2014, Türklerin yeni bir tarih yazmaya başlayacakları yıl mı?

2013 Yılı, AKP iktidarı için tam bir hezimet yılı oldu. Hükümetin dış politikası çöktü, Suriye ile yapılan "dolaylı" savaşta Hükümet yenildi ve ardından gelen Gezi ayaklanması, Erdoğan ve AKP'nin dünyadaki itibarını sıfırladı. Giderayak yıl sonunda başlayan "Yolsuzluk operasyonu" ise Hükümete bu kez iç politikada önemli bir darbe vurdu. Ekonomi, tehlike sinyalleri vermeye başladı ve "Kürt Sorunu" hakkında oyalama hamleleri dışında hiç bir somut adım atılmadı. Türkiye 2014 yılına, Gezi Ruhu'nun Türklere sağladığı yeni bir özgürlük için mücadele mantalitesiyle ve umutla giriyor.
Türkler, kavga tonu yüksek bağrış-çığrış "politika"yı sevmiyorlar ama, bu hareketlilikten de kendilerine bir canlılık ifadesi çıkarmayı, bu çatışmalardan öğrenmeyi biliyorlar -en azından Gezi'den beri bunu söyleyebiliriz sanıyorum. Bu anlamdaki tecrübelerin olumlu katkılarının "yüksek" olacağı bir yıla giriyoruz. Yerel Seçimler ve Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin yapılacağı ve belki Erken Seçim'lerin de yaşanacağı önemli bir yıl olacak.
2014 yılı, mental anlamda Türkiye için önemli bir değişimin yaşanacağı yıl olabilir. Neoliberal Paradigma'nın dünyayı etkilemeye başladığı 1980'li yıllardan beri yükselen, "Türkiye'yi Osmanlı'nın devamı anlamında islami temelde yeniden kurmak" fikri, bu yıl etkisini tamamen yitirebilir. Bilindiği gibi bu düşünce, "İslami Dünyayı birleştirip önderi olmak" veya benzeri tonlarda, Turgut Özal döneminden beri yükselen "idea" veya "motivasyon"du. Türkiye'nin neoliberal döneminde, "ütopya" formatında ülkeye hakim olan bu anlayış, 2011 yılından beri hızlı bir hezimet sürecine girmişti. 2008 Yılında başlayan ve Neoliberalizm sonrasına işaret eden yeni dönem (Post-kapitalist dönem), muhtemelen 2024 yılına kadar sürecek etkisiyle Türkiye'yi iki temel açıdan etkiledi. Bunlardan ilki, sürecin başında devletteki Kemalist unsurların tasfiye edilmesiydi. İkincisi, onun yerine yeni bir devlet kurmak sürecinin daha başında, "Yeni Osmanlı"nın bir anlam ve gelecek krizine girmesiydi. Bütün bu süreçte Türklerin yarısından fazlasını etkilemeye başaramayan AKP,  Neoliberal paradigmanın şahikası ve son temsilcisi olarak, büyük bir hızla güç kaybetti. Nüfuzunu neredeyse tamamen yitirip, etkileyemediği seküler Türkiye ile sadece iktidar ve devlet gücüne dayanan bir dehşet dengesi kuran "Yeni Osmanlı" fikriyatı, 2014 itibarıyla bu dengenin altında kalabilir. 2014, Seküler çevrelerin özgül ağırlığı ve ezici çoğunluğu oluşturduğu mental bir yapı içinde, Türkiye'nin topyekün mantalite değişikliğine gitmesini sağlayabilir. Bunu, "Yeni Osmanlı" fikriyatının -eski AKP çevrelerinde de- kesin sonu olarak okuyabilirsiniz. Önemlidir, çünkü bu ütopya, sadece AKP'nin değil, Gülen Cemaatinin ve daha öncesinin Milli Görüş'ünün vs. hayat bulduğu alandır.
