Konstantiniye Notları 10 yaşında...

2017 Ekim ayı sonunda Konstantiniye notları on yaşına bastı. Blog yazmak, aslında 2008 yılında başlayacağını hissettiğim büyük değişime bir ölçüde eşlik etmeyi amaçlıyordu ve çeşitli ilgi alanlarım hakkında birşeyler yazmak ihtiyacından doğdu. Açıkçası bu konuda dostlarımın destekleyici teşvikleri de ileriki aşamada blogu sürdürmemi sağladı. Beni ısrarla takip eden bütün okurlarıma ve dostlarıma çok teşekkür ediyorum. Blog Türkçe olmasına rağmen yurt dışında da ilgi çekti. Mesela bin yıllık soylu bir aileden gelen edebiyat blogeri sevgili Gesine von Prittwitz, daha sonra iletişimci sevgili Prof. Dr. Özgür Uçkan, sosyolog sevgili Prof. Dr. Christine Huth-Hildebrandt blogun Türkiye dışında da tanınmasını sağladılar. Onlara özellikle teşekkür ediyorum. Uçkan'ı malesef iki yıl önce kaybettik, Türkiye'nin bu önemi iletişimcisini ve sağduyulu güleryüzlü değerini saygıyla anıyorum. Konstantiniye notları, Alman Deutsche Welle radyosunun dünya çapında yaptığı "En iyi bloglar" araştırmasının sonucu olarak Türkiye'de "en iyi on blog" Listesinde yer aldı...
Konstantiniye notları bundan sonraki dönemde, hakkında yapılan "özellikle tarih konusundaki yazıları ile dikkat çekiyor" değerlendirmesine sadık kalarak, bu alana ve kültürel konulara daha çok yer verecek. Geleceğe yönelik sosyo-ekonomi yazılarını, kendi alanında uzman Avrupalı dostlarımın yazmasından yanayım ve bu konuda bana bazı olumlu dönüşler oldu...
Türkiye'de tanıdığım sahici yazarlar arasında blog yazmaya olumlu bakan pek yok, ama Konstantiniye notları'nı okuyan dostlarım hiç de az değil. Blog, esasen yüzde yetmiş oranında Türkiye'den, daha sonra sırasıyla, ABD, Rusya ve Almanya'dan okunuyor...
Herkese Selam!

Selçuk Salih

2008-2024 Değişim-dönüşümünde son durum

Türkiye'nin yaşadığı büyük dönüşümün 2008'de Dünya'daki konjonktürel değişimle birlikte başladığını, 2013'de yeni bir ivme kazanacağını, ve bu çalkantılı dönemin Türkiye için 2024'de sona ermiş olabileceğini tahmin etmiştim.
   Bu değişimi 2009'da özetleyen en genel cümlem, "Sürecin sonunda Türkiye'yi tanıyamayacaksınız" idi. Devletin üzerinden bir silindir geçeceğini ve herşeyin bu hengamede yeniden düzenleneceğini tahmin etmiştim. Bu değişimin iki ana dinamiği olduğunu unutmayalım. Bu dinamiklerden asıl itici pozitif güç 'Özgürlük isteği', onu paralize eden diğer güç ise 'Baskı ortamı' (veya 'diktatörlük') olacaktı...
   Şimdi geriye ve bugüne baktığımızda, gerçekten de -devlet anlamında- Türkiye'de taş üstünde taş kalmamacasına bir değişim yaşandı/yaşanıyor. Yaşananları, Türkiye'de yaşayıp bu yazıyı okuma nezakati gösteren herkes çok iyi biliyor. Değişim-dönüşüm, benim beklediğim gibi henüz iç savaş denebilecek kanlı bir noktaya gelmedi (iyi ki de gelmedi), bu çok sevindirici bir durum elbette, ama değişim-dönüşümün istikameti ve sonucu hakkında ciddi kaygılar var, üstelik bu kaygılar çok da haklı -beni de meşgul ediyor...
   Evet, değişim-dönüşüm oluyor...
