Yepyeni bir fikrin, uygarlığın doğuşu (1) ve Türk ruhunun kendi iç savaşı

Kalaçakra Mandala
Fikir...
İşte fikrin ne olduğu konusunda ortak bir fikir yok! O nedenle bu, biraz bireysel bir yazı olacak ve bir de amacı var.
Türkler tarihlerinin yeni bir dönüm noktasındalar ve bir Amerikalı Türkoloğun deyimiyle "Türk ruhu iki farklı istikametin çatışmasını yaşıyor. Türkler hangi istikamete yönelecek?" 
Ben, Türklerin kendileriyle hesaplaşacakları bir döneme girdiklerini düşünüyorum.
Belki kısaca şöyle anlatabiliriz:
Türkler Maveraünnehr'e 10'uncu Yüzyılda inip, Müslümanlığı seçerek yeni bir kültür alanına girdiklerinde, İslam Uygarlığı son demindeydi ve bundan sonra -Peter Watson'un deyimiyle-, "11'inci yüzyılda katı bir muhafazakarlık (köktencilik) istikametinde ilerledi ve Bağdat, önemini ve anlamını yitirdi". Türkler, son deminde devraldıkları bu uygarlığa yeni ama mütevazi bir Rönesans yaşattılar. İslam Uygarlığı, 9'uncu yüzyıl sonuna kadar, dünyaya önemli kazanımlar sunmuştu, mesela Cebir'in icadı bunlardan biridir, felsefi alandaki önemli katkıları ve eski antik eserlerin çevrilerek fikir dünyasına katılmalarını da sayabiliriz. Ama muhafazakarlık, İslam uygarlığını, daha 16'ıncı yüzyılda bitirmişti.
Türkler, uzun süren sağlam bir dirençle, Batı'dan yükselen yeni uygarlığa karşı koydular, tıpkı Çinliler gibi ve diğer Asyalı yüksek kültürler gibi.
Türkler, bu bölgedeki Türk yurdunda (Makedonya'dan Bulgaristan'ı, Kuzey Yunanistan'ı ve Batı Anadolu'yu içerek bölge) Batı'dan yükselen bu yeni uygarlık biçimine hem direndiler, hem de onu mecburen öğrendiler. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu, Türklerin Maveraünnehr'e inip Müslüman oluşları kadar önemli bir paradigma değişikliğidir. Türkler, tamamen bitmiş ve muhafazakarlığa dönüşmüş Müslüman kültür havzasından çıkıp yeni uygarlığa geç de olsa tam anlamıyla katılmak hamlesini Cumhuriyetin kurulmasıyla yapmışlardır.
Burada Batı uygarlığının nihai bir seçim olduğunu -elbette söylemeyeceğim, ama Türk ruhunu kazanmak amacıyla yapılan bir savaş var ve bu savaşın bir tarafı, eski Müslüman uygarlığı hayaliyle yaşayan bir tür yeni muhafazakarlık, diğer tarafı da Batı uygarlığının kaba eski Aydınlanmacı biçimi.
Buradan "Fikir ve Fikir tarihi" konusuna dönüp, bu önemli savaşın sonucuna ve Türklerin yeni istikametine değinmeden önce, Türkleri dünya sahnesine çıkaran fikri konuşmalıyız. Galiba Selçuklularda, özellikle de Selçuk Bey'in hayatında gizlidir...
Musevi dinine dahil olan Hazar Kağanını, Türklere kötü davranılmasını emrettiği için tokatlayan bir Hazar generalinin, Dokak Bey'in oğludur Selçuk. Ve bu ad, Museviliği çağrıştıran, aslı "Salcık" olan bir addır, Hz. Musa'nın bir sepete/salcığa konarak Tanrı'ya emanet edilişini anlatır. Bilindiği gibi Musa sonra Firavun'un kraliçesi tarafından bulunur ve Mısır'lı bir asil olarak yetiştirilir.
Hazar Kağanı'nın en güvendiği komutanı Dokak Bey, o olaydan sonra bir kenera çakilir ve Kağanına bağlı kalır. Hatta oğlu Selçuk Bey de Kağana ve Museviliğe sadık kalır. Selçuk Bey'in oğulları Musevi isimleri taşır: Mikail, İsrail, Musa, Yunus.
Selçuk Bey, ölümüne yakın Müslüman olmuştur ve bunun da bir siyasi seçim olduğunu unutmamalıyız.