Türkiye 2014'de, "Yeni Osmanlı" ve "İslamı birleştirip ona baş olamak" ütopyalarının hem kendi ruhuna uymadığını hem de çocukça/yanlış olduğunu idrak edeceği bir yıl yaşayabilir, ve tabii bunun yerine yeni bir ütopya iyice belirginleşebilir. Yeni ütopya, oldukça gerçekçi, Gezi'de ortada konan Haklar-Özgürlükler-Demokrasi temelinde yükselebilir. Fakat tıpkı İslamcılığın 1990'ların başındaki hızlı yükselişiyle benzeşeceğinden, güçlü bir karşı tapki alabileceğini de gözönünde bulundurmak gerek. Bunun anlamı, 2014'ün bir altüst oluş ve sıkı mücadele yılı olarak hatırlanacağıdır. Konjonktürün/paradigmanın işaret ettiği istikamet, "Yeni Osmanlı" zihniyetinin tamamen yenilip iktidar gücünü ve etkisini de kaybedebileceği ve tarihe intikal edeceği istikamet olduğundan, 2014 yılı, bu istikametin çok netleşeceği ve ilk sağlam ifadelerini bulacağı yıl olabilir. Bu yıl şanssızlıklar, bir önceki yılda olduğu gibi AKP'nin ve Cemaatin yakasını bırakmayacak gibi görünüyor.
Türkiye Gezi sürecinde, insanların birbirleriyle sorunsuz sevgi atmosferi kurabildiği ve yardımlaşmanın en aktif biçimler aldığı benzersiz bir dönem yaşadı. 2014 yılı, bu yeni mantalitenin topluma daha çok nüfuz edip onu daha da dönüştürdüğü yıl olabilir, çünkü dayanışma gerektiren ve kitlesel eylemlere yol açabilecek bir atmosfer 2014'de de kendini fazlasıyla hissettirecek gibi. Neoliberalizmden beslenen "islami muhafazakar Osmanlıcı" zihniyet büyük ölçüde yenilip AKP dahil tüm partilerde etkisini çok büyük ölçüde yitireceğinden, yeni arayışların bir ifadesi olan kültür/sanat girişimlerinin, fikir tartışmalarının, yeni düşünce gruplarının vb. daha belirgin olacağı bir yıl olabilir 2014.
Ben bu süreçte Türklerin kendi tarihleri içinde, gelecekte de anılacak en önemli olayın, kendi kendilerini yeniden ve islami olmayan başka bir gözle değerlendirmeye başlamaları olacağını sanıyorum. Türkler en az beşyüz yıl gibi oldukça uzun bir süredir dünyada İslam'la özdeş değerlendirilen bir halktı. Eski feodal/Ortaçağ anlayışlarının iflası ve Batı merkezli modernleşmenin yükselişiyle -Atatürk'le- bu yeni yükselişe katılan Türkiye, Batı'nın SSCB'ye karşı "Yeşil Kuşak" kurmayı planlamasından beri islamcılaşıyor. Neoliberal dönemde bu gelişmenin elbette kuru bir NATO kararından çok daha öte nedenleri vardır, ama Türkiye'nin -bir zamanların- "Emperyalist Batı"ya karşı çetin bir savaşla kurulmuş olması, Yeşil Kuşak İslamcılarının "Yeni Osmanlı" ideasını "Batıya Karşı" gösterip Türkiye'de taraftar toplamasına yardımcı olan bir etmendi. 2014 Türkiye'sinin kendini İslam ile tanımlamayacak yeni mantalitesi ise Batı ile çok daha komplekssiz ve dost bir ilişki kurmasını mümkün kılıyor, çünkü modernlik artık Batı merkezli değil. Paradigmayla birlikte eski düşmanlık kategorilerinin de değişmesi, Türkiye'ye kendini daha sağlıklı değerlendirmek bakımından yeni mental alanlar sunacaktır. 2014 yılında Türkler yeni bir kader çizgisi ile geleceğe doğru yürüyor olabilirler. Bu yeni yürüyüş belki de 2015'de başlayacaktır ama 2014'de istikameti çok daha netleşebilir.