   Evet, 2013 de bir özgürlük patlaması oldu, ama ardından kademeli bir baskı geldi ve bunun dozu arttı, neler olmadı ki...
   Türkiye tarihinin en büyük kitlesel eylemleri. Gezi'de başlayan olaylarda, bir il hariç tüm şehirlerde ve tabii ilçelerde benzersiz büyüklükte kitle gösterileri yaşandı. Ardından "tekrarlanan" seçimler ve derken garip bir "darbe girişimi" oldu, ardından yaşananlar daha dün ve bugün olduğundan tekrarlamayacağım. Burada endişelendiren yan, değişim-dönüşümün, baskıcı tarafın istediği istikamette ilerliyor görüntüsüdür, ama sahiden öyle mi?!
   Türkiye'yi cidden izleyen ve aklını biryerlere kiraya vermemiş olan herkes, Türkiye'nin geleceği demek olan gençliğin tamamına yakınının, baskıcı muhafazakarlaşmanın (şimdiki şekliyle "tekadam düzeni"nin) destekçisi olMadığını gösteriyor. İmam Hatipli öğrencilerden tutun da, her fırsatta Kur'an kursuna gönderilen ilkgençlik yaşlarındaki çocukların bile, inandırıcı olamayan ilkel muktedir propagandası ve günlük "dönüşlerle" dış politikayı bile tamamen iç politikaya endeksleyen iktidar plütokrasisini desteklemediği, sevmediği görülüyor. Eğitimlilerin ve sonradan modernleşmiş islami çevrelerin orta halli (haline gelmiş) önemli bir kısmı da, muhafazakarların önemli bir bölümü de gidişattan memnun değil. Halkın giderek artan bir şekilde mevcut rejimden (artık bir "rejim"den söz edebiliriz) memnun olmadığını, karşı çıktığını ama baskının yarattığı korku ikliminde sessiz kaldığını, bu sessizliğin özellikle muhalefette (ve tabii basında) çok açık göründüğü malum. Halkın sahici iradesinin devlet katına ve iktidara yansımadığı da çok açık. Tam da bu durumun çeşitli "yönetsel kurnazlıklar" ile mümkün olduğunca görünmez kılınmaya çalışıldığını da biliyoruz. Ama bu nereye kadar sürdürülebilir? -zira muktedirlerin sandığı gibi Türkiye daha muhafazakar bir yer olmadı, tam tersine modernleşen eski taşralı muhafazakarlar da giderek daha "liberal" oluyor/olacak, modernleşmenin doğal sonucu bu...
   "Türkiye bu sürecin sonunda bambaşka bir yer olacak" derken, herşeye tek kişinin keyfî kararlar verdiği bir çadır devleti mi olacak? Elbette Hayır! Galiba bütün bu hengame içinde gözlerden kaçan ve bu dönemin zaman kalitesine uygun genel trendlerden de söz etmek gerekiyor.
   Bu uzun dönemin, özünde bir "özgürlük" ve devlet yapılanmalarının köklü değişimi dönemi olduğundan bahsetmiştik. Türkiye'nin dış politikada -alenen yalpalama, bariz yanlışlar vs. şeklinde yorumlayabileceğimiz- ana momenti, "bağımsız hareket etmek" yönünde. Türkiye, ne Batıyı ne Doğuyu takar görünüyor ve büyük hatalar şeklinde de olsa, 1945'den bu yana ilk kez bu kadar kendi başına buyruk hareket ediyor. Ben bu genel trendin, daha makul bir dış politika ışığında yaşanmasını tercih ederdim elbette, ama muhalefette bu yeni trende uygun özgüvenli bir tavır pek gözlenmiyor. Her ülke müttefiklerine sadık olmalıdır, ama bu sadakat artık eskisi gibi her kararı müttefiklere bırakıp onların kuyruğu olmak şeklinde olamaz.
   İkinci trend, devlet yapısının tozunun atılması meselesi...
