ikisi Hristiyan dört aile tarafından kurulan ve Anadolu'dan asker getirebildiği için "eşitler arasında birinci" seçilen Osmanlı ailesi (aslında "Otoman/Itman" veya "Ataman"), İmparatorluğun yönetilmesinde diğer üç ailenin de söz sahibi olması ilkesine en son I. Selim dönemine kadar sadık kaldı. Sonra, Hilafet Mısır'ından getirilen "Ulema" ile birlikte yönetimden özellikle Rumlar dışlandılar (konu hakkında bu blogda yazılar bulabilirsiniz) ve Osmanlı devleti giderek Emevileşti. Bugün "Osmanlı" dediğimiz bu yapı Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren kabuk değiştirirken, Dünya'da sahiden yeni bir çağ açılmıştı. Osmanlı, Avrupa Hristiyan kültüründen yükselen bu yeniliğe, Rum kökenini baskılayıp tasfiye etmek yerine ona alan açarak karşılayabilir veya Müslümanları bu konuda cesaretlendirebilirdi. Bu, daha Fatih zamanında başlayan ama asıl Yavuz döneminden itibaren kesinlik kazanan yanlış kararlardan ilkidir. Durum farklı mecrada gelişseydi ve Mısır'da 20'inci Yüzyıla kadar olduğu gibi gaha geniş bir Hristiyan halk kesimi ülkenin önemli bir kesimi olarak kalsaydı, yeni başlayan -Hristiyan Avrupa'nın başını çektiği- ticaret çağına adaptasyon çok daha kolay olabilirdi ve Osmanlı'nın ikinci yanlış kararı baştan önlenebilirdi...
Osmanlı'nın ikinci büyük yanlış karararı, Rumlarla birlikte başlattığı Ortaçağ tipi "Gaza" ekonomisini, kör bir inatla sürdürmesidir. Bu arada "Rum eline gazaya giden Gaziler", önemli ölçüde Rum kökenli "Gazi"lerin komutasındaydı. Kurucu ailelerden ikisi olan Rum Mihaloğulları ve Evrenosoğulları, "Yükselme Devri"nde, esasen bu işlerle uğraştılar. "Devlete gelir sağlamak" dendiği zaman akla gelen ilk şey, bütün bu önemli değişim dönemi boyunca talan/ganimet ekonomisiydi. Osmanlı tarihinde gerçekten de en önemli olaylar, padişahların sefere çıkmaları ve biryerleri "almaya" çalışmalarıydı ve bu değişmez zihniyet, Osmanlı'nın çöküş devrine girmesi için en önemli altyapıyı sunuyordu.
I. Selim'in Mısır'ı alışından sonra yaşanan en önemli olaylardan birinin batı Hindistan'daki Diu'da 1538'de yaşanan Osmanlı-Portekiz savaşı olduğundan daha önce bahsetmiştim. Avrupa'nın baharat ticaretinde -yaptıkları anlaşmalarla- bir monopol/tekel kuran Portekiz armadasının batı Hint Okyanusunda Osmanlı gemileri tarafından yenilmesi, çok önemli bir kararın eşiğidir. Bu tarihte Osmanlı, ağırlığını Avrupa'daki Habsburglar'a ve İran'a karşı pahalı seferlere çıkmaya vermeyip, kendi tüccarlarını kendi savaş gücüyle destekleyerek, yani İspanya ve Portekiz gibi yaparak Hindistan'a ticaret kapılarını açsaydı/kolaylaştırsaydı, tarih bambaşka bir mecrada ilerleyebilirdi. Ama "Küffara karşı Gaza" adlı, uygarlığa hiç bir katkısı olmayan "fikir" ağır bastı. Osmanlı eliti, feodal toprak ilhakının giderek daha kârsız bir iş olduğunu görmüş olmalıydı, zira burnunun dibinde Venedik Cumhuriyeti gibi birkaç metrekare arsa üzerine kurulmuş küçük ama güçlü bir muktedirlik örneği vardı. İspanya ve Portekiz de -Amerika'daki varlıklarına rağmen- küçük ülkelerdi.
Kanuni devrinde Osmanlı bölgesinin ticaret için hiç tekin olmayan bir alana dönüştüğü ve yüksek vergilerden/kontrolden kaçmak isteyen tüccarların alternatif yollar aradıklarını ve bulduklarını biliyoruz. Ama bu yeni yollar elli ve daha uzun bir süre içinde esas yollar haline gelmişlerdir.
1517 kadar 1571 yılı da tayin edici önemde, çünkü Türklerin nedense hiç ilgilenmedikleri Hindistan ticaretinde bir dönüm noktası. Dünyanın yuvarlak olduğunun gene Portekizler tarafından keşfinden sonra, Türklerin bölgesine hiç uğramadan ticaret yapmak fikri fiks bir saplantıya dönüşmüşe benzer. Tüm zorluğuna ve tehlikesine rağmen Portekizliler, Çin'den gelen ve Avrupa'da (ve İstanbul sarayında) çok aranan nesne "porselen"i ve baharatı ve tabii -en önemlisi- atları bir şekilde Osmanlı kontrol bölgesinden veya yakınından geçirmek zorunda kalıyolardı. Mesela Afrika'nın güneyinden dolaşan gemiler bile Kap burnuna doğru iyice güneye ininceye kadar Türk gemileri tarafından taciz edilebiliyorlardıi zira Arap yarımadası tamamen İstanbul'un kontrolündeydi. Ama inat bu ya, İstanbul bu gücünü, sürekli anlamsız bir düşmanlık ve savaş lehinde kullandı, ticareti desteklemeyip köstekledi, haraç aldı. Osmanlı, "şunların ticaretinden haraç alacağımıza, onu biz yapalım" demedi. Bu malum Müslüman-Hristiyan düşmanlığının hiş de sanıldığı gibi kronik/otomatik olmadığını İngilizler anlamış ve kendi çağlarının açılmasında bu bilgiyi kullanmışlardır. Kraliçe, Büyük Britanya'nın yükselişinin en başında İstanbul Sarayı ile çok iyi ilişkiler kurarak bunu anladığını kanıtlamıştır, ama Osmanlılar anlamadılar.
Bu arada Güney Amerika'dan çıkartılan gümüş, sikkelere (veya külçelere) dönüştürülerek önce İber yarımadasına getiriliyordu, oradan gemilerle Afrika'nın etrafında dolaşılarak alışverişe Çin'e ve Hindistan'a gönderiliyordu. İşte İspanyollar tam bu zorlu yolculuklardan bunalmışlarken yeni bir yolu Macellan zihniyetiyle keşfettiler. Yıl 1571'di ve Sokollu'nun "halatları ibrişimden, yelkenleri atlastan" gemileri, Akdeniz'de Kıbrıs'da yürüttüğü uzun deniz savaşlarıyla Kıbrıs'ın tamamına yakınını işgal etmişken, Kıbrıs'da Leventlere ve Yeniçerilere bir tek Famagusta (Gazimağusa) direniyordu. O aylarda Filipinlere bir yıl önce ayak basmış ilk İspanyol Miguel Lopez de Legazpi'nin ardından yeni İspanyol gemileri Filipinlere ulaşmışlardı. Burada 1500'lerde kurulmuş "Maynilad" şehrinde Müslüman Raca Süleyman hükümdardı. İspanyollar hazırlıklı gelmişlerdi. Kısa ama net bir savaş oldu ve Süleyman'ın iptidai ordusu yenidi, İspanyollar, 24 Haziran 1571'de nihayet amaçlarına ulaştılar ve Panay ile Mindoro adasını merkez alarak bugünkü Manila şehrini kurdular. Şehir kısa sürede çok önemli bir ticaret merkezi oldu. Bu olaydan sadece iki ay sonra Ağustos ayında, Kanuni'nin oğlu Sarhoş II. Selim ünlü hamam alemlerinde eğlenirken İnebahtı'da (Lepanto) Türk donanması tarihinin en büyük yenilgisine uğradı. Bu da lüzumsuz bir savaştı ve eski düşmanlık zihniyetiyle Papa V. Pius tarafından bir Haçlı Seferi çağrısıyla başlamıştı. Bu savaştan sonra Sokollu, "Bu savaşla bizim sakalımızı traş ettiler, ama biz Kıbrıs'ı alarak onların kolunu kestik, traş edilen sakal yeniden çıkar, ama kesilen kol yerine gelmez" diye klasik Osmanlı böbürlenmelerinden birini sergiledi, ama Dünyanın gemilerle şekillendirildiği bir çağda arazi almak eskisi kadar önemli değildi. Nitekim bu olayla Osmanlı'nın Akdeniz'deki deniz üstünlüğü sona erdi.
