Suriye’de Baas rejiminin sonu ve büyük resim


Suriye’de Baas rejiminin on gün içinde çöküşü ve şimdilik “ılımlı” görüntü veren İslamcıların Şam’ı ele geçirmesi herkesi şaşırttı. Toz duman dağıldıkça, olayın boyutları daha iyi anlaşılıyor. Bu olay önce, İsrail’in 1967’deki “6 Gün Savaşı”ndan beri kazandığı en büyük zaferin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. 1979’daki “İran Devrimi”nden beri yükselen bir İran hegemonyası ve İslamcılığın cesaretlendirilmesi sözkonusuydu. İran rejimi, devasa petrol kaynaklarından elde ettiği gelirleri, “vekil güçler” inşa ve tahkim etmeye ayırmıştı. İran’ın Suriye ile ittifak, Yemen, Hamas, Hizbullah’ın “Parti Ordusu” haline getirilmesi ve Irak’ın Şii etkisine girmesi, Osmanlı ile başlayıp 1979’a kadar süren “Sünni etkisi altındaki Ortadoğu” denklemini değiştirmişti. 

   İsrail, İran’ın vekil güçlerini etkisiz hale getirip İran’ı psikolojik baskı altına alarak, zaten içi boşalmış olan Suriye Baas rejimini, ordusu devleti ve ekonomisiyle çöküşün eşiğine getirmiş görünüyor. Suriye ordusunun aylardır maaş alamayan ve yol kesip arabalardan para toplayarak yiyecek alan askerleri, Hizbullah ve İran milisleri olmadan, Rus uçakları uçmadan varlığını sürdürecek durumda değilmiş. Bu değişimin neredeyse kan dökülmeden gerçekleşmesi, olayın en pozitif yanı.

   Olaya en yakından bakınca, İsrail’in büyük zaferinin önce kendine, sonra Türkiye’ye yaradığı görülüyor. Tabii Türkiye Kürt bölgesinin etkisizleşmesini sağlayacak, Rusya üslerinin kalmasını isteyecek, Amerikalılar da yüzlerini İran’a döneceklerdir, ama bunlar, daha büyük resime bakınınca önemli detaylar sayılmazlar.

   Olaya, malum NATO-Rusya/Çin itişmesi açısından bakacak olursak, Hamas’ın 2023 Ekim ayı başındaki saldırının, Rusya’ya Ukrayna’da nefes aldıracak bir hamle olduğu görülür. Böylece ABD’nin, en önemli müttefiki İsrail’e yoğunlaşıp Ukrayna’yı boşlayacağı beklenmiş olabilir. Ama asıl beklenmeyen, İsrail’in askeri başarısıydı. İsrail, tüm İran bağlaşıklarını şaşırtıcı bir şekilde Tahran’ın merkezinde, Suriye’de, Lübnan’da vurarak Şii hegemonyasını sonlandırdı. Bu zaferin görünmeyen başarıları, Rusya ile yapılan bazı pazarlıkları olabilir. Ya Ruslar Suriye’de kalacak ama Ukrayna’da ilerlemeyi durduracaklardır, ya da Suriye’den çıkıp Ukrayna’da işgal ettikleri topraklara sahip olacaklardır. Olayın daha geniş açıdan bakılınca görünen yanı, Türkiye’nin Rusya ile Batı arasında salınıp durmasını sonlandırıp -beklendiği gibi- Batı’nın safında hizalanması, Suriye’de hakim güç haline gelme ihtimaliyle Rusya’ya eyvallahının kalmaması, Ukrayna savaşının da daha tehlikeli bir aşamaya geçmesi. Rusya Ukrayna’dan sonra Suriye’de de bir hezimet yaşıyor, utandırıldı. Ukrayna’yı “bir haftalık operasyonla alırız” söylemi boş çıkmıştı. Gerçi sonra Rusya toparlandı, korkunç bir hız ve miktarda silah üretiyor, ama ABD’yi başka savaşlarla meşgul etme girişimi ters tepmiş görünüyor.

