Erkan Mumcu / Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e mektup

1.
Türkiye, bir ‘siyasal sistem krizinin’ içinden geçmektedir. Bu krizin ideolojik göstergesi laikliktir. İktidar partisi hakkında açılan kapatma davası bu krizin yeni bir safhasıdır. Önümüzde belirsizlik ve kaos vardır ve krizin devlet krizi haline dönüşmesi ciddi bir olasılıktır.

Yaşanan sürecin sorumluluğunu yargıya veya demagojik bir üslupla statükoya yüklemek yanlıştır. Siyasi sorumluluğun da kabul edilmesi gerekir. Meseleyi oluruna bırakmak doğru olmayacağı gibi, inisiyatif alınması, siyaset mekanizmasının harekete geçirilerek bir şeyler yapılması da zorunludur.

Teşhisler doğru konulmalı ve yanlış teşhisler üzerinden tartışmaya bir son verilmelidir. Sorun Anayasa’nın öngördüğü siyasal düzenin kendisindedir. Bu düzen, değiştirilmediği takdirde, aynı olumsuzlukları üretmeye devam edecektir.

Hatta, güncel bir kriz olarak kendini gösteren sistemde mevcut sorun, güncelin çok ötesinde, Lozan Anlaşması ile kurduğumuz statükonun -bağımsız devlet, milli ekonomi, tek millet gibi değerlerin- geleceğini de sarsabilecek mahiyettedir.

Bir tek seçimin sonuçları dahi devletin tüm fonksiyonlarını, dolayısıyla güçlerini tayin etmeye imkân vermektedir. Bu gerçeği dürüstçe ve içtenlikle görmeliyiz. Bu yapının doğru olmadığını da kabul etmeliyiz. Yüzde 35 oy alan bir partinin, parlamentoda yüzde 70’lik bir üstünlük elde ettiği görülmüştür. Bu gücün ise demokratik işlemediği, Siyasi Partiler Kanunu’nun zaafları nedeniyle dar bir kadro hegemonyasına girebildiği ortaya çıkmıştır.

Mevcut anayasal düzen, yasamada üstünlüğü ele geçiren siyasal odağın, icrada olduğu kadar, kademeli olarak yargıda ve tüm devlette hâkimiyet tesisine elveren bozuk bir tasarıma dayanmaktadır.

Sonuçta parlamento, dar bir kadronun ıstampası haline gelebilmektedir. Yasalar, istenirse istenildiği şekilde çıkarılmakta; istenmediğinde ise gerekli olsa bile çıkarılmamaktadır. Böylece, yürütme dar bir kadro ile bütün yapılara hâkim olabilmekte ve Parlamento denetimi de işletilememektedir.

Dahası, aynı parlamentonun cumhurbaşkanını belirlemesiyle, aynı kadro bu defa devletin yargı erki ile diğer kurumlarına da egemen olabilmektedir. İşte bu noktada, “büyük zaaf” kendini açığa vurmaktadır: Sistem bütünüyle kendisini, yetkilerini sigorta olarak gördüğü ve kilit taşı konumuna yükselttiği cumhurbaşkanının iyi niyetine bırakmıştır. Nitekim, şahsınızın cumhurbaşkanı seçilmesi etrafında yürütülen tartışmalar sistemin bu büyük zaafını daha görünür hale getirmiştir.

Sistemin kendisini savunmak için neredeyse hiçbir imkân veya araca sahip olmadığı açıktır. Parti kapatma ya da demokrasi dışı müdahaleleri bir araç veya yöntem olarak kabul etmek de mümkün görülmemelidir. İktidar partisi hakkında açılan kapatma davasının arka planında, laiklikle ilgili sorunlar ve siyasal iradenin bu konudaki üslubundan öte, esasen bu zaafla yüz yüze gelmenin yarattığı tedirginlik ve kaygı vardır.