   Açıkçası ben Gülenci çetenin, çürümeyi başlatan ve "akıllı Müslüman" olmak iddiasındaki bu gizli kapaklı örgütlenmenin devletten temizlenmesi gibi bir olayın değil yapılmaya kalkışılması, dile getirelebileceğini bile düşünmüyordum. Fakat kalkan toz bulutundan pek bir şey anlaşılamıyor olsa da Gülenciler Türkiye devletinin "kötü adamları" ilan edildiler ve tasfiye ediliyorlar, -ki bu çetenin "Eski Türkiye"nin 1970'lerden beri devlette örgütlenen yapılanmalardan biri oldukları biliniyordu. O halde eski Türkiye'nin sadece eski Kemalist asker-sivil bürokrasisinin değil, eski Gülencilerinin de o değişim-dönüşüm silindirinin altında kaldığı açık. Gülencilerle birlikte muktedir plütokrasinin de büyük zarar gördüğü ve Türkiye'yi ancak OHAL şartları altında zorlukla yönetebildiğini söyleyebiliriz. Hayatta kalabilmek için iktidarda bulunması gereken Plütokrasinin tek örnek olmadığına dikkat çekmeliyim. Özünde tüm Dünyada etkiyen sistemsel bir değişim-dönüşüm yaşandığından, korkutarak hüküm süren, insanların en düşük güdülerine hitab eden popülizmin ve onun bir ileri versiyonu faşizmin, böyle derin sistem krizlerinde ortaya çıktığını biliyoruz, Türkiye'nin sistemsel bozulması çok daha feci. Türkiye'nin brüt dış borcu, GSMH'sının yarısından fazla. Artık tamamen borçla dönen bir ekonomi söz konusu. Ve Türkiye yüksek teknoloji ürünleri ve yüksek hizmet ürünleri üretemediği gibi, var olanları da "o yasak bu günah" diye ürkütüp sindirip susturduğu ve üretemez hale getirdiği için, varlığını sadece borç yaparak, yani giderek artan faiz oranlarıyla borçlanarak sürdürebiliyor. Bu borçlanmaya para bulmak için varını yoğunu satıyor ve "düzelir inşallah" diye umutlanıyor. Bu, Einstein'ın "hep aynı şeyi yapıp değişiklik beklemek" aymazlığının derinliğini ve muktedir plütokrasinin kendi iç dinamiğiyle kendini yenileyerek bu durumdan göreceli olarak da olsa kurtulma ihtimalinin bulunmadığını gösteriyor.
   Gözü kara intihar yürüyüşünün, yani zorunlu değişim-dönüşüm trendinin bir süre sonra plütokrasinin kontrolünden çıkmasının mümkün olduğunu bu verilere bakarak söyleyebiliriz.
   Diğer çok önemli konu, zurnanın zırt deliği olan Legitimasyon/Meşruiyet konusudur, çünkü bugünkü gibi halk desteğinden uzaklaşan ve yönetemeyen iktidarların iktidardan uzaklaşmaları tabiatları gereğidir ve Cumhuriyetmiş Padişahlıkmış Şeyhlik-Şıhlıkmış farketmez. Önderlik, gerçek anlamda önderlik olmak özelliğini yitirince gider. Sözünü ettiğimiz "Özgürlük" ilkesi, burada temel "itici" kuvvettir ve gücünü de bu doğal özelliklerden alır.
   Türkiye İkinci Dünya Savaşı sonrasından beri kısaca "Muhafazakar" dediğimiz partiler tarafından yönetiliyor. Yani Türkiye'de 70 küsür senedir -kısa koalisyon istisnalarını saymazsak- esasen "Muhafazakarlar" iktidarda. Bunun -onca oy/seçim/geçim'e rağmen- neden/nasıl/niye büyük bir haksızlık olduğuna yıllar önce değinmiştim, gene değineceğim ama ondan önce: Böyle acaip bir durumunun (ki hep aynı kesimin iktidarı demek olan Sovyet Yönetimi de 70 küsür sene sürmüştür -ama orada bile sona ermiştir, Türkiye'de sürüyor!) Türkiye'de bu acaip durumun "Legitim/Meşru" kalabilmesinin bir "denklemi" vardı...