   Gelinen aşamada Rusya, içine düştüğü utançtan kurtulmak için atom silahlarını sahiden de kullanabilir, hem de bunu sonrasındaki izolasyon ve iç karışıklıklar pahasına yapabilir. Tabii bir de daha geniş açıdan bakmayı gerektirecek durumlar var.

   Günümüzün otokratik totokratik “siyasi” zevatının anlamadığı bir konu var: Zaman aleyhlerine işliyor. Bakın Şam’ı alan İslamcı tayfa bile, adaletten, herkese eşit davranmaktan, Hristiyanlara ilişmemekten falan bahsediyor. Derslerini iyi çalışmışlar, çünkü otoriterlerin bastığı zeminin çökeceği, soludukları oksijenin kesileceği bir zamanda yaşıyoruz. Rusya’nın başarılı olabilmesi için, önce Putin’i indirip onun yerine demokratik bir yönetim kurması gerekiyor. Aynı konu bütün dünya için geçerli. 20’inci yüzyıl artığı otokratik yapıların sürdürülmesi çok zor. Bu gerçeği İsrail de Trump da anlamak zorunda kalacak. Sistemin entropik çözülmesi hızlanıyor. Suriye, ekonominin Captagon satışıyla döndürülmeye çalışıldığı bir “failed state”. Devletin önce özel hizmete mahsus mafyatik yolsuz bir örgüte dönüşüp, ülkelerin çeşitli bölgelerinden çekilmesi ve ardından çökmesi ile devletsiz bölgeler artıyor. Böyle bölgeleri, Güney Amerika’dan Asya’ya kadar artık her yerde görüyorsunuz. Bu gelişmenin son kurbanı Irak idi, şimdi Şam’ı alan İslamcıların “devleti koruyacağız” yaklaşımı, onlara akıl verenlerin akıllandıklarını gösteriyor, zira ülkeleri parçalamak, devletleri yok etmenin sonucu mülteci akınları, IS gibi barbar örgütlerin doğuşu ve dipsiz bir fakirleşmeye yol açtığı anlaşılıyor. Eskiden bunlar tolere edilebiliyordu, ama sistemin bütününü tehdit edebilecek boyutlara ulaştığından daha dikkatli davranılıyor.

   Suriye’nin despotuna karşı başlayan “askeri” harekat, despottan bıkmış yılmış halkın katılımıyla kısa sürede devrime bezer bir görünüm arzetti. İçinde bulunduğumuz zamanın özgün kalitesine uygun bir gelişmeydi ve otoriter yönetimlerin hepsi bunu “not etti!” Zira er ya da geç, hiç ummadıkları bir şekilde hızlı ve temiz tarafından bertaraf edilebilirler. Şaşırtan zamanlarda yaşıyoruz ve Suriye bir istisna teşkil etmeyecek gibi görünüyor.

ABD’deki seçimler neyi gösterecek?



Kasım 2024’deki Amerikan seçimlerine bir şey kalmadı…

Seçimlerin sonuçları, Dünyada herkesi etkileyebilecek önemde. Trump’ın seçilmesi halinde ABD’yi -Türkiye’nin aşina olduğu- bir tür “tek adam yönetimi”ne çevirip Amerikan ekonomisini “ben bildiğim gibi yapacağım” diyerek allakbullak edeceği şimdiden kesin göründüğünden, demokratik kapitalist ülkeler Harris’e bel bağlamış durumdalar.

   Trump, Başkan seçilince gümrük duvarlarını çok yükseltmekten, dev firmaların vergilerini düşürmekten, faizleri indirmekten bahsediyor ve kendini, göçmenlerin kurduğu “Amerika’daki göçmenlerden kurtuluş savaşçısı” diye pazarlıyor. Yardımcısı, tam bir Bayaz-Anglosakson-Protestan ırkçısı gibi konuşuyor. Seçilmesi halinde Putin ile anlaşıp Ukrayna’yı bir saatte Rusya’ya satması çok mümkün. Bu durumda, Trump’ı vurmaya kalkan ikinci suikastçinin, ölümkalım savaşı veren Ukrayna ile ilintili biri çıkması sürpriz değil, Trump’ın seçilmesini en çok isteyen ülkenin de Rusya olduğu bir sır değil.