Türkiye’nin demokrasisi, güçlerin tek merkezde toplanmasına yol açıyor. Bir tek seçim sonucu, bütün mekanizmaları yönetip belirliyor. Bir tek seçim sonucuyla devletin tüm güçleri ve kurumları bir tek merkezin elinde toplanabiliyor.

Neticede, ülkemizde sadece hükümet ve yasamanın değil, yargı, üniversite, ordu ve tümüyle bürokrasinin; devletin tüm kademelerinin aynı kadronun belirleyiciliğine açık hale gelmesi, hatta bu kadronun uzantısına dönüşmesi bu sistem içinde mümkündür.

Ülkenin selameti; demokratik kültüre, kamuoyu baskısına ve iyi niyete emanettir. Fakat görülüyor ki, medyanın mahkûmiyeti kamuoyunu etkisizleştirmektedir. İdeolojik kutuplaşma ise uzlaşmayı imkânsızlaştırıyor. İyi niyet işlemiyor; çünkü klasik kural hükmünü icra ediyor ve mutlak iktidar mutlaka bozuyor.

Elbette ki, kusurlu düzenin sorumlusu siyasi iktidar değildir. Evet, siyasi irade gerekli iyi niyeti göstermemiştir. Hükümet etmeyi boyunduruk altına almak olarak anlamış, kusurları kullanarak tahakküm alanını genişletmiştir. Kaygılar karşısında özenli davranmamıştır. Fakat bu nedenlerle bütün sorumluluk ona yüklenemez. Çünkü başka bir kadro partisi de iktidarda olsaydı aynı şekilde davranabilirdi.

Teslim etmek gerekir ki, ortaya çıkan tablo büyük çapta eşyanın tabiatı gereğidir ve kaçınılmaz bir sonuç gibi görünmektedir.

Gelinen aşamada, Türkiye’nin siyasal sisteminin, bir kadro partisinin çoğunluğu elde etmesi durumunda, ‘çoğunlukçu diktatörlük ya da parti devleti rejimine’ doğru bir sapmaya müsait olduğu açığa çıkmıştır.

Bilindiği gibi; çoğulcu, anayasal demokrasi güçlerin tek elde toplanmasına izin vermez. Devlet fonksiyonlarının farklı ellere dağıtılması ve bunların hem kendilerini hem de birbirlerini denetlemeleri esastır. Aksi takdirde özgürlükler teminatsız kalır. Çağdaş demokrasiler ise özgürlüklerin önceliğine dayanırlar. Halkın yönetimi anlamında demokrasi, ancak ve sadece özgürlük ilke ve değerlerine dayandığı ve bunları temin edebildiği derecede makbuldür. İnsanlığa büyük bedeller ödeten mutlak demokrasi devri çoktan kapanmıştır. Bir kişinin veya bir azınlığın mutlak hâkimiyeti ile çoğunluğun mutlak hâkimiyeti arasında bir fark yoktur. Hatta ikincisi daha yıkıcı olabilmektedir.

Yaşadığımız siyasal krizin dışavurumu ise laiklikle ilgili anlayış farklılıkları üzerinden gerçekleşmektedir. Laiklik milli egemenlik ilkesinin diğer yüzüdür. Bu anlamda, devlet erklerinin yegâne referans kaynağının beşeri irade olması demektir.

Bununla birlikte laikliğin, dinin toplumsal hayattan da tasfiyesini isteyen bir ideolojiye dönüştürülmesi kabul edilemez. İktidar partisi hakkındaki iddianamede böyle bir yanlış anlayış yansımaktadır.