Burada Müslüman olmayı abartan günümüz muhafazakarları, Selçuk Bey ve oğullarının, dinin evrensel bir şey olduğunu, ve bu evrensel prensibin yerel bir biçimine uyum sağlayarak, özüne karşı çıkmış olmayacaklarını biliyordu. Bu nedenle inançlı bir Museviyken, Museviliği terkedip Müslüman olmakta bir beis görmemiştir ve bunu da hayatının sonunda yapmıştır. Türklerin 20'inci Yüzyıl başında, gücünü ve yükselişini kanıtlamış Batı Uygarlığına yönelip onun prensiplerini -hatta Latin Alfabesini- benimsemeleri, zaten bir süredir düşünülen adımın resmileştirilmesinden ibarettir. (Zira Latin harfleri Cumhuriyetten önce de kullanılıyordu vb.)
Şimdi, tarihin yeni bir dönüm noktasındayız...
Dünya bir alt-üst oluş çağı yaşıyor. Asya, yeniden yükselirken Amerika geriliyor, Avrupa yenileniyor. Bu yeni trende rağmen dünyanın bütün normları ve global kültür Batı tarafından belirlenmeye devam ediyor. Bu denklemde -bugünkü muhafazakar tarifi üzerinden söyleyecaksek- "İslam Uygarlığı" diye birşey hiç yok, Asya var ve Asya'nın derin değerlerini ve Avrupa'nın yenilenen derin değerlerini anlamadan, Türk ruhunun ölü "İslami Muhafazakarlığın" alçaltıcı etkisinden kurtulması mümkün olmayacak. Bu nedenle, önce "Fikir" denen şeyi anlamak ve "Fikir"i (idea) özgürce kullanmayı öğrenmeyi yeniden hatırlamakta fayda var...
(İkinci bir yazıyla konuya devam edeceğiz)

Kaynakça:
Peter Watson, "Ideen" 2006
Charles Freeman "The Closing of the Western Mind" 2002

En büyük Romalı Traianus döneminde ilk globalleşme örneği

Bir imparatorluğun "en büyük" zamanlarındaki hükümdarlar her zaman dikkat çekmezler -bu imparatorluklar Roma veya Osmanlı gibi büyük imparatorluklar da olsalar. Wikipedia'da II. Selim'le ilgili yazıyı okurken -sizi bilmem ama ben- katıla katıla güldüm. Çünkü şöyle yazıyor: "Babasından 14.892.000 kilometrekare olarak devraldığı imparatorluk topraklarını 15.162.000 kilometrekareye çıkardı." (Ha çok da önemliydi!)
21'inci yüzyılda Bile büyüklüğü hâlâ toprak büyüklüğüyle ölçen feodal zihniyetin, Fatih döneminde bir tek şehirden oluşan Venedik Cumhuriyeti'nin Osmanlı kadar güçü olduuğunu anlamasına imkan yoktur. İşte aynı nedenle, Traianus da II. Selim gibi pek üzerinde durulmayan, ama Roma İmparatorluğunun en geniş sınırlarına ulaştığı dönemin imparatorudur. Onu konu olarak seçmemizin nedeni, bugün çok konuştuğumuz ve gerçekten de önemli olan "Globalleşme" denen şeyi ilk gerçekleştiren Roma İmparatorluğu "Imperium Romanum"un en çok özenilen imparatorluk özelliklerini temsil eden en güçlü dönem sembolü İmparator olmasıdır. Roma İmparatorluğu bugüne benzer bir uygarlığın daha önce örneği olmayan bir zirvesini temsil eder. İskenderiye'de sokakların kokusu, Milano'da kadınların parfümü, Yunanistan ve Batı Anadolu'da benzersiz taş işçiliği, Romalı askerlerin renkli büyük kalkanları, Kuzeylilerin, İskoçların dövmeli vücutları, bir Romalının konuştuğu ve bildiği konulardan. Çünkü bu globalleşme, ilginç bir şekilde günümüze benziyor. Mesela, aşağıdaki haritada göreceğiniz geniş Roma İmparatorluğu sınırları dahilinde Galya (Fransa) şarabı içilip İspanyol zeytinyağı kullanılıyor. Dost yayınlarının kitapları arasında yayınlanan "Zeytin üzüm incir" kültürünü anlatan bir kitap okumuştum -gerçekten çok güzeldi. Meyva ve sebzeler değil sadece, birçok şey, imparatorluğun tamamına dağılıyor. Romalılar, bu yol ve ulaşım için, sırf bunun için özel bir dil kullanıyorlar. Ketenden tunikler ve kumaşlar Mısır'dan geliyor, henüz pamuk dünyada yaygın değil (19'uncu yüzyıldan itibaren pamuk keteni yeniyor). Globalleşmenin en önemli unsuru ulaşım öyle iyi örgütlenmiş ki, tıpkı bugün gibi, bir yerden diğerine giderken hayvan veya araba kiralıyor, gittiğiniz yerde ulaşımla ilgili birime teslim ediyorsunuz.