   ABD’de giderek azınlık haline gelmekte olduğu görünen Bayaz-Anglosakson-Protestan’ların temsilcisi olmaya soyunan Trump’ı, halkın fakir kesiminin desteklemesi de, Türkiye’nin yabancısı olmadığı bir ironi.

   Dünyada paradigmalar değişiyor, şimdiye kadar “alışılan” sert despotik uzuun süredir siyaseti ve “ökönomi”yi belirleyen aktörler uzatmaları oynuyorlar. Sona ermekte olan Dünyanın ABD’deki temsilcisi Trump, ama aynı Trump, yükselmekte olan yeni paradigmalardan bazılarını da temsil ediyor, mesela ABD’nin içine kapanma trendini. Bunu 2012’de yazmış ve çok kutuplu dünyada etkisini yitirmiş Amerika’nın nasıl görünebileceğinden bahsetmiştim. Trump, “Biz kendimize yeteriz” gibi bir fikriyatla yoksullara yaklaşıyor ve ABD’nin bugünkü refahını, kurulu Batı merkezli Dünyanın merkezi olmasına borçlu olduğunu unutuyor. Bu refah, İkinci Dünya Savaşı sonrasında  zirvesini gördükten sonra 1960’larda konsolide oldu ve 1970’lerde Vietnam malubiyetinden sonra inişe geçti. Fakat öyle bir refah ki, mütemadiyen bozulduğu halde günümüzde bile -başta ordu, finans ve teknoloji plmak üzere- hâlâ zirveyi teşkil ediyor. Trump’ın seçilmesi halinde bozulmanın çok hızlanacağını, ABD’nin iç kutuplaşmasının, 19’uncu Yüzyıldaki gibi (düşük yoğunluklu) bir iç savaşa bile yolaçacağını söyleyebiliriz. Buna da en çok, benzeri bir durumu kendi ülkesinde (çok daha kanlı bir şekilde) yaşayabilecek Putin Rusya’sı seviniyor.

   Kamala Haris’in seçilmesi durumunda, ABD’nin içine kapanması gecikebilecek/olmayabilecek, çok kutuplu yeni dünyada ABD gücünü nisbeten koruyabilecek, mesela Ukrayna’yı satmayacak ve artık bir kısmı “tartışmalı konu” haline gelen “Batılı Değerler”in arkasında daha kararlı durabilecek.

   Buradaki konu, aslında şu:

   ABD, artık, Dünyanın ne tek süper gücü, ne de geleceği belirleyecek kültürel gücü. Bu durum, giderek daha belirgin bir hal alıyor. ABD bunu kabullenecek mi? Trump bunu daha kolay kabullenebilir gibi görünüyor, zira iktidar olmak ve iktidar kalmak için yapmayacağı şey, yemeyeceği nane yok. Kullandığı ötekeleştiren/kutuplaştıran dil iktidar olursa, “God Bless America!” İç savaş çıkma ihtimali daha yüksek.

   Seçimleri Harris kazanırsa, “Diğer güçlü ülkelerden bir ülke olmak” gibi bir şeyi kabullenMEme ihtimali daha yüksek. Bu da bir yeni Dünya Savaşı çıkması ihtimalinin daha yüksek olduğunu gösterir. Tabii bu, “Harris savaş çıkaracak” dediğimiz anlamına gelmiyor. Harris, ABD’nin bugünkü gücünü korumak ve düzeni sürdürebildiğince sürdürmek istediğini ve demografik değişimi gösteriyor. Harris beyaz değil, Trump gibi kumarbaz değil. Trump, rulete, önündeki bütün parayı koyabilecek sorumsuzlukta (Çünkü önündeki para, onun değil, Amerikalıların parası).