Kutsala olan inanç ve bağlılığın, dinin statik ve bilimsel olmayan bir “düşünce” olduğu iddiasıyla adeta küçümsenmeye çalışılması ise, yadırgatıcı ve dar görüşlü bir tutumdur. Laikliği ideoloji haline sokan anlayışın, dinin toplumsal hayattan tasfiyesi için devleti işlevlendirmeyi talep ettiği açıktır. Devlet, toplumsal hayatı ladinileştirme misyonu üstlenmeye zorlanmaktadır.
Devletin inançlardan bağımsızlığı ilkesi, devletin yurttaşlarını inançsızlaştırması şekline büründürülmek istenmektedir. İşte bu da, çoğulcu demokrasiden bir başka otoriter sapmadır.
İktidar partisinin başörtüsü sorununun çözümünde seçtiği yöntem yanlış bulunabilir. Şahsınızın, izale etmesi beklenirken, bu yanlışa geçit vermiş olması da eleştirilebilir. Siyasal iktidar sözcü ve mensuplarının problemli bazı söylem veya fiilleri de söz konusu olmuş olabilir. Ve fakat, bütün bunlar, laikliğin toplumun inancının karşısına çıkarılmasını haklı göstermez. Yanlışa karşı bir başka yanlış dikilmektedir. Türkiye bu açmazla karşı karşıyadır. Bu yaklaşımın anayasa yargısıyla benimsenmesinin kaçınılmaz sonucu, devlet-toplum, resmi ideoloji-toplumsal hayat çatışmasıdır ki, en uzak durmamız gereken tehlike budur.

Milletiyle didişen bir devlet zafiyete mahkûmdur. Milletini kaybeden, toplumsal rızaya dayanmayan bir devlet yaşayamaz.

Ama unutulmamalıdır ki, üzerinde yaşadığımız coğrafyada ancak devlet varsa ve güçlüyse millet olarak var olunabilir. Aslında, örgütlü güç birliği anlamında devleti yetersiz toplumlar, millet kalamazlar, dinlerini dahi koruyamaz ve yaşayamazlar, vatanlarında güven içinde var olamazlar, hak ettikleri refahı başkalarına devretmeye mahkûm kılınırlar.

Bekle-gör anlayışına teslim olunmamalıdır. Rehavet çare değildir. Beklenirse görülecek olan da bellidir. Anayasa Mahkemesi’nin özgürlük alanını daraltıcı veya parti kapatma yönlü kararlarının tetikleyeceği sosyal ve politik süreçler, Türkiye’yi potansiyel tehlikelere sürükleyebilir.
İçeride ağır bir kriz yaşanırken, dışarıdan birtakım süreçler kurgulanabileceği de dikkate alınmalıdır. İçerideki iktidar çekişmesinin, devletimiz ve milletimiz için egemenlik zafiyetine dönüşmesi ihtimali yadsınamaz.

Kürt meselesi etrafında biriken gerilimin din-laiklik veya muhafazakârlık-modernlik bağlamlarında çoğaltılarak ve derinleştirilerek büyümesi, Irak’ın yapılanmasıyla ilgili ortaya çıkması olası gerilimlerle, global ekonomik kriz dalgasıyla beraber düşünüldüğünde; Türkiye’nin bir iktidar boşluğuna, istikrarsızlık dönemine tahammülünün olamayacağı görülmelidir.
Varolan gerilimin hesaplaşmaya dönüşmesinin milletin kazanımlarını tehlikeye atacağı şuuruyla hareket edilmelidir.

2.
Türkiye’nin ihtiyacı yargıyı etkisizleştirecek bir sözde “mahkeme devrimi” değildir. Cumhuriyet’in korunmasız kalmasına neden olacak tadilat ve ayarlamalar da çıkmaz yoldur. Yanlışı yanlışla düzeltmeye yeltenilmemelidir. Yapılması gereken, özgürlüklerin önceliğine dayalı anayasal demokrasiyi, Cumhuriyet’in ilkelerini de özümsemiş olarak, düzgün bir şekilde tesis edip işletebilmektir.