Traianus döneminde Roma sınırları
TGaliba en ilginci, benim okulda en sinirime dokunan ders "Latince" okuyup yazmak, tüm Romalıların (Roma şehrinde yaşayanların) bildiği bir şey. Traianus'un M.S. 98 yılında İmparator olduğu sırada, tüm Romalıların okuma-yazma bildiklerini, aritmetik işlemleri yapabildiklerini biliyor musunuz? Sorunlar da bugüne benziyor. Mesela doğurganlık azalıyor, boşanmalar artıyor! Yolsuzluk davaları var -ki bugünü hiç aratmayacak boyutta. Harcamalarını devlete ödeten memurlar, dava çokluğu yüzünden çökmenin eşiğine gelen adalet sistemi. Mesela eşyaların yapımında bir ağaç cinsi mi moda oldu, hemen o cinsten tüm ağaçları kesiyorlar, ormanlara acımıyorlar. Sahillerin betonlaşması yok, ama taşlaşması var! Kontrolsüz sahil şehirleşmesi benzeri durumlar. Bugün gibi. Cinci Hocalar yok, onların yerine büyücü kadınlar var. Kocasının gözü dışarıda olan kadınlar bunlara başvuruyor, büyücü kadın da adamın kilden küçük bir heykelciğini yapıp onu baş aşağı bir kurşun silindire sokuyor, "büyülü" sözler söylüyor vs.
Beni özellikle ilgilendiren konu ise, tüm Roma İmparatorluğunda aynı paranın, Sesterz'in kullanılması.
Augustus döneminde konan para birimleri şöyle:
Bir Aureus (Altın para), 25 Dinar (Gümüş para). Bir Aureus, 100 Sesterze (Bronz para), en çok kullanılan da Sesterze. İki farklı boyutte bakır para da var (Asse ve Semes) ama Semes'i dilenciler bile almıyor.
Trisnus, bu globalleşmenin iyi bir örneği, çünkü 88 yılında İspanya'da VII. Gemina Lejyonunun komutanıyken (Burada "Roma Rakamı" kullanmamıza dikkat! Sultan II. Selim'in adını yazarken de Roma Rakamı kullandık), bir bakıyorsunuz İmparator olmuş, Ermenistan kralıyla savaşıyor, oradan Irak'a iniyor, derken İran'a giriyor falan. O devrin koşullarında muazzam mesafeler bunlar ve Hz. İsa'nın doğumundan yüz küsür yıl sonra yaşanmış bir devir.
Roma'ya özenen çok olmuş. Bu benzersiz İmparatorluk yıkıldıktan çok sonra Türk Sultanı bile titrleri arasında Romalıların kullandığı titrlerden kullanmış. Çar titri bile "Sezar"ın bir ifade biçimi. Osmanlı İmparatorluğu da Roma İmparatorluğu'nun Doğu toprakları üzerinde kurulmuş ve Batı Roma'yı topraklarına katamadan çökmüştür. Globalleşme denen şeyin, Roma ile başlayıp başlamadığını, bir çok şeyin bugün de Roma'ya benzeyip benzemediğini düşünmeye değer.