   Öyle veya böyle, ABD artık tek süper güç değil ve güç kaybediyor. Ama bu güç kaybı hızlı mı olacak yavaş mı? İşte seçim sonuçları bunu gösterecek.

Türkiye Asyalı olabilir mi -neden Batı? (18)


Türkiye BRICS’e üye olabilir mi? Veya şöyle bir soru da sorulabilir: Türkiye Doğulu/Asyalı olabilir mi? (Zira BRICS’in asıl ağırlığını Çin ve Hindistan teşkil ediyor. Rusya bile bu iki ülkeye kıyasla küçük ortak)

   Bu soruların kesin ve net yanıtı: Hayır!

   Asya önem kazanıyor, yükseliyor, Dünyada Asyalı değerler daha belirgin olacak ve etkileri Türkiye’de de hissedilecek. Çin’in etkisi artıyor/artacak. Ama Türkiye buna rağmen Doğulu değil Batılı ve BRICS’e yakın ama dışında duracak.

   Bazıları, “Türkiye Batılı bir ülkedir” demenin “demode” bir klişe falan olduğunu iddia edebilir. Ama Türkiye’deki Asyacılar, hatta İslamcılar bile Batılı. Türkiye Batılı bir ülke olmanın ötesinde, aynı zamanda “Batıcı” bir ülke. Zira Türkiye’de sadece ve sadece Batılı normlarla düşünülüp konuşuluyor, onun dışında BRICS’i oluşturan ülkeler, fikriyat ve tabii ki Asya neredeyse hiç bilinmiyor.

   Bırakalım medyada yorum yapan “uzmanlar”ı, Türkiye’de, Çin uzmanı olduğunu söyleyenlerin bile büyük çoğunluğu Çin’e, Batı normları üzerinden bakıyor ve Çin’i, Avrupalı/Avrupacı bir uzman gibi anlıyor ve anlatıyor. “Yurt dışında yaşamak isteyen Türk gençler”in tamamı, Batılı ülkelerde yaşamak istiyor, tatile/okumaya Batılı ülkelere gidiyor, asla Doğuya değil.

   Türkiye’de “Kültürlü bi Bey” denilenlerin tamamı, Avrupalı/Batılı kültürü almış, o kültürü bilen okuyan ve modernleşme zamanında Rusya’da ortaya çıkmış (o da Batılı) edebiyatı yücelten kişiler. Yeni yeni merak edilip okunan Çin bilimkurguları, edebiyatı da, Batılıların okudukları popüler kitaplardan ibaret. Türkler’in Çin’de bulunup oradaki sanatı/kültürü/edebiyatı izleyen elemanları yok. Sadece siyasi haberler yapan birkaç gazeteci var, o kadar. 

   Türkiye o kadar Batılı ki, şu anda artık varolmayan -tıkır tıkır işleyen- bir Batı’ya inanıyor. Batı’yı, hayalindeki “Cennet” saydığından, “O Batı’da yaşamak istiyor”. Batı’daki demokrasilerin bozulma eğilimlerini, Faşist partilerin yükselişini, artan yabancı düşmanlığını, eğitim sisteminin bozulmakta oluşunu, ekonomik zorlukları ve daha bir çok sorunu görmüyor, görmek istemiyor.

   Türkiye’deki “Batı İdeali”, irrasyonal boyutlara varabilen bir “Batı Hayranlığı” hatta “Batıya inanç” seviyesinde her kesime hakim, ve bunun entelektüel boyutu da 20’inci Yüzyıl Avrupa merkezciliği dolaylarında. “Batı Düşmanı” olan Türkler bile (“milliyetçiler”, “islamcılar”), Batı’da icad edilmiş olan Sol’dan apardıkları terminolojiyi kullanıyorlar.

   Türkiye’nin “Allame” sayılan ve başta tarih olmak üzere her konuda laf yetiştiren popüler bilim adamları, 20’inci yüzyılın Avrupa Merkezci -artık Avrupa’da olmayan cinsten- entel karikatürleri gibiler. Asya’yı Asya normları üzerinden bilen ve konuşan yok, merak eden de yok.