Öncelikle, Türkiye’de güçler ayrılığı ilkesini gerçekten işler kılacak bir sistem revizyonuna gidilmesi şarttır. İkinci olarak, ibadet ve eğitimle sınırlı inanç temelli taleplerin özgürlükçü bir anlayış çerçevesinde karşılanmasına imkân verecek ideolojik bir revizyon yapılmalıdır.
Siyasal kuruluşta güçler ayrılığını kurumsallaştırmak üzere, başkanlık veya yarı başkanlık sistemine geçiş yolu açıktır. Bu yönde önemli bir adım atılmıştır. Bu adım gerekli unsurlarla desteklenerek insicamlı bir bütünlüğe kavuşturulabilir.

Her halükârda, sistemin şu haliyle devamı yeni sıkıntılara neden olur. Başkanlık sistemi tercih edilecek olursa, cumhurbaşkanının icrai yetkileri artırılmalıdır.

Hangi sistem tercih edilirse edilsin, yasamanın denetim olanakları işlevsel bir zeminde etkinleştirilmelidir. Siyasi partiler üzerindeki lider ve genel merkez diktası kırılmalıdır. Parti disiplinini makul düzeye çekecek tedbirler alınmalıdır. Bu amaçla, Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu yeniden düzenlenmelidir. Meclis İçtüzüğü, komisyonların etkin ve özgür çalışmasını, yasamanın yürütmeden özerkleşmesini sağlayacak yönde değiştirilmelidir. Çift meclis sistemine geçilmesi (senatonun yeniden ihdası) ciddi olarak düşünülmelidir.
Yürütmenin istikrarı sağlanıp, yasamanın yürütmeyi denetlemesi kurala bağlanacağına göre, yasamanın oluşumunda ‘temsilde adalet ilkesi’ mutlaka esas alınmalıdır.

Yargının özerkliği ve tam bağımsızlığı tesis edilmelidir. Yasama ve yürütme organlarının yargı organı ve özerk olması gereken diğer kurumlar üzerindeki belirleyici etkileri ortadan kaldırılmalıdır. Cumhurbaşkanının yüksek yargı kademelerine üye ataması uygulamasına son verilmelidir. Fakat yargı saltanatına engel olacak önlemler de mutlaka alınmalıdır.

Dokunulmazlık, yasama ve yargıda görev gerekleri ve doğasıyla sınırlandırılmalıdır.

Tüm temel hak ve özgürlükler, anayasada ‘fakatsız-amasız’ bir güvence sistemine alınmalıdır.
Üniversite ve YÖK, devlet tekeli kaldırılarak özerkleştirilmelidir.

Devlet erklerinin birbirlerinden özerkleştirilmeleri yanında, kendilerini ve birbirlerini etkin şekilde denetlemelerine imkân verecek mekanizmalar kurulmalıdır.

Siyasal iktidarın ekonomiyle ilgili karar ve uygulama kapasiteleri şeffaflık, objektiflik ve etkin denetlenebilirlik ilkeleri temelinde yeniden düzenlenmelidir. Özerk kurul ve kurumların devletten, hatta ülkeden bağımsız yapı ve işleyişleri, anayasal düzen içinde sorumlu bir hale kavuşturulmalıdır.

Yerel yönetimlerin etkin denetime tabi olmaları mutlaka sağlanmalıdır.
Bu yeniden kurgulama kararları; müzakereye sevk edecek, icrayı gerçek bir denetime açacak, otoriter veya totaliter tahakküm oluşturulmasına hiçbir surette imkan ve ihtimal vermeyecektir. Ama aynı zamanda; yönetebilir, otorite tesis edebilir bir demokrasi sağlayacaktır. Sistem sürprizlere karşı dayanıklı bir işleyiş edinecektir.

Unutulmamalıdır ki, demokrasi, salt seçimli sistemlerin değil, anayasal düzenlerin adıdır. İktidarın özgürlük güvenceleriyle sınırlandığı rejimdir. Milli irade kavramının içi boş bir retorik unsuruna dönüştürülerek sömürülmesine son verilmelidir. Milli irade milli egemenliğin sahibi ve kudreti olmak gerekirken, içine düşülen ideolojik ve sistemik krizlerde milli egemenliği zayıflatan ve kendi gücü olan devletine muarız bir kapasite konumuna sürüklenmemelidir.
Kuvvetler ayrılığının gerçek bir işlerliğe kavuşturulması, sadece çağdaş çoğulcu demokrasiye uyumlu olmak anlamına gelmeyecektir.