   Türkiye'de siyasi iktidarlar daima "Muhafazakar", matruşka gibi birbirinin içinden çıkmış muhafazakar Sağ partiler ve onlara yaslanan başka muhafazakar partiler tarafından sürdürüledursun, devlet Kemalist idi. Özellikle askeri bürokrasi ve sivil bürokrasinin önemli ve tayin edici bir kısmı, bugünün diliyle "Cumhuriyet değerlerine bağlı" idi. Buradan, laik ve modern olduklarını, evrensel "modern hukuk devleti" normlarına esasen/şeklen bağlı kaldıklarını anlıyoruz. Devletin seküler yapısını koruduğu inancı/bilinci, 70 yıllık "Muhafazakarlar iktidarı"na -muhtaç olduğu- meşruiyeti sağlıyordu, bu abuk durum sorgulanmıyordu. Şimdi değişim-dönüşüm döneminde 2013'den beri gece uykusundan mahrum ürkek iktidar, devlet yapısını da "kendi bildiği/istediği gibi" değiştirip, devletteki Kemalist bürokratlar sayesinde kendini temsil edilir sayan "Muhalif Halk"dan tamamen kopmuş oldu, -yani o halk ülke yönetiminde hiç bir şekilde temsil edilmiyor. Şu anda bilinçli veya bilinçsiz olarak Türkiye'nin -en az- yüzde 51'i kendini kendi ülkesinde misafir gibi hissediyor. Herkesin "gitmeyi" konuşması, Madrid'de Atina'daki boş dairelerin/evlerin yarısını Türklerin satın alması boşuna değil.
   Türkiye'nin her vatandaşını temsil eden "legitim/meşru" bir yönetimi artık yok, hele son seçim kanunu ile bu konu artık kesin bir şekilde netleşmiştir. Meşruiyetini bu ölçüde -Türkiye tarihinde benzersiz bir şekilde- kaybeden bir yönetimin uzun süre yaşaması mümkün değildir, çünkü her iktidar, ancak vatandaşlarının rızası kadardır ve bunun sade sayılarla, sandık sundukla alakası yoktur, bu bir duygudur. Eskiden de böyleydi. Başındaki Sultanın Kralın Beyin kendini temsil ettiğine inanmayan bir halk onu değiştirir ve bunun binbir yöntemi vardır, Türkiye gibi devletler mezarlığı bir yerde bunların yolu yordamı hakkında koca ciltler dolduracak kadar malzeme mevcuttur.
   Buradan "siyasi adalet" konusuna yeniden dönüyorum:
   Bir kesim çok oy alıyormuş ve sittin senedir iktidar oluyormuş, diğerleri de "müzmin muhalif" diye sittin sene dalga malzemesi oluyormuş...
   Peki -hayat kısa- şöyle bir silkinip kendinize sorun: Azınlık da olsa, bir ülkenin bir (veya birkaç) kesiminin kendi ülkesinde asla yönetimde söz sahibi olmaması adil mi? Böyle bir durumun 70 sene sürmesinden sonra, aklı baliğ olmuş yaşını başını almış rasyonel düşünen vicdanlı -el Hak- insanlar oturup bi düşünse, böyle bir şey adil olabilir mi? Oy mu? Ne oyu?! Burada toplumsal adaletten ve vicdandan ve sonuçta bir ülkenin sahici iç huzurundan bahsediyorum...
