Kapitalizmin "ulusal egemenlik" alanıyla ilişkisi ve İstanbul

Türkiye'ye yeni geldiğim 1990'lı yılların başında ağzını açan her siyasi, "Türkiye'nin bölünmez bütünlüğü" diye başlayan veya biten uzun cümleler kurardı. O dönemde ülkenin bölünmesini isteyen Kürtler vardı elbette, ama bunlar bir çoğunluk oluşturmuyorlardı, şimdi de oluşturmuyorlar. Ülkenin bölünme ihtimalinin ihtimali, katmerli travmaları tetikledi, o travmalar da kurşun olup ülkenin üzerine yağdı.
    Anlayamadığım konu, ülkenin bölünme ihtimalini -bırakın klasik neoliberal Türk "ökönomistlerini"- Sol'un bile ekonomi açısından neden cidden değerlendirmediğiydi. Bir ülke bölünecek, böl! Tamam. Peki bunun ekonomik mümkünatı nedir? Bundan bahseden bir tek bacak entelektüel görmedim. Kürtlerin o dönemde "Bölünürsek Kürdistan ekonomisi nasıl bir şey olur, biz sosyalist falan olma iddiasındayız, sosyalist Kürdistan ekonomisini nasıl işleteceğiz, nice olacak?" meyanında yazılmış bir tek kitap, hatta bir tek ciddi yazı görmedim. Kısacası bu konuda pek ciddiye alınabilecek gibi değillerdi, eh devlet tarafı da ciddi olamazdı. Nitekim Kürtlerin ezici çoğunluğu zaten Türkiye'den ayrılmayı düşünmüyordu, bugün de düşünmüyor. Ama olası bir bölünme durumunun bugün o güne nazaran daha sağlam ekonomik temellere sahip olduğunu da belirtelim. Buna rağmen, ekonomik dayanağı zayıf bir ihtimal. Neden? Bu yazının konusu, bu soruya -kapitalizmin bugünkü ahvali dairesinde- genel bir çerçeve çizip yorumu size bırakmak.
    Ulus devlet denen kurumsallaşma, kapitalizmin en başından itibaren bir zorunluluk değildi. Kapitalizm ilk ortaya çıktığında bir şehir fenomeniydi. Venedik, Ceneviz, Amsterdam'daki ilk kapitalizm örnekleri, ulus devleti ve onun teritoryalliğini (egemenlik alanını/coğrafyasını) zorunlu kılmıyorlardı. Kapitalizmin teritoryal biçimini, Londra etrafında şekillenen ekonomiye "borçluyuz". Ardından Büyük Britanya kapitalizmi ve onun teritoryal ifadesi ortaya çıktı, bu model diğer ülkelerde de sahiplenildi. Buna rağmen Avrupa'nın önemli şehirleri, Birinci Dünya Savaşı öncesine kadar (19'uncu Yüzyıl sonunda) dünya kapitalizminin asli unsurlarını oluşturuyorlardı. Kapitalizmde -ülkeler arası- bariz teritoryal bütüncül farklılıkların ortaya çıkşı, ancak emperyalizm çağının sonuna doğru (yani esasen II. Dünya Savaşı'ndan sonra) görülmeye başlanmıştır. Ondan önce şehirler, endüstrilerileriyle, ülkelerden önde gidiyorlardı. Şehir-ülke ayrımını yeniden hatırlamamızın nedeni, şehirlerin global ekonomide giderek baş rol oynamaya başladığı bir döneme girmiş olmamızdır. 1950'lerde başlayan "iki süper devlet hegemonyacılığı" döneminde, ekonomide şehirlerin farkı değil, ulus devlet farklılıkları ön plana çıkmıştı ve kapitalizmin tarihi açısından önemli bir durumdu. Ama 1980'li yıllardan itibaren şimdi, neoliberalleşmiş bir globalleşme döneminde yaşıyoruz ve 2008'den buyana, postkapitalist paradigmanın gün geçtikçe güçlenmesi, sistemin trendleri açısından ayrı bir önem ve belirsizlik üretiyor.
    Şehir ekonomisinden devlet ekonomisine geçiş Türkiye'de de oldukça net gözlenen bir gelişmeydi. İstanbul, Selanik ve İzmir illerinde başlayan ilk kapitalistleşmenin devlet ekonomisine ve homojen ulus üretimine dönüşmesinin asıl Cumhuriyet'in kurulmasından sonraki hızlı süreçte yaşandığını biliyoruz. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye'nin teritoryal bir milli ekonomi olarak ABD hegemonyasına göre hizalandığı da malum (bazı ülkeler de Sovyetler Birliği'ne göre hizalanmışlardı). Kapitalizmin globalleşmesinden ziyade enternasyonalleşmesi sözkonusuydu ve dünya ekonomisi, tek tek ulus devletlerin milli ekonomilerinin toplamı halideydi. 1980'lerde başlayan neoliberal globalleşme (özellikle Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra), Amerikan hegemonyasının artmayıp azalmasını sağladı ve neoliberal global döneme has, uluslarötesi kapitalin yeni global hegemonyasına vurgu yapan "Bütüncül Emperyalizm" ortaya çıktı (bu zorlama terim Robert Kurz'a aittir ve Sol konteks içinde geçmiş teori ile bir bağ kurmak amacıyla üretilmiştir).
    Burada bizi ilgilendiren, kapitalin tek tek ulus devletlerden koparak uluslarötesi bir karakter arzettiği günümüzde, yerel teritoryal bağlantısının/dayanağının ne olduğu ve bunun önemi. Globalleşme genellikle fazla abartılıyor ve kapitalin yerellikten önemli ölçüde koparak bağımsızlaştığı söylenirken globalleşmenin yerel kökleri küçümseniyor. Şehir kapitalizminden teritoryal kapitalizme geçildiğinden beri devletin ekonomi üzerinde pozitif veya negatif etkisi arttı. Devlet, üretimin koordinesi ve hızlandırılması (ve ülkenin milli kapitalizminin egemenlik alanı dahilinde "iş"lerin daha kolay/hızlı grülebilmesi) için elzem. Halkı "iş toplumu"na entegre edebilmek için kültürel homojenleşmeye (ulus inşasına) girişen devlet, kapitalizmin iyi işleyebilmesi için başka önemli şartlar da yaratır. Mesela, kaliteyi yükseltmek amacıyla herkese sunulmaya çalışılan fırsat eşitliği, kurumsallaşmış hukuk sistemi, yeraltı/yerüstü/insan kaynaklarının hakkıyla kullanılabilmesi, para politikaları, ve benzeri konular, devletin sistemi geliştirmesini sağlayabilir, tersi de sistemi zayıflatır.
    Globalleşme, yerel/teritoryal örgütlenmelerle oldu. Teritoryal yapılar, mal/hizmet/işgücü transferini -ülke içinde- yerel kalmaktan çıkarmış ve bu konuda belli tecrübeler biriktirmişti. Yerellik, önce ülkelerin kendi ulusal sınırları dahilinde bozuldu. Devletlerin bu süreçte çok katmanlı yeniden örgütlenmesi, neoliberalizmin kimlikçilik dönemine denk geldiğinden, Türkiye'de etnik/dînî kimlik üzerinden siyaset yapan parti ve örgütleri ön plana çıkardı. Fakat bu durum, 2008'de başlayan sistem kriziyle birlikte önce yavaş sonra hızlı tempoda bozulmaktadır. Kimlikçi politikalar hızla irtifa kaybederken, kapitalizmin yeni sürecine uygun siyasi hareketler ve Sol'a açık atmosfer belirginleşiyor. Henüz cılızlar, ama yaşanacak daha aküt krizlerle, kimlikçi siyasetlerin Türkiye'deki alternatifleri de güçlenecektir.