   Türkiye, tarihsel olarak Batı (yani Avrupa) ile bir aşk ve nefret ilişkisi ile birbirine bağlıdır. Avrupa, bitmek bilmez Fransız-Alman aşk ve nefret ilişkisini nasıl AB ile sonuçlandırmışsa, Türkiye de aynı ilişkisini, Latin Alfabesi ve Batılı kurumları alarak sonuçlandırmıştı. Şimdi, “Batılı olduk da, iyi mi oldu?” tartışmasını yüz yıldır -Batı’dan başka kuş tanımadığı için- bir türlü yürüteMEyen “İslamcılar”, artık var olmayan bir Batı’yı 20’inci yüzyılın eski Batılı normlarıyla savunan Sekülerlere karşı kaybettiler.

   Türkiye’nin siyasi kurumlarını Batı’dan aldığı dönemde, Dünya’da istisnasız tam bir Batı hegemonyası hüküm sürüyordu. Türkler Fesi atıp şapka giydiklerinde, Japonlar, Çinliler çoktan şapka giymişlerdi. Sun Yatsen’in kravatlı resimlerine bakabilirsiniz. Medeniyet, “Sade Batı” sayılıyordu. Bu algı artık değişiyor, ama Türkiye’de değişmedi. Türkiye’de Asya’ya bakış -Asyacılar tarafından da- “Asyanın tekniğini alalım, onlar güçleniyor, güçlünün yanında yer alalım” (“Ama biz gene bildiğimiz gibi Batılı kalalım”) dolaylarında. Bu zihniyet, Osmanlı’nın 18’inci Yüzyılına çok benziyor.

   Türkiye, inanamayacağı kadar Batılı bir ülke. Peki Doğulu olamaz mı? Kısa ve Orta vadede bu kesinlikle mümkün değil. Türkiye’nin Batı ile ekonomik, siyasi ve askeri birlikleri ikincil konular. Daha önemlisi şu: Türkiye ruhen Batılı ve bunun hemen değişmesi hiç mümkün değil. 

   Türkiye, ekonomik zorlukları ve askeri güvensizliği/çekinceleri nedeniyle Doğu ile Batı arasında gidip geliyor görünse de, Batılı kalacaktır. Çünkü bir halkın ruhunun değişmesi ha dedin mi olmayacak bir iştir, üstelik Türkleri kim Asyalı yapacak? Türkiye’de Asyalı gibi düşünen yok, Asya’yı tanıyan yok, oraları tanımaya/öğrenmeye giden de yok. Türkiye’de Çin/Asya hakkında yayımlanan kitaplar hem çok az, hem de seviyeleri bazen inanılmayacak ölçülerde düşük, gerisi de çeviri. Bu çevirilerde bile, Türkiye’nin Asya’ya nasıl “Batı’dan” baktığını görüyorsunuz, zira sadece Batılıların yazdığı Çin kitapları çevriliyor. (Doğuluların yazdıkları çevrilmiyor, çevrilse de okunmuyor -zira anlaşılmıyor!)

   Avrupa’nın en batısında yer alan Portekiz Cumhurbaşkanı Marcelo Rebelo de Sousa, “Batı’nın üstünlüğü altında yaşanmış 500 yıllık dönemin sona ermekte olduğu”nu söyleyip, “Yeni bir tarihi döngünün başındayız” demiş. Evet. Peki Portekiz Cumhurbaşkanı, “Öyleyse biz de BRICS’e üye olalım” demiş mi? Elbette Hayır. Niteliğine bakmadan “ille de güçlünün yanında yer almak” gibi bir zihniyete sahip olmadığından, böyle bir şey söylememiş. “Bir gülün lotus çiçeği açmasını bekleyemezsiniz, gül kendince güzeldir, başka bir şey olmaya ihtiyacı yoktur.” Vietnamlı bilge Thich Nhat Hanh böyle der. Asya yükseliyor. Elbette buna uygun politikalar, ekonomiler, tavırlar vs. olacaktır, ama Türkiye’de yaşayan halkın ruhu Asyalı değil, o nedenle Portekiz gibi Batılı olmaya devam edecektir. Türkiye’de Asyalı gibi düşünen/konuşan hiç yok (Portekiz’de ve Avrupa’da var). Asya’da Demokrasi’nin neden işlemediğini ve halkın da buna neden itiraz etmediğini, Asyalı toplumların önceliklerini merak eden Türk yok. Batılı “Ben” toplumundan farklı olarak “Biz” toplumunun, din de olmadan nasıl işlediğini soran/konuşan yok. Asya’da çok sayıda düşünür, filozof, yazar, çizer, siyaset kuramcısı, teknoloji dahisi vd. var, Türkiye’de kimse bunları bilmiyor, “BRICS’e girelim” diyenler hiç bilmiyor. 