İnebahtı (Lepanto) Savaşı ve denizlerde Türk hakimiyetinin sonu

Bir gün içinde en fazla sayıda insanın öldüğü en büyük deniz savaşı İnebahtı"da yaşanmıştır. 7 Ekim 1571'de İyon denizinde, Yunan Pelopones yarımadasının heman kuzey-batısında, Petras Körfezinin girişinde, Kaptan-ı Derya Ali Paşa komutasındaki 260 gemiden oluşan Osmanlı donanmasıyla Amiral Don Juan de Austria komutasındaki 211 gemi kapışmıştır. Aslında İspanyol Çağı'na çarpıp batan Osmanlı'nın yerel bir savaşıdır da denebilir. Zira İspanyolların tüm dünyada gemi oynattığı bir devirde, Akdeniz'desadece 33 yıl süren Osmanlı üstünlüğünün bitişinin de sembolüdür. 28 Eylül 1538'de İnebahtı savaşında Andrea Doria komutasındaki İttifak, Kaptan-ı Derya (Kızılsakal) Barbaros Hayrettin Paşa tarafından bozguna uğratılmıştı. Andrea Doria, İnebahtı savaşında da komuta eden amirallerden biridir ve bu kez bir zafer kazanmıştır.
Bu büyük deniz savaşın asıl nedeni Kıbrıs'mış -desek yanlış olmaz sanırım. Çünkü sadece bir ay önce 1 Ağustos günü Piyale Paşa ve Lala Kara Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı leventleri Kıbrıs'ı ele geçirmişlerdi.

İnebahtı'da savaş düzeni: Sağda Osmanlı Donanması
Bu sırada Kıbrıs'ta yaşanan entrikaları duysanız, dudaklarınız uçuklar.
Venedik Cumhuriyeti, II. Yakub'un Kıbrıs kralı olması için ona destek veriyor, o da 1464'de tahtı ele geçiriyor. Kralın on yıl boyunca Venedikle iyi ilişkiler yürütmesine rağmen, bu Venediğe yetmiyor, onu Venedikli Katharina Cornaro ile evlendiriyorlar, ama her nedense Kral, daha evlendiği gece ölüyor ve yeni evlendiği karısı, hükmen Kraliçe oluyor. Yıl 1474. Türkiye'de tahtta II. Mehmet (Fatih) oturuyor. Bu sırada Türkiye'de tarih kitaplarında asla anlatılmayan yeni İspanyol çağı da Kıbrıs'ta kendini gösteriyor. Resmen Kudüs'ün ve Küçük Ermenistan'ın da Kralı sayılan II. Yakup, meğer Venediklilere karşı kendini garantiye almak amacıyla İspanyollarla iş tutmuş. İspanyollar, taze kraliçenin Venedikli danışmanını öldürmeye kalkıp Kıbrıs'ta bir ayaklanma örgütleyince, Venedikli amiral Pietro Mocenigo olaya el koyuyor, ayaklanmacıların hepsini feci şekilde öldürtüyor. Kraliçeyi 1489'da İtalya'ya gönderdikten sonra Kıbrıs, tam bir Venedik toprağı. Sultan II. Bayezid dönemi. İstanbul'da oturan Sultan pek oralı olmuyor. Ama Türkler Akdenizi kontrol eder hale gelince, işler değişir.
Kıbrıs'ın Osmanlı adası olmasıyla birlikte Avrupa'da Hristiyanların baskısı yükselir ve düşaman olan Venedik ve İspanya biraraya gelmek zorunda kalırlar. O dönemde zirvesini yaşayan Osmanlı donanmasında 600'e yakın kadırga ve 150 bin Levent bulunmaktadır.
Savaşın başlamasından önce Hristiyan kuvvetlerin gemileri küçük Oksia Adası yakınında dizildiler. Ertesi gün 7 Ekim Pazar günü gemiler karşılıklı birbirine yaklaştı. LaReal gemisinden savaşa komuta eden Don Juan de Austria, 206 gemisi ve 28 bin askeriyle savaşa girdi. 106 küçük yardım gemisi de onun kuvvetleriyle birlikteydi. Üç parça kalinde dizdiği filosunun sağ ve solundakiler hareketli gemilerdi. Zamenın en büyüklerinden 6 büyük Venedik gemisi de ortada ve kuzey kolunda görevlendirilmişlerdi.
Ali Paşa'nın filosu da üç parçalı dizilmişti ama onun daha fazla gemisi olduğundan, Hristiyan donanmasının uzunluğundan bir kilometre kadar daha uzun bir saf oluşturmuştu. Sabah Dokuz sularında Don Juan, bir ayin düzenlenmesini istedi. bir saat kadar sonra Don Juan, gemisinden ilk top atışını yaptı. Ona Ali Paşa, "Sultan" gemisinden top ateşiyle cevap verdi. Kırk dakika kadar sonra gemiler birbirine girdi.