    Globalleşmenin başında, yerel/teritoryal  bağımlılığı (yani milli kapitalizmi) aşmak, gene teritoryal yapılar sayesinde oldu ve bu yapılar da gene teritoryal bir yapılanma olan ulus devlet tarafından kuruldular. Sistemin ihtiyacı olan "formatlanmış" -aynı dilde eğitilmiş ve ortak ulus bilinciyle teçhiz edilmiş- üreticileri/tüketicileri devlet üretmekteydi. Neoliberalizmin sınır ötesi karakter arzeden işleyişinin garantörü de gene bu yerel örgütlenmeler ve ulus devletler oldu. Yerel kurumların globalizme göre örgütlenmeleri prosesi için bugün 'Glokalleşme' terimini kullanıyoruz ve bu terim, globalleşme ile ulus devlet teritoryalliği arasındaki kilit terimlerden. Zira giderek global ekonominin yeni metropolleri diyebileceğimiz şehirlerde toplanan elit iş gücü, finans ve sofistike üretim teknolojileri, milli kapitalizm döneminden çok daha hızlı bir iletişim ve ulaşım gerektiriyor. İnternet üzerinden iletişim giderlerinin sıfıra yaklaştığı günümüzde global ekonominin metropolleri, egemenlik alanı dahilinde bulunduğu ülkeler tarafından tam kontrol edilemiyorlar ve bu anlamda giderek ulus devletlerden daha bağımsız oluşuklar haline geliyorlar. Bu şehirlerin içinde Türkiye'den sadece İstanbul ve periferisi bulunuyor. Daha küçük ölçekte, ülke içinde önemli şehirler malum, ama onlar arasında da geleceğe entegre şehirler sıralamasında galiba esasen İzmir, Ankara ve Eskişehir'i sayabiliriz.
    Dar alanda hammadde işleyebilen, finans merkezi olan, kültür endüstrisinin yaşadığı, hukuk sisteminin iyi işlediği, banka ve sigortalrın üslendiği global metropollerin işlemesinin garantörü, gene teritoryal devletler. Gene teritoryal örgütlenmeler ve eğitim sistemi sayesinde bu metropollerdi taşıyan kalifiye iş gücü sağlanıyor. Kalitatif yüksek konsantrasyon sonucu elde edilen ekonomik avantaj, merkezî olmayan (desentral) ekonomiyi güçlendiriyor. Ve bu noktada, devletlerin ekonomi politikalarının yeni global mertopollerin güçlenmesine ve zayıflamasına ne kadar önemli etkiler yaptığı da net. Terör tehdidi altındaki İstanbul zayıflarken, Diyarbakır'ın global ekonomiye katılması engellenebiliyor. 1980'ler öncesi dünyasında ekonomik güç sıralaması yapılırken listeye ülke adları konuyordu, bugün de konuyor, ama artık devlet sıralamaları eskisi kadar gerçekçi değil. Sıralamaların giderek şehirler üzerinden yapılacağı, kapitalizmin ilk dönemine benzer bir sürece giriliyor. Ulusdevletlerin metropollere homojen dil ve kültürde kalifiye eleman yetiştirme tekeli de aşınıyor. Dil İngilizce, eğitim biçimi de global ve yerellik eskisinden daha önemsiz hale geliyor. Şehirler, uludevletlerden ve uluslararası ilişkilerden daha bağımsız hale geliyor. Şehirler, uluslarötesi kapitalin mal/iş/eleman dolaşımının merkezleri olarak ulusdevletlerin kontrolünden giderek çıkarlarken, üzerinde yaşadıkları ulus devletlere katkıları da çetrefilli bir rota izliyor. Bu şehirler ülkelere prestij sağlarken, maddi katkıları beklendiği kadar olmuyor. Mesela İstanbul, artık sadece Türkiye Cumhuriyeti'nin değil, global ekonominin ve global kültürün de malı ve ona uygun yeni bir İstanbul elitinin ortaya çıkmakta oluşuna bakarak, eskinin milliyetçi/ulusalcı mukaddesatçı Türkçü elitinin gelecekte sadece küçük bir azınlık teşkil edeceğini söyleyebiliriz. Bu fikir şimdi bazılarına absürd de gelse, dünyadaki genel trende uygun bir gelişme.
    Kapitalizmin kategorik kriz sürecine tekabül eden Postkapitalist dönemde şehirlerin yeniden sistem merkezleri haline gelme eğilimi, teritoryalliğin (kapitalizmin ulusal egemenlik alanının) da zayıfladığına işaret ediyor. Sağ Popülizmin yeniden güçlenmesi, kapitalizmin bu yeni aşamasına hakkıyla uyum sağlanamaması ve yeni alternatiflerin henüz ortada görünmemesindendir. Malesef çok acıya ve ölüme neden olan yeni milliyetçiliklerin ömürleri de kısa olacak gibi görünüyor. Kapitalizmin en temel siyasi ifadesi olan milliyetçiliklerin zamanla marjinalleşip önemsizleşeceğini şimdiden söyleyebiliriz. Şehirlerin -Türkiye'de İstanbul'un- global anlamda çok daha önem kazanması ve ülkeye daha fazla prestij kazandırması, kapitalizmin en başında kapitalistleşmede motor rolü oynaması, şimdi de postkapitalist dönemde yeni bir rol oynayabileceğini gösteriyor. Ülkeyi de arkasından sürükleyebilecek önemdeki bu gelişmenin sistemsel garantörü, gene Türkiye Cumhuriyeti ve onun -gelişmelere takaza olmayacak- demokratik seküler hukuk devleti yapısı. Bu özelliklerin yaşatılıp geliştirilmesi, ülkenin bütünü için de tayin edici önemde. Yoksa günün birinde İstanbul ve havzasının ülkeden bağımsız bir yapı haline gelmesi hiç de bilim kurgu malzemesi değil, gerçek olabilir.
    Kırılganlaşan global ekonominin işleyebilmesi, barışın yaygınlaşmasına ve kalıcılaşmasına bağlı. "Küçük olsun benim olsun" mantığı, üçüncü sınıf bir yer olmayı peşinen kabul etmek demektir. Gelişmenin bu aşamasında neoliberal islamcılığın ardından milliyetçiliğin bastığı zeminin de zayıflaması, Türkiye'nin müzminleşen Türk-Kürt meselesinin sosyo-ekonomi dili ve duruşu üzerinden çok daha yaratıcı ve barışçı bir evrim geçireceği aşikar. Kapitalizmin teritoryal bağımlılığının azalması, barışın sağlanması durumunda bir çok konunun düşünülenden daha kolay aşılabileceği ortamı da yaratabilir. Geleceğe akıllıca hazırlık, elbette kapitalizm ötesi alternatiflerin de denkleme dahil edilmesiyle mümkün. Kapitalizmin yeni aşamasını iyi anlamak, onu akıllıca kullanmak ve aşmak için büyük önem taşıyor.