   BRICS, Batı’da, “Batıya alternatif arayan” bir birlik olarak algılanıyor. Yani ona üye olmak istemek bile Batı’ya karşı konumlanmak gibi algılanıyor. Bunun hiç olmazsa kendi çapında asgari bir fikrî altyapısı olsa amenna, belki üzerinde konuşulabilir. Ama Türkiye, aklıyla fikriyle ruhuyla ekonomisiyle ordusuyla sanatı ve enteliyle Batıda yer alırken, “BRICS’e girelim” lafazanlığı, anca Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olunmasını sağlar. Türkiye, “Laik mi olucaz Dinci mi” didişmesi ile Dünyadan öyle koptu ki, Dünyayla yeniden makul bir bağ kuruncaya ve etrafına bakmaya başlayıncaya kadar, iki ayağıyla birden Batı’da durmak zorunda. Türkiye’nin bu -Dünyadan bihaber haliyle- daha da beter savrulmaması için şimdilik, en azından fabrika ayarlarına sadık kalması lazım.

   BRICS çok ilginç bir kurum. Siyasi/yapısal olarak birbirine hiç benzemeyen -hatta aralarında itilaflı- ülkelerden oluşuyor. Henüz Dünya Bankası’yla kıyaslanamayacak ölçekte benzer bir banka kurdular, dikkatle izlemeye çalışıyorum. Kuşkusuz yeni ve sahiden de Batı’ya alternatif olabilir. Ama Türkiye, buna rağmen Batılı.

Türk mantalitesindeki değişim ve iyilik faktörü (17)

 


İslamcılar nereden geldi? Gökten zembille inmediler, hepsi Cumhuriyet okullarında okudu, hepsi sabah derse “Andımız” ile başladı. O halde nasıl “böyle” oldular? Çünkü siz de öylesiniz/öyleydiniz de ondan. Eskiden aynı şeyi sekülerler, halkın geri kalanına yapıyordu -gerçi bugünkü ölçülerde asla değildi- ama bu bir mantalite meselesi. O halde konu hakkındaki yazılara bir giriş yapalım:


Mantalite değişmezse, A gider B gelir, her şey bu kez sadece “Mütedeyyin” denen kesimin ifrit olduğu şekilde gelişir. Türkiye’nin sahici anlamda bir ‘Dünya Ülkesi’ olması için, artık cılkı çımış (İslamcılar tarafından cılkı çıkarılmış) bu kendine Müslüman “şark kurnazı” mantaliteyi değiştirmesi gerekiyor. Bunun için iyi olmak, özgür olmak ve sorumlu birey olmak yeterli. Birçok şey değişti, ama bazı temel konular yeterince değişmedi ve bu da gelecekte yeni “seküler islamcılıkların” ortaya çıkması, yani seküler olduğu halde islamcılar gibi “kendine Müslüman” işleyen kesimlerin diğerlerini baskı altına alıp sömürmediği bir ülke olmaya dikkat etmek gerekiyor. Zira değişmemiş eski kafayla (mantaliteyle) ‘Dünya Ülkesi’ olmak mümkün değil. 