Vatikan'da devrim ve Papa Francesco'nun kapitalizm eleştirisi

Açıkcası bu kadarını beklemiyordum. Yukarıdaki başlığını atarken de iyice düşündüm. "Gezi Parkı İsyanı" konusunu yazarken de iyi düşünmüş ve adına "Devrim" demiştim, şimdi de Vatikan'da yaşananlar için bu tanımlamayı kullanıyorum. Bazıları devrim sözcüğünün altında ille de Ekim Devrimi gibi silahlı ayaklanmalar ve kan deryaları arıyor, iktidara devrimi yapanların gelmesini şart koşuyor falan. Ben, içinde yaşadığımız "yumuşak devrimler çağı"ından son derece memnunum ve Vatikan'da olanlar da bu türden bir devrim. Yeni devrimler derinden işliyor ve herşeyi yavaş yavaş dönüştürüyor. İşte gene böyle bir durumla karşı karşıyayız.
Yıllar önce Radikal gazetesi için II. Jean Paul'dan bahseden "Antikapitalist Papa" başlıklı bir yazı yazdığımda, Papa'nın kapitalizmi eleştiren tavrından da bahsetmiştim ve o zaman bunu devrim diye adlandırmak gelmemişti, çünkü değildi. Nihayet Hristiyan geleneğinde sisteme ve zulme karşı çıkan bir damar her zaman olmuştur, İslami gelenekte de vardır, samimi inancın her daim muktedirlerden yana saf tuttuğuna inanmak saflık olur! Ama devrim, nitel bir değişiklik demek. Mesela Martin Luther'inki bir devrimdi, Türk Bektaşi/Ahi koalisyonu fikriyatının Anadolu'da tutup İranlı Mevleviliğin tutmaması da ayrı bir devrimdi. Şeyh Bedrettin'in yaptığı da davrimcilikti. Ama Vatikan'daki sözkonusu durum neden bu kadar önemli?
Eski Papa Joseph Ratzinger'in, yani XVI. Benedictus'un görevini bırakıp adeta Papalıktan istifa edişi, kendi göbeğini dünyanın merkezi sanan Türk basınında hiç kimseyi ilgilendirmedi, kuru bir son sayfa haberi olarak kaldı. Papalık, neredeyse iki bin yıllık bir kurum, bir milyar nüfuslu Katolikliğin merkezi, Vatikan, küçük ama etkisi büyük bir yer. 

Vatikan'da değişim...
Roma'nın kalbinde, bir mahalleden küçük Vatikan'ın bir ülke sayıldığını bilmek, hele orada her santimetrekaresi iğne oyası gibi işlenmiş San Pietro Katedrali'ni gördükten sonra daha da heyecan verici oluyor. 
Ülkesi olmayan bir devlet… 
Ben bu ilginç fikri, önce Almanya'da Malta Şovalyelerinin binasının önünden geçerken düşünmüştüm. Vatikan'ın resmi gazetesi, yani Pravda'sı L'OsservatoreRomano'yu da ilk kez bir devlet kütüphanesinde gördüm. İncecik, siyah-beyaz bir gazeteydi, formatı diğer gazetelerden biraz farklıydı. 1861'den beri İtalyanca çıkan bu gazete, Vatikan'ın hemen girişindeki İsviçreli nöbetçi asker kulübesinin karşısındaki küçük dükkanda satılır. Resmen Vatikan toprağı sayılan buradaki küçük dükkanda keşişler veya rahibeler çalışır. Gazete, resmen Papa'nın İçişleri Bakanlığı gibi çalışan bir büro tarafından yayınlanmaktadır.
Papa'nın özel sekreteri, bu ülkesiz devletin en önemli görevlilerinden biridir ve bu vesileyle size yeni "gariplikler"den bahsetmeye başlayayım: 
Papanin resmî sekreteri Georg Gänswein, bütün gün Papa Francisco'un hizmetinde, geceleri de eski Papa Benedictus'un yazışmalarıyla meşgul, eski Papa'nın hizmetinde. Bu iki Papa'nın fikriyat bakımından neredeyse gün ile gece kadar birbirinden farklı olduğunu söylerdim, ama olaylara daha yakından bakınca, çok daha ilginç bir durumla karşılaşıyorsunuz.