Tarih öğretmeni kütüphaneci Mao Zedong'un çocukluğu ve ölümü

Kubilay Han'ın son Moğol hükümdarı steplere çekilmek zorunda kalınca, üçüncü Ming imparatoru Yongle 15'inci yüzyılın başında Çin'in Kuzey Başkenti haline getirdiği Pekin'in -yani Beijing'in- kalbi sayılan "Yasak Şehri" inşa ettirdi. Bu muhteşem saraylar kompleksinin batısındaki bahçeler mekanına da Zhongnanhai deniyor. Milliyetçi Çin Hükümetinin halka açtığı ve bir zamanlar sadece imparatorların gezindiği Zhongnanhai'ye Mao Zedung ilk kez ayak bastığında henüz yirmidört yaşında bir öğretmendi. Haziran 1917'de İmparatorluğa bağlı bir general şehre girip sonuncu çocuk İmparator Pu Yi'yi yeniden tahta çıkardığında, henüz bahçelere halkın girmesi yasaktı, ama iki hafta sonra birinci ordu gelip imparatoru tahttan indirdiğinde Mao da merakla imparatorluk bahçelerini gezmeye gidenler arasındaydı. Hayatının son yıllarını bu bahçedeki 18'inci yüzyıldan kalma binalarda geçireceğini bilmiyordu belki ama o Zhongnanhai'ye daha ilk gördüğünde vurulmuştu.
    Dünyanın dörtte birine hükmeden, bir kült ve pop figürü haline gelen Çin Halk Cumhuriyetinin kurucusu Mao Zedong, 9 Eylül 1976 Çarşamba günü, nisbeten bakımsız kalmış imparatorluk bahçesi Zhongnanhai'nin içindeki yüzme havuzunun yanına sonradan yapılmış "202 Numara"lı sıradan beton bir evde solunum cihazına bağlı olarak hareketsiz yatıyordu. Yüzü bembeyazdı, gözlerinin feri sönmüştü. Sinir sistemini mahveden ve kısmi felçlere neden olan Amyotrofik lateral skleroz (ALS) hastalığından başka yoğun sigara tiryakiliği nedeniyle sol akciğerinde oluşmuş üç iri baloncuk, nefes almasını zorlaştırıyordu. Mao, ömrü boyunca içtiği Çin sigaraları yerine son yıllarında kaliteli İngiliz sigaralarına dadanmış, onları da daha bir yıl önce bırakmıştı. Omuriliğinde azalan sinir hücreleri ile ALS hastalığı, çoklu felce neden oluyordu. Mao, burada son yıllarında bol bol seyrettiği Tayvan ve Hongkong yapımı yasak Kungfu filmlerini de seyredemiyordu artık. Bunaltıcı yaz sıcağı ancak gece yarısına doğru serinledi. Dört doktor ve sekiz hemşire, vardiyeli olarak Mao'nun yanındaydılar, baş doktoru Li daima binadaydı.
    Mao uzun zamandır konuşamıyordu. Ancak "Aaa, aa" gibi sesler çıkarabiliyordu. Bilinci tamamen açık olmasına rağmen bedenine hükmedemiyordu. Onun bakışlarını ve hareket belirtilerini anlayıp etrafındaki doktorlara, hasta bakıcılara ve ÇKP'nin yakın politbüro üyelerine "tercüme eden", son gözdesi ve eski sevgilisi Zhang Yufeng'di. 1960'ların başından beri büyük liderin yanında olan otuzlu yaşların başındaki Zhang, bu özelliğiyle Mao'nun yardımcısı en yüksek politikacıları bile saatlerce kapılarda bekletebiliyordu. O Mao'nun en güvendiği kişiydi ve son anlarında daima yanındaydı. Mao'nun yerini alacak Huo Guofeng'in bile yapamadığını, sonunda doktor Li yaptı ve kadını kenara iterek Mao'nun yanına girdi, artık kontrolü doktorlar tam anlamıyla ellerine almışlardı. Bağnazlık sadece dindarlara özgü bir şey değildir. Mao'nun hızlı bir kariyer peşinde olan ve 1930'ların sinema oyuncusu aşırı Solcu karısı Jiang Qing, "doktorların söylediği her üç şeyden sadece birine inanılabilir" demesiyle ünlüdür. Mao da doğal Çin tıbbına inanıyordu ve doktorların her istediklerini yapmalarına asla izin vermiyordu. Mesela Çin'in sevgili çocuğu Başbakan Zhou Enlai'ın kanser olduğunun anlaşılmasına rağmen, onun on yıldan uzun bir süre ameliyat olmasına izin vermeyen de Mao idi. Zhao, estetik yüz hatlarına sahip, Batı kültürü almış entelektüel bir politikacı olarak hâlâ sevilip sayılır ve resimleri günümüzde de Beijing'deki küçük bakkal dükkanlarının baş köşesinde yer alır. Makarna çorbası satan güney Çinli küçük bir lokantada yemek yerken dikkatimi çekmişti. Mao'nun resmi yoktu ama Zhu'nun siyahbeyaz bir fotorafı giriş kapısının tam karşısında asılıydı ve dükkana girenleri ve çıkanları görüyordu.
    Okullu bir çocuk olarak benim ilk Solculuk yılım 1976 yılının 8 Ocak 1976 perşembe günü Beijing'in 305 numaralı hastanesinin ışık almayan bir odasında, son anında bile yakışıklı 72 yaşındaki Zhou Enlai bedenini tamamen sarmış kansere dayanıp hayata gözlerini yumdu. Bunu ben yıllar sonra öğrendim. 1976 yılı Çinlilerin deyimiyle "en ilginç" -yani berbat- yıllardan biri oldu. Yeni Ejder yılına girilmeden başladı ilginçlikler. Yaşananların, ülkenin çehresini muazzam bir şekilde değiştireceğini anlamak için bir kaç ay daha beklemek gerekti.
    28 Temmuz çarşamba günü Hebei eyaleti 8.2 şiddetinde bir depremle sarsıldı. Deprem, Mao'nun yorgan döşek yattığı Zhongnanhai bahçesinden de çok az hissedildi. Çin tarihinin en şiddetli depremlerinden biri yaşanmıştı ve sadece evler değil, Tangshan'daki tüm endüstri de yerle bir olmuştu. Resmi rakamlara göre 242.000 insan öldü. Yabancı gözlemciler 600.000'den fazla insanın öldüğünü söylediler.
    Deprem'in etkisi bundan ibaret değildi. Çinliler böyle büyük depremlerden sonra iktidarların köklü bir şekilde değişeceğine inanır. Türkiye'nin 1999 depreminden sonra da böyle olmuş ve AKP iktidarlarına kapı açan önemli gelişmeler yaşanmıştı. Çin'de en son Mayıs 1976'da Laos Başbakanı Keysone Phomvihan ile fotoraf çektiren Mao'nun yabancı ziyaretçi kabul etmediği açıklandı. Çinliler bunu, "Büyük önder"in çok hasta olduğu şeklinde anladılar. Doğruydu.