   Sovyetler Birliği'nde bile bir kesimin iktidarı anca 70 küsür sene sürebilmiş ve bu acaip/absürd "Legitimasyon/Meşruiyet" krizinden çökmüşken, Türkiye'de hala sade suya tirit oy sayısıyla demokrasi ahkamı kesenler, hele bugünkü imkansız durumda, barut fıçısının üzerinde oturduklarının farkındalar mı? Artık bu 70 yıllık acaip durum değişmek zorundadır ve halkın bunca yıllardır temsil edilmeyen kesimi/kesimleri ülkenin yönetiminde doğrudan söz sahibi olmak zorundadır, ama bürokrasi olarak ama bakan ve/veya başbakan olarak. Çünkü -2009'da yazdıklarımı tekrarlayayım- "Değişim-dönüşüm kesin bir veridir, Dünyanın yeni paradigmasının bir dayatmasıdır. Bu da mecburi köklü değişim demektir, eskiyi yeni 'yöntemlerle' sürdürmek değil. Eskide ısrar, yeninin patlamalarla kendine yol açması şekline dönüşür. Buna meydan vermemek için, değişimin yönünü/anlamını iyi anlayıp ona uygun hareket etmek gerekir." Ancak bu şekilde değişim-dönüşüm dönemi bir büyük yıkım sonrasının yeniden inşası şeklinde tecelli etmeyip, Yeni Dünya'da ön almayı kolaylaştırır. Değişim-dönüşümün muhteviyatı, niteliği belirli/ilahi devasa bir pozitif enerji -veya (dindarlar için) Kader- gibi de düşünülebilir ve ona ket vurmaya kalkmak kesinlikle beyhudedir. Karşı durdukça/direndikçe, sadece daha büyük bir yıkım ve yenilgi yaşayacağınızdan emin olabilirsiniz. Ama ona uyum sağlarsanız, değişim-dönüşümün gücüne dayanırsanız, umduğunuzdan çok daha büyük başarılar elde edebilirsiniz. Şimdi bunun yeniden farkına varma zamanı...

"Antropozen devri" diye bir sorun ve Türkiye

Zen Budizmi Batı felsefesi üzerinden inceleyen sağlam bir denemeyle meşgul olurken, kafa dağıtmak için metroda Ursula K. Le Guin, vapurde Boris Akunin'in "Türk Gambiti" kitaplarını karıştırıyorum. İki kitabı da daha önce Almancalarından didikleyip yarım bırakmıştım. Le Guin'in kitabını özellikle sonuna kadar okumuyorum, zira benim için özel bir anlamı var, anılar...
   Türkiye'nin kısır gündemine kapılmak yerine, Dünyayı ilgilendiren sahici konularla ve başka ülkelerle, tarihle ilgilenmek çok daha cazip geliyor, çünkü hareket ve de bereket Türkiye'de değil, Türkiye'nin dışında. Ülkedeki bekleme dönemi sona ermiş gibi görünmüyor, "aslında" ne olduğu konusundaki spekülasyonları alt alta yazsanız, en kral gerilim hikayesini elde edebilirsiniz, ama bu bile ilgi uyandırmıyor. Dünya Türkiye'ye olan ilgisini kaybetti. Herşeyi parayla ve metreyle ölçen bir çevre için bunun anlamı elbette sadece "daha az turist" falan, ama ayrıntıların çok önemli olduğu çağımızda, kuyumcunun işini oduncuya yaptırırsanız, verdiğiniz zarar eskisi gibi metreyle değil, katlanarak büyüyen metrekare ve metreküple ölçülüyor. Tam da bu noktada, geleceğe ayak uydurmak konusunda Türkiye'nin normalleşmesini beklemenin anlamı ve anlamsızlığını konuşmak önem kazanıyor.
   İnsanoğlu/İnsankızı eskiden doğaya tâbi bir hayat sürerken endüstrileşme ile birlikte, Dünyadaki yaşamın kaderini -negatif anlamda- belirleyebilecek bir tür haline geldi. Tüm yıkıcı yanlarına rağmen kapitalizmin hayatımıza soktuğu yenilikler muazzam. Hatta bizzat yaşadığım son 20 yıl bile gelişmelerin boyutu ve hızı konusunda sağlam veriler sunabiliyor. Mesela ben bu satırları bir iPad'de, ona Bluetooth teknolojisiyle bağlı, biriki milimetrelik karton inceliğinde bir klavyeyle yazıyorum. Evet yirmi yıl önce böyle şeyler James Bond filmlerinde bile yoktu, ama bu hızlı gelişmenin sonucu olarak Yeryüzünün tarihi de değişti, üstelik bu, Osmanlı Türk tarihini -topraklarını genişletince "Yükselme devri", toprakları azalınca "gerileme devri" ilan eden feodal Türk tarihçiliğinin zihniyetini temel alıp, "Gene toprak alalım, böylece yükselmiş oluruz" tipi düz mantıkla kıyaslanmayacak kadar karmaşık, derin ve kapsamlı bir fikriyatı benimsememiz gerektiğine işaret ediyor.