Alman Papa Benedictus, Katolikliğin beğnaz yorumlarından birini savunan entelektüel bir din adamıydı ve şimdiki sekreteri de bir Alman, Gerhard Ludwig Müller. Ama daha önemlisi, bir zamanlar "Engizisyon" makamı olan ve Katoliklik inancını "sapmalardan" korumakla görevli makamın başında da bir Alman var, Gerhard Ludwig Müller. "Kutsal Ofis", daha Papa Johannes zamanında bazı Katolik din adamlarını çekip uyarmıştı, yani Engizisyon kendi halinde "işine" devam ediyor. Papa Benedictus'un kendi anlayışına uygun bu iki makam bugün işlevini önemli ölçüde yitirmiş bulunuyor, çünkü yeni Papa Franciscus hiç kimsenin ummadığı bir şey yapıp devlet içinde bir devlet kurarak, Katolik Kilisesinin birçok önemli makamını baypas etti. Böyle bir şey yapabilmesi için onun önünü açan ise eski Papa Benedictus, sadece bu pek bilinmeyen durum bile, bir devrimin emin adımlarına işaret ediyor. Ama devrim hangi yolda? İşte asıl önemli olan da bu: Antikapitalist yolda ve Vatikan'ın yapısını değiştirecek istikamette.
Arjantinli yeni Papa Jorge Mario Bergoglio 76 yaşında, hem annesi hem de babası İtalyan asıllı. İtalyanca ana dili ve halktan gelen biri. Ama bir önceki muhafazakar Papa Joseph Ratzinger iyi aile çocuğu, entelektüel. Ailesinde yazarlar, milletvekilleri var. Dokuz ay kadar önce görevinden de boşuna çekilmedi. Resmen, yorgun düştüğü söylendi, ama neden yorgun düşmüştü? 
Anlaşıldığı kadarıyla, muhafazakar çizgisi oldukça kesin olan Papa adına karar verenler çoğalmıştı. Bu tip yorumları Avrupa basınında okudum ve daha önemlisi, bu yolla birbirini kayırma işlerinin yaygınlaşmış olması ve galiba bazı Papalık makamlarının haddinden fazla güçlenmesi ve bunu yararcı bir biçimde kullanmasıydı. Entrikadan anlamayan entelektüel papanın, Vatikan'daki bu iç güç olaylarıyla başa çıkamadığı konuşuluyor ve bizzat onun masasının üzerinden önemli bir belgenin "kaybolması" ile, entrikanın onun çalışma odasının içine kadar uzandığını anlayıp çekilmeye karar verdiği söyleniyor. Papa XVI. Benedictus görevinden çekilerek, aslında bir sonraki Papa'nın Vatikan'da bir temizlik yapmasının da önü açmış. Seçilen yeni Papa'nın, fikir ve karakter olarak eski Papa'dan tamamen farklı bir insan olması, yapılması gerekeni engellememiş, tam tersine.
Bir zamanların Engizisyon bürosu ve Vatikan'ın teorik birimleri ve hükümet gibi işleyen birmlerini işlevsiz bırakan Papa Francesco, düzenli olarak dünyanın dört bir bucağından sekiz Kardinalini Vatikan'a çağırıp, Katolik alemini, başkanlığını yaptığı bu dokuz kişilik üst konseye yönettiriyor. Ve ilk defa bir Papa, Katolik Cemaati dışından danışmanlar tutuyor, bunlara da adeta kendi hükümet yetkilileri gibi yetkiler veriyor ve bu danışmanlardan biri de otuz yaşında genç bir kadın, tam bir maliye dehası. Vatikan'daki tüm yolsuz işleri ve banka hesaplarını kontrol ediyor! Eski Papa'nın entelektüel ve estetik yeni bir şekle sokmaya çalıştığı Papalık, şimdi büyük bir değişim yaşayarak hem daha şeffaf bir kurum haline geliyor, hem de alenen Solculaşıyor!

Solcu Vatikan?!