    Mao, 26 Aralık 1893'de Orta Çin'in dünyayla bağı kesik orman köyü Shaoshan'da doğduğunda, Beijing'de bir imparatorun ölüp yerine yenisinin geçtiği haberi oralara ancak bir-birbuçuk yıl sonra ulaşıyordu. Pirinç ve çay yetiştiren köy, bambu ormanlarını da yoğun bir şekilde kullanıyordu. Bugün bambudan elde edilen kumaşlardan yapılma ürünler Türkiye'de de satılıyor. Öküz arabalarının tek taşıt sayıldığı, ormanlarında leoparların ve kaplanların cirit attığı, yolu olmayan, akarsuyun bulunmadığı bu köyde büyüyen Mao'nun babası aksi bir savaş gazisiydi. İmparatorun ordusundaki yıllarının ardından pirinç tarlaları üzerinden mütevazi bir servet sahibi olmuştu ve oğlu Zedong da bu sayede diğer köylü çocuklardan nisbeten daha iyi koşullarda büyüdü. Mao, kendi odası olan imtiyazlı çocuklardandı ama bu, babasından sürekli dayak yemesini engellemiyordu. Mao, tüm despotlar gibi despot bir babanın elinde büyüdü ve susuz orman köyünde alıştığı gibi, ömrü boyunca yıkanmayıp, buhara tutulmuş bezlerle silindi, dişlerini asla yıkamayıp ağzını yeşil çayla çalkaladı. Bütün resimlerinin rötuşlu olmasının bir nedeni de budur.
    Mao, her köy çocuğu gibi evde işlere yardımcı oluyor, öküzleri ördekleri güdüyor, zamanın yasalarına göre uzun örgü saçlarla geziyordu. Mançu Hanedanının Çinlilere koyduğu bu kurala uymayanlar idam ediliyordu. Köy okulunda Kong Fuzi (Konfiçyüs) öğretilerini, yani çalışkanlığı, adaletli olmayı, kendi karakterini sürekli düzeltip geliştirmenin kurallarını, annesine babasına karşı itaati öğrendi. Babası Mao'yu 13 yaşındayken okuldan alıp pirinç tarlalarına gönderdiğinde Sultan Abdülhamit istibdadına karşı yükselen Türk milliyetçisi muhalefetle uğraşıyordu. Çin'in son imparatoru Pu Yi ise yeni doğmuş bir bebekti.
    1906'da Babası Zedong'u iyi bir köylü yapmaya çabalayadursun, genç Mao tam da bu dönemde kitapları keşfetti ve deli gibi okumaya başladı. Eski tarih kitaplarından tefrika romanlara kadar haydutların ve imparatorların hayatlarını, seyahat kitaplarını, eline geçen herşeyi okudu ve babasının "gereksiz" bulduğu bu uğraşısı nedeniyle dayağı da göze aldı. Gene bir gün babası tarafından misafirlerin önünde "işe yaramaz tembelin teki" diye azarlanınca kendini küçük bir göle atıp öldürmekle tehdit etti. Babasının yumuşayıp onu dövmemeye söz verdiği söyleniyor. Galiba ilk başarılı mücadelesi! Bu kez babası onu ille de evlendirmeye kalktı ve Mao 14 yaşındayken, kendinden dört yaş büyük uzaktan kuzeni Yixin ile evlenmeyi kabul etmek zorunda kaldı, ama kız üç yıl sonra öldü. Mao'nun kitaptan başını kaldırıp kızla ilgilenmediği de açık.
    Mao, resmi karısının ölümünden sonra 1910'da sadece 16 yaşındayken köyünü yerkedip kendi kendine, onlara yakın bir bölgede açılan yeni Çin okullarından birine başvurdu. Batı'dan gelen yeniliklere mecburen ayak uydurmaya çalışan ve ülkedeki yabancı güçlerle boğuşan, bir taraftan da ekonomik çöküntüyle uğraşan Çin'deki Mançu Hanedanlığının son çırpınışlarının bir ifadesi olan bu ilk modern okullardan birine kaydolmak, Mao'nun hayatını tamamen değiştirdi. Mao Zedung, okulu bitirip köyüne dönmemiş, oradan da elli kilometre uzaklıktaki eyalet başkenti üçyüzbin nüfuslu Changsha'ya gitmiştir. Mao'nun bu kararı verip babasının sözünden çıkmasının nedeni, Changsha'da daha iyi bir okulun bulunduğunu duymasıydı. Yıl 1911, Mao 17 yaşında ve Osmanlı'nın çöküşünü başlatan İtalyan savaşı yılları Türkiye'nin tüm gündemini işgal ettiği aylarda Çin'in lideri ilk kez kendi başına buyrukluğun tadına varıyordu. Aynı günlerde İtalyan gemileri de önlerine gelen tüm Osmanlı gemilerini batırıp, Arap yarımadasındaki Osmanlı deniz üslerini bombardıman ediyorlardı. Traublusgarp ve Bingazi İtalyan işgalindeydi, Türkiye'nin Libya ile denizden ilişkisi kesilmişti. Mustafa Kemal, Enver Paşa ve diğer Türk subayları, kara yoluyla develerle Libya yollarında oradaki Sunusileri İtalyanlara karşı örgütlemeye gidiyorlardı. Aynı dönemde Mao, milliyetçi Guomindang partisinin kurucusu entelektüel Sun Yatsen'in çıkardığı "Devrimci Birlik" gazetesinin müdavimi oldu. Çin'deki ilk devrim denemesini de Sun Yatsen yapmıştı ve sahil şehri Kanton'daki bu ayaklanmada 72 devrimci ölmüştü. Mao'nun da desteklediği fikirler, İmparatorun tahtta kalmasından yanaydı ama genç Zedong hızla radikalleşiyor ve Son Yatsen'in devlet başkanı olması gerektiğini ilan eden ilk bildirisini yazıp duvarlara yapıştırıyordu. Devrimci fikirlerin Çin'i hızla etkisine aldığı yıllardı. Mao da birçok genç gibi devrimci gruplara katıldı ve bir yıl sonra Pu Yi tahttan indirilince, "Devrim oldu" diye çok sevindi.
    Mao 18 yaşında ve Changsha kütüphanesinin daimi ziyaretçisiyken, hayatında ilk kez bir Dünya haritası gördü. Mao, o zamana göre hiç bir iş yapmayan, kütüphaneden çıkmayan ve babasının göndermeye devam ettiği parayla idare eden bir gençti. Babası, Zedong'a maddi yardımlarını sürdürdü. 1913'de öğretmenlik okuluna girip beş yıl orada eğitim gördükten sonra tarih öğretmeni olan Mao Zedong, bu süre zarfında arkadaşlarıyla Çin'in geleceğini tartışan bir anarşiste dönüştü. Okulda komünist düşünceyi savunanlar da vardı, ama Mao anarşizmi benimsiyordu ve Anarşizme daha yıllarca sadık kaldı. Daha sonra Kruşçev tipi Sovyet sosyalist politikasını reddedip kendi yolunu çizebilmesinde, özgür düşünceli biri olmayı başarmasının da payı vardır elbette. Mao 24 yaşında öğretmen olduğunda halen anarşist ve geleceği hakkında bir plana sahip olmayan, bol bol okuyup tartışan bir öğrenci eskisiydi.
    Birinci Dünya Savaşı 1918'de sona erdiğinde Mao Beijing'de bir kütüphanede kütüphaneci olarak iş buldu. Başkentin onu sarıp sarmaladığı ve değiştirdiği anlaşılıyor. Kütüphaneden çıkınca halka açılan İmparatorluk bahçesine gidiyor, yedi arkadaşıyla birlikte kaldığı küçücük bir evde hâlâ talebe hayatı sürüyordu. İşte tam da bu atmosferde, Batılı bir hayat süren ve Mao'dan sekiz yaş küçük olan Yang Kauhui'ye aşık oldu. Çinli bir entelektüelin güzel kızı Yang, sırtındaki Çin usulü eski bir ceket ve diz yerleri uzaklardan bile belli olan pantolonla gezen Mao'yu hiç ciddiye almadı. Mao, entelektüel çevrelere girmeye çalışıyordu, ama iyi eğitimli şehirli Çinliler bu köylü genci aralarına almadılar. Sevdiği de evlenme isteğini geri çevirip bir daha yüzüne bakmayınca, Mao Beijing'i kırık bir kalple terketti ve 1919'da Changsha'ya döndü. Keşke dönmeseymiş.
    4 Mayıs 1919'da Beijing'de büyük bir öğrenci eylemi yaşandı. "Göksel Barış Meydanı" Tiananmen, hıncahınç doldu. Çin tarihinin ilk büyük gösterisiydi ve öğrencilerin talebi, doğrudan Osmanlı Tükiye'sini de ilgilendiriyordu. Mustafa Kemal Bandırma vapuruna binmeden bir kaç gün önce, Çinliler kendi ülkelerinde, Birinci Dünya Savaşı malub Almanların işgalindeki bölgeleri terkedip kendilerine vermesini istiyorlardı ve gerekçeleri de şuydu: "Biz galip devletlerin yanında yer aldık, onları Almanlara Avusturya-Macaristan'a ve Osmanlı Türkiye'sine karşı destekledik." Nitekim 1917'de Çin, Almanya'ya savaş ilan etmişti ve bu lafta da kalmadı. Ming İmparatorluğu Avrupa'ya tam yüzbin işçi gönderdi. Bu adamlar asker değillerdi ama sayısız asker cesedini gömmekle yükümlü işçilerdi, yani kendilerince savaşa katılmışlardı.