Saat onbir sularında beş Türk kalyonu, San Marco'nun amiral gemisini kuşattı. Leventler gemiye çıkmayı başardılar. Savaşa giren amiral Agostino Barbarigo, komuta ettiği adamlarına sesini iyi duyurmak için zırhının yüzünü koruyan kısmını açmıştı. Bir Türk oku sağ gözüne saplandı ve amiral anında öldü. Fakat yardıma gelen ir gemiyle birlikte Türklere direndiler ve onları püskürttüler. Aynı anda Türk amiral gemisiyle merkezden saldıran Ali Paşa, Hristiyan ittifakının amiral gemisi La Real'i ele geçirmeye çalıştı Yeniçeriler gemiye çıktı, gene de gemiyi alamadılar.
Burada en dikkat çekici olan, Türklere dayanamayıp kırılan Venediklilerin yardımına gelen İspanyol askerlerin Türklere karşı etkili olmalarıdır. Bu açıdan bakıldığında savaşın sonucunu İspanyollar belirlemiş görünüyor. Gemilerin manevra yapmalarına imkan vermeyen sıkışık merkezde gemi gemiye, göğüs göğüse savaş oldu. Öğleden sonra bir sıralarında merkez gemilerde Hristiyan ittifakı zafer kazanmış gibiydi. Türkler, güney cephesinde Maltalıları yenmek üzereydi. Osmanlı donanmasının ikinci komutanı Uluç Ali, Maltalıları yenmiş gibiyken, üzerine Hristiyan merkez güçlerinin de yaklaştığını görünce, savaşın kaybedildiğini anladı ve otuz gemisiyle çemberi yarıp çıktı. Peleppones etrafından İstanbul'a çekildi. Sultan II. Selim'e yendiği Maltalı şovalyelerin bayrağını getirmişti. Sultan ona "Kılıç" ünvanını verdi. Daha sonra tarihte Kılıç Ali Paşa olarak tanındı.
Savaşın sonucu elbette önemliydi ama güçlü Osmanlı için yıkıcı olmaktan çok uzaktı. Hristiyan ittifakı 117 Osmanlı gemisini ele geçirdi. Osmanlı komutanı Ali Paşa savaşta öldü. Türk Ordusu İspanyol gücü karşısında 30 bin asker kaybetti. Buna karşın Hristiyan ittifakının kaybı sadece 8.000'di, 13 gemi kaybettiler. Türkler 60 gemi kaybettiler, 30 gemilerini de düşman eline geçmemesi için kendileri batırdılar. Hristiyan ittifakı bu zaferini bir kara savaşıyla desteklemekten uzaktı. Nitekim savaştan sonta Papa ölünce ittiak da bozuldu. Venedikliler Türklerin intikan alacakları korkusuyla yaşamaya başladılar. Zafer sonrasında İstanbul'a gelip yeni bir dostluk kurmaya çalışan Venedik elçisine Sokollu Mehmet Paşa'nın söylediği sözleri, Türkiye'de okula giden her çocuk bilir: "Biz Kıbrıs'ı alarak sizin kulunuzu kestik. Siz donanmamızı yenerek sadece sakalımızı traş ettiniz. Kesilen kol uzamaz, ama kesilen sakal daha gür çıkar." Gerçekten de Türkler, sadece bir yıl içinde 150 yeni savaş gemisi yaptılar! Osmanlı donanması, savaş öncesi durumuna bir yıl içinde ulaştı. Ama Psmanlıların bir deniz gücü ve deniz imparatorluğu olma amacı son buldu. Ve Türkler, bu savaşın gizli galibi İspanyollara hiç kafa yormadılar, Avrupalılar gibi Amerika'ya (veya deniz aşırı başka yerlere) açılmak gibi işlerle uğraşmadılar. Dünyada İspanyol çağı fırtına gibi eserlen Türkler bölgelerine kapandılar ve sanatın kültürün yükseldiği Türk Uygarlığının en güzel dönemleri başladı.

Sibirya'da Çukçe Şamanları ve onbin yıllık bir mantalite

Bu yazıyı, başka türlü tasarlamıştım. Size, Hantilerden bahsedecektim. Ama Hayır. Gözlerinizi Rusya haritasının en doğusuna çevirmenizi isteyeceğim. Orada önce, Kamçatka yarımadasını göreceksiniz.Yarımadanın karşısındaki Sibirya kıyılarında iki özerk bölge var. Magadan. Ve onun kuzeyinde, buz denizine kadar uzanan Çukotka özerk bölgesi.