Papa Francesco'nun bir Ferman yayınladığını ve fermanın "radikal Sol" öğeler içerdiğini, basında okumuştum. Fermanın bir kitap haline getirildiği ve yaklaşık ikiyüzelli sayfa olduğu söyleniyor. Ben Papalığın resmi web sayfasından 180 sayfalık orijinal metni indirip okudum ve gerçekten çok etkilendim, çünkü daha önce okuduğum ve kapitalizmi eleştiren Papalık fermanlarından önemli bir farkı var. Bu ferman, kapitalizmi acımasızca eleştirmekle kalmıyor, ilk kez ona karşı tüm Katolik Papazlarını da seferber ediyor...
(Yazı devem edecek)

Putin'in onuncu "Ulusa Sesleniş" konuşması Avrupa basınında

Rus Cumhurbaşkanı Vladimir Putin'in onuncu "Ulusa Sesleniş" konuşması, içeriğinden ziyade tarzı açısından oldukça ilginç. Putin konuşmasında, Rusya'nın bir süper veya yerel güç olarak algılanmasını istemiyor ve alçakgönüllü tavrı ile, samimi barışçı bir perspektif sunuyor -ve bu haliyle kendini beğenmiş görgüsüz Türk muktedirlerinin tam zıddı bir tavır sergiliyor. Tam da Ukrayna, Gezi benzeri eylemlerle ayaktayken Putin'in tavrını nasıl okumak gerekir, Rusya yeni bir samimi demokratikleşmeye doğru mu gidiyor, -tüm bu konular, Avrupa basınında oldukça geniş bir yer tuttu ve Türkiye'de malesef yeterince önemsenmedi. Avrupa Basınının Putin'in konuşmasına yaklaşımı genellikle olumlu olmakla birlikte, özellikle Ukrayna nedeniyle sıkı eleştiriler de içeriyor.
Büyük Britanya'nın muhafazakar gazetesi The Daily Telegraph, Putin'in "Rusya binlerce yıldır etik değerlerin ve ahlakın savunucusudur" sözüne takmış. Haklı olarak Rusya'da adi suçların yüksekliğine, yolsuzluğa dikkat çekiyor ve bu yüzden birçok Rus işadamının ülkesini terketmesi üzerinde duruyor. Malul olduğu üzere zengin Rusların bir çoğu Londra'yı mesken tutmuş vaziyette ve bu sadece lüks tutkusuyla alakalı değil. Gazete, "Geleneklerle uyuşmayan Batılı değerlere karşı" çıkan Putin'in ahlak bekçiliğini kimsenin ciddiye almayacağını düşünüyor.
Liberal Fin gazetesi Etelä-Suomen-Sanomat, Rusyanın Batı etkisinden ne kadar çok korktuğunu konuşmasıyla gösterdiği fikrinde. Ukrayna'nın Rusya ile AB arasında bir mücadele alanı haline geldiği tesbitini yapan gazete, Ukrayna'nın Rusya'ya ait olduğu fikrinin aslında aşınmış olduğunu, zira Ortodoks Kilisesini "tipik Rus" sayan Putin'in Rus değerleri tanımının dış dünya için sorunlu olduğuna işaret ediyor.
Liberal Avusturya gazetesi Wiener Zeitung, Ukrayna'nın giderek Rusya'ya teslim olması ile Rusya'nın artan gücü arasında bir paralellik kuruyor. Ukrayna'nın kararının Avrupalı değerlerden yana, ama ekonomisinin Rus gazından yana olduğuna vurgu yapan gazete, korkunç yolsuzluk ve skandallara rağmen Rusya'nın adım adım dünya siyasi sahnesindeki eski yerine doğru ilerlediğini yazıyor.
Rusları iyi tanıyan Bulgarların günlük gazetesi 24 Chasa, Ukrayna iktidarıyla alay ettikten sonra, halkın güvenebileceği bir lider aradığını ve Putin'in Ukraynalılara böyle bir liderin profilini sunduğunu düşünüyor. Gazetenin fikri, "Putin, siyasi mücadeleyi kazanır" yönünde.