    Galip devletlerin Çin'de de askerleri vardı. Sarıdeniz kıyısında Almanların elinde tuttukları Shandong yarımadasını Çinlilere vermek istemediler. Onun yerine Almanya'ya Avusturya'ya ve Türkiye'ye karşı cephede yer almış olan Japonya'nın sunduğu hisse senetleriyle yetinilmesini istediler. Çinli gençler bu olayı ve yolsuz Çinli diplomatların Japonlara verdikleri gizli sözleri öğrenince ayaklandılar. Mao, yaşıtlarının yaptığı büyük gösteriyi kaçırdı ve bu olayın Mao üzerinde önemli bir etkisi oldu. Devrime sahiden inanmaya başladı ve gene kütüphaneye kapanıp herşeyi okumak yerine haftalık bir dergi kurdu. Neredeyse tüm yazıları kendisi yazdığı dergisi başarılı oldu, tirajını kısa sürede iki binden beş bine yükseltti ve tabii yasaklandı. Mao bu kez yeni bir dergi çıkardı. İkinci dergisi daha ilk sayısından itibaren yasaklandı. Mao'nun siyasi hayatı da galiba asıl bu gösteriden sonra başladı ve ilk kez bir grev örgütledi, sonra bir okula müdür oldu ve ondan sonra hayatında ilk kez sosyalizmi komünizmi incelemeye başladı. Nedeni açıktı: Ekim Devrimi... Rusya'daki devrim başarılı olmuştu. Mao ilk kez 4 Mayıs günü siyasi nedenlerle tutuklandı. Ekim devrimine o kadar merak sarmıştı ki, Rusça öğrenmeye bile kalktı.
    Mao 27 yaşında Komünist olduğunda, Chen Dixiu da Shanghai'da ilk parti tüzüğünü yazıyordu. 1921 yılıydı ve Türkiye'nin kaderini ilgilendiren önemli bir yıldı. Komintern'in ajanları heryerdeydiler, her ülkede Komünist partisi kurulmasına önayak olmakla yetinmeyip, milliyetçi hareketleri de destekliyorlardı. "Kemalin askerleri"ni desteklemek için Karadeniz'i geçerek anadoluya gelen komünistler bir istisna değildi. Malesef Karadeniz'de boğularak öldürüldüler. Komintern ajanları Çin'de de benzeri bir politika izleyerek Çinli komünistlerin milliyetçi Guomindang ile yakınlaşmalarını istediler, hatta Çinlileri buna zorlandılar. Komintern'in Sovyetler Birliğinden gönderdiği gizli ajanı, Hollandalı devrimci Hendricus Sneevliet'in yaptığı tam da buydu. ÇKP'nin kuruluşunu desteklerken, bir yandan da onun Çinli milliyetçilerle ittifak kurmasını telkin ediyordu. Komintern Sneevliet'e, ÇKP'nin kurulması için 4000 Sterlin vermişti. Ama Hollandalı devrimci Bu paranın yarısını sevgilisi için harcadı. Çinli devrimciler için kullanacağı paradan geriye sadece 1400 Sterlin kalmıştı. Çinli devrimciler bir hafta boyunca Komintern ajanıyla tartıştılar ve nihayet partiyi kurmaya karar verdiler, ama tipik bir beyaz olan Hollandalıyı ve yardımcısını bu işe karıştırmak istemediler, zira polis göz açtırmıyorduç
    31 Temmuz 1921 günü, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında, kiraladıkları küçük bir tekneyle, Şanghay'ın yaklaşık yüz kilometre güneyindeki bir gölde yolculuk yapan onüç genç devrimci öğrenci, dikkat çekmemek için yanlarına, Okey'e benzeyen Mah-Jong taşlarını ve ıstakalarını da almışlardı, polisin ve meraklıların dikkatini çekmek istemiyorlardı. Kendilerinden şüphelenilmemesi için Hollandalıyı yanlarına almamışlardı. Aralarında Mao'nun da bulunduğu bu küçük grup, o gün Çin komünist Partisi'ni kurdu. Dönüş yolunda güvenliği falan bir yana bırakıp sandalda slogan bile atıp partinin kuruluşunu kutladılar. Taşrada tarih öğretmeni Mao, iyi eğitimli diğer devrimcilerin yanında silik ve sessizdi. Henüz sosyalist teoriye de pek hakim değildi.
    Mao'ya verilen ilk parti görevi, Changsha'da bir parti örgütü kurmaktı. Mao okul müdürlüğünden derhal istifa etti ve hemen kendince bir üniversite kurdu: "Kendi kendine eğitim üniversitesi." Genç devrimci bu kurumu parti örgütü kurmak için paravan olarak kullandı. Mao, hayatının uğraşısını bulmuş gibiydi, zamanının tamamını devrimci mücadeleye adamıştı. Aşık olduğu, ama ona yüz vermeyen Yang Kauhui'yi de parti örgütüne kazanmayı başardı. Aynı yılın eylül ayında Mao, yakındaki Anyuan'da İşçiler için bir akşam okulu kurdu. Burada aldıkları siyasi ve pratik eğitim sayesinde işçiler mücadele edip maaşlarını yükseltmeyi başardılar. Ama ÇKP üyesi sayısı daha ikiyüzü bile bulmamıştı. Hollandalı Komintern ajanı komünistlerin zayıflığı nedeniyle Sun Yatsen'in ellibin üyeye sahip Guomintang partisine katılmalarını istemeyi sürdürdü. Mao, ÇKP'nin dokuz kişilik merkez komitesine seçilirken bir taraftan da 1923'ten itibaren Guomintang'a üye oldu. Çinli milliyetçiler, Sovyetler Birliği'nin silah ve danışmanlarının yardımıyla Guandong yakınında bir karargah kurdular. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu günlerde Mao, bu gelişmelerden hiç hoşnut değildi. 1924 sonunda birden her şeyi bir kenara bırakıp köyüne geri döndü. Ailesi dahil hiç kimsenin beklemediği bir olaydı. Bu kararını parti yönetimine anlatmakta da zorlandı. Başının sürekli ağrıdığını, uyuyamadığını ve depresyonda olduğunu söyledi. Mao'nun meşhur uykusuzluk sorunu bu yıllarda başlamış olmalı.
    Mao, Devrimi işçi sınıfına yükleyen Sovyet ideolojisine karşı, köylülüğün ne kadar önemli olduğunu bu dönemde anladı ve fikirlerini parti önderliğine bir rapor halinde sundu. Parti onunla hemfikir değildi, çünkü Sovyet ideolojisine göre devrimi işçiler yapardı. Mao, 1925 Ekiminde politikaya geri döndü ve bir daha da ölünceye kadar bırakmadı.
    1926'da Sovyetler Birliği'nin desteklediği Sun Yatsen'in karaciğer kanserinden ölmesi üzerine general Ciang Kaishek Guomindang'ın başına geçti. General kendini bir yıl içinde yeterince güçlenmiş hissederek, bütün siyasi rakiplerine karşı savaş açtı. 9 Temmuz'da yerel savaş baronlarını tek tek yenerek kontrol bölgesini sürekli genişletti ve 1927 sonbaharında ÇKP'nin yeni silahlı güçlerine saldırdı. Josef Stalin uluslararası sosyalist hareketin politikasını değiştirerek, Komünist partilere kendi ordularını kurmaları önerisinde bulunmuştu. Mao da bu fikirdeydi. Ve o dönemde kurduğu silahlı gücüyle kırlık alanda toprak sahibi kim varsa öldürüp toprakları köylülere dağıtarak güçlenmişti. Mao'nun köylülere dayanan radikalizmini ÇKP önderliği benimsemedi.
    Ciang Kaishek'in saldırıları korkunçtu. Birkaç ay içinde komünisler 34.000 taraftarlarını kaybettiler. Çinli milliyetçiler hepsini öldürdü. Mao' bu gelişme karşısında tek çare olarak, emrindeki birliğiyle, haydutların kontrol ettiği dağlık Jianggangshan'a çekildi, ÇKP önderliğiyle bağı koptu.
    Bundan sonrası mucize gibi bir iç savaş ve zafer öyküsüdür. Mao bu korkunç durumu, kendisinden çok üstün askeri ve siyasi bir güce karşı gerçek bir zafere dönüştürmeyi başardı. Bu hikayenin en acı yanı, millyetçi ordunun Mao'nun karısı, o güzeller güzeli entellektüel Yang Kauhui'yi yakalayıp başını kesmesi ve bir mızrağa takıp "ibret olsun diye" halka teşhir etmesidir. Mao'ya şantaj yapamadılar, onu ürkütemediler. Mao'nun Yang'dan olma çocukları, milliyetçilerin elinden kurtarıldı.