Bürokrasi, yargı ve ordu gibi devletimizin omurgası niteliğindeki tarihsel-kurumsal varlık ve kapasitelerimizi de, bir yandan asli vasıflarıyla etkinleştirecek, diğer yandan tarihsel, geleneksel, hatta doğal rol ve işlevlerini çağdaş bir demokratik devlet formunda gerçekleştirebilir kılacaktır.

Türkiye’nin rejim-halk ikiliğinden kurtarılması yönünde bir ideolojik revizyona gidilmelidir. Bu kapsamda, -siyasal yöneliş içermemek koşuluyla- inanç temelli bireysel taleplerin laikliğe karşıt olarak yorumlanmasına son verecek bir anlayış birliğine varılmalıdır.

Laiklikle ilgili bir berraklık ve kesinlik oluşturulmalıdır. Türkiye, devlete kültür ve yaşam tarzı empoze edici katı bir ideolojik rol yükleyen sağlıksız bir içtihadın insafına bırakılamaz.

Anayasa üstü bağlayıcılığı olan, devletimizin kurucu belgesi Lozan Anlaşması’nda yer alan millet tarifi, mutlaka anlaşılmalı, göz önünde bulundurulmalı ve korunmalıdır. Böylece, milletin inancı-devletin ilkesi arasında bir çatışma olduğu kanısını besleyen ve toplumda kutuplaşma riskini artıran bir yaklaşımdan da kurtuluruz.

Siyaseti, değerler alanında kamplaşmış kümelerin inatlaşmasına çeviren tartışmalara son vermek ve değerler etrafında merkezileşen bir demokratik siyaset oluşturmak mümkün hale gelir.

Köklü revizyon çalışması, uzlaşmayı mümkün kılacak bir yöntem içinde, gücün mutlaklaşmasını önleyecek sivil ve demokratik bir anayasa hedeflenerek hayata geçirilmelidir.

Siyasi partiler ve sivil toplumun yanı sıra, devletin omurgasını oluşturan yargı-ordu-üniversite gibi unsurların da mutabakatın merkezinde yer almaları amaçlanmalı ve sağlanmalıdır.

Yukarıda belirtilen esas ve usul üzere bir değişim başarıldığı takdirde, bugün karşılaştığımız türden krizlerin tekrarı önlenecektir. Sistemin selametinden kaygı duyulmasına mahal kalmayacaktır. Değer odaklı olası siyasal gerilimlerin toplumsal bölünmelere yol açması da önlenecektir. Böylece devletin düzeni; kuvvetler ayrılığı, ilkeler-değerler uyumu ve kurumlar devleti olma temelinde yeniden kurulacaktır.

Burada yapılan öneri, kimsenin geri adım atmasını gerektirmeyen, tam tersine herkesin bir adım ileri yürüyerek, çatışma ve kriz durumunu ortadan kaldıracak bir amaç ve yöntem benimsenmesidir.
Ya Türkiye, yaşanan sistem krizini kendisi, kendi aklı ve kudretiyle aşacaktır. Ki bu, iç bütünlüğün mutabakatla sağlanması demektir. Ya da bu gidiş, uluslararası hegemonyanın Lozan statükosunu kendi işine gelecek şekilde tadil etmesine bile fırsat verecek müdahalelerine elverişli bir zemin oluşturacaktır.

Yaşanan kriz ve belirsizlikten, devletin kudretini, milletin birliğini, yönetebilen çağdaş ve çoğulcu demokrasiyi mümkün kılacak bir çözüm çıkarmak zarureti vardır. Fırsatı da vardır.