   Konu çok kapsamlı görünse de, şimdilik biraz basitleştirmek mümkün.

   Türkiye’de yapıldığını hiç görmedim ama, başka ülkelerde, “Türkiye’nin Mantalitesi” yazıları/araştırmaları var. Onlardan birini açıp, nasıl görüldüğünüzü kabataslak anlayabilirsiniz, kendinize tarafsız gözle bakmayı öğrenmeden önceki ilk aşamadır. Mesela şöyle şeyler okuyabilirsiniz:

   “Türkler, iktidarla aralarına (siz onu, “Hükmeden otorite/hükümet/devlet” diye okuyun) mesafe koyarlar (yani tamamen kendileri dışında bir şeymiş gibi görürler) ve hiyerarşileri, diğer ülkelerle kıyaslanamayacak ölçülerde kabul ederler.”

   Bu konuda önemli gelişmeler var, halk idari otoriteyi çok eleştiriyor, ama ona tam anlamıyla sadık. Bu nedenle de değişimi sadece “sandık”a endeksliyor. Mesela bu, başka ülkelerden buraya bakanların saptamalarından biri.

   “Türk kültürü, bireysellikten ziyade kollektifliği destekliyor.”

   Herşeyi aileden bekleyen, aile/tanıdık dışında kimseye güvenmeyen -aslında feodal, ama bunun farkında olmayan- bir mantalite var. Yetişkin olan bir kişinin kendi yolunu çizmesi yerine, o yolu “aile büyüğü” çiziyor. Kendi yolunu çizemeyenler de “birinin onun elinden tutmasını bekliyor”. Çok yüceltilen bu tip “aile” mefhumu, bizzat islamcı “kendine müslümanlığı”nı da üreten mekanizma. Bu mekanizmada, “aile büyüğü” ne derse o oluyor ve ailede kimse “aile büyüğünün yaptığı iyi midir kötü müdür” demeden karara “uyum sağlıyor”. Bu feodal aşiret kafası, sadece İslamcılarda değil, sekülerlerde de var. Türk mantalitesindeki kollektivizm, bu sözcüğün gerçek anlamında işlemesi halinde (ki bunun alt yapısı ve kültürü mevcut), toplumu da güçlendirir, yani bireyselliği destekleyen, aile büyüklerine saygıyı onların oturma odasıyla sınırlayan (yani ona saygı gösterilen, ama her halta karışmasın aldırılmayan) bir yaklaşımla, aşılabilir. Buna, “artık büyümek” de deniyor. Daha önce bahsettiğim,“Kendi kafasıyla düşünmek” mefhumunun mikro bazdaki karşılığı bu. Bu konuda kuşkusuz önemli gelişmeler var, ama “aile büyüğü ne derse o” mantığı, abartılı haliyle, liyakati de aşan bir yerden işliyor. 

   Türk mantalitesinin “yardımlaşmak”, “duyarlılık”, “kooperasyon” gibi yanları çok güzel. Mesela dünyada Türk Misafirperverliği” daima övülür (her zaman misafirperver olmasalar da). Ama bu değerler, “büyüğünün kafası”yla değil, kendi kafasıyla düşünen özgür bireyler tarafından işletildiği takdirde -aile ötesinde toplumu da kapsayan- bir güce dönüşebilir. Türkiye şimdi bunu öğrenme aşamasında yol alıyor.