    Mao Zedung'un ölümünü resmen açıklayan halefi Hua Guofeng, Mao'nun ilaçlarının etkisini görmekiçin, onun yutması gereken ilaçları, boruları, önce kendi bedeninde denet sadık bir Mao hayranıydı. Konuşamayan Mao, son olarak bir peçetenin üzerine, "Hua Guofeng benim halefimdir" diye yazarak, Çin siyasetine -son günlerinde bile- istediği yönü vermiştir. Mao, "Kültür Devrimi"nin aşırı solcularına geçit vermedi. Eski karısı Jiang ve onun üç arkadaşı, "Dörtlü Çete" adı ile tasfiye edildiler. Jiang Qing, 1991'de, yalnız kaldığı hücresinde intihar etti. Ama en ilginç gelişme, Mao'nun ameliyatına izin vermediği ve 1976 başında ölen Zhou Enlai ile ilgilidir. Zhou'nun ölümüne üzülen ve büyük bir gösteri yapanların sayısı, Mao'nun ölümü ardından gösteri yapanlardan çok daha fazla ve gösteri çok daha sahiciydi. O büyük gösteride Zhou'nun kişiliği konusunda bir konuşma yapan Deng Xiaoping adlı Sechuan'lı ufak tefek bir adam, Çin'in çok kısa süren Hua Guofeng döneminin ardından ülkeyi tamamen değiştirdi. Çin'in kapitalizme kontrollü açılışı ve bu güne gelişi, Mao'nun hiç hazetmediği, ama Zhou'nun daima koruyup savunduğu Deng sayesinde oldu.