Bu iki bölgenin toplam yüzölçümü, Rusya'nın Avrupa'daki topraklarının yarısı kadar. Sadece Çukotka'nın yüzölçümü, Türkiye'ye yakın (721 bin kilometrekare)
Magadan'ın yüzölçümü de 461 bin kilometrekare.
Magadan özerk bölgesinde, sahilde yüz bin nüfuslu bir tek şehir var: Magadan. Gerisi neredeyse tamamen boş, ellibin kadar insan, çeşitli köylerde, şehrin yakınlarında yaşıyor, gerisi boş. Daha kuzeydeki Çukotka, çok daha boş. Oradaki tek şehir Çukotka'da elli bin kadar insan yaşıyor. Türkiye büyüklüğünde bir alan boş.
Boş?!..
Hayır...
Dünyada ne kapitalizmin ne de sosyalizm uğramadığı, çok eski bir geleneğin saklandığı bir yer burası: Kam, Ooyuun, Bahşı ve daha birçok ad altında tanınan, 21'inci yüzyıla kadar eski antropologların  kısaca "Şaman" diye adlandırdığı Toyonist/Tengrici mantalite, sistem ötesi bir alanda yaşıyor. Size burada, doğanın koruması altındaki Çukçe örneğinde, kam bilgeliğinin sonsuz zamanlardan beri sürdürülen geleneğinin yok olmadığını, yaşadığını bildirmek istiyorum. Bu, yazının birinci amacı...
Bu neden önemli? Çünkü insanlık tarihinin en eski, buğday'ın (ve yerleşikliğin) Güney Anadolu ve sonra Mezopotamya'da icadından öncesinin bilgeliğini taşıyan, insan ruhunun eski kodlarına sahip bir bilgelik türü söz konusu.
Çukotka'nın arması
Bu bölge'ye 1997'de bir seyahat yapıp orada yabani doğada şamanları bulan ve onlardan birinin yaşadığı kulübeye bir günlük mesafede bir kulübe yapıp onunla dostluk kuran bir Rus Psikologun -Vladimir Serkin'in- iki yıl boyunca şamanla sohbetleri sonucu edindiği tecrübeleri anlatan bir kitapla meşgulüm. Kitabın, birçok konuya tarafsız, dürüst ve doğru yaklaştığını söylemeliyim. Karşısındaki şeyin, eskiden Batı'da gösterilmeye çalışıldığı kadar basit olmadığını şu ilginç cümlelerle anlatıyor: "Karmaşıklık derecesi, bizim/modern kavramlar sistemimizden daha zengin bir sistemle karşı karşıya olduğumu, 1999'da anladım. İçine düştüğüm metodolojik çelişki, benim kendime şu soruyu sormama neden oldu: 'bir kaşif, kendisinden daha karmaşık olan bir şeyi inceleyebilir mi?".
Bu tip soruları kendine sormayı unutmuş, her bir haltı bildiğini sanan "aydunlanmacı" ampülist modern insan o duyguyla yaşayadursun, Serkin, o mütevazi haliyle övgüyü hak ediyor. Şamanın şahsında karşımızda, inanamayacağınız kadar derinlere giden bir Hümanizm türü var. "İnsan hakları ve insan haysiyeti"nden bahsederken, bu dokunulmazların genişletilmesini istiyor. Hayvanlar, ağaçlar, daha birçok şey ve görünmeyen canlılar. Şaman bunları gayet sakin sınıflandırıyor ve bunların varlığını göstermek için de bazı "pratikler"e başvuruyor.
Bu pratiklerin önemini anlayan yazar, burada, ibadet denen şeyin anlamını ve mantığını da görüyor. Avrupa'da ve Türkiye'de, "şamanlardan birşey öğrenmek" diye bir konu açıldığında, ot toplayıp onlarla büyülü ilaçlar yapan, danseden ve garip sözner mırıldanan birileri anlaşılıyor. Evet! Avrupalıların eskiden "Şaman" dedikleri de böyle biri zaten. Ama biz "Kam" ve Kamlardan bahsediyoruz. Karşımızda önce, çok orijinal ve eski bir felsefenin oturduğunu bilelim.