   Eskiden “Torpil” denirdi. Herkesin “Angara’da bi yakını” vardı/olmalıydı (şimdi de bütün İslamcıların Angara’da yakınları var, özde bir değişim olmadı). Ailenizden/tanıdığınızdan başka kimseye güvenmezseniz, ülkeniz, beğenmediğiniz Aşiret devletlerinden biri olarak kalır. Doktora giderken bile “tanıdık” doktor kovalamak ne hazindir. Onun yerine iyi ve güvenilir kurumlar yaratmak (ki bunlar vardı) ve bunun için de her yere “aileden/tanıdık/partidaş” kişileri doldurmak kafasından kurtulmak gerekir. Buna kendi ailenizden başlamalısınız. Bu kafayla yaşamaya devam edip, sadece oyla Türkiye’yi değiştireceğini sanmak, “Sen in biraz da ben yiyeyim” demekten ibaret kalır ve o kafayla sadece ikinci sınıf bir ülkenin yurt dışında kompleksli silik vatandaşları olunur. Başkalarında eleştirdiğiniz yanlara sizin de sahip olup olmadığınıza iyi bakmak gerekir. Böyle şeyleri görebilmek için insanın kendine karşı sahiden tarafsız olabilmesi gerekiyor. Bu, birçok konuda anahtar tutumdur. Tarafsız ve ilkeli bir bakış kazanmak çok önemli. O zaman dağişimin nasıl hızlandığını da göreceksiniz. Bu durum, eski Kam geleneğinde “Kayrakan’a (Dao’ya) engel çıkartmamak” gibi bir hale takabül eder. Birçok şey, hatta kendiliğinden yoluna girer.

   “Türklerin mantalitesinde ‘Risk almak’ pek görülmez. Onun yerine (başkalarının gözünde küçük) düşmemek için başvurulan (uyum) stratejileri uygulanır” deniyor.

   Bugün çok hasreti çekilen ‘Liyakat’in bitişi, “ailenden başkasına güvenme, aileni de mümkünse sustalı maymuna çevir” mantığı nedeniyle yaşandı. Türk mantalitesinin, kötü/zayıf yanlarının abartılması halinde nerelere varacağı yaşanıp görüldü. Liyakatin olması için, “aile” feodalizminin dışında, ilkelere dayalı ilişkiler kurmak gerekir. İlkelerin temeli de ‘İyi Olmak’tır. İyi olmayı, sadece başkalarına gösterdiği vitrini olarak anlayan, ama kendi arasında (yani aile arasında) saf yararcılık dışında ilke tanımayan bir anlayışa artık “riyakarlık” diyebiliriz. İyiliğin ve iki yüzlü olmamanın -insan ruhu için- olmazsa olmaz bir değere sahip olduğunu anlamak gerekir. Sadece ruh sahibi olmak değil, yüksek ruh sahibi olmak, bir ülkeyi yükseltmenin bireysel anahtarıdır. Bu, aynı zamanda sahici iyiliğin neden asla yenilmediği/ezilemediğini ve parayla asla edinilemeyen sahici değerlerin temeli olduğunu anlamamızı da sağlar. Hesabı çok basittir: İyilik gerçek, vitrinci iyilik sahtedir. İkisi çarpışırsa, sonuçta daima sahte olan kırılır. Burada iyiliğin “çoğunluk” olması falan söz konusu değildir. (Bu konuda daha kapsamlı açıklama için blogumdaki diğer yazılara da bakabilirsiniz)

   Türk Mantalitesi hakkında şöyle şeyler yazılıyor dünyada: “Hem Avrupa’nın hem de Ortadoğu’nun bir parçası olan Türkiye, çok zengin bir kültüre sahiptir. Bunu özellikle İstanbul’da görmek mümkün. Türkiye, çok bariz bir şekilde Batılı bir ülke görünümünde olsa da, bazı kültürel (mantaliteyle ilgili) farklılıklar nedeniyle Türkiye’ye gelen turistlere/ziyaretçilere yabancı geliyor. Ama mesela kimse sizden ‘Türkçe bilmenizi’ beklemiyor. ‘Hayır’ sözcüğü mümkün mertebe kullanılmıyor.”

   Türkler, başkalarına, yabancılara karşı gösterdikleri iyiliği ve misafirperverliği, ayrım yapmaksızın Türklere de gösterdiğinde, kendi arasında -mesleğine kökenine vs. bakmadan- aynı göz hizasında konuşmayı benimsediğinde, sahiden ileriye ve yükselişe doğru sağlam bir adım atmış olacak. Farkında olmadan feodal yapılara sıkışmış ikinci sınıf bir ülke olarak kalmayı gençlik artık istemiyor.