Türkiye’nin ufkunun aydınlatılmasında inisiyatifi Sizin almanız en şık ve doğru olan yoldur. Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Devlet, bugün yaşayan nesillerin mutlak mülkiyetinde değildir. Devlet, milletin ezelden ebede uzanan şahsı manevisidir. Geleceğimiz devletimiz eliyle şekillenecektir. Devletin bekası, milletin birlik ve selameti için, sorumluluklarınıza sahip çıkmanız gerekmektedir.

Siyasi geçmiş ve kimliğinizden yalıtılmanızı Sizden kimse istememelidir. Fakat Siz de, bulunduğunuz makamın gereklerine tam riayet eden bir duruşu lütfen gösteriniz.Bilgi ve takdirlerinize saygılarımla arz ederim.

Erkan Mumcu, Anavatan Partisi (ANAP) Genel Başkanı

RADIKAL 19-20.05.2008

Neoliberalizm ve Demokrasi

Demokratikleşme yolunda önemli adımlar atan neoliberal partilerin, o demokratik hakları sahiden kullanmak isteyen işçilere karşı rahatlıkla totaliterleşebilmesi, neoliberalizmin 'demokrasi' anlayışının sorgulanmasını zorunlu kılıyor. Neoliberalizm ne kadar demokrattır? Ya da: Neoliberalizmin savunduğu demokrasi, nasıl bir demokrasidir?

Globalleşmenin iyice belirginleştiği Soğuk Savaş sonrasının en dikkat çekici siyasi gelişmelerden biri de, devletçi sosyalist (kooperatist kapitalist) yapılanmaların ve her türlü devletçiliğin (milli ekonomilerin) 'anti-demokratik, demode' sayılması, yoğun bir eleştiriye tabi tutulması ve yeni bir 'demokrasi' talebiydi. Eski Sovyet muhaliflerinden kısmen devralınan yeni demokrasi talebi, Amerikalı yeni muhafazakarların devlete aşırı güvensizliği ve piyasaya sonsuz güveni ile daha geniş bir çerçeveye oturtulmuştu. Demokrasiyi genişletmek için devleti piyasa karşısında mutlaka küçültmek gerektiği fikrini savunan yeni söylem, neoliberal politikaların temelini oluşturan özelleştirmeleri ve piyasanın ulusdevletlerden bağımsızlaşmasını, 'liberal demokrasi' adına savundu.

18'inci yüzyıldan itibaren ortaya çıkan liberal demokrasi, feodal sosyo-ekonomik bağımlılık ilişkilerinin yerini kapitalist piyasa ilişkilerinin ve onun ürünü 'birey'in alması sonucu ortaya çıkmıştır. 17'inci yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Batı Avrupa'nın bazı merkezlerinde para kullanımının sosyal alanın tamamını kapsamasıyla birlikte doğan 'birey' formatı, kendi kazanıp kendi harcayabilen, kendi üretip kendi tüketebilen ve bu konuda artık cemaatine/aşiretine hesap vermeyen, onlardan bağımsızlaşmış şehirli vatandaş formatıydı. 'Birey'i birey yapan sosyo-ekonomik (ve psikolojik) özelliklerin başında, 'kendi kaderini kendisinin tayin ettiği' gerçeği (ve duygusu) gelmekteydi. Bireyin/vatandaşın yeni sosyo-ekonomik yapısına en uygun siyasi yönetim biçimi de, kendi kaderini ulusal sınırlar dahilinde kendisinin tayin ederek kendi kendini -kısmen de olsa- yönettiği liberal demokrasi olmuştur. Liberal demokrasi, toplumların kapitalistleşme/homojenleşme süreci içinde, ulus-devlet haline gelen tek tek bağımsız devletlerde hayat bulmuştur.

Buradan, liberal demokrasinin belirleyici özelliğine gelebiliriz.
Liberal demokrasi, ulusal sınırları ile ekonomisinin sınırları özdeş olan, politikanın ekonomiyi kontrol ettiği bağımsız ülkelerde yaşayan demokrasidir. Sözkonusu özelliklerin, 1990'lı yıllardan başlayarak bütün dünyada, ama en çok da sistemin çevre ülkelerinde neoliberalizm tarafından aşındırıldığını söyleyebiliriz. Neoliberal 'demokratikleşme'ye rağmen bu nasıl oluyor?