İnebahtı savaşının sonucu Manila'ya bir yıl sonra ulaştığında, Meksika sahilindeki Acapulco limanından yüklenen tonlarca gümüş sikke ve altın, artık Büyük Okyanusu aşarak, tek Türk gemisine rastlamadan Manila'ya kadar geliyor, buradan Çin'e porselan almaya veya Hindistan'a baharat almaya gidiyordu. Bu değişimi sadece İstanbul sarayı değil, Avrupalılar bile hissetti ve İspanya'da paniğe kapılanlar oldu, zira gümüş artık önce İspanya'ya ve Portekiz'e uğramadan doğrudan Asya'ya akıyordu ve üstelik Çin'de Amerikan gümüşü çok değerliydi, Hindistan'da alınandan daha fazla mal satın alınabiliyordu. Bu ticaret yolu 1813'e kadar kullanılmıştır ve bu ticaret Osmanlı'nın Dünya'dan soyutlanışının tarihine eşlik etmiştir. Osmanlı'nın düşüşünde önemli rol oynayan bu değişim yanında en büyük etmenlerin başında Osmanlı'nın Avrupa'ya Habsburglar'a karşı yürüttüğü çok pahalı seferler geliyor. Sadece birinci ve ikinci Viyana kuşatmalarını saymak bile yeterli. Bu gösterişli güç gösterilerinin hiç bir getirisinin olmadığı anlaşıldıktan sonra da alışkanlıkla sürdürüldü. Yavuz'un başlattığı İran'a karşı seferler de aynı şekilde getirisi giderek anlamsızlaşan operasyonlardandı. Bunun yanı sıra ülke içinde vergi toplanmasında yaşanan aksamalar, kullanılan zor, rüşvet ve yönetimle ilgili çürüme, ekonominin sürekli daha kötüleşmesini getirdi. Aynı dönemde Osmanlı hükümranlık bölgesi etrafında muazzam bir değişim yaşanıyordu ve Osmanlı, küçülmeye başlayan kendi coğrafyası içine kapanıyordu.
Osmanlı Sultanları, yoğun ticaret ile ortaya çıkan bu önemli değişikliğe, imparatorluk olmanın avantajlarını kullanarak yanıt verip uyum sağlamak yerine, eski bildiklerinde ısrar ettiler. Fakat sadece Osmanlılar böyle davranmadı. Çinliler de benzeri bir tavırla akla-mantığa aykırı kararlar almışlardır. Osmanlılar sadece haraç almakla ilgilenirken, Ming sarayı da daha 15'inci Yüzyılda, Çin'den dışarıya gemilerle seyahati kesinlikle yasaklamıştı. Evet sınırlı kontrollü bir ticaret yürütüyordu Avrupalılarla, ama Çinliler de Osmanlılar gibi asla, "Bu ticareti Avrupalılar yapacağına biz yapalım" demediler. Halbuki Avrupalılar daha kayıklarla kıyılarda gezerken Ming gemileri Afrika'ya sefer yapıyorlardı. Çin bugünkü ticari akla, ancak Mao Zedong (ve Hua Guofeng) öldükten (1978'den) sonra Deng Xiaoping döneminde geldi. Türkiye'deki "Yeni Osmanlı" fikriyatının da eski "Cihad" ve "Güç gösterisi" zihniyetinden öte gidemediği görüldü. Tarihten öğrenmek için tarihle barışmak gerekir. Osmanlı tarihi ile yeniden sağlıklı bir bağ kurmak da ancak bu şartlar altında mümkündür.
Osmanlı'nın kaderini belirleyen şehir Manila ve 1571 yılı
Tek Adam'lar devri mi?
İyi anlamda "Tek Adam" sözcüğünün mucidi, eski Komünist, İttihatçı ve sonradan Kemalist Şevket Süreyya Aydemir'dir. Profilden Jean Gabin'in Türk versiyonuna benzeyen bu sıkı adamın üç ciltlik Atatürk biyografisi "Tek Adam"ı, galiba ortaokula giderken okumuştum. Yeşil kabakarton kapaklı güzel kokulu Remzi Kitabevi ürünü bu ciltlerlerin sayfalarını çakıyla açmak da uzun bir işti, zira kalın kitaplardır kendileri.
"Tek Adam"ın bir terim olarak siyasete dönüşünü kutlayamıyoruz, çünkü iyi anlamda kullanılmıyor. Önce Putin'i ifade eden bir sıfattı, sonra aşırı politize Türkiye semalarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve başkanlık sistemini anlatan bir siyasi terime dönüştü. Şablona uysa da uymasa da, Trump için kullanmak isteyenler de var. Ama günümüzde bu terimin en taze ifadesi, Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping. Tabii sıfatı bu kadarcık değil. Xi, aynı zamanda ÇKP başkanı ve en önemlisi Merkezî Askeri Kurul'un da başkanı ve 1954'den beri kullanılmayan yeni sıfatıyla "Başkomutan". Xi, daha bir çok şeyin başı ama bunlar o kadar çok ki, çetelesini tutmak bile zor. Konu sadece bu da değil elbette. Asıl mesele, bugünün politikacılarında vücut bulmaya yatkın "Tek Adamlık". Üstelik, "Yeni nesil keyfî krallık" eğiliminin had safhadaki seyri, onun pratiğe geçirilme şansının da hayli yüksek olduğunu gösteriyor. Oysa kollektif yönetim, bir zamanlar Çin'de de kendince işleyen bir anlayışın adıydı ve Dünyanın bu tarafında en makul sistem içi modeline "Demokrasi" dendiği ve adının kısmen de olsa hakkının verildiğini henüz unutmuş değiliz. Çin’in küçük dev adamı Deng Xiaoping de 1980 yılında yaptığı bir konuşmada, “iktidar gücünün bir yerde aşırı yoğunlaşması, kollektif iktidarın aleyhine gelişerek bireylerin keyfi iktidarına neden oluyor” demişti. Bu sözleriyle ad vermeden Mao'nun "Tek Adam"lığını kasdettiğini herkes biliyordu. Çin şimdi bu kollektif yönetim dönemini Xi Jiping ile kapatıyor. Şu 2012 yılı sahiden bir dönüşüm başlangıcı. O yılın sonbaharında 18. Parti Kongresinde Xi Başkan seçilmişti ve 64 yaşındaki bu adam, Çin'in çokpartisiz ama çok fraksiyonlu özgün kollektif yönetiminde 20 yıldır söz sahibi Jiang Zemin'in "Şanghay Fraksiyonu"nu ve Hu Jintao'nun "Komünist Gençlik Birliği"ni tamam etkisizleştirdi.
Garip bir tek adamlar devri yaşıyoruz. Putin ve Erdoğan malumunuz, sonra şaka gibi bir Trump geldi, şimdi Çin de bu acaip akıma katılıyor. Cumhurbaşkanı, kendi kendini, Mao ve Deng'den sonra “Çin’in en önemli şahsiyeti ilan etti!..