Bir fikrin gücü ve Türklerin ruhunda islamcıların dolduramadığı boşluk

Türkler de Çinliler gibi Dünyada özgün bir yere sahip olmak istiyorlar. Türk islamcılığının ana fikri, "Dünya Lideri Türkiye" ve benzeri büyüklenmeler, sırf çok kof bir islamcılık zihniyeti üzerine oturtulmaya çalışıldığından tıkandı ve çökmek üzere, ama ana fikir yaşıyor.
Peki o ana fikir ne?
Konu hakkında Almanca mülakatım, iki bölüm halinde Pergamon Blog'da yayınlandı (bu blogda da okuyabilir, orijinalini de tıklayabilirsiniz).

Yeni yazı

Zur Gleichzeitigkeit von Stärke und Schwäche in der einen Idee (2)

Prof. Dr. Christine Hugh-Hildebrandt fragt, Selcuk Salih Caydı antwortet…
In: Pergamon Blog

Wir haben von der Stärke und der Schwäche der AKP Regierung gesprochen. Ihre Stärke ist die Umsetzung der Idee "WIR sind wieder wer". Ihre Schwäche ist die mangelhafte Ausführung dieser Idee und vor allem aber deren ideologische Ausrichtung.

Genau. Die Schwäche der AKP ist, dass sie den Wunsch der Bevölkerung nach diesem "WIR sind wieder wer" einlöst, diesen aber mit dem salafistischen Islam zu füllen versucht, und dabei von einem ottomanischen Reich redet, obwohl es doch einzig und allein um die Etablierung einer Ein-Mann-Herrschaft geht.
Das ist nicht weltgewandt, d.h. so etwas können sie in der heutigen Welt auf Dauer nicht mehr durchsetzen. Das wird auch von keinem ihrer Nachbarn anerkannt, niemand wird dieser Idee nachfolgen, egal wo auch immer in der Region dass versucht wird. Dafür gibt es genügend Beispiele aus der jüngsten Vergangenheit. Aufgabe der Opposition wäre es aus meiner Sicht, diese Grundidee richtig umzusetzen. Wenn die Opposition nämlich eine ganz eigene Internationalisierungs-strategie entwickeln würde und in diese das vorhandenen breite türkische Kulturangebot einbindet, wäre damit ein Gegengewicht zur AKP geschaffen, da diese einen solchen Rahmen nicht bieten kann.

Sie kann einen solchen Rahmen nicht bieten, da sie über die kulturelle Vielfalt in der Türkei den islamistischen Mantel deckt und nur diesen nach außen zeigt?

Ja. Und genau hier liegt die Chance der Opposition, wenn sie nämlich im Rahmen einer neuen Internationalisierungsstrategie mit der kulturellen Vielfalt anders umgehen und diese mehr herausstellen würde. Wenn sie in allen internationalen politischen und kulturellen Gremien präsent wäre und dort das reale, vielfältige Bild von der Türkei präsentieren würde, als das nur islamistische der AKP Regierung, dann würde sie auch wieder an Stärke gewinnen. Und im internationalen Rahmen würde dann auch klarer aufgezeigt, dass die AKP lediglich 50 %Prozent - beziehungsweise noch weniger - der türkischen Bevölkerung vertritt.

Ich habe den Eindruck, dass dies der HDP besser gelingt, als der CHP. Deren Vorsitzender Demirtaş ist in der EU und in den USA weitaus präsenter als Kılıçaroğlu von der CHP. Gerade vor kurzem war Demirtaş in Deutschland. Aber natürlich sind auch seine öffentlichen Auftritte kein Vergleich zu den 'Wahlkampfauftritten' von Erdoğan im letzten Jahr. Aber Demirtaş tut wenigstens etwas, um die HDP im Ausland zu präsentieren. Doch das gelingt der CHP überhaupt nicht. Sie könnte schließlich ein gutes laizistisches Gegengewicht zur AKP Partei bilden. Sie ist assoziiertes Mitglied der Sozialistischen Partei Europas und Vollmitglied der Sozialistischen Internationale. Warum vertritt sie nicht lautstark ihre Position und holt sich für ihr Land dort mehr Unterstützung?

Stimmt. Bislang hat die CHP darauf viel zu wenig Wert gelegt. Aber sie hat damit begonnen. Delegationen wurden nach Syrien geschickt, um mit Assad zu sprechen, Abgeordnete reisten nach Russland… Aber Du hast Recht, im Grunde ist das viel zu wenig für eine Partei, die die Republik gegründet hat und die wieder an die Macht kommen will. Dabei gäbe es so gute Möglichkeiten, wenn sie z.B. in diesem Zusammenhang auch ihre eigenen Geschäftsleute und ihr eigenes ausländisches Kapital animierten, so dass durch sie die eigenen säkularen Kulturen mehr unterstützt werden könnten und überall in der Welt sichtbarer würden. So könnten die Leute in der Türkei aus den Medien erfahren, wie präsent ihre kulturelle Vielfalt im Ausland ist. Das wäre dann eine ganz  andere Art, zu zeigen "Seht her, dass sind wir auch." Und hieraus entstände dann wieder eine selbstbewusste Gegenkultur zu dem inhaltsleeren islamistischen 'WIR sind wieder wer' der AKP.

Es stimmt, diese Vielfalt der 'säkularen Kultur' ist im europäischen Kontext nicht lebendig. Lediglich ausgewanderte oder im Ausland geborene Künstler – wie beispielsweise Fatih Akın – versuchen gegenzusteuern und zeichnen ein anderes Bild, das Bild der modernen Türkei, auch mit all ihren Widersprüchen.

Fatih Akın – und das muss man auch immer wieder betonen – ist ein ganz wichtiges Beispiel dafür, was aus jemandem mit türkischem Hintergrund werden kann, wenn ihm das freie Denken nicht verboten wird!

Ja, aber dann stößt sein Film über die Armenier in der Türkei genau auf diese Ablehnung und diesen Widerstand, beziehungsweise er wird erst gar nicht öffentlich gezeigt.

Ja, aber das ist ihm egal, denn er lebt in Deutschland. Und er hat seine Öffentlichkeit außerhalb der Türkei. Aber genau das meine ich: Die Präsenz 'unserer' Künstler in der ganzen Welt, das ist es, was für uns in der Türkei so wichtig wäre.

Gibt es in der Türkei eigentlich vergleichbare Beispiele mit einem solchen Erfolg wie Fatih Akın?