Estonya'nın liberal günlük gazetesi Eesti Päevaleth, Rusya'nın eski etkili zamanına geri döndüğü tezinde çıtayı daha da yükseltip, Putin'in açılışını yeni yaptığı Haber Ajansı Rosiya Segodniya özelinde, eski Sovyet devrine geri dönmeye başladığını iddia ediyor. Gazetenin baş yazısında Putin Rusyası ile Brejnev Rusyası birbirine benzetiliyor. "Bu yeni ajansın görevi, Rusya'dın dünyadaki yeni imajını pekiştirmek."
Avrupa basını, Rusya'yı -savaş olmadığı takdirde- bir tehdit/tehlike olarak algılamıyor, Avrupa'nın yumuşak gücünden emin. Rusya'nın daha muhafazakar bir çizgi çizen ama kendinden emin yeni tutumu, birçok dengeyi değiştirecek önemde. Türkiye'nin bir an önce Erdoğan ve İslamcı vasatizminden kurtulup, dünya politikasındaki yerini almalı. Ama İslamcı tahribatını tamir etmek zaman alacak. Türkler, ikinci sınıf bir ülke kalmalarının müsebbibi "Müslüman Muhafazakar" odunizminden kurtulmadan, dünyada ciddiye alınmayacaklar.

Çin-Japon anlaşmazlığında dünyayı ilgilendiren yeni durum

Dünyadaki ortak kanı, global ekonominin merkezinin/motorunun giderek Doğuya kaydığı yönünde. Fakat Çin, çok eski ve köklü bir geleneğin mirasçısı olarak uzun vadeli stratejiler yapan ve zamana oynayan barışçı yeni bir güç imajı çiziyordu. Bu imajın bir takiyye olmadığını, Çin kültüründen kaynaklandığını düşünüyordum -ve tanıdığım Çin uzmanları da bu yünde fikir beyan ediyorlardı. Ama galiba çok önemli bir faktörü gözden kaçırdım: Kapitalizm…
Bu temel faktörü gözardı edenleri döne döne eleştiren ben, Çin'in 2008 sonrası post-kapitalist dönemde krizlerin dayatmasıyla bu temel özelliğini bile değiştirmek zorunda kalabileceğini düşünmedim.
ÇKP, Çin'in hızla "büyüyen" ve patlamanın eşiğinde duran ekonomisi, katlanarak artan petrol ihtiyacıyla, gelişmeleri zor kontrol ediyor ve büyük bir barut fıçısının üzerinde oturuyor. Çin bankaları feci durumda. Ülke içinde ekonominin mahvettiği umutsuz geniş bir kitle yaşıyor ve bankalar çöker veya emlak balonu patlarsa, olay ÇKP'nin başına patlayabilir.
Çin, yeniden keşfettiği milliyetçilik damarını, ÇKP iktidarının sağlamlaşması için yeniden bir manivela olarak kullanmaya başladı. Bu bağlamda tüm mülliyetçilikler gibi "jeostrateji" yeniden keşfedildi ve bu düşüncenin pekişmesinde Batı da -jeostratejik çıkarımlarla- katkıda bulundu: "Doğu Çin denizi tam anlamıyla kontrol altına alınıp, oradan Amerikalılar kovulmadan, Çin bir süper güç olamaz."
Batılılara has bu düşünce, klasik anlamda bir süper güç olmayı düşünmeyen Çin için yeni bir cazibe "fikri" haline gelmiş görünüyor, zira milliyetçilik yükseliyor -ve Çin milliyetçiliğinin baş düşmanı her zaman Japonya olmuştur. İşin kötü yanı, Japonya'da da Shinzo Abe Hükümeti milliyetçiliğe oynuyor ve 2000'li yıllardan itibaren geliştirmeye başladığı ordusuyla gösteriş yapmayı seviyor. Japon uzay teknolojisinin şu anda dünyada ABD'yi bile geçip bir numara haline geldiği söyleniyor. Japonya, yeniden bölgesel bir güç ve yeniden süper güç olmanın hayallerini kuruyor. İşte böyle bir zamanda Japonya'nın "Senkaku" adalarına (Çincesi "Diaoyu) Çin'in alenen konmaya kalkması, Doğu Çin denizinde bir tür kardak krizi çıkarttı. İşin en vahim kısmı, iki ülkenin de olayı bir şeref meselesi heline getirmiş olması ve atacakları en fak diplomatik geri adımı bile "yenilgi" gibi algılayacak öfkeli kamuoyları yaratmış olmaları.