   Dünyanın milyonlarca yıllarla ölçülen tarihinde, yaklaşık oniki bin yıllık son "İnsanın Dünyadaki zuhuru dönemi"ne Holozen diyoruz -idik... 2000 yılında, kimyager ve atmosferbilimci Paul Crutzen, 1879'da ilk kez kullanılmış bir adı/sözü, bilimin gündemine getirdi: "Holozen devri bitti, artık 'Antropozen Devri'ni konuşmalıyız." 2002 yılında hakemli bilim dergisi Nature'da bir makaleyle neden bahsettiğini netleştirdi. Yeryüzünün kendi tarihi açısından, içinde bulunduğumuz Antropozen Devri'ni, milyonlarca yıl süren eski Dünya devirlerinden ve son Holozen devrinden ayıran temel özellik, bu devrin, Yeryüzünün tarihini artık insanın belirlediği gerçeğidir ve sadece son 300 yıla, kısacası endüstrileşme çağına tekabül etmesidir. Bilimciler istedikleri kadar sessiz ve de sakin, "İnsanın doğayı kontrol etmeye başladığı" devir desinler, bu devir bir kontrol değil, bir imha devri ve birşeyin öyle pek kontrol edildiği falan da yok. Bırakalım endüstrileşme devrini, son 20 yıldır soyu tükenip yokolan türlerin sayısı, ancak dinazorların yeryüzünden silinmesiyle kıyaslanabilecek boyutta. Tabii bunlar, Türkiye'nin siyasi dönmedolabına binmiş kimseyi ilgilendirecek kadar önemli sayılmıyor, insan soyunun geleceği, Türkleri pek ilgilendirmiyor.
   Antropozen Devri denen şey, basbayağı "Kapitalizm Çağı" ve insanın akla gelebilecek her şeyi para ve metreyle ölçmeye, bu yolla her şeye bir "değer" (Marx'ın deyimiyle "Wert") biçtiği ve bu yolla tüketip harcadığı bir cinnetin adı aslında. Bir insan ömrü günümüzde 80 yıl falan. Onca bilimsel ve de rasyonel akla-fikre rağmen, adına "Antropozen" denen bu devrin bir üçyüz yıl daha süremeyeceği, -Steven Hawking'in deyimiyle- "İnsanlığın Dünya'dan başka bir gezegene göçmek zorunda kalacağı" tahminleri Türkiye'ye teğet geçiyor. Osmanlı'nın Viyana'yı kuşatmasından yıkılışına kadar geçen "Gerileme Devri" bile, insan soyunun yokolma ihtimalinin konuşulduğu süreçten daha uzun.
   Geçtiğimiz günlerde Twitter'da Kurtlarla ilgili üç Thread yazdım (daha da yazacağım), Avrupa, Orta Avrupa'da soyu tükenen Kurtları yeniden doğaya saldı -öyle çitlerle çevrilmiş bir bölgeye falan da değil, bildiğiniz doğaya saldı. Doğanın kendi doğal haline dönmesi -ve tabii giderek insanın kontrolünden çıkması için- samimi bir çaba var Batı ülkelerinde. Olayın ana fikri: "İnsan Doğanın bir parçası, Doğa insanın istediği gibi olmak zorunda değil" şeklinde. Yani olay, Türkiye'ye de intikal eden, "Elektrikli arabalar kullanalım, çevreyi koruyalım" formatından ve (İskandinavya ülkelerinde yakında yaşanacağı üzere) fosil yakıt türleri kulanan taşıtların toptan yasaklanması ihtimalinden çok ileri bir noktaya doğru gidiyor ve doğanın geri dönüşü gibi önemli karaları insanlar, "Yükselen Doğu"da değil, "Gerileyen Batı"da alıyor.