Neoliberalizmi liberalizmden ayıran temel özellik, milli sınırlar ötesinde işleyen global ekonominin tek tek ulus-devletlerin kontrolünden çıkmasıdır. Yani kapitalist ekonominin ulus-devletten bağımsızlaşmasıdır. Sistemin kendi içinde bir devrim sayılabilecek bu durumun doğurduğu sonuçları kısaca özetleyecek olursak:

Para/döviz ilişkileri ve piyasa, her bireye açık bir şekilde ulus-devlet ötesi bir karakter kazanmıştır. Bu nedenle, 'birey'in temel özelliklerinden olan 'bir ulus-devlete aidiyet' duygusu aşınmaktadır ve muazzam gelir uçurumları üreten global ekonomi, bu eğilimi güçlendirmektedir. Birbirinden kopmaya başlayan sosyal kesimlerin kendilerini siyasi alanda ifadesi de neoliberal 'demokrasi' söylemini esas alan dincilik ve mikromilliyetçilik gibi ekonomi ötesi kültürcü söylemler olmaktadır.

Kimliğini esasen para/iş üzerinden ve ulusdevlet aidiyeti üzerinden ifade eden modern birey, neoliberal dönemde bu iki temel faktörün de erozyona uğraması sonucu giderek marjinal bir format haline gelmektedir. Bir yanda, parası/işi olmayan ve sosyal hayatın dışında kalan kalıcı işsizleri, diğer yandan kendini ulusdevlet aidiyetinin dışında tanımlayanları üreten neoliberal sistem, liberal demokrasinin temel taşı 'birey/vatandaş' formatının altını oymaktadırlar. Ama liberal demokrasiyi, içi boş bir kurallar bütünü haline getiren neoliberalizme özgü yeniliklerin başında, demokrasinin ekonomiyi kontrol edememesi gelmektedir. Böylece demokrasi, ekonomik bakımdan yaptırım gücü olmayan bir laf kalabalığı haline gelmektedir ve politikaya olan güven kaybolmaktadır.

Seçmen davranışları tüm dünyada önemli ölçüde değişmiştir. Parti üyeliği hızla terkedilmekte, partisine sadık seçmen oranı, liberal dönemle kıyaslanamayacak ölçüde düşmektedir. Siyasetin etkisizleşmesi nedeniyle oyların istikameti hızla değişebilmektedir. Parlamentolarda tartışmaların artık tarihe karıştığı, sadece başkan ve yakın adamlarının dediğinin olduğu şekilsel demokrasiler heryerde yaygındır. Günümüzde hükümetlerin en önemli işlevlerinden biri, global ekonominin dikte ettiği politikaları halka tebliğ etmek haline gelmiştir. (Liberal demokrasi bunun tersidir)

Tarihin en para ve ekonomi odaklı sistemi olan neoliberal kapitalizmde, ekonomi konusunda söz sahibi olmayan demokrasileri liberal demokrasilerle karıştırmamak gerekiyor. Neoliberal bir demokraside ekonomiye karışması engellenmiş halk, sınırsız laf ve yürüyüş özgürlüğüne sahiptir. Hatta 'demokratik' hakları gün geçtikçe artmaktadır. Ama örneğin 'demokrasi beşiği' ülkelerde bile, global kapitalizmin neden olduğu küresel ısınma konusunda hiçbir kayda değer önleyici tedbir alınamamaktadır. Zira lafla peynir gemisi yürümediği gibi, yürümekle yollar da aşınmaz. Bundan fazlası gerekir. Kısacası: Ekonomiye karışma yeteneğine sahip işçilerin 1 Mayıs’ta sokağa çıkmalarına bile tahammülsüzlük, sistemin çevre