Tek Adamlar, bildik bir metod uygulayıp, aslında n'oolduklarını göstermeden önce "iyi adam"cılık oynuyorlar. 2012 öncesinde yolsuz bir çıkar şebekesine dönüşmüş, prestijini önemli ölçüde yitirmiş ÇKP'yi ve devleti yolsuzluktan temizleyen Xi de önce Çin'in sevilen "iyi" adamı oldu, sonra bu "iyiliği"ne dayanarak, kendinden olmayanları teker teker eledi. Birbuçuk milyona yakın partili, müfettiş kurulları tarafından yolsuzluk gerekçesiyle soruşturuldu, bir kısmı suçlanıp cezalandırıldı, hatta bazıları asıldı. Cezalandırılanlar arasında bakanlar bile vardı. İşte bu "iyilik", ÇKP içindeki muhalif fraksiyonları muma çevirdi. Çekirdekten yetişme iktidar adamı Xi, Dünyadaki diğer benzerleri gibi iktidar gücünü kendi çıkarına kullanmayı iyi biliyordu, babası da ülkenin en üst yönetici kadrosundan, 1949'da Mao ile birlikte Çin Halk Cumhuriyeti'ni kuranlardandı.
Xi Jinping, Çin elitinin "Sovyetler Birliği gibi çökeceğiz" korkusunu gidermişe benziyor ve daha hegemonyacı bir çizgi izleyeceğinin sinyallerini veriyor ve bu haliyle çok uzun süre iktidarda kalacağa benziyor. Onun döneminde Çin ABD'yi ekonomi alanında geçti, askeri alanda geçmesine henüz imkan yok, ama Xi Jinping ülkeyi "dünyanın bir numarası" yapmaya kararlı görünüyor. Sistemin yapısal krizi derinleştikçe Tek Adam'lık yayılır mı, göreceğiz. Ama dünyanın ilk Orwell devletini kurmaya aday Xi Jinping'den daha çok sözedileceği kesin!
"Tek Adam"ın bir terim olarak siyasete dönüşünü kutlayamıyoruz, çünkü iyi anlamda kullanılmıyor. Önce Putin'i ifade eden bir sıfattı, sonra aşırı politize Türkiye semalarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve başkanlık sistemini anlatan bir siyasi terime dönüştü. Şablona uysa da uymasa da, Trump için kullanmak isteyenler de var. Ama günümüzde bu terimin en taze ifadesi, Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping. Tabii sıfatı bu kadarcık değil. Xi, aynı zamanda ÇKP başkanı ve en önemlisi Merkezî Askeri Kurul'un da başkanı ve 1954'den beri kullanılmayan yeni sıfatıyla "Başkomutan". Xi, daha bir çok şeyin başı ama bunlar o kadar çok ki, çetelesini tutmak bile zor. Konu sadece bu da değil elbette. Asıl mesele, bugünün politikacılarında vücut bulmaya yatkın "Tek Adamlık". Üstelik, "Yeni nesil keyfî krallık" eğiliminin had safhadaki seyri, onun pratiğe geçirilme şansının da hayli yüksek olduğunu gösteriyor. Oysa kollektif yönetim, bir zamanlar Çin'de de kendince işleyen bir anlayışın adıydı ve Dünyanın bu tarafında en makul sistem içi modeline "Demokrasi" dendiği ve adının kısmen de olsa hakkının verildiğini henüz unutmuş değiliz. Çin’in küçük dev adamı Deng Xiaoping de 1980 yılında yaptığı bir konuşmada, “iktidar gücünün bir yerde aşırı yoğunlaşması, kollektif iktidarın aleyhine gelişerek bireylerin keyfi iktidarına neden oluyor” demişti. Bu sözleriyle ad vermeden Mao'nun "Tek Adam"lığını kasdettiğini herkes biliyordu. Çin şimdi bu kollektif yönetim dönemini Xi Jiping ile kapatıyor. Şu 2012 yılı sahiden bir dönüşüm başlangıcı. O yılın sonbaharında 18. Parti Kongresinde Xi Başkan seçilmişti ve 64 yaşındaki bu adam, Çin'in çokpartisiz ama çok fraksiyonlu özgün kollektif yönetiminde 20 yıldır söz sahibi Jiang Zemin'in "Şanghay Fraksiyonu"nu ve Hu Jintao'nun "Komünist Gençlik Birliği"ni tamam etkisizleştirdi.
Garip bir tek adamlar devri yaşıyoruz. Putin ve Erdoğan malumunuz, sonra şaka gibi bir Trump geldi, şimdi Çin de bu acaip akıma katılıyor. Cumhurbaşkanı, kendi kendini, Mao ve Deng'den sonra “Çin’in en önemli şahsiyeti ilan etti!..
Tek Adamlar, bildik bir metod uygulayıp, aslında n'oolduklarını göstermeden önce "iyi adam"cılık oynuyorlar. 2012 öncesinde yolsuz bir çıkar şebekesine dönüşmüş, prestijini önemli ölçüde yitirmiş ÇKP'yi ve devleti yolsuzluktan temizleyen Xi de önce Çin'in sevilen "iyi" adamı oldu, sonra bu "iyiliği"ne dayanarak, kendinden olmayanları teker teker eledi. Birbuçuk milyona yakın partili, müfettiş kurulları tarafından yolsuzluk gerekçesiyle soruşturuldu, bir kısmı suçlanıp cezalandırıldı, hatta bazıları asıldı. Cezalandırılanlar arasında bakanlar bile vardı. İşte bu "iyilik", ÇKP içindeki muhalif fraksiyonları muma çevirdi. Çekirdekten yetişme iktidar adamı Xi, Dünyadaki diğer benzerleri gibi iktidar gücünü kendi çıkarına kullanmayı iyi biliyordu, babası da ülkenin en üst yönetici kadrosundan, 1949'da Mao ile birlikte Çin Halk Cumhuriyeti'ni kuranlardandı.
Xi Jinping, Çin elitinin "Sovyetler Birliği gibi çökeceğiz" korkusunu gidermişe benziyor ve daha hegemonyacı bir çizgi izleyeceğinin sinyallerini veriyor ve bu haliyle çok uzun süre iktidarda kalacağa benziyor. Onun döneminde Çin ABD'yi ekonomi alanında geçti, askeri alanda geçmesine henüz imkan yok, ama Xi Jinping ülkeyi "dünyanın bir numarası" yapmaya kararlı görünüyor. Sistemin yapısal krizi derinleştikçe Tek Adam'lık yayılır mı, göreceğiz. Ama dünyanın ilk Orwell devletini kurmaya aday Xi Jinping'den daha çok sözedileceği kesin!
Son Çar'ın son seçimleri ve beklenmedik alternatifi
Sondan bir önceki Rus Çarı III. Aleksander 1894'de aniden ölünce, yerine bebek yüzlü ve yumuşak mizaçlı II. Nikola Çar ilan edildi. Nikola, kendinden daha uzun boylu Alix ile evlendi ve böylece sadece Alman tahtı ile değil, Büyük Britanya tahtı ile de akraba oldu. Alix'in babası IV. Ludwig, Alman Hessen devletinin hükümdarı, annesi ise Kraliçe Victoria'nın kızı Alice idi. Birinci Dünya Savaşı öncesinin en az on yıl süren gerginliği ve soğuk savaşında Avrupa'nın hükümdarlarının birbiriyle böyle yakın akrabalık ilşkileri vardı. Ruslar 1905'de, Doğu'lu bir güç olan Japonlar tarafından yenilince, Rusya'da ortalık karıştı, Gezi gibi büyük kitlesel hareketler oldu, ama Solcuların Çarı devirme girişimleri -yani devrim- başarısızlığa uğradı. Elbette istikameti belli gelişmelerin yarı yolda devrim deneyip başaramamaları sadece geçici bir oldgudur, nitekim bu devrim girişiminde edinilen tecrübe, daha sonrası için yol gösterici oldu ve süreç devam etti.