Nein. Und das hat einen ganz einfachen Grund, weil hier alles verboten ist. Hier musst du auf so viele Sachen achten. Du musst deinen Ausdruck und deine Sprache total kontrollieren. Du musst genau wissen, was erlaubt und was verboten ist ... Es gibt tausend Hürden. Wir lesen ja täglich, was passiert, wenn man sich nicht genau daran hält, in der Kunst, in der Wissenschaft oder in den Medien. Wenn man der Kunst und der Wissenschaft aber keinen freien Raum gibt, dann bleibt sie oberflächlich und ist für den internationalen Austausch uninteressant, da sie die weltweiten Standards verfehlt.

Wenn dieser Freiraum nicht gegeben ist, dann sollte sich die Opposition ihn wieder erobern, gegebenenfalls mithilfe von Partner-Organisationen und -Gruppierungen im Ausland? Ist das der Weg, den Du siehst?

Ja, wenn die türkische Bevölkerung wieder merkt, dass sie geachtet und akzeptiert wird, dass ihre kulturellen und wissenschaftlichen Vertreter wichtig sind, dass sie wieder in internationalen Gremien und Jurys einen Platz erhalten, dass sie von Franzosen, Afrikanern, Amerikanern, Chinesen und Japanern akzeptiert und wieder mehr eingeladen werden, dass sie Preise gewinnen, ihre Vorstellungen von Politik, Kunst und Kultur und sozialem Leben öffentlich diskutieren ... dann wird plötzlich die ganze Breite sozialer, politischer und kultureller Vielfalt sichtbar, wie sie im Lande ja real vorhanden ist. Und so kann man Zug um Zug das Gegenbild zu diesen beschränkenden islamistischen Vorstellungen aufzeigen.
Dann wird das auch im Inland gesehen, zumal es sich hier nicht um etwas von außen Aufgesetztes handelt, sondern im Gegenteil das Eigene und Besondere in diesem Lande wieder mehr hervorgehoben wird.

Ich könnte mir das gut als Gegenbewegung zu dem vorstellen, was gegenwärtig aus der Türkei zu uns so hinüberschwappt. Erdoğan und seine ihm ‘noch‘ Vertrauten versuchen ja die im Land bestehende Polarisierung auch in die europäischen Länder hineinzutragen und die im Ausland lebende türkische und türkisch-stämmige Bevölkerung damit ebenfalls zu spalten. Durch diese Spaltungsversuche werden die rechtsnationalistische Gruppierungen im Inland und im Ausland gestärkt. Diese Versuche stossen bei der Mehrheitsbevölkerung auf harsche Ablehnung und führen zum weiteren Erstarken der sowieso latent vorhandenen Islamophobie in den europäischen Ländern. Eine Gegenbewegung zum dem Unfrieden stiftenden Teil aus der Türkei also.

Das wäre ein Versuch wert, denn diese nationalistische konservative islamistische Schiene der AKP hat in Europa – das sieht man ja jetzt bereits –absolut keine Erfolgschance. Sie ist rückständig und wirkt auf die Europäer nicht gerade attraktiv. Sie führt zur weiterer Ghettoisierung und Ausgrenzung und letztlich – wie wir gesehen haben –  zur Radikalisierung eines Teils in der Bevölkerung, wie diejenigen, die aus den europäischen Ländern aufbrechen, um in den Heiligen Krieg gegen den Westen zu ziehen.
Ich denke, es geht vielmehr darum, ein in die Welt gewandtes, integriertes neues Türkentum entstehen zu lassen. Atatürk hat das einmal auf seine Weise angefangen. Seine Art, wie er es durchsetzen wollte, die ist gescheitert. Das muss man heute akzeptieren und muss jetzt etwas Neues daraus machen. Es gilt einiges neu zu ordnen, und zwar auf der Grundlage einer neuen Qualität, die nicht zerstörerisch und spaltend wirkt, sondern die integrierend, offen und zeitgemäß ist. Ich glaube hier müssen wir in der Türkei noch viel lernen, zu fest verankert ist das spaltende polarisierende Denken im Land.

Ziel der Opposition sollte daher weiterhin der Beitritt der Türkei zur EU sein. Doch hierzu muss sie selbst erst einmal die demokratische Basis für eine säkulare Türkei schaffen bzw. wiederherstellen. Das versäumt sie aber bisher. Innenpolitisch blickt sie lediglich auf die Aktivitäten der AKP und versucht, den allergrößten Schaden für das Land noch zu verhindern. Zu mehr ist sie im Moment nicht in der Lage.

Und genau dabei müsste sie eine breite Unterstützung aus den europäischen Ländern erhalten, damit sie sich auch auf andere Aufgaben konzentrieren kann. Die Unterstützung sehe ich bislang kaum.

Das ist ja zum Teil auch verständlich. Die offizielle Politik in der Türkei wird gegenwärtig halt von der AKP gemacht. Und mit der AKP-Türkei muss man dann verhandeln. In Europa darf man nur nicht in den Fehler verfallen und so tun, als stehe man hinter dieser islamistischen AKP-Politik. Hier deutet sich in der EU nur sehr langsam ein Umdenken an. Man konnte ja auch lange Jahre davon ausgehen, dass man es mit einer laizistisch denkenden Regierung zu tun hat. Das hat sich durch die jüngsten Ereignisse geändert und muss in den politischen Gremien und Parteien der EU erst einmal verstanden und verarbeitet werden. Das heißt, im europäischen Raum müssen die eigenen roten Linien in Bezug auf die Türkei neu gefunden und klar definiert werden. Es muss klar Position bezogen werden, worin man übereinstimmt und wozu es keinen Kompromiss geben kann

Du bringst Deine ablehnende Haltung zur islamistischen Umwandlung in der Türkei sehr klar zum Ausdruck. Das ist verständlich, denn die Auswirkungen dieser Veränderungen sind ja täglich spürbar.
Deutschland ist in Bezug auf den Islam jedoch in einer etwas anderen Situation. Zum einen sind einem Großteil der Bevölkerung Ausrichtung und Unterschiede im Islam und Abgrenzungen zu radikal islamistischen Gruppen unbekannt. Und sie kennen die Hintergründe der aktuellen islamistischen Entwicklungen nicht.
Zum anderen verstärkt sich durch die Ankunft von Flüchtlingen aus den Kriegsgebieten die Ablehnung gegenüber einreisenden Muslimen und führt zu einer Verstärkung islamophober Einstellungen. Wir haben es also auch in Deutschland mit einer Spaltung in der Gesellschaft zu tun. Viele im Lande lebenden Muslime fühlen sich von der Bevölkerung diskriminiert und sind gekränkt. So entsteht auch bei uns die Gefahr des verstärkten Zulaufs zu extremistischen islamistischen Gruppen.
Insofern ist der Idee einer breiten Kooperation antiislamistischer säkularer Strömungen im In- und im Ausland zuzustimmen. Dazu bedarf es aber in beiden Ländern noch eine umfassendere Auseinandersetzung mit der komplexen und emotionsgeladenen Problematik, bevor gemeinsame Strategien entworfen werden können.