   Türkiye adam gibi bir yönetime kavuşsun diye, arpalar boy atarken çakırdikenleri de büyüsün, oradan geçen koyun sürülerinden takılan yünleri satalım da, "sınıf" temelli parti olmayı konuşan CHP muhalefetine ve "emperyalizm" teorisinin "diyalektik" aydınlanmasıyla dogmatik ufuklardan ufuk beğenemeyen ortodoks Türk "Sol"una akıl-fikir mi satın alalım?!
   Birilerini iteleyerek biryerlere ulaşmanın mümkünatı olmadığından, esasen aktif iyimserlik ilkesine dört elle sarılıp, kimseyi beklemeden, "Yeninin fikrî/zihnî inşası"na başlamak en doğru ve en yapıcı yöntem olmalı. Bunun için Che'nin deyimiyle "Gerçekçi olup imkansızı istemek" ve imkansızı ruhen kurmak yeterli. Ruhun bedenlenmesi, ummadığımız bir biçim ve hızla gerçekleşiyor, bu konuda da aynı ilkenin geçerli olabileceğini düşünmek gerek. Doğa ve tarih umduğunuzdan daha akıllı ve yaratıcı, yeter ki (neyi istemediğinizden çok) NEYİ İSTEDİĞİNİZİ bilin...

Tarihî dönemecin eşiğinde son ki üç dört..


Tekrarlar, alışkanlıklar, ritüeller önemlidir ve devamlılıkların olmazsa olmazıdır. Türkiye, işte böyle köklü bir devamlılığın sona ereceği önemli bir eşikte duruyor. Bu son, iç savaşı ve dış savaşı bile göze almış görünen Türkiye İhvancılığının sonu değil sadece. Kısa koalisyonlu istisnaları saymazsak Türkiye'yi 1950'den beri yöneten her türden Osmanlı büyüklenmesi referanslı muhafazakarlığın da sonu. Hatta onun da ötesinde tarîhî bir kapsama alanına sahip. Cumhuriyet'i kuranlar da Osmanlı paşaları ve muhafazakarların destekçileri arasında Cumhuriyetin kurucularına adeta tapanlar da bulunuyor. Sözkonusu son, eski bir zihniyetin bütün versiyonlarını kapsıyor.
   Adına kısaca "muhafazakarlık" dediğimiz şey, Osmanlı'nın "büyük topraklar"ı haraca bağlayan feodal alan hakimiyetiyle ve "gaza/cihad"cı talan zihniyetiyle yaşamasını esas alan, bunda sağcı/solcu/islamcı dil kullanarak açıkça veya sinsice ısrar edenleri tarif ediyor. Osmanlı'nın kendini 15'inci yüzyılın ikinci yarısından itibaren değiştirip/yenileyip "Dünyanın uygarlık/refah merkezi" (veya onlardan biri) olmasını sağlamak yerine, günümüze dek -bu eskimiş Ortaçağ zihniyetinde- ısrar eden "geleneğin" modernleşmiş (veya modern araçları kullanan) son ifadesi tükenmiş vaziyette.
   Ufku, eskinin tekrarından ibaret olan muhafazakarlığın takiyyeci son versiyonu, düşerse; onunla birlikte sadece 60 yıllık Sağ muhafazakarlığın değil, dörtyüz yıllık idare-i maslahatçı kısır düşünce tembelliğinin de düşeceğini biliyor. Dünyanın merkezi olmak varken giderek dünyanın merkezindeki -etrafından dolaşılan- takoza dönüşmeyi 21'inci yüzyılda bile tercih eden bu akıl tutulmasına basmakalıp dînî/ulvi değerler atfederek bugün bile sürdürmeyi hayal eden Ortaçağ fikriyatı, en son demlerini yaşıyor. Bu zihniyetle yeni bir Osmanlı kurmak bir yana, Dünyada varolmanın bile mümkün olmadığını artık herkes anlamış görünüyor. Kesin sonun sath-ı mahalline girilmiş bulunuluyor.
   Düşen takiyyeci muhafazakarlığın yerini, Dünyanın takozu değil merkezi olmayı seçen zihniyet alacak.