1905 devrim yenilgisinin en önemli sonucu, Çarın reformlar yapmak zorunda kalması ve Duma adı verilen Rus Meclisini açmasıdır. Gerçi Nikola, tıpkı çağdaşı Abdülhamit gibi yapıp Duma'yı bir kaç kez kapatsa da, Rusya Meclisi işliyordu ve buradaki en büyük yandaş grup Oktobristlerin borusu ötüyordu. Ekim 1905'de bir manifesto yayınlayan Nikola'nın muhafazakar çizgisini savunan Oktobristler adlarını bu manifestodan alıyorlardı. 1906'daki Birinci Duma seçimlerinde sadece 17 milletvekiliyle esamisi okunmayan Oktobristler, 1907 seçimlerinde 32, aynı yıl yapılan Duma seçimlerinde ise 120 milletvekiliyle en büyük grup oldular. Ama 1912 seçimlerinde sayıları 99'a düştü, tabii başka sağcı partiler de vardı. Milliyetçilerin 88 milletvekili, aşırı sağcıların 64 milletvekili bulunmaktaydı. İkinci Duma seçimlerinde 64 milletvekili kazanan Sosyal Demokrat İşçi Partisi, 1912'deki son seçimlerde Duma'ya sadece 14 milletvekili sokabilmişti. Bu parti, Menşeviklerin ayrılmasından sonra Lenin'in Bolşeviklerinden oluşuyordu (ve 1918'de Sovyetler Birliği Komünist Partisi adını aldı).
Tam bir azınlık partisi olan Bolşevik Partisi'nin hiç umulmadık bir şekilde iktidarı -bir devrim yardımıyla- devralması, bir tek adam rejiminin nasıl çöktüğüne klasik bir örnek teşkil eder.
Birinci Dünya Savaşı öncesi Rus Çarı II. Nikola ile Alman İmparatoru II. Wilhelm arasındaki mektuplaşmalar inanılmaz bir canım-cicim dili içerir. Mesela birbirlerine "Niki", "Wili" diye seslenirler, eh sonuçta akraba bir krallar kraliçeler prensler prensesler beyler bayanlar tarafından yönetilen bir Avrupa sözkonusu. Niki, "Aman Wiliciğim bu işleri kızışmadan önleyelim" diye rica minnet etse de Alman İmparatoru, Saraybosna'da çakan kıvılcımı "çok iyi" değerlendirip savaşı başlatır. Niki, İngilizlerle Fransızlara ve milyonlarca eğitimsiz köylüden oluşan kalabalık Rus ordusuna çok güvendiğinden, savaşın çabuk sonuçlanacağını ve Almanların hemen yenileceğini sanmaktadır! Daha sonra Niki'nin askeri "deha"sından kısaca bahsedeceğimden, bu tahminini Niki'nin naifliğine vereceğinizden eminim.
Almanya Rusya'ya 1 Ağustos 1914'de savaş ilan ediyor, 2 Ağustos'da Tarabya'da Türkiye ile gizli savaş ittifakı anlaşması imzalanıyor, iki gün sonra Rusya'nın başkenti Petersburg'daki Alman Büyükelçiliğine saldıran milliyetçi Ruslar, elçilikte ellerine geçen herşeyi fırlatıp sokağa atıyorlar, kağıt belgeler havada uçuşuyor, mobilyalar sokaklarda. Ellerinde ikonalar, Rus Çarının resimleri ve bayraklar taşıyan göstericiler, Büyükelçiliğin önündeler. Lenin o gün, Avusturya-Macaristan'ın bugün kuzey Çakya'da bulunan Zakopana kasabasında.
Savaş, hiç de Çarın beklediği gibi hemen bitivermiyor. 1914 yılı Ağustorundan yıl sonuna kadar Almanların "Doğu Cephesi'nde 1.2 milyon Rus askeri ölüyor, yaralanıyor ya da esir düşerek safdışı kalıyor. Rusya'da yiyecek fiyatları hemen ikiye katlanıyor. 1915 yılı, Ruslar için daha da büyük bir felaket. Tannenberg'deki savaş tam bir hezimet. Ruslar Doğu Prusya bölgesinden çekiliyorlar. Avusturya-Macaristan orduları Ukrayna'ya, Alman orduları Ağustos'da Varşova'ya giriyorlar. Rusların darmadağın olması üzerine, onlara yardıma gitmek amacıyla İngiltere ve Fransa Çanakkale operasyonunu planlanıyorlar, bunu yapmak zorundalar, yoksa Rusya'nın çökmesi mümkün.
Durum bu kadar vahimken ve Rus ordusundaki askerlerin üçte birinin silahı yokken ve asker kaçaklarının sayısı milyonu geçmişken, 5 Eylül 1915'de Rusya'nın tek adamı Niki, kendisini ordunun başkomutanı ilan ediyor, eh tabii Wili de başkomutan havalarında, ondan aşağı mı kalacak? Daha sonra Çar'ın "Başkomutanlığı"nı bir Rus generali şöyle yorumlamıştır: "Savaş konusunda aynı bir çocuk gibiydi". Yani haritaya bakıp, "şurayı alalım şurayı satalım, yakalım yıkalım" diye konuşan, savaşı oyun sanan birinin ruh hali. Çanakkale'de Türk direnişi geçit vermeyip yardım da gelmeyince 1916 yılında Rus ordusunun kaybı tam 850.000. Ama aynı yıl Türklere karşı başarılılar. Rus ordusu 1916'da Erzurum ve Trabzon'u alıyor. Bundan biraz cesaret alıp hâlâ, "Almanya 1916'da savaşa dayanamayıp çöker" havasındalar.
Savaş Rusya için tam bir felaket görünümündeyken Lenin de Ocak ayında başladığı "Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması" kitabını Haziran sonunda tamamlıyor, savaşı "Emperyalist savaş" diye tanımlıyor, hanedanların kendi aralarında çatışmalarıyla da dalga geçiyor. "Finans oligarşisinin iktidar düzeni"ne şiddetle karşı çıkması, Almanya'dan Bolşevik Partisi için 82 milyon altın Alman Markı almasına engel teşkil etmiyor. Lenin o zaman, yalnız kalmak pahasına da olsa savaşa kesinlikle karşı çıkan küçük bir Sol çevrenin en önemli lideri. Ve bu tavrı onu hem benzersiz kılıyor, hem de iktidara gelmesi için en önemli gerekçeye sahip olmasını sağlıyor: Çarlık devriyle ve onunla ilgili herşeyle köprüleri atmak...
Çar Nikola'nın eşi Çariçe Alix, Alman olduğundan halk tarafından "Bu casus mu" diye bakılan bir şahsiyet. Ruslar da Türkler gibi komplo teorilerine meraklılar. Küçük oğlu çaresiz bir "kan hastalığı"ndan muzdarip olduğundan Alix, bir anne içgüdüsüyle, doktorlardan umudu kesip Grigori Rasputin adlı gezgin esrik bir keşişi saraya alıyor. Rasputin, insanları iyileştirme kudretine sahip biri diye tanındığından, sarayda kısa sürede etkili kişi haline geliyor, Sarayda alınan kararları etkilemeye başlıyor. Ahlaksız biri olduğu söylenen bu iri yarı keşiş, kısa sürede sarayda Çariçeyle ve diğer kadınlarla aşırı yakınlığı nedeniyle ülkenin en nefret edilen insanlarından biri oluyor. Nitekim durum öyle bir vahamet kazanıyor ki, Bir grup subay Rasputin'i öldürmek zorunda kalıyor. Dokuz canlı bu adamın öldürülmesi ile ilgili hikayeler, hatta filmler gırladır.
Almanlar savaşa devam ettiler ama Rusya mahvolmuştu. Açlık, hastalık, kömür sıkıntısı had safhadaydı ve ordu tam bir felç vaziyetinde, devlet ise yolsuzluk ve savaş zenginlerinin mafya tipi çıkar örgütlerinin elindeydi. Ama işte ülkenin dibe vurduğu bu aşamada, yani 1917 yılı başında, nereden nereye gelindiği ve nereye gidileceğini gösteren oldukça net işaretler vardı. Çar Nikola seçim kanununu kendine uysun diye değiştirmiş, ilk kez kadınlar ve azınlıklar da seçme seçilme hakkı kazanmışken, "Şükredelim Çarımıza" deyip yeni oy kullananların Çarın Oktobristlerine oy vermesi yeterli olmadı. Şubat ayında, başkentteki Viborg işçi mahallesinde "ekmek isteriz, kömür isteriz" diye ayaklanan işçiler, yiyecek ve kömürün karneye bağlanmasına ve bu sistemin işlememesine isyan ederken, aslında kendi sistemlerini savunmaya başlamışlardı bile.
1914'den itibaren ekonomi tepetaklak olunca ve devlet kendini düşünmekten hiçbir şey yapmayınca, yeni bir örgütlenme modeli iyice görünür oldu: Özyönetim birimleri. "Sovyet" denen bu grupçuklar, 1914'den itibaren aciz kalan devlet yerine halkın kendi kendine yiyecek ve kömür sağlayıp ihtiyaç sahiplerine dağıtan, kendi kendine kararlar alan gruplardı. Viborg'daki de bir işçi sovyetiydi. 1917 kışındaki bu büyük gösteri, Gezi gibi bir isyana dönüştü ve tamamen bu özyönetim birimleri tarafından yapıldı, koordine edildi ve sürdürüldü. Halk artık aciz devlet kurumlarına değil, iyi örgütlü bu gruplara güveniyor, yaşamak için en gerekli yiyecek içecek giyecek ve yakacağını o gruplar sayesinde sağlıyordu. Fakat bu gruplar Çar'dan, Alman Çariçe'den nefret eden, siyasi yelpazenin geniş bir kesimini teşkil eden halk kesimlerlerindendi. Grupların Bolşeviklerin kontrolü altına girmeleri çok basit bir nedenle oldu: Bir tek Bolşevikler, Çar'a yakın kesimlerle kesinlikle en ufak bir ittifak ilişkisine girmek istemiyor, onlara kesin karşı çıkıyorlardı. 28 Şubat 1917'de Duma'da geçici bir Hükümet kurulmuştu. Aynı gün Petrograd sovyeti de kuruldu, polis halka ateş açtı. Protesto ve isyan iyice çığrından çıkıp göstericiler evlerine dönmeyince, Çar, 2 Mart günü tahttan feragat ettiğini ilan etti. Yolsuz ve yandaş, hantal devlet kurumları, güvenlik kuvvetleri, halkın güvenini ve meşruiyetlerini tamamen yitirmişlerdi. Geriye bir parça da olsa legitim/meşru kurum olarak sadece Duma kalmıştı.
Sovyetlerin kendilerine önder olarak Bolşevikleri seçmelerinin baş nedeni, 1905 devrim denemesinin başarısızlığına rağmen devrimcilerin, olağanüstü durumları yönetmek ve halkın ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli örgüt aklına sahip olmalarıydı. Bolşevikler, diğer Duma partileri gibi Meclis'deki en büyük Çarcı tekadamcı Oktobrist grubu da hesaba katmıyor, onların suyuna gidecek hareket tarzını reddediyorlardı, hem de bunu, Duma'da sadece 14 milletvekilleri olmasına rağmen yapıyorlardı.
Özyönetim gruplarının başına seçilen Bolşeviklerin sayısı hızla arttı. 25 Eylül'de Leo Troçki, başkentte şehir sovyetinin başkanı, yani en üst yöneticisi seçildi. Bu arada Duma'daki diğer Sol fraksiyon Sosyal Devrimciler de bu gelişmelerden yararlandılar. Oktobristlerin meclis çokluğunu "gözardı edilemez" bulan bu liberal solcuların lideri Aleksander Kerenski, Atatürk ile yaşıttır, Simbirsk'de doğmuş, Taşkent'te büyüyüp başkentte Hukuk okumuştur. Bu adamı Atatürk'le kıyaslamamın nedeni, 1917 yılı içinde halktan korkan Duma tarafından önce Adalet bakanı, sonra savaş bakanı yapılması, 21 Temmuzda başbakan olması, 9 Eylülde kendisine yönelen bir darbe girişimini bizzat önleyerek 14 Eylül 1917'de "Rusya Cumhuriyeti"ni ilan etmesidir. Atatürk'den 6 yıl önce... Ama Çarlık Rusyası'nın yıkılmasından sonra kurulan Rusya Cumhuriyet'i, sadece 25 Ekim gününe kadar yaşamıştır. İki ay bile değil! Bundan sonrası, "Ekim Devrimi tarihi"dir.
Rusya'yı Bolşevikler devralıp adlarını SBKP (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) diye değiştirdiklerinde, Kerenski son anda devrimcilerin elinden kaçıp kurtulmuş kurt bir politikacı olarak Finlandiya'daydı, ama Moskova ve Petersburg'da da gizli bir şekilde sahte kimlikle bulundu. Kerenski, daha sonra Londra'ya gitti, 1922'den 1932'ye kadar Paris'de Rus göçmenler için gazete çıkardı ve nihayet 1940'da, İkinci Dünya Savaşı'nın en karanlık günlerinde ABD'ye gitti, orada 1965'de anılarını yayınladı. Atatürk'le yaşıt bu ayaklı tarih, 1970'de New York'da öldü. Atatürk adam gibi doktorlara denk gelseydi de onun gibi 1970'lere kadar yaşasaydı Türkiye nasıl bir ülke olurdu, ayrı bir yazı konusu. Ama uzlaşmaz tavır ve halkın kendi kendisini yönettiği özyönetimci anlayışa önderlik etmek, kesinlikle başarılı oluyor. Bolşevikler, sosyal devrimci Duma fraksiyonunun Kerenski örneğindeki gibi "Dumanın tamamını temsil eden çözümler üretelim" diyerek Oktobrisleri de hesaba katan "ılımlı" bir politika izleseydi, kesinlikle özyönetimlerce benimsenmez, onlara önderlik edemezlerdi. Gelişmeler, Çarlığın ihyası istikametinde değildi, tıpkı Türkiye'de de Padişahlığın ihyası istikametinde olmadığı gibi.
1905 devrim yenilgisinin en önemli sonucu, Çarın reformlar yapmak zorunda kalması ve Duma adı verilen Rus Meclisini açmasıdır. Gerçi Nikola, tıpkı çağdaşı Abdülhamit gibi yapıp Duma'yı bir kaç kez kapatsa da, Rusya Meclisi işliyordu ve buradaki en büyük yandaş grup Oktobristlerin borusu ötüyordu. Ekim 1905'de bir manifesto yayınlayan Nikola'nın muhafazakar çizgisini savunan Oktobristler adlarını bu manifestodan alıyorlardı. 1906'daki Birinci Duma seçimlerinde sadece 17 milletvekiliyle esamisi okunmayan Oktobristler, 1907 seçimlerinde 32, aynı yıl yapılan Duma seçimlerinde ise 120 milletvekiliyle en büyük grup oldular. Ama 1912 seçimlerinde sayıları 99'a düştü, tabii başka sağcı partiler de vardı. Milliyetçilerin 88 milletvekili, aşırı sağcıların 64 milletvekili bulunmaktaydı. İkinci Duma seçimlerinde 64 milletvekili kazanan Sosyal Demokrat İşçi Partisi, 1912'deki son seçimlerde Duma'ya sadece 14 milletvekili sokabilmişti. Bu parti, Menşeviklerin ayrılmasından sonra Lenin'in Bolşeviklerinden oluşuyordu (ve 1918'de Sovyetler Birliği Komünist Partisi adını aldı).
Tam bir azınlık partisi olan Bolşevik Partisi'nin hiç umulmadık bir şekilde iktidarı -bir devrim yardımıyla- devralması, bir tek adam rejiminin nasıl çöktüğüne klasik bir örnek teşkil eder.
Birinci Dünya Savaşı öncesi Rus Çarı II. Nikola ile Alman İmparatoru II. Wilhelm arasındaki mektuplaşmalar inanılmaz bir canım-cicim dili içerir. Mesela birbirlerine "Niki", "Wili" diye seslenirler, eh sonuçta akraba bir krallar kraliçeler prensler prensesler beyler bayanlar tarafından yönetilen bir Avrupa sözkonusu. Niki, "Aman Wiliciğim bu işleri kızışmadan önleyelim" diye rica minnet etse de Alman İmparatoru, Saraybosna'da çakan kıvılcımı "çok iyi" değerlendirip savaşı başlatır. Niki, İngilizlerle Fransızlara ve milyonlarca eğitimsiz köylüden oluşan kalabalık Rus ordusuna çok güvendiğinden, savaşın çabuk sonuçlanacağını ve Almanların hemen yenileceğini sanmaktadır! Daha sonra Niki'nin askeri "deha"sından kısaca bahsedeceğimden, bu tahminini Niki'nin naifliğine vereceğinizden eminim.
Almanya Rusya'ya 1 Ağustos 1914'de savaş ilan ediyor, 2 Ağustos'da Tarabya'da Türkiye ile gizli savaş ittifakı anlaşması imzalanıyor, iki gün sonra Rusya'nın başkenti Petersburg'daki Alman Büyükelçiliğine saldıran milliyetçi Ruslar, elçilikte ellerine geçen herşeyi fırlatıp sokağa atıyorlar, kağıt belgeler havada uçuşuyor, mobilyalar sokaklarda. Ellerinde ikonalar, Rus Çarının resimleri ve bayraklar taşıyan göstericiler, Büyükelçiliğin önündeler. Lenin o gün, Avusturya-Macaristan'ın bugün kuzey Çakya'da bulunan Zakopana kasabasında.
Savaş, hiç de Çarın beklediği gibi hemen bitivermiyor. 1914 yılı Ağustorundan yıl sonuna kadar Almanların "Doğu Cephesi'nde 1.2 milyon Rus askeri ölüyor, yaralanıyor ya da esir düşerek safdışı kalıyor. Rusya'da yiyecek fiyatları hemen ikiye katlanıyor. 1915 yılı, Ruslar için daha da büyük bir felaket. Tannenberg'deki savaş tam bir hezimet. Ruslar Doğu Prusya bölgesinden çekiliyorlar. Avusturya-Macaristan orduları Ukrayna'ya, Alman orduları Ağustos'da Varşova'ya giriyorlar. Rusların darmadağın olması üzerine, onlara yardıma gitmek amacıyla İngiltere ve Fransa Çanakkale operasyonunu planlanıyorlar, bunu yapmak zorundalar, yoksa Rusya'nın çökmesi mümkün.
Durum bu kadar vahimken ve Rus ordusundaki askerlerin üçte birinin silahı yokken ve asker kaçaklarının sayısı milyonu geçmişken, 5 Eylül 1915'de Rusya'nın tek adamı Niki, kendisini ordunun başkomutanı ilan ediyor, eh tabii Wili de başkomutan havalarında, ondan aşağı mı kalacak? Daha sonra Çar'ın "Başkomutanlığı"nı bir Rus generali şöyle yorumlamıştır: "Savaş konusunda aynı bir çocuk gibiydi". Yani haritaya bakıp, "şurayı alalım şurayı satalım, yakalım yıkalım" diye konuşan, savaşı oyun sanan birinin ruh hali. Çanakkale'de Türk direnişi geçit vermeyip yardım da gelmeyince 1916 yılında Rus ordusunun kaybı tam 850.000. Ama aynı yıl Türklere karşı başarılılar. Rus ordusu 1916'da Erzurum ve Trabzon'u alıyor. Bundan biraz cesaret alıp hâlâ, "Almanya 1916'da savaşa dayanamayıp çöker" havasındalar.
Savaş Rusya için tam bir felaket görünümündeyken Lenin de Ocak ayında başladığı "Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması" kitabını Haziran sonunda tamamlıyor, savaşı "Emperyalist savaş" diye tanımlıyor, hanedanların kendi aralarında çatışmalarıyla da dalga geçiyor. "Finans oligarşisinin iktidar düzeni"ne şiddetle karşı çıkması, Almanya'dan Bolşevik Partisi için 82 milyon altın Alman Markı almasına engel teşkil etmiyor. Lenin o zaman, yalnız kalmak pahasına da olsa savaşa kesinlikle karşı çıkan küçük bir Sol çevrenin en önemli lideri. Ve bu tavrı onu hem benzersiz kılıyor, hem de iktidara gelmesi için en önemli gerekçeye sahip olmasını sağlıyor: Çarlık devriyle ve onunla ilgili herşeyle köprüleri atmak...
Çar Nikola'nın eşi Çariçe Alix, Alman olduğundan halk tarafından "Bu casus mu" diye bakılan bir şahsiyet. Ruslar da Türkler gibi komplo teorilerine meraklılar. Küçük oğlu çaresiz bir "kan hastalığı"ndan muzdarip olduğundan Alix, bir anne içgüdüsüyle, doktorlardan umudu kesip Grigori Rasputin adlı gezgin esrik bir keşişi saraya alıyor. Rasputin, insanları iyileştirme kudretine sahip biri diye tanındığından, sarayda kısa sürede etkili kişi haline geliyor, Sarayda alınan kararları etkilemeye başlıyor. Ahlaksız biri olduğu söylenen bu iri yarı keşiş, kısa sürede sarayda Çariçeyle ve diğer kadınlarla aşırı yakınlığı nedeniyle ülkenin en nefret edilen insanlarından biri oluyor. Nitekim durum öyle bir vahamet kazanıyor ki, Bir grup subay Rasputin'i öldürmek zorunda kalıyor. Dokuz canlı bu adamın öldürülmesi ile ilgili hikayeler, hatta filmler gırladır.
Almanlar savaşa devam ettiler ama Rusya mahvolmuştu. Açlık, hastalık, kömür sıkıntısı had safhadaydı ve ordu tam bir felç vaziyetinde, devlet ise yolsuzluk ve savaş zenginlerinin mafya tipi çıkar örgütlerinin elindeydi. Ama işte ülkenin dibe vurduğu bu aşamada, yani 1917 yılı başında, nereden nereye gelindiği ve nereye gidileceğini gösteren oldukça net işaretler vardı. Çar Nikola seçim kanununu kendine uysun diye değiştirmiş, ilk kez kadınlar ve azınlıklar da seçme seçilme hakkı kazanmışken, "Şükredelim Çarımıza" deyip yeni oy kullananların Çarın Oktobristlerine oy vermesi yeterli olmadı. Şubat ayında, başkentteki Viborg işçi mahallesinde "ekmek isteriz, kömür isteriz" diye ayaklanan işçiler, yiyecek ve kömürün karneye bağlanmasına ve bu sistemin işlememesine isyan ederken, aslında kendi sistemlerini savunmaya başlamışlardı bile.
1914'den itibaren ekonomi tepetaklak olunca ve devlet kendini düşünmekten hiçbir şey yapmayınca, yeni bir örgütlenme modeli iyice görünür oldu: Özyönetim birimleri. "Sovyet" denen bu grupçuklar, 1914'den itibaren aciz kalan devlet yerine halkın kendi kendine yiyecek ve kömür sağlayıp ihtiyaç sahiplerine dağıtan, kendi kendine kararlar alan gruplardı. Viborg'daki de bir işçi sovyetiydi. 1917 kışındaki bu büyük gösteri, Gezi gibi bir isyana dönüştü ve tamamen bu özyönetim birimleri tarafından yapıldı, koordine edildi ve sürdürüldü. Halk artık aciz devlet kurumlarına değil, iyi örgütlü bu gruplara güveniyor, yaşamak için en gerekli yiyecek içecek giyecek ve yakacağını o gruplar sayesinde sağlıyordu. Fakat bu gruplar Çar'dan, Alman Çariçe'den nefret eden, siyasi yelpazenin geniş bir kesimini teşkil eden halk kesimlerlerindendi. Grupların Bolşeviklerin kontrolü altına girmeleri çok basit bir nedenle oldu: Bir tek Bolşevikler, Çar'a yakın kesimlerle kesinlikle en ufak bir ittifak ilişkisine girmek istemiyor, onlara kesin karşı çıkıyorlardı. 28 Şubat 1917'de Duma'da geçici bir Hükümet kurulmuştu. Aynı gün Petrograd sovyeti de kuruldu, polis halka ateş açtı. Protesto ve isyan iyice çığrından çıkıp göstericiler evlerine dönmeyince, Çar, 2 Mart günü tahttan feragat ettiğini ilan etti. Yolsuz ve yandaş, hantal devlet kurumları, güvenlik kuvvetleri, halkın güvenini ve meşruiyetlerini tamamen yitirmişlerdi. Geriye bir parça da olsa legitim/meşru kurum olarak sadece Duma kalmıştı.
Sovyetlerin kendilerine önder olarak Bolşevikleri seçmelerinin baş nedeni, 1905 devrim denemesinin başarısızlığına rağmen devrimcilerin, olağanüstü durumları yönetmek ve halkın ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli örgüt aklına sahip olmalarıydı. Bolşevikler, diğer Duma partileri gibi Meclis'deki en büyük Çarcı tekadamcı Oktobrist grubu da hesaba katmıyor, onların suyuna gidecek hareket tarzını reddediyorlardı, hem de bunu, Duma'da sadece 14 milletvekilleri olmasına rağmen yapıyorlardı.
Özyönetim gruplarının başına seçilen Bolşeviklerin sayısı hızla arttı. 25 Eylül'de Leo Troçki, başkentte şehir sovyetinin başkanı, yani en üst yöneticisi seçildi. Bu arada Duma'daki diğer Sol fraksiyon Sosyal Devrimciler de bu gelişmelerden yararlandılar. Oktobristlerin meclis çokluğunu "gözardı edilemez" bulan bu liberal solcuların lideri Aleksander Kerenski, Atatürk ile yaşıttır, Simbirsk'de doğmuş, Taşkent'te büyüyüp başkentte Hukuk okumuştur. Bu adamı Atatürk'le kıyaslamamın nedeni, 1917 yılı içinde halktan korkan Duma tarafından önce Adalet bakanı, sonra savaş bakanı yapılması, 21 Temmuzda başbakan olması, 9 Eylülde kendisine yönelen bir darbe girişimini bizzat önleyerek 14 Eylül 1917'de "Rusya Cumhuriyeti"ni ilan etmesidir. Atatürk'den 6 yıl önce... Ama Çarlık Rusyası'nın yıkılmasından sonra kurulan Rusya Cumhuriyet'i, sadece 25 Ekim gününe kadar yaşamıştır. İki ay bile değil! Bundan sonrası, "Ekim Devrimi tarihi"dir.
Rusya'yı Bolşevikler devralıp adlarını SBKP (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) diye değiştirdiklerinde, Kerenski son anda devrimcilerin elinden kaçıp kurtulmuş kurt bir politikacı olarak Finlandiya'daydı, ama Moskova ve Petersburg'da da gizli bir şekilde sahte kimlikle bulundu. Kerenski, daha sonra Londra'ya gitti, 1922'den 1932'ye kadar Paris'de Rus göçmenler için gazete çıkardı ve nihayet 1940'da, İkinci Dünya Savaşı'nın en karanlık günlerinde ABD'ye gitti, orada 1965'de anılarını yayınladı. Atatürk'le yaşıt bu ayaklı tarih, 1970'de New York'da öldü. Atatürk adam gibi doktorlara denk gelseydi de onun gibi 1970'lere kadar yaşasaydı Türkiye nasıl bir ülke olurdu, ayrı bir yazı konusu. Ama uzlaşmaz tavır ve halkın kendi kendisini yönettiği özyönetimci anlayışa önderlik etmek, kesinlikle başarılı oluyor. Bolşevikler, sosyal devrimci Duma fraksiyonunun Kerenski örneğindeki gibi "Dumanın tamamını temsil eden çözümler üretelim" diyerek Oktobrisleri de hesaba katan "ılımlı" bir politika izleseydi, kesinlikle özyönetimlerce benimsenmez, onlara önderlik edemezlerdi. Gelişmeler, Çarlığın ihyası istikametinde değildi, tıpkı Türkiye'de de Padişahlığın ihyası istikametinde olmadığı gibi.
3000 Yıllık refah toplumunun sırrı
Marcus Antonius, gelen Tanrıçanın Mısır hükümdarı Kleopatra olduğunu elbete bilmekteydi, çünkü onu Tarsus'a, ayağına çağıran bizzat oydu. Kleopatra, Julius Sezar'ın öldürülmesinden sonra çıkan Roma iç savaşında takındığı tavrın hesabını vermeliydi. Antonius, Kleopatra'nın güç ve iktidar için neler yapmaya kadir olduğunu henüz tam bilmediğinden, Antonius'u tanrılara, kendini tanrıçalara benzeten ve daha gelmeden aşk sinyalleri gönderen kraliçeyi heyecanla bekliyordu.
Güvertesi tamamen altın kaplı ve kıymetli taşlarla süslenmiş atlas yelkenli çektiri, her yanı muhteşem bir sanat eseriydi. Adeta sonsuza dek kullanılmak üzere yapılmış, sağlam ve eşsizdi. Dönemin kalıcı/sürekli refahını sembolize etmekteydi. Kraliçenin yanında müzisyenler güzel melodiler çalmakta, Kleopatra'nın özenle seçtiği Mısırlı güzel kızlar yanında oturmakta bazıları ona hizmet etmekteydi. Herbiri prensesler gibi süslenmişlerdi. Çektiriden etrafa yayılan güzel kokular, Mısır Kraliçesi karaya çıkınca, Tarsus'un her köşesine ulaştı. Plutarch'ın ayrıntılarıyla anlattığına göre, Kleopatra Tarsus'a ayak bastığında üzerinde, uzun, onun peşisıra su gibi akan bir elbise giymişti. Antonius'a yaptığı etki de, vücudunun büyülü güzelliğinin yansıması ile ilgiliydi!
Kleopatra'yı Tarsus'a çağıran Antonius, daha o gece, kraliçenin ayağına, onun verdiği ilk davete tıpış tıpış gidip gece boyunca kraliçenin bir dediğini iki etmedi. Davette sadece altın tabak-çanak-çatal kulanıldı, üstelik yemeğe katılanların, bir anı olarak, yemek yediği altın tabağı, çatalı vs. alıp evine götürebileceği söylendi. Kleopatra, Romalı generalleri etkilemeyi iyi biliyordu. Davetler böyle dört gün sürdü. Dördüncü gün -Sokrates'in yazdığı üzere- ziyafetlerin en orijinal günüydü. Çünkü Kleopatra, ziyafetin verildiği salonların tabanını, dizlere kadar yükselen bir gül tabakasıyla, gül taçyapraklarıyla kaplatmıştı. Sokrates, kraliçenin bunun için ne kadar para harcadığını bile yazar. (Holger Lundt, Die Rosen der Kleopatra Düsseldorf 2008) Kleopatra, Romalıların bütün zayıf yanlarını böyle sonuna kadar kullanmasını bilmiş akıllı, güzel ve güçlü bir kadındı. Tabii bütün özelliklerinin olumlu sayılması gerekmiyor. Onun bu gül savurganlığı ve lüks tutkusu, zamanın entelektüelleri tarafından kıyasıya eleştirilmiştir. Mesela Seneca, açıkça perverslikten (sapkınlık), doğaya aykırı bir yaşam tarzı sürüldüğünden falan bahseder ve bunu sertçe yerer. Güzelliğin, kültürün ve ölçülü/vicdanlı refahın değerini bilmeyen entelektüellerin de, gül yerine buğday ekilmesini önerdikleri görülür. (Gülün ve güzelliğin yeri başkadır, buğdayın ve tokluğun yeri başka. Bunlar birbiriyle çelişmez, birbirini tamamlar -abartmamak ve ölçülü olmak koşuluyla.)
Gül, o devirde lüksün ve refahın sembolü sayılmaktaydı. İtalya'da/Roma'da henüz yetişmemekteydi ama çok nadide bir çiçek olduğundan zenginliğin ve lüksün göstergesiydi. Roma'ya gül, gül taçyaprağı, gülsuyu, gül esansı, gül parfümü, vs. Mısır'dan gitmekteydi. Mısır, Büyük İskender'den sonra ülkeyi devralan Grek/Yunan asıllı Ptolomeos'lar tarafından yönetilmekte, Kleopatra da bu kültürün temsilcisiydi. Kraliçe, Mısır'ın sürekli daha kötüye giden bitiş dönemini temsil eder. Halkın ve Ülkenin giderek fakirleştiği, eski refah döneminin bozulma sürecini yaşadığı, zenginlerle fakirler arasındaki makasın iyice açıldığı bu yeni Mısır, ancak Kleopatra'nın akıllı ve kurnaz entrikalarıyla ölçülü bir güç olabiliyordu.
Antonius, Kleopatra'nın gül gösterisinden etkilense de onu asıl etkileyen, Mısır'ın buğdayıydı. Bugün dünyada en yaygın olan buğday türünün (Triticum aestivum) atası (Triticum monococcum) ilk kez Anadolu'da Göbeklitepe bölgesinde (ve arkeologların 'Verimli Hilal' dedikleri ve Anadolu'nun güneyinden de geçen bölgede) ekilip biçilmeye başlamıştır. Son verilere göre Urfa'nın 15 kilometre kuzeydoğusundaki bu bölgede, 11.500 yıl kadar önce, yerleşik yaşama özgü ilk köyler kurulmuş ve ilk mabedler inşa edilmiştir. (Klaus Schmidt, Sie bauten die ersten Tempel Münih 2006) Göbeklitepe, görenleri hayretler içinde bırakabilecek kadar orijinaldir. Bölgede dolaşırsanız, taş devrinde kullanılan keskin taş bıçaklardan mutlaka bulursunuz kayalık bölgede. Bu bıçaklar, buğday biçmek için ve diğer el işleri için kullanılmıştır. Fakat Kleopatra'nın Tarsus'a çıktığı yıllarda Mısır, halen Roma'nın buğday ambarıydı ve Anadolu bu konuda fakirdi. Çünkü Mısır'daki gibi binyıllara direnebilecek sağlam bir altyapı, devlet otoritesi ortaya koyamamıştı ve herşeyden önce, ekonomik altyapısı, Mısır'daki gibi sağlam bir temele sahip değildi.
Mısır'ın ihtişamının ve üçbin yıllık refahının sırrı neydi? Ve bu uygarlık, Büyük İskender'in ardından neden giderek hızlanan bir şekilde bozuldu? Kleopatra'dan sonra Mısır'ın görece bağımsız bir hükümdarı bile olmamıştır ve Mısır, Roma'nın bir eyaleti olarak Romalı valiler tarafından yönetilmiş, sonra da çökmüştür. Bu bitişin hazin siyasi öyküsünü herkes bilir. İki kahramanımızı ilgilendiren yanı ise filmlere, romanlara konu olmuştur. Marcus Antonius, Roma'nın sırlarını Kleopatra'ya vermekle suçlanınca intihar etti. Bunu öğrenen Kleopatra'nın zehirli bir yılanla intihar ettiği söylenir. Antonius ve Kleopatra arasında, bu güç gösterileri sırasında büyük bir aşk doğduğu kesindir. Nitekim öldükten sonra Mısır usulü mumyalandılar ve birlikte gömüldüler. Mumyaları bugüne dek bulunamamıştır. (Manfred Clauss, Kleopatra Münih 1995) Onlarla birlikte, Mısır'ın refahını garantileyen sır da unutulmuş olmalı. Bazı şeyleri yeniden hatırlamak ve Mısır'ın o engin kum deryasından çıkarmak için ikibin yıl geçmesi gerekti!
Bilim adamları bu sırrı, Mısır'ın buğday ambarlarında buldular. Mısırlılar, çok iyi (gene bu sistem sayesinde) geliştirilmiş ve çok uzun süre işlemesi için düşünülmüş sulama sistemleriyle tarım yapıyorlardı. Üretilen buğday, devletin kontrolünde depolara konuluyor ve alınan buğdaya karşılık, buğdayın sahibine bir belge veriliyordu. Bir tür para gibi kullanılan bu belgelerin çok somut bir karşılığı vardı: Depodaki buğday miktarı (yani sanal değil reel kapital sözkonusu). Belgeler çeşitli boyutlarda alışveriş için kullanılıyorlardı. Ama bir yıl sonra o belgeler geri çağrılıyor ve üzerindeki sayılar değiştiriliyordu. Eğer biri, bir yıl önce 100 kiloluk buğdayına karşılık bir belge aldıysa, bu kez 92 kiloluk veya 97 kiloluk bir belge alıyor, yani elindeki belgenin (parasının) değeri düşüyordu. Bunun çok basit bir nedeni vardı: Ambar fareleri, çürüme, küflenme vs.
Para bir iş için kullanılmadan durdukça değer kaybettiğinden, kimse para biriktirmeyi düşünmüyordu. (Bu nedenle bazı bilim adamları, Mısırlıların para kullanmadığını iddia ediyor. Çünkü Para lafı altında, sadece günümüzde kullandığımız durduk yerde çoğalan parayı ve maddi karşılığı olmayan bilgisayar ekranlarındaki sanal parayı anlıyorlar!) Mısırlıların para biriktirmek yerine, ellerindeki belgeleri bir an önce elden çıkartmayı düşündükleri kesin. Bunun için de o belgeleri mümkün olduğunca çabuk yatırıma dönüştürüyorlardı. Ve sırf paranın bu değer yitiren özelliği (eksi faiz) nedeniyle, kalıcı/uzunvadeli, yüksek kaliteli yatırımlar yapıyorlardı. Ayrıca, yaptıkları bütün işlerin ve yatırımların, başında yüzde yüzlük bir reel karşılığı da vardı. Bu para ve yatırım anlayışı sayesinde, yüksek bir uygarlık kurulmuş, zengin-fakir arasında bir uçurumun söz konusu olmadığı, üçbin yıl süren kalıcı bir refah yaşanmıştır. Mısır toplumunda herkesin tok ve belli bir refah seviyesinde yaşaması en normal şeydi, bunun için mutlaka herkesin çalışması gerekmiyordu. (Şimdi de herkesin çalışması gerekmiyor. Günümüzde yapılan işlerin neler olduğuna ve çoğunun ne kadar gereksiz olduklarına bakılarak bu anlaşılabilir)
Buradan, paraya "Yüzde yüz reel karşılık" denen şeyin anlamını da öğreniyoruz. Bu karşılık, eğer reelse, (bildiğimiz yaşamla ilgiliyse) ARTMAYIP AZALIYOR. Yani doğal ortamla birebir ilişkili bir sosyal düzende, paraya endeks olarak doğal birşey seçildiğinde, paranın değeri artmayıp azalıyor. Kısacası: Durduk yerde değeri artan günümüzün (faizli) para'sı doğaya aykırıdır.
Refahın paranın niteliğiyle doğrudan ilgili olduğunu, gene Mısır tarihinden öğreniyoruz. Romalıların bu buğday bazlı para sistemini kaldırmalarıyla birlikte, Mısır uygarlığı çökmeye başlamıştır. Roma'nın kullandığı ve değeri hükümdara göre değiştirilebilen sikke sistemi, Mısır'ı çökertmiştir. Roma ve diğer devletler (kısmen faizi de içeren) para sistemleriyle bir refah sağlıyorlardı, ama bunun için sürekli savaşmaları, yeni fetihler yapmaları gerekiyordu. Mısır'ın en az üçbin yıl boyunca kullandığı para sistemi ise hem fetih savaşlarını körüklemiyor hem refahı uzun vadede garantiliyor hem de olağanüstü yüksek kalitede ürünler ve eşyalar yapılmasını, kalıcı altyapı sistemlerinin kurulmasını ve yüksek özgün kültür ve uygarlığı özendiriyordu.
İnsana ve doğaya aykırı günümüz sistemini değiştirmek, bir zorunluluk. Ve postkapitalist bir döneme doğru ilerlerken tarih, en güvenilir öğretmenlerimizden biri olabilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