Kam, kerşeyden önce bir gözlemcidir, gözlemcilik ve onun temsil ettiği bir ruh halidir. Zaman ile ilişkisine gelince, kitaptan şu alıntıyı yapabilirim: "Önünden çeşitli şeylerin/durumların geçtiği, müdahale edebilen (sadece seyretmeyip hareket eden) bir gözlemci; mesela Sovyet iktidarının gelip geçişini, Mammutların ortaya çıkıp yokoluşlarını, ovaların yıllar içinde nasıl hareket edip dağların ortaya çıktığını gözlemleyen..." Burada, kollektif, çok eskilere uzanan ve süreklilik arzeden bir gözlem söz konusu. Bir tür bütüncül, zaman ötesi bakış türü.
Bölgede yaşayan bazı hayvanların, onlar için çok önemli olduğu da anlaşılıyor. Bunun, hayvanlarla bir tür kardeşlik ilişkisi kurulması gibi bir durumla ilişkili olduğunu, onların "Eş-ruh" olduklarını (İje-kil) ve  hayvanlara özgü içgüdülere bu yolla sahip olunduğunu biliyoruz. Kam şöyle diyor mesela:
"Yakında kurdun teşekkür dönemi sona eriyor. Bir ayı da olabilirdim."
Serkin'in kitabı, anlamadığı yerleri ve konuları da tüm karmaşıklığı ve gizemiyle okura sunmasıyla farklı bir anlam kazanıyor. Ona saçma gelen birçok şeyin kendi içinde sistemi ve farklı bir mantığı olduğunu da çözmüş yıllar sonra, ama gene de Kam'ın mantalitesine yeterince nüfuz edemediği görülüyor. Kam, bir çocuğun bir ayıyı hangi ruh haliyle yenebileceğini anlattığı bölümler var. Benim en hoşuma giden olaylardan biri de, Kam'ın evinin önünde yaptığı yüksek iskemlede otururken güm diye toprağa düşüp onbeş-yirmi dakika uyuması ve uykusundan capcanlı/dinç bir şekilde uyanması. Diğer ilginç konu, karda hiç iz bırakmadan yürüyebilmesi. Serkin'e de öğretiyor. Bu sayede doğada peşlerine hiç bir Rusun veya meraklının düşmemesini sağlıyorlar. Rusların ve diğer modern insanların hastalık küpü olduklarını ve en iyisi onlara fazla yaklaşmamak gerektiğini söylüyorlar. Adamlar, modern insan türüne "hasta" gözüyle bakıyorlar -ki ona katılabilirim!
Gözlemciliği asıl işi olarak gören Kam, herşeyin belli dalgalar şeklinde hareket ettiğini düşünüyor. Bu dalgalardan dağlar, en yavaş hareket eden dalgalar, deniz dalgaları da hızlı olanlardan...
Kam, Serkin'den, onun kulübesini ziyaret ederken her zaman başka bir yoldan gelmesini istiyor.
Sekin bir gün, karda garip izler keşfediyor, onu izleyen bir şey. İzleri büyük bir vahşi hayvanın ayak izlerine benziyor ama derin izler değil -ne olduğunu çıkaramıyor. Korkuyor ve Kam'a soruyor.
"Kargadır karga..."
"Karga böyle izler bırakmaz ki."
"Karga çok alçaktan uçarken kanatlarını karın yüzeyine vurup böyle izler bırakır."
"İyi de bunu neden yapsın?"
"Belki seni korkutmak istemiştir -kargalar oyunu sever. Uzun bir hayatları var, yapacak birşeyler lazım." (Gülüyor)
"Sen bunu nereden biliyorsun?" 
"O karga benim."
"Senin kargan mı?"
"Hayır. O karga benim."
"Nasıl yani, karga kılığına mı giriyorsun?"
"O karga benden yaşlı."
"Nasıl oluyor?"
"Ah anlamıyorsun."
Yazar anlamıyor, ama en azından duyduğu kadarını aktarıyor!
Kam, ruhlarla nadiren haberleşiyor. "Çünkü buna hazır olmak, hazırlanmak gerek. Hazır olmayan insanlar onları öfkelendirir." Şaman için 'Hazırlanmak' demek, bilincinin tam bir berraklığa kavuşması ve her türlü telaşeye son vermiş olması demek. Bu anlamda oldukça realist ve dünyevi bir yana sahip olduğunu söylemek de mümkün. Tabii bu nasıl bir gerçek ve gerçekçiliktir, onu da başka bir yazıda anlatmak gerekiyor. Yazı çok uzadı zira!