İyi anlamda "Tek Adam" sözcüğünün mucidi, eski Komünist, İttihatçı ve sonradan Kemalist Şevket Süreyya Aydemir'dir. Profilden Jean Gabin'in Türk versiyonuna benzeyen bu sıkı adamın üç ciltlik Atatürk biyografisi "Tek Adam"ı, galiba ortaokula giderken okumuştum. Yeşil kabakarton kapaklı güzel kokulu Remzi Kitabevi ürünü bu ciltlerlerin sayfalarını çakıyla açmak da uzun bir işti, zira kalın kitaplardır kendileri.
"Tek Adam"ın bir terim olarak siyasete dönüşünü kutlayamıyoruz, çünkü iyi anlamda kullanılmıyor. Önce Putin'i ifade eden bir sıfattı, sonra aşırı politize Türkiye semalarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve başkanlık sistemini anlatan bir siyasi terime dönüştü. Şablona uysa da uymasa da, Trump için kullanmak isteyenler de var. Ama günümüzde bu terimin en taze ifadesi, Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping. Tabii sıfatı bu kadarcık değil. Xi, aynı zamanda ÇKP başkanı ve en önemlisi Merkezî Askeri Kurul'un da başkanı ve 1954'den beri kullanılmayan yeni sıfatıyla "Başkomutan". Xi, daha bir çok şeyin başı ama bunlar o kadar çok ki, çetelesini tutmak bile zor. Konu sadece bu da değil elbette. Asıl mesele, bugünün politikacılarında vücut bulmaya yatkın "Tek Adamlık". Üstelik, "Yeni nesil keyfî krallık" eğiliminin had safhadaki seyri, onun pratiğe geçirilme şansının da hayli yüksek olduğunu gösteriyor. Oysa kollektif yönetim, bir zamanlar Çin'de de kendince işleyen bir anlayışın adıydı ve Dünyanın bu tarafında en makul sistem içi modeline "Demokrasi" dendiği ve adının kısmen de olsa hakkının verildiğini henüz unutmuş değiliz. Çin’in küçük dev adamı Deng Xiaoping de 1980 yılında yaptığı bir konuşmada, “iktidar gücünün bir yerde aşırı yoğunlaşması, kollektif iktidarın aleyhine gelişerek bireylerin keyfi iktidarına neden oluyor” demişti. Bu sözleriyle ad vermeden Mao'nun "Tek Adam"lığını kasdettiğini herkes biliyordu. Çin şimdi bu kollektif yönetim dönemini Xi Jiping ile kapatıyor. Şu 2012 yılı sahiden bir dönüşüm başlangıcı. O yılın sonbaharında 18. Parti Kongresinde Xi Başkan seçilmişti ve 64 yaşındaki bu adam, Çin'in çokpartisiz ama çok fraksiyonlu özgün kollektif yönetiminde 20 yıldır söz sahibi Jiang Zemin'in "Şanghay Fraksiyonu"nu ve Hu Jintao'nun "Komünist Gençlik Birliği"ni tamam etkisizleştirdi.
Garip bir tek adamlar devri yaşıyoruz. Putin ve Erdoğan malumunuz, sonra şaka gibi bir Trump geldi, şimdi Çin de bu acaip akıma katılıyor. Cumhurbaşkanı, kendi kendini, Mao ve Deng'den sonra “Çin’in en önemli şahsiyeti ilan etti!..
Tek Adamlar, bildik bir metod uygulayıp, aslında n'oolduklarını göstermeden önce "iyi adam"cılık oynuyorlar. 2012 öncesinde yolsuz bir çıkar şebekesine dönüşmüş, prestijini önemli ölçüde yitirmiş ÇKP'yi ve devleti yolsuzluktan temizleyen Xi de önce Çin'in sevilen "iyi" adamı oldu, sonra bu "iyiliği"ne dayanarak, kendinden olmayanları teker teker eledi. Birbuçuk milyona yakın partili, müfettiş kurulları tarafından yolsuzluk gerekçesiyle soruşturuldu, bir kısmı suçlanıp cezalandırıldı, hatta bazıları asıldı. Cezalandırılanlar arasında bakanlar bile vardı. İşte bu "iyilik", ÇKP içindeki muhalif fraksiyonları muma çevirdi. Çekirdekten yetişme iktidar adamı Xi, Dünyadaki diğer benzerleri gibi iktidar gücünü kendi çıkarına kullanmayı iyi biliyordu, babası da ülkenin en üst yönetici kadrosundan, 1949'da Mao ile birlikte Çin Halk Cumhuriyeti'ni kuranlardandı.
Xi Jinping, Çin elitinin "Sovyetler Birliği gibi çökeceğiz" korkusunu gidermişe benziyor ve daha hegemonyacı bir çizgi izleyeceğinin sinyallerini veriyor ve bu haliyle çok uzun süre iktidarda kalacağa benziyor. Onun döneminde Çin ABD'yi ekonomi alanında geçti, askeri alanda geçmesine henüz imkan yok, ama Xi Jinping ülkeyi "dünyanın bir numarası" yapmaya kararlı görünüyor. Sistemin yapısal krizi derinleştikçe Tek Adam'lık yayılır mı, göreceğiz. Ama dünyanın ilk Orwell devletini kurmaya aday Xi Jinping'den daha çok sözedileceği kesin!
Son Çar'ın son seçimleri ve beklenmedik alternatifi
Sondan bir önceki Rus Çarı III. Aleksander 1894'de aniden ölünce, yerine bebek yüzlü ve yumuşak mizaçlı II. Nikola Çar ilan edildi. Nikola, kendinden daha uzun boylu Alix ile evlendi ve böylece sadece Alman tahtı ile değil, Büyük Britanya tahtı ile de akraba oldu. Alix'in babası IV. Ludwig, Alman Hessen devletinin hükümdarı, annesi ise Kraliçe Victoria'nın kızı Alice idi. Birinci Dünya Savaşı öncesinin en az on yıl süren gerginliği ve soğuk savaşında Avrupa'nın hükümdarlarının birbiriyle böyle yakın akrabalık ilşkileri vardı. Ruslar 1905'de, Doğu'lu bir güç olan Japonlar tarafından yenilince, Rusya'da ortalık karıştı, Gezi gibi büyük kitlesel hareketler oldu, ama Solcuların Çarı devirme girişimleri -yani devrim- başarısızlığa uğradı. Elbette istikameti belli gelişmelerin yarı yolda devrim deneyip başaramamaları sadece geçici bir oldgudur, nitekim bu devrim girişiminde edinilen tecrübe, daha sonrası için yol gösterici oldu ve süreç devam etti.
1905 devrim yenilgisinin en önemli sonucu, Çarın reformlar yapmak zorunda kalması ve Duma adı verilen Rus Meclisini açmasıdır. Gerçi Nikola, tıpkı çağdaşı Abdülhamit gibi yapıp Duma'yı bir kaç kez kapatsa da, Rusya Meclisi işliyordu ve buradaki en büyük yandaş grup Oktobristlerin borusu ötüyordu. Ekim 1905'de bir manifesto yayınlayan Nikola'nın muhafazakar çizgisini savunan Oktobristler adlarını bu manifestodan alıyorlardı. 1906'daki Birinci Duma seçimlerinde sadece 17 milletvekiliyle esamisi okunmayan Oktobristler, 1907 seçimlerinde 32, aynı yıl yapılan Duma seçimlerinde ise 120 milletvekiliyle en büyük grup oldular. Ama 1912 seçimlerinde sayıları 99'a düştü, tabii başka sağcı partiler de vardı. Milliyetçilerin 88 milletvekili, aşırı sağcıların 64 milletvekili bulunmaktaydı. İkinci Duma seçimlerinde 64 milletvekili kazanan Sosyal Demokrat İşçi Partisi, 1912'deki son seçimlerde Duma'ya sadece 14 milletvekili sokabilmişti. Bu parti, Menşeviklerin ayrılmasından sonra Lenin'in Bolşeviklerinden oluşuyordu (ve 1918'de Sovyetler Birliği Komünist Partisi adını aldı).
Tam bir azınlık partisi olan Bolşevik Partisi'nin hiç umulmadık bir şekilde iktidarı -bir devrim yardımıyla- devralması, bir tek adam rejiminin nasıl çöktüğüne klasik bir örnek teşkil eder.
Birinci Dünya Savaşı öncesi Rus Çarı II. Nikola ile Alman İmparatoru II. Wilhelm arasındaki mektuplaşmalar inanılmaz bir canım-cicim dili içerir. Mesela birbirlerine "Niki", "Wili" diye seslenirler, eh sonuçta akraba bir krallar kraliçeler prensler prensesler beyler bayanlar tarafından yönetilen bir Avrupa sözkonusu. Niki, "Aman Wiliciğim bu işleri kızışmadan önleyelim" diye rica minnet etse de Alman İmparatoru, Saraybosna'da çakan kıvılcımı "çok iyi" değerlendirip savaşı başlatır. Niki, İngilizlerle Fransızlara ve milyonlarca eğitimsiz köylüden oluşan kalabalık Rus ordusuna çok güvendiğinden, savaşın çabuk sonuçlanacağını ve Almanların hemen yenileceğini sanmaktadır! Daha sonra Niki'nin askeri "deha"sından kısaca bahsedeceğimden, bu tahminini Niki'nin naifliğine vereceğinizden eminim.
Almanya Rusya'ya 1 Ağustos 1914'de savaş ilan ediyor, 2 Ağustos'da Tarabya'da Türkiye ile gizli savaş ittifakı anlaşması imzalanıyor, iki gün sonra Rusya'nın başkenti Petersburg'daki Alman Büyükelçiliğine saldıran milliyetçi Ruslar, elçilikte ellerine geçen herşeyi fırlatıp sokağa atıyorlar, kağıt belgeler havada uçuşuyor, mobilyalar sokaklarda. Ellerinde ikonalar, Rus Çarının resimleri ve bayraklar taşıyan göstericiler, Büyükelçiliğin önündeler. Lenin o gün, Avusturya-Macaristan'ın bugün kuzey Çakya'da bulunan Zakopana kasabasında.
Savaş, hiç de Çarın beklediği gibi hemen bitivermiyor. 1914 yılı Ağustorundan yıl sonuna kadar Almanların "Doğu Cephesi'nde 1.2 milyon Rus askeri ölüyor, yaralanıyor ya da esir düşerek safdışı kalıyor. Rusya'da yiyecek fiyatları hemen ikiye katlanıyor. 1915 yılı, Ruslar için daha da büyük bir felaket. Tannenberg'deki savaş tam bir hezimet. Ruslar Doğu Prusya bölgesinden çekiliyorlar. Avusturya-Macaristan orduları Ukrayna'ya, Alman orduları Ağustos'da Varşova'ya giriyorlar. Rusların darmadağın olması üzerine, onlara yardıma gitmek amacıyla İngiltere ve Fransa Çanakkale operasyonunu planlanıyorlar, bunu yapmak zorundalar, yoksa Rusya'nın çökmesi mümkün.
Durum bu kadar vahimken ve Rus ordusundaki askerlerin üçte birinin silahı yokken ve asker kaçaklarının sayısı milyonu geçmişken, 5 Eylül 1915'de Rusya'nın tek adamı Niki, kendisini ordunun başkomutanı ilan ediyor, eh tabii Wili de başkomutan havalarında, ondan aşağı mı kalacak? Daha sonra Çar'ın "Başkomutanlığı"nı bir Rus generali şöyle yorumlamıştır: "Savaş konusunda aynı bir çocuk gibiydi". Yani haritaya bakıp, "şurayı alalım şurayı satalım, yakalım yıkalım" diye konuşan, savaşı oyun sanan birinin ruh hali. Çanakkale'de Türk direnişi geçit vermeyip yardım da gelmeyince 1916 yılında Rus ordusunun kaybı tam 850.000. Ama aynı yıl Türklere karşı başarılılar. Rus ordusu 1916'da Erzurum ve Trabzon'u alıyor. Bundan biraz cesaret alıp hâlâ, "Almanya 1916'da savaşa dayanamayıp çöker" havasındalar.
Savaş Rusya için tam bir felaket görünümündeyken Lenin de Ocak ayında başladığı "Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması" kitabını Haziran sonunda tamamlıyor, savaşı "Emperyalist savaş" diye tanımlıyor, hanedanların kendi aralarında çatışmalarıyla da dalga geçiyor. "Finans oligarşisinin iktidar düzeni"ne şiddetle karşı çıkması, Almanya'dan Bolşevik Partisi için 82 milyon altın Alman Markı almasına engel teşkil etmiyor. Lenin o zaman, yalnız kalmak pahasına da olsa savaşa kesinlikle karşı çıkan küçük bir Sol çevrenin en önemli lideri. Ve bu tavrı onu hem benzersiz kılıyor, hem de iktidara gelmesi için en önemli gerekçeye sahip olmasını sağlıyor: Çarlık devriyle ve onunla ilgili herşeyle köprüleri atmak...
Çar Nikola'nın eşi Çariçe Alix, Alman olduğundan halk tarafından "Bu casus mu" diye bakılan bir şahsiyet. Ruslar da Türkler gibi komplo teorilerine meraklılar. Küçük oğlu çaresiz bir "kan hastalığı"ndan muzdarip olduğundan Alix, bir anne içgüdüsüyle, doktorlardan umudu kesip Grigori Rasputin adlı gezgin esrik bir keşişi saraya alıyor. Rasputin, insanları iyileştirme kudretine sahip biri diye tanındığından, sarayda kısa sürede etkili kişi haline geliyor, Sarayda alınan kararları etkilemeye başlıyor. Ahlaksız biri olduğu söylenen bu iri yarı keşiş, kısa sürede sarayda Çariçeyle ve diğer kadınlarla aşırı yakınlığı nedeniyle ülkenin en nefret edilen insanlarından biri oluyor. Nitekim durum öyle bir vahamet kazanıyor ki, Bir grup subay Rasputin'i öldürmek zorunda kalıyor. Dokuz canlı bu adamın öldürülmesi ile ilgili hikayeler, hatta filmler gırladır.
Almanlar savaşa devam ettiler ama Rusya mahvolmuştu. Açlık, hastalık, kömür sıkıntısı had safhadaydı ve ordu tam bir felç vaziyetinde, devlet ise yolsuzluk ve savaş zenginlerinin mafya tipi çıkar örgütlerinin elindeydi. Ama işte ülkenin dibe vurduğu bu aşamada, yani 1917 yılı başında, nereden nereye gelindiği ve nereye gidileceğini gösteren oldukça net işaretler vardı. Çar Nikola seçim kanununu kendine uysun diye değiştirmiş, ilk kez kadınlar ve azınlıklar da seçme seçilme hakkı kazanmışken, "Şükredelim Çarımıza" deyip yeni oy kullananların Çarın Oktobristlerine oy vermesi yeterli olmadı. Şubat ayında, başkentteki Viborg işçi mahallesinde "ekmek isteriz, kömür isteriz" diye ayaklanan işçiler, yiyecek ve kömürün karneye bağlanmasına ve bu sistemin işlememesine isyan ederken, aslında kendi sistemlerini savunmaya başlamışlardı bile.
1914'den itibaren ekonomi tepetaklak olunca ve devlet kendini düşünmekten hiçbir şey yapmayınca, yeni bir örgütlenme modeli iyice görünür oldu: Özyönetim birimleri. "Sovyet" denen bu grupçuklar, 1914'den itibaren aciz kalan devlet yerine halkın kendi kendine yiyecek ve kömür sağlayıp ihtiyaç sahiplerine dağıtan, kendi kendine kararlar alan gruplardı. Viborg'daki de bir işçi sovyetiydi. 1917 kışındaki bu büyük gösteri, Gezi gibi bir isyana dönüştü ve tamamen bu özyönetim birimleri tarafından yapıldı, koordine edildi ve sürdürüldü. Halk artık aciz devlet kurumlarına değil, iyi örgütlü bu gruplara güveniyor, yaşamak için en gerekli yiyecek içecek giyecek ve yakacağını o gruplar sayesinde sağlıyordu. Fakat bu gruplar Çar'dan, Alman Çariçe'den nefret eden, siyasi yelpazenin geniş bir kesimini teşkil eden halk kesimlerlerindendi. Grupların Bolşeviklerin kontrolü altına girmeleri çok basit bir nedenle oldu: Bir tek Bolşevikler, Çar'a yakın kesimlerle kesinlikle en ufak bir ittifak ilişkisine girmek istemiyor, onlara kesin karşı çıkıyorlardı. 28 Şubat 1917'de Duma'da geçici bir Hükümet kurulmuştu. Aynı gün Petrograd sovyeti de kuruldu, polis halka ateş açtı. Protesto ve isyan iyice çığrından çıkıp göstericiler evlerine dönmeyince, Çar, 2 Mart günü tahttan feragat ettiğini ilan etti. Yolsuz ve yandaş, hantal devlet kurumları, güvenlik kuvvetleri, halkın güvenini ve meşruiyetlerini tamamen yitirmişlerdi. Geriye bir parça da olsa legitim/meşru kurum olarak sadece Duma kalmıştı.
Sovyetlerin kendilerine önder olarak Bolşevikleri seçmelerinin baş nedeni, 1905 devrim denemesinin başarısızlığına rağmen devrimcilerin, olağanüstü durumları yönetmek ve halkın ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli örgüt aklına sahip olmalarıydı. Bolşevikler, diğer Duma partileri gibi Meclis'deki en büyük Çarcı tekadamcı Oktobrist grubu da hesaba katmıyor, onların suyuna gidecek hareket tarzını reddediyorlardı, hem de bunu, Duma'da sadece 14 milletvekilleri olmasına rağmen yapıyorlardı.
Özyönetim gruplarının başına seçilen Bolşeviklerin sayısı hızla arttı. 25 Eylül'de Leo Troçki, başkentte şehir sovyetinin başkanı, yani en üst yöneticisi seçildi. Bu arada Duma'daki diğer Sol fraksiyon Sosyal Devrimciler de bu gelişmelerden yararlandılar. Oktobristlerin meclis çokluğunu "gözardı edilemez" bulan bu liberal solcuların lideri Aleksander Kerenski, Atatürk ile yaşıttır, Simbirsk'de doğmuş, Taşkent'te büyüyüp başkentte Hukuk okumuştur. Bu adamı Atatürk'le kıyaslamamın nedeni, 1917 yılı içinde halktan korkan Duma tarafından önce Adalet bakanı, sonra savaş bakanı yapılması, 21 Temmuzda başbakan olması, 9 Eylülde kendisine yönelen bir darbe girişimini bizzat önleyerek 14 Eylül 1917'de "Rusya Cumhuriyeti"ni ilan etmesidir. Atatürk'den 6 yıl önce... Ama Çarlık Rusyası'nın yıkılmasından sonra kurulan Rusya Cumhuriyet'i, sadece 25 Ekim gününe kadar yaşamıştır. İki ay bile değil! Bundan sonrası, "Ekim Devrimi tarihi"dir.
Rusya'yı Bolşevikler devralıp adlarını SBKP (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) diye değiştirdiklerinde, Kerenski son anda devrimcilerin elinden kaçıp kurtulmuş kurt bir politikacı olarak Finlandiya'daydı, ama Moskova ve Petersburg'da da gizli bir şekilde sahte kimlikle bulundu. Kerenski, daha sonra Londra'ya gitti, 1922'den 1932'ye kadar Paris'de Rus göçmenler için gazete çıkardı ve nihayet 1940'da, İkinci Dünya Savaşı'nın en karanlık günlerinde ABD'ye gitti, orada 1965'de anılarını yayınladı. Atatürk'le yaşıt bu ayaklı tarih, 1970'de New York'da öldü. Atatürk adam gibi doktorlara denk gelseydi de onun gibi 1970'lere kadar yaşasaydı Türkiye nasıl bir ülke olurdu, ayrı bir yazı konusu. Ama uzlaşmaz tavır ve halkın kendi kendisini yönettiği özyönetimci anlayışa önderlik etmek, kesinlikle başarılı oluyor. Bolşevikler, sosyal devrimci Duma fraksiyonunun Kerenski örneğindeki gibi "Dumanın tamamını temsil eden çözümler üretelim" diyerek Oktobrisleri de hesaba katan "ılımlı" bir politika izleseydi, kesinlikle özyönetimlerce benimsenmez, onlara önderlik edemezlerdi. Gelişmeler, Çarlığın ihyası istikametinde değildi, tıpkı Türkiye'de de Padişahlığın ihyası istikametinde olmadığı gibi.
1905 devrim yenilgisinin en önemli sonucu, Çarın reformlar yapmak zorunda kalması ve Duma adı verilen Rus Meclisini açmasıdır. Gerçi Nikola, tıpkı çağdaşı Abdülhamit gibi yapıp Duma'yı bir kaç kez kapatsa da, Rusya Meclisi işliyordu ve buradaki en büyük yandaş grup Oktobristlerin borusu ötüyordu. Ekim 1905'de bir manifesto yayınlayan Nikola'nın muhafazakar çizgisini savunan Oktobristler adlarını bu manifestodan alıyorlardı. 1906'daki Birinci Duma seçimlerinde sadece 17 milletvekiliyle esamisi okunmayan Oktobristler, 1907 seçimlerinde 32, aynı yıl yapılan Duma seçimlerinde ise 120 milletvekiliyle en büyük grup oldular. Ama 1912 seçimlerinde sayıları 99'a düştü, tabii başka sağcı partiler de vardı. Milliyetçilerin 88 milletvekili, aşırı sağcıların 64 milletvekili bulunmaktaydı. İkinci Duma seçimlerinde 64 milletvekili kazanan Sosyal Demokrat İşçi Partisi, 1912'deki son seçimlerde Duma'ya sadece 14 milletvekili sokabilmişti. Bu parti, Menşeviklerin ayrılmasından sonra Lenin'in Bolşeviklerinden oluşuyordu (ve 1918'de Sovyetler Birliği Komünist Partisi adını aldı).
Tam bir azınlık partisi olan Bolşevik Partisi'nin hiç umulmadık bir şekilde iktidarı -bir devrim yardımıyla- devralması, bir tek adam rejiminin nasıl çöktüğüne klasik bir örnek teşkil eder.
Birinci Dünya Savaşı öncesi Rus Çarı II. Nikola ile Alman İmparatoru II. Wilhelm arasındaki mektuplaşmalar inanılmaz bir canım-cicim dili içerir. Mesela birbirlerine "Niki", "Wili" diye seslenirler, eh sonuçta akraba bir krallar kraliçeler prensler prensesler beyler bayanlar tarafından yönetilen bir Avrupa sözkonusu. Niki, "Aman Wiliciğim bu işleri kızışmadan önleyelim" diye rica minnet etse de Alman İmparatoru, Saraybosna'da çakan kıvılcımı "çok iyi" değerlendirip savaşı başlatır. Niki, İngilizlerle Fransızlara ve milyonlarca eğitimsiz köylüden oluşan kalabalık Rus ordusuna çok güvendiğinden, savaşın çabuk sonuçlanacağını ve Almanların hemen yenileceğini sanmaktadır! Daha sonra Niki'nin askeri "deha"sından kısaca bahsedeceğimden, bu tahminini Niki'nin naifliğine vereceğinizden eminim.
Almanya Rusya'ya 1 Ağustos 1914'de savaş ilan ediyor, 2 Ağustos'da Tarabya'da Türkiye ile gizli savaş ittifakı anlaşması imzalanıyor, iki gün sonra Rusya'nın başkenti Petersburg'daki Alman Büyükelçiliğine saldıran milliyetçi Ruslar, elçilikte ellerine geçen herşeyi fırlatıp sokağa atıyorlar, kağıt belgeler havada uçuşuyor, mobilyalar sokaklarda. Ellerinde ikonalar, Rus Çarının resimleri ve bayraklar taşıyan göstericiler, Büyükelçiliğin önündeler. Lenin o gün, Avusturya-Macaristan'ın bugün kuzey Çakya'da bulunan Zakopana kasabasında.
Savaş, hiç de Çarın beklediği gibi hemen bitivermiyor. 1914 yılı Ağustorundan yıl sonuna kadar Almanların "Doğu Cephesi'nde 1.2 milyon Rus askeri ölüyor, yaralanıyor ya da esir düşerek safdışı kalıyor. Rusya'da yiyecek fiyatları hemen ikiye katlanıyor. 1915 yılı, Ruslar için daha da büyük bir felaket. Tannenberg'deki savaş tam bir hezimet. Ruslar Doğu Prusya bölgesinden çekiliyorlar. Avusturya-Macaristan orduları Ukrayna'ya, Alman orduları Ağustos'da Varşova'ya giriyorlar. Rusların darmadağın olması üzerine, onlara yardıma gitmek amacıyla İngiltere ve Fransa Çanakkale operasyonunu planlanıyorlar, bunu yapmak zorundalar, yoksa Rusya'nın çökmesi mümkün.
Durum bu kadar vahimken ve Rus ordusundaki askerlerin üçte birinin silahı yokken ve asker kaçaklarının sayısı milyonu geçmişken, 5 Eylül 1915'de Rusya'nın tek adamı Niki, kendisini ordunun başkomutanı ilan ediyor, eh tabii Wili de başkomutan havalarında, ondan aşağı mı kalacak? Daha sonra Çar'ın "Başkomutanlığı"nı bir Rus generali şöyle yorumlamıştır: "Savaş konusunda aynı bir çocuk gibiydi". Yani haritaya bakıp, "şurayı alalım şurayı satalım, yakalım yıkalım" diye konuşan, savaşı oyun sanan birinin ruh hali. Çanakkale'de Türk direnişi geçit vermeyip yardım da gelmeyince 1916 yılında Rus ordusunun kaybı tam 850.000. Ama aynı yıl Türklere karşı başarılılar. Rus ordusu 1916'da Erzurum ve Trabzon'u alıyor. Bundan biraz cesaret alıp hâlâ, "Almanya 1916'da savaşa dayanamayıp çöker" havasındalar.
Savaş Rusya için tam bir felaket görünümündeyken Lenin de Ocak ayında başladığı "Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması" kitabını Haziran sonunda tamamlıyor, savaşı "Emperyalist savaş" diye tanımlıyor, hanedanların kendi aralarında çatışmalarıyla da dalga geçiyor. "Finans oligarşisinin iktidar düzeni"ne şiddetle karşı çıkması, Almanya'dan Bolşevik Partisi için 82 milyon altın Alman Markı almasına engel teşkil etmiyor. Lenin o zaman, yalnız kalmak pahasına da olsa savaşa kesinlikle karşı çıkan küçük bir Sol çevrenin en önemli lideri. Ve bu tavrı onu hem benzersiz kılıyor, hem de iktidara gelmesi için en önemli gerekçeye sahip olmasını sağlıyor: Çarlık devriyle ve onunla ilgili herşeyle köprüleri atmak...
Çar Nikola'nın eşi Çariçe Alix, Alman olduğundan halk tarafından "Bu casus mu" diye bakılan bir şahsiyet. Ruslar da Türkler gibi komplo teorilerine meraklılar. Küçük oğlu çaresiz bir "kan hastalığı"ndan muzdarip olduğundan Alix, bir anne içgüdüsüyle, doktorlardan umudu kesip Grigori Rasputin adlı gezgin esrik bir keşişi saraya alıyor. Rasputin, insanları iyileştirme kudretine sahip biri diye tanındığından, sarayda kısa sürede etkili kişi haline geliyor, Sarayda alınan kararları etkilemeye başlıyor. Ahlaksız biri olduğu söylenen bu iri yarı keşiş, kısa sürede sarayda Çariçeyle ve diğer kadınlarla aşırı yakınlığı nedeniyle ülkenin en nefret edilen insanlarından biri oluyor. Nitekim durum öyle bir vahamet kazanıyor ki, Bir grup subay Rasputin'i öldürmek zorunda kalıyor. Dokuz canlı bu adamın öldürülmesi ile ilgili hikayeler, hatta filmler gırladır.
Almanlar savaşa devam ettiler ama Rusya mahvolmuştu. Açlık, hastalık, kömür sıkıntısı had safhadaydı ve ordu tam bir felç vaziyetinde, devlet ise yolsuzluk ve savaş zenginlerinin mafya tipi çıkar örgütlerinin elindeydi. Ama işte ülkenin dibe vurduğu bu aşamada, yani 1917 yılı başında, nereden nereye gelindiği ve nereye gidileceğini gösteren oldukça net işaretler vardı. Çar Nikola seçim kanununu kendine uysun diye değiştirmiş, ilk kez kadınlar ve azınlıklar da seçme seçilme hakkı kazanmışken, "Şükredelim Çarımıza" deyip yeni oy kullananların Çarın Oktobristlerine oy vermesi yeterli olmadı. Şubat ayında, başkentteki Viborg işçi mahallesinde "ekmek isteriz, kömür isteriz" diye ayaklanan işçiler, yiyecek ve kömürün karneye bağlanmasına ve bu sistemin işlememesine isyan ederken, aslında kendi sistemlerini savunmaya başlamışlardı bile.
1914'den itibaren ekonomi tepetaklak olunca ve devlet kendini düşünmekten hiçbir şey yapmayınca, yeni bir örgütlenme modeli iyice görünür oldu: Özyönetim birimleri. "Sovyet" denen bu grupçuklar, 1914'den itibaren aciz kalan devlet yerine halkın kendi kendine yiyecek ve kömür sağlayıp ihtiyaç sahiplerine dağıtan, kendi kendine kararlar alan gruplardı. Viborg'daki de bir işçi sovyetiydi. 1917 kışındaki bu büyük gösteri, Gezi gibi bir isyana dönüştü ve tamamen bu özyönetim birimleri tarafından yapıldı, koordine edildi ve sürdürüldü. Halk artık aciz devlet kurumlarına değil, iyi örgütlü bu gruplara güveniyor, yaşamak için en gerekli yiyecek içecek giyecek ve yakacağını o gruplar sayesinde sağlıyordu. Fakat bu gruplar Çar'dan, Alman Çariçe'den nefret eden, siyasi yelpazenin geniş bir kesimini teşkil eden halk kesimlerlerindendi. Grupların Bolşeviklerin kontrolü altına girmeleri çok basit bir nedenle oldu: Bir tek Bolşevikler, Çar'a yakın kesimlerle kesinlikle en ufak bir ittifak ilişkisine girmek istemiyor, onlara kesin karşı çıkıyorlardı. 28 Şubat 1917'de Duma'da geçici bir Hükümet kurulmuştu. Aynı gün Petrograd sovyeti de kuruldu, polis halka ateş açtı. Protesto ve isyan iyice çığrından çıkıp göstericiler evlerine dönmeyince, Çar, 2 Mart günü tahttan feragat ettiğini ilan etti. Yolsuz ve yandaş, hantal devlet kurumları, güvenlik kuvvetleri, halkın güvenini ve meşruiyetlerini tamamen yitirmişlerdi. Geriye bir parça da olsa legitim/meşru kurum olarak sadece Duma kalmıştı.
Sovyetlerin kendilerine önder olarak Bolşevikleri seçmelerinin baş nedeni, 1905 devrim denemesinin başarısızlığına rağmen devrimcilerin, olağanüstü durumları yönetmek ve halkın ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli örgüt aklına sahip olmalarıydı. Bolşevikler, diğer Duma partileri gibi Meclis'deki en büyük Çarcı tekadamcı Oktobrist grubu da hesaba katmıyor, onların suyuna gidecek hareket tarzını reddediyorlardı, hem de bunu, Duma'da sadece 14 milletvekilleri olmasına rağmen yapıyorlardı.
Özyönetim gruplarının başına seçilen Bolşeviklerin sayısı hızla arttı. 25 Eylül'de Leo Troçki, başkentte şehir sovyetinin başkanı, yani en üst yöneticisi seçildi. Bu arada Duma'daki diğer Sol fraksiyon Sosyal Devrimciler de bu gelişmelerden yararlandılar. Oktobristlerin meclis çokluğunu "gözardı edilemez" bulan bu liberal solcuların lideri Aleksander Kerenski, Atatürk ile yaşıttır, Simbirsk'de doğmuş, Taşkent'te büyüyüp başkentte Hukuk okumuştur. Bu adamı Atatürk'le kıyaslamamın nedeni, 1917 yılı içinde halktan korkan Duma tarafından önce Adalet bakanı, sonra savaş bakanı yapılması, 21 Temmuzda başbakan olması, 9 Eylülde kendisine yönelen bir darbe girişimini bizzat önleyerek 14 Eylül 1917'de "Rusya Cumhuriyeti"ni ilan etmesidir. Atatürk'den 6 yıl önce... Ama Çarlık Rusyası'nın yıkılmasından sonra kurulan Rusya Cumhuriyet'i, sadece 25 Ekim gününe kadar yaşamıştır. İki ay bile değil! Bundan sonrası, "Ekim Devrimi tarihi"dir.
Rusya'yı Bolşevikler devralıp adlarını SBKP (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) diye değiştirdiklerinde, Kerenski son anda devrimcilerin elinden kaçıp kurtulmuş kurt bir politikacı olarak Finlandiya'daydı, ama Moskova ve Petersburg'da da gizli bir şekilde sahte kimlikle bulundu. Kerenski, daha sonra Londra'ya gitti, 1922'den 1932'ye kadar Paris'de Rus göçmenler için gazete çıkardı ve nihayet 1940'da, İkinci Dünya Savaşı'nın en karanlık günlerinde ABD'ye gitti, orada 1965'de anılarını yayınladı. Atatürk'le yaşıt bu ayaklı tarih, 1970'de New York'da öldü. Atatürk adam gibi doktorlara denk gelseydi de onun gibi 1970'lere kadar yaşasaydı Türkiye nasıl bir ülke olurdu, ayrı bir yazı konusu. Ama uzlaşmaz tavır ve halkın kendi kendisini yönettiği özyönetimci anlayışa önderlik etmek, kesinlikle başarılı oluyor. Bolşevikler, sosyal devrimci Duma fraksiyonunun Kerenski örneğindeki gibi "Dumanın tamamını temsil eden çözümler üretelim" diyerek Oktobrisleri de hesaba katan "ılımlı" bir politika izleseydi, kesinlikle özyönetimlerce benimsenmez, onlara önderlik edemezlerdi. Gelişmeler, Çarlığın ihyası istikametinde değildi, tıpkı Türkiye'de de Padişahlığın ihyası istikametinde olmadığı gibi.
3000 Yıllık refah toplumunun sırrı
Marcus Antonius, gelen Tanrıçanın Mısır hükümdarı Kleopatra olduğunu elbete bilmekteydi, çünkü onu Tarsus'a, ayağına çağıran bizzat oydu. Kleopatra, Julius Sezar'ın öldürülmesinden sonra çıkan Roma iç savaşında takındığı tavrın hesabını vermeliydi. Antonius, Kleopatra'nın güç ve iktidar için neler yapmaya kadir olduğunu henüz tam bilmediğinden, Antonius'u tanrılara, kendini tanrıçalara benzeten ve daha gelmeden aşk sinyalleri gönderen kraliçeyi heyecanla bekliyordu.
Güvertesi tamamen altın kaplı ve kıymetli taşlarla süslenmiş atlas yelkenli çektiri, her yanı muhteşem bir sanat eseriydi. Adeta sonsuza dek kullanılmak üzere yapılmış, sağlam ve eşsizdi. Dönemin kalıcı/sürekli refahını sembolize etmekteydi. Kraliçenin yanında müzisyenler güzel melodiler çalmakta, Kleopatra'nın özenle seçtiği Mısırlı güzel kızlar yanında oturmakta bazıları ona hizmet etmekteydi. Herbiri prensesler gibi süslenmişlerdi. Çektiriden etrafa yayılan güzel kokular, Mısır Kraliçesi karaya çıkınca, Tarsus'un her köşesine ulaştı. Plutarch'ın ayrıntılarıyla anlattığına göre, Kleopatra Tarsus'a ayak bastığında üzerinde, uzun, onun peşisıra su gibi akan bir elbise giymişti. Antonius'a yaptığı etki de, vücudunun büyülü güzelliğinin yansıması ile ilgiliydi!
Kleopatra'yı Tarsus'a çağıran Antonius, daha o gece, kraliçenin ayağına, onun verdiği ilk davete tıpış tıpış gidip gece boyunca kraliçenin bir dediğini iki etmedi. Davette sadece altın tabak-çanak-çatal kulanıldı, üstelik yemeğe katılanların, bir anı olarak, yemek yediği altın tabağı, çatalı vs. alıp evine götürebileceği söylendi. Kleopatra, Romalı generalleri etkilemeyi iyi biliyordu. Davetler böyle dört gün sürdü. Dördüncü gün -Sokrates'in yazdığı üzere- ziyafetlerin en orijinal günüydü. Çünkü Kleopatra, ziyafetin verildiği salonların tabanını, dizlere kadar yükselen bir gül tabakasıyla, gül taçyapraklarıyla kaplatmıştı. Sokrates, kraliçenin bunun için ne kadar para harcadığını bile yazar. (Holger Lundt, Die Rosen der Kleopatra Düsseldorf 2008) Kleopatra, Romalıların bütün zayıf yanlarını böyle sonuna kadar kullanmasını bilmiş akıllı, güzel ve güçlü bir kadındı. Tabii bütün özelliklerinin olumlu sayılması gerekmiyor. Onun bu gül savurganlığı ve lüks tutkusu, zamanın entelektüelleri tarafından kıyasıya eleştirilmiştir. Mesela Seneca, açıkça perverslikten (sapkınlık), doğaya aykırı bir yaşam tarzı sürüldüğünden falan bahseder ve bunu sertçe yerer. Güzelliğin, kültürün ve ölçülü/vicdanlı refahın değerini bilmeyen entelektüellerin de, gül yerine buğday ekilmesini önerdikleri görülür. (Gülün ve güzelliğin yeri başkadır, buğdayın ve tokluğun yeri başka. Bunlar birbiriyle çelişmez, birbirini tamamlar -abartmamak ve ölçülü olmak koşuluyla.)
Gül, o devirde lüksün ve refahın sembolü sayılmaktaydı. İtalya'da/Roma'da henüz yetişmemekteydi ama çok nadide bir çiçek olduğundan zenginliğin ve lüksün göstergesiydi. Roma'ya gül, gül taçyaprağı, gülsuyu, gül esansı, gül parfümü, vs. Mısır'dan gitmekteydi. Mısır, Büyük İskender'den sonra ülkeyi devralan Grek/Yunan asıllı Ptolomeos'lar tarafından yönetilmekte, Kleopatra da bu kültürün temsilcisiydi. Kraliçe, Mısır'ın sürekli daha kötüye giden bitiş dönemini temsil eder. Halkın ve Ülkenin giderek fakirleştiği, eski refah döneminin bozulma sürecini yaşadığı, zenginlerle fakirler arasındaki makasın iyice açıldığı bu yeni Mısır, ancak Kleopatra'nın akıllı ve kurnaz entrikalarıyla ölçülü bir güç olabiliyordu.
Antonius, Kleopatra'nın gül gösterisinden etkilense de onu asıl etkileyen, Mısır'ın buğdayıydı. Bugün dünyada en yaygın olan buğday türünün (Triticum aestivum) atası (Triticum monococcum) ilk kez Anadolu'da Göbeklitepe bölgesinde (ve arkeologların 'Verimli Hilal' dedikleri ve Anadolu'nun güneyinden de geçen bölgede) ekilip biçilmeye başlamıştır. Son verilere göre Urfa'nın 15 kilometre kuzeydoğusundaki bu bölgede, 11.500 yıl kadar önce, yerleşik yaşama özgü ilk köyler kurulmuş ve ilk mabedler inşa edilmiştir. (Klaus Schmidt, Sie bauten die ersten Tempel Münih 2006) Göbeklitepe, görenleri hayretler içinde bırakabilecek kadar orijinaldir. Bölgede dolaşırsanız, taş devrinde kullanılan keskin taş bıçaklardan mutlaka bulursunuz kayalık bölgede. Bu bıçaklar, buğday biçmek için ve diğer el işleri için kullanılmıştır. Fakat Kleopatra'nın Tarsus'a çıktığı yıllarda Mısır, halen Roma'nın buğday ambarıydı ve Anadolu bu konuda fakirdi. Çünkü Mısır'daki gibi binyıllara direnebilecek sağlam bir altyapı, devlet otoritesi ortaya koyamamıştı ve herşeyden önce, ekonomik altyapısı, Mısır'daki gibi sağlam bir temele sahip değildi.
Mısır'ın ihtişamının ve üçbin yıllık refahının sırrı neydi? Ve bu uygarlık, Büyük İskender'in ardından neden giderek hızlanan bir şekilde bozuldu? Kleopatra'dan sonra Mısır'ın görece bağımsız bir hükümdarı bile olmamıştır ve Mısır, Roma'nın bir eyaleti olarak Romalı valiler tarafından yönetilmiş, sonra da çökmüştür. Bu bitişin hazin siyasi öyküsünü herkes bilir. İki kahramanımızı ilgilendiren yanı ise filmlere, romanlara konu olmuştur. Marcus Antonius, Roma'nın sırlarını Kleopatra'ya vermekle suçlanınca intihar etti. Bunu öğrenen Kleopatra'nın zehirli bir yılanla intihar ettiği söylenir. Antonius ve Kleopatra arasında, bu güç gösterileri sırasında büyük bir aşk doğduğu kesindir. Nitekim öldükten sonra Mısır usulü mumyalandılar ve birlikte gömüldüler. Mumyaları bugüne dek bulunamamıştır. (Manfred Clauss, Kleopatra Münih 1995) Onlarla birlikte, Mısır'ın refahını garantileyen sır da unutulmuş olmalı. Bazı şeyleri yeniden hatırlamak ve Mısır'ın o engin kum deryasından çıkarmak için ikibin yıl geçmesi gerekti!
Bilim adamları bu sırrı, Mısır'ın buğday ambarlarında buldular. Mısırlılar, çok iyi (gene bu sistem sayesinde) geliştirilmiş ve çok uzun süre işlemesi için düşünülmüş sulama sistemleriyle tarım yapıyorlardı. Üretilen buğday, devletin kontrolünde depolara konuluyor ve alınan buğdaya karşılık, buğdayın sahibine bir belge veriliyordu. Bir tür para gibi kullanılan bu belgelerin çok somut bir karşılığı vardı: Depodaki buğday miktarı (yani sanal değil reel kapital sözkonusu). Belgeler çeşitli boyutlarda alışveriş için kullanılıyorlardı. Ama bir yıl sonra o belgeler geri çağrılıyor ve üzerindeki sayılar değiştiriliyordu. Eğer biri, bir yıl önce 100 kiloluk buğdayına karşılık bir belge aldıysa, bu kez 92 kiloluk veya 97 kiloluk bir belge alıyor, yani elindeki belgenin (parasının) değeri düşüyordu. Bunun çok basit bir nedeni vardı: Ambar fareleri, çürüme, küflenme vs.
Para bir iş için kullanılmadan durdukça değer kaybettiğinden, kimse para biriktirmeyi düşünmüyordu. (Bu nedenle bazı bilim adamları, Mısırlıların para kullanmadığını iddia ediyor. Çünkü Para lafı altında, sadece günümüzde kullandığımız durduk yerde çoğalan parayı ve maddi karşılığı olmayan bilgisayar ekranlarındaki sanal parayı anlıyorlar!) Mısırlıların para biriktirmek yerine, ellerindeki belgeleri bir an önce elden çıkartmayı düşündükleri kesin. Bunun için de o belgeleri mümkün olduğunca çabuk yatırıma dönüştürüyorlardı. Ve sırf paranın bu değer yitiren özelliği (eksi faiz) nedeniyle, kalıcı/uzunvadeli, yüksek kaliteli yatırımlar yapıyorlardı. Ayrıca, yaptıkları bütün işlerin ve yatırımların, başında yüzde yüzlük bir reel karşılığı da vardı. Bu para ve yatırım anlayışı sayesinde, yüksek bir uygarlık kurulmuş, zengin-fakir arasında bir uçurumun söz konusu olmadığı, üçbin yıl süren kalıcı bir refah yaşanmıştır. Mısır toplumunda herkesin tok ve belli bir refah seviyesinde yaşaması en normal şeydi, bunun için mutlaka herkesin çalışması gerekmiyordu. (Şimdi de herkesin çalışması gerekmiyor. Günümüzde yapılan işlerin neler olduğuna ve çoğunun ne kadar gereksiz olduklarına bakılarak bu anlaşılabilir)
Buradan, paraya "Yüzde yüz reel karşılık" denen şeyin anlamını da öğreniyoruz. Bu karşılık, eğer reelse, (bildiğimiz yaşamla ilgiliyse) ARTMAYIP AZALIYOR. Yani doğal ortamla birebir ilişkili bir sosyal düzende, paraya endeks olarak doğal birşey seçildiğinde, paranın değeri artmayıp azalıyor. Kısacası: Durduk yerde değeri artan günümüzün (faizli) para'sı doğaya aykırıdır.
Refahın paranın niteliğiyle doğrudan ilgili olduğunu, gene Mısır tarihinden öğreniyoruz. Romalıların bu buğday bazlı para sistemini kaldırmalarıyla birlikte, Mısır uygarlığı çökmeye başlamıştır. Roma'nın kullandığı ve değeri hükümdara göre değiştirilebilen sikke sistemi, Mısır'ı çökertmiştir. Roma ve diğer devletler (kısmen faizi de içeren) para sistemleriyle bir refah sağlıyorlardı, ama bunun için sürekli savaşmaları, yeni fetihler yapmaları gerekiyordu. Mısır'ın en az üçbin yıl boyunca kullandığı para sistemi ise hem fetih savaşlarını körüklemiyor hem refahı uzun vadede garantiliyor hem de olağanüstü yüksek kalitede ürünler ve eşyalar yapılmasını, kalıcı altyapı sistemlerinin kurulmasını ve yüksek özgün kültür ve uygarlığı özendiriyordu.
İnsana ve doğaya aykırı günümüz sistemini değiştirmek, bir zorunluluk. Ve postkapitalist bir döneme doğru ilerlerken tarih, en güvenilir öğretmenlerimizden biri olabilir.
Thomas More'dan Kang Yuwei'ye, Batı ve Doğu ütopyası
Amerika'nın Avrupalılar tarafından keşfinden 24 yıl sonra Londralı Thomas More adlı sivri akıllı biri, "Utopia" adlı ilginç bir kitap yayımladı. (De optimo statu rei publicae deque nova insula Utopia) Avrupa'da gelecek kurgusu mahiyetinde yazılan bu ilk önemli kitapta yazar, ideal bir ada-ülkeyi anlatıyordu. Kitap, Hollanda'daki Leuven'de yayımlandıktan sonra geniş yankı uyandırdı ve More bir yıl sonra kralın danışmanı oldu. O zamanlar, adına bilim adamı denen tipler, ellerinde metre, henüz dünyanın hertarafını ölçüp kaç bucak olduğunu insanlığa göstermemişlerdi. Coğrafyacılar da dünyayı ve kendilerini tüketmemişlerdi. (Sahi bugün yeni coğrafya alimleri var mıdır, varsa kimlerdir, ne var ne yoktur, ne yapmaktadırlar, mesela geçen yıl nereyi keşfetmişlerdir?) Bilim adamları dünyanın kaç milyar ton bilmemnesi olduğunu ve bunun kaç trilyon dolar filan ettiğini de hesaplamamışlardı henüz.
Daha sonraki yüzyıllarda, bu kitaptan esinlenen ve 'ütopya' sözcüğünün hakkını sahiden teslim eden başka kitaplar da yazıldı. Fakat herkes yüzünü Batı'ya çevirdiğinden, mesela Kang Yuwei diye birinin esaslı ve orijinal bir ütopya kitabı yazdığı konusuna Fransız kaldı (eski Daoist ütopyaları, yeryüzü cenneti tasavvurlarını hiç saymıyoruz). Ne de olsa Kang Yuwei "Utopia"nın piyasaya çıkışından üçyüzseksen küsür yıl sonra "Da tong shu"yu yazdığında Fransızca en moda dildi. ("Da tong shu" veya "Ta tung shu", 'Büyük Vahdet' anlamına geliyor. Yazarın bu kitabı, Hindistan'da yaşarken 1902'de yayımlandı)
20'inci yüzyıl başında sadece Avrupa'da değil, dünyanın Sultan Abdülhamit II tarafından yönetilen bu tarafında da, bilumum milliyetçinin (ve az buçuk sosyalistin), o çok özendikleri modern milliyetçi kapitalizm dünyasının sonunda neler olabileceği konusunda en ufak bir ütopya kırıntısı bulunmamaktaydı. Mesela küresel ısınma diye bir şey olacağı henüz hiç bilinmiyordu, çünkü kaba materyalist bilim -yani silim- insanları (Homini eradico), mesela atmosfer değerlerini en kesin şekilde ölçebilmek için üretilen araçgereç endüstrisinin havaya püskürttüğü zararlı gazların çetelesini tutmayı akıl etmemiş, Japonya'ya atılacak atom bombalarını henüz yapmamış, atom bombası düştükten sonra düştüğü yerde ne olduğunu ölçme şerefine henüz nail olmamışlardı.
Bu tip gelecek ütopyalarına henüz Fransız olunduğu o devirde, modernleşen insanların günün birinde koyun gibi tek tip giyinip/düşünüp/yaşayacakları, ama buna rağmen kendilerini "özgün/özgür bireyler sanacakları da bilinmiyordu. Henüz, bunları hayal edecek kadar ütopist olamamışlardı, olsalardı bile böyle saçma ütopyalara kimse inanmazdı, çünkü deliler bile bu kadar deli olamazdı. Mesela ruhsuz silim insanlarının koyunları da kendilerine benzetmek amacıyla onlara yüzde onbeş insan geni takacakları, koyunlaşmanın ya da koyunların insanlaşmasının bu kadar "ileri" gidebileceği de düşünülemezdi. Üstelik bütün bu saçmalıkların sadece ve sadece para/kar/maaş için yapılacağı da hiçbir Adem'in (yani "Homo Adamus"un) aklına gelmezdi.
"Da tong shu"nun Çinliler tarafından okunduğu dönemde Çin, Batılı süper ulus devletlerden Fransa, Rusya, ABD ve İngiltere'nin kısmi kontrolü (hatta işgali) altındaydı. Nanjing anlaşmasına göre İngilizler Hong Kong'u 1849'da kendi topraklarına katmışlardı. (Çin burayı ancak 1997'da geri aldı). Fransa ve İngiltere'nin Çin'e karşı açtıkları iki "Afyon Savaşı"nı kaybeden Çinliler, daha bu savaşların ikincisi başlamadan, onüç yıl boyunca Taiping ayaklanmasıyla uğraşmışlardı. Kendini Hz. İsa'nın küçük kardeşi ilan eden Hong Xiuquan adında birinin fanatik müritleri, Hristiyan olmayan tam yirmi milyon insanı doğramıştı. (Rakamla: 20.000.000) O zamanlar Osmanlı imparatorluğunun sınırları dahilinde de aşağı yukarı bu kadar insan yaşıyordu.
Kang Yuwei, kitabının başarısı nedeniyle Thomas More gibi bir yıl içinde Çin imparatoru Guangxu'nun (Göğün Oğlu: 'Tian Zi'nin) danışmanı olamadı. O dönem Çin, henüz bir çocuk olan İmparator Guangxu tarafından değil, onun teyzesi ('Göğün Oğlunun ardında duran': 'Taihou') dul İmparatoriçe Cixi tarafından yönetiliyordu. Cixi, Abdülhamit II gibi, eski usul ama oldukça akıllı zalim bir hükümdardı ve ütopya dinleyecek durumda değildi. Çin'i yöneten (Tunguz/Moğol kökenli) Mançu hanedanı, 20'inci yüzyıl başında Osmanlılardan çok daha zor durumdaydı ve Afyon savaşları yenilgisinin yarattığı derin travma, Osmanlı coğrafyasında yaşanan 93 Harbi travmasından pek de farklı değildi. (Ama Osmanlı coğrafyasında Taiping katliamıyla kıyaslanabilecek boyutta bir olay asla olmamıştı, daha sonra da olmadı)
Şimdi bu yazının başına dönerek, yüzümüzü bu kez Doğu'ya çevirip, buraya kadar Fransız kaldığımız bazı konuları konuşabiliriz. Mesela bu yazının başında sözü edilen Amerikanın 1492'de Kristof Kolomb (Cristoforo Colombo) tarafından keşfi hikayesinin, aslında sıcak gaz içeren naylon bir balon olduğunu hemen görebiliriz. Kolomb'dan yetmiş yıl önce, Ming imparatoru Yongle'nin sağ kolu ve baş amirali Zheng He'nin ("Çang Hı" diye okunuyor) dokuz direkli dev hazine gemileriyle Ümit Burnu'nu dolaşıp Atlantiği geçerek Amerika'ya geldiği teorisi, bugün kısmen kanıtlanmış bulunuyor. Bir önceki Moğol Yüan Hanedanına danışmanlık hizmeti veren İranlı Müslüman bir aileden gelen, Çin'in milli kahramanı Zheng He ve seyahatlerini her Çinli -az ya da çok- mutlaka bilir, okullarda öğrenir.
Zeng He'nin hikayesi de "Çinlilerin uydurduğu bir balon" sayılacak ise, Piri Reis'e başvurabiliriz. Keskin dilinin bedelini başıyla ödeyen Piri Reis'in malum haritasına göre Osmanlı denizcilerinin, Kolomb'dan önce, Güney Amerika'nın güney ucuna kadar gittikleri, gitmedilerse de o bölgenin haritasını oralara Kolomb'dan önce giden birilerinden aldıkları kesindir. Pekala Zhen He'nin haritacılarından almış veya onlardan alan birinden ele geçirmiş olabilirler. Ayrıca Egeli denizcilerin ve korsanların Akdeniz dışında da cirit attığı bir devirde Zheng He, dev armadasıyla yedi uzun yolculuk yaparken, ona Osmanlı denizcileri de eşlik etmiş olabilir.
Çinliler, 1405'den başlayarak 1433'e kadar, Zheng He'nin dev gemileri ve armadasındaki 28.000 denizcisinin kuvvetiyle dünyayı zorla Çinlileştirmeye kalksalardı, Amerika'nın adı şimdi, (eski Çin yazıtlarında geçtiği üzere) "Fusang" olacaktı ve Amerigo Vespucci adlı, adı var kendi yok şüpheli şahsiyet de, sadece bir gemici efsanesi olarak kalacaktı. Çinlilerin denizlerdeki gücü, (bugün bilinmediği üzere) çok büyüktü. Yelkenli Çin savaş gemileri ("Cunk" veya "Cönk"ler), Akdeniz'de ve Okyanuslarda dolanan Avrupalı ve Osmanlı gemileriyle kıyaslanamayacak kadar güçlüydüler. Karşılaştırmak bakımından bir örnek: Kristof Kolomb'un Amerika'yı bulan gemisi "Santa Maria" 27 metre uzunluğundaydı; Zheng He'nin amiral gemisi ise 122 metreyle tarihin en büyük ahşap savaş gemisiydi. Çin filosunun her gemisi, Kolomb'un gemisinden en az üç misli daha büyüktü. Dünyayı keşfetmek ve bilinmeyen yerlerin haritasını çıkarmak için denize açılan en büyük Çin armadası 317 gemiden oluşuyordu. Gemilerde, o çağın en yeni ve sofistike silahlarını kullanan tecrübeli askerler, zenaatkarlar, doktorlar, bilim adamları vd. yaşıyordu. Uzun yolculuklar için hazırlanmış tam teşekküllü gemilerde meyva-sebze bile yetiştiriliyordu.
Çinliler, Yongle'nin (Dünyaya "Çin'in şanını göstermak", nüfuz kazanmak ve) dünyanın haritasını çıkarmak planını dondurdular ve bilinçli bir kararla dünyayı (bilinçli veya bilinçsiz olarak) Çinlileştirmekten vazgeçtiler. Yongle'nin halefi, bütün uzunyol gemilerini yaktırdı, okyanuslar ötesi seyahati de yasakladı. Eğer bunu yapmasaydı, bugün Avrupa/Batı orijinli değil, Çin/Doğu orijinli global bir dünyada yaşıyor olabilirdik.
Dünyadaki yaşam koşullarını yoketmek üzere olan tek tip modern insanın rasyonel aklı bu kararı şimdi "ilginç" (hatta "gülünç") buluyor. Her şeye yararcılık açısından bakan kaba materyalist aklın cinsliği ve demodeliği bir yana, Çinlilerin dünyaya kapanma kararını nasıl ve neden alındığı, Çin kehanet sisteminin bu noktada nasıl işlediği, bir uygarlığın kendine nasıl sınırlar koyabildiği gibi konular, sınırsız para/kar güdüsünün mahfetmek üzere olduğu günümüz dünyasında büyük önem taşıyor. Şimdi kimsenin izah etmek istemediği bu zihniyetin kısmen de olsa yaşadığına dair işaretler var. Çinlilerin sahip olduğu 'Biz' duygusu ve Çin'de 'Ben'in küçümsenip ayıp sayılması, kapitalizm çağında (rasyonel mantıkla değerlendirildiğinde) çok çelişkili görünen farklı durumlar arzedebilmektedir. Örnek: Çin'in günümüzde, dünyanın (devlet kontrollü) en neoliberal kapitalist ekonomisine sahip olmasına rağmen; bir taraftan da sosyalist "Mao Zedung Düşüncesi"nin sarsılmaz savunucusu olduğunu iddia etmesi, kontrolcü teokratik tek parti (ÇKP) tarafından yönetilmesidir.
"Da tong shu"da Kang Yuwei şöyle yazıyor: "Büyük Yol (Dao/Tao veya Tanrı'nın iradesi) hakim olduğunda, insanlar, kullandıkları şeyleri kaldırıp atmaktan (tüketicilikten) nefret edecekler, çünkü onların sadece kendilerine ait olmadığını bilecekler. (...) Güçlerini sadece kendileri için kullanmayacakları için, bencil planların temeli de ortadan kalkacak ve böyle planlar gelişme fırsatı bulamayacaklar. Böylece haydutluk, soygunculuk/sömürücülük ortadan kalkacak. O zaman kimse kapısını kapatmayacak, buna gerek olmayacak. Böyle bir duruma 'büyük eşitlik' veya 'büyük (toplumsal) birlik/vahdet' diyoruz."
Osmanlı'nın varislerinin Çinliler gibi büyük atılımlar yapamamalarının en önemli nedeni, akılcılık yerine nakilciliğe kapılan din temelli durağanlık değil sadece; aynı zamanda kendilerini modernizmin klasik kaba materyalist modeline fena halde kaptırmış olmaları ve bu iki ucun arasında kutuplaşıp, kendi özelliklerine kültürlerinden daha yakın makul bir yol bulmakta zorlanmaları. Atılım yapamamalarının, bir araya gelememelerinin, bunlarla ilişkili ama daha basit bir nedeni daha var, o da Ortadoğu'da çok yaygın olan "komplocu düşünce tarzı"nı hastalık derecesinde benimsemiş olmaları. Aynı zamanda kolaycılık anlamına da gelen bu "tarz", her taşın altında komplocu iç/dış güçler arama alışkanlığı olarak tezahür ediyor. Komplocu zihniyet o kadar yaygın ki, bunu normal sayan insanlar, komplocu düşüncenin "inananları" haline geldiklerinin farkında bile değiller. Bu bölgenin insanının kendine özgü fikirleri, ütopyaları ve hayallerini geliştirebilmek, kendisiyle barışabilmek, önünü görebilmek ve Çinlilerin yaptığına benzer -ama kapitalizm ötesi örnek- bir yükseliş başlatabilmek için ilkönce komplocu/kolaycı/kopya düşünce tarzından kurtulmak gerekiyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