Burada vahim ve yeni olan, Çin'in yumuşak bir büyük güç olmak özelliğini terkedip, sert süper devlet olmak sinyalleri vermesidir. İç politikada yükselen tehdit katsayısı, ÇKP'yi hırçınlaştırıyor. Bu tavır, ÇKP'nin korktuğuna da işaret eder, -ki haksız da sayılmaz. Tahrir ve Gezi'de olan, dünyada internet üzerinden hızla yayılan "doğrudan demokrasi" anlayışı, Çin gençliğinde de yayılıyor ve Çin bunu için sadece kendi ülkesinde kullanılabilen kontrol altında tuttuğu bir Twitter türü de kullanıyor, ama tüm kodları kıaran Çinli gençler Dünya'ya açık ve bunu artık kimse önleyemiyor.
Çin çok kısa sürede ABD'ye eş bir güç haline geldi. Deng Xiaoping'in reformlarından bu yana sadece 30 küsür yıl geçti, öncesinde Çin Bangladeş gibi bir yerdi. Çin, dünyanın her kasabasında-köyünde satılan ürünlerine rağmen, Dünya siyasetinde hala bir cüce, dışişleri bakanlığı etkisiz ve zayıf, bu konularda Ruslar olmadan pek bir varlık gösteremiyor. İşte şimdi Doğu Çin denizini kendi denizi haline getirerek, en azından "milli gurur"u okşamayı umuyor -ama olmuyor.
Jponya, Çin ordusundan çok daha iyi eğitimli, motivasyonu yüksek ve teknik bakımdan daha üstün, Amerikan desteğini almış bir orduya sahip. Çin'in bölgedeki uçuşları kendi kontrolü altına aldığını söylemesinin ardından iki Amerikan B-52 bombardıman uçağı, yasak bölgeyi baştan başa uçtular ve tehditler savuran Çin hiçbirşey yapamadı. Fakat durum, Çin'in bu işin peşini bırakmayacağını gösteriyor.
Çin, Doğu Çin Denizinde Amerikalılar gibi davranıyor, silahlarını gösteriyor! Hatta Hawai'ye bir savaş gemisi göndermek gibi provokatif hareketlerden bile kaçınmıyor. Sistemin metal yorgunluğu belirginleşirken Çin, kendini arıyor ve umarım böyle devam ederek Amerikalılara benzemeye kalkmaz. Çünkü böyle giderse Çin ve Japonya'nın, küçük bir çatışma şeklinde bile olsa, savaşma ihtimali hiç de yabana atılır gibi değil. Çin eğer savaşırsa (tabii bunu konvensiyonel bir savaş anlamında söylüyoruz), kaybedebilir ve küçülebilir. Doğu Türkistan ve Tibet, Çin'in zayıflamasını dörtgözle kollayan bölgeler, Çin'den ayrılabilir ve bu bölgeler (ve Moğolistan) Japonların her daim doğrudan ilgi alanı olmuştur. Beni düşündüren diğer konu, Fukushima reaktörü nedeniyle giderek zehirlenen Japon adalarında yaşayan insanların, 70 yıl önce olduğu gibi Asya'da "Yaşam alanı" arayıp aramayacağı. Çinlileri ve Korelileri düşündüren bir konu.
Çin, sabırlı ve derinden giden gücüne oynamak varken sabırsızlığına ve askeri gücünü kullanma isteğine teslim olursa sadece Çin'in bir kısmını Japonlara, Doğu Türklerine ve Tibetlilere kaptırmakla kalmaz, dünyayı da birbirine katar. Olası bir Çin-Japon savaşının dünya ekonomisini mahvedeceğini söylemeye gerek bile yok. Ekonomilerin bozulma hızı, hırçınlıkların ve sabırsızlıkların da yükseliş hızını belirliyor. Korkarım kapitalismin günümüz son aşaması, Çin'de olanları da hızlandırıyor ve hızlanmaya zorluyor. Savaş olmaması umuduyla bekleyip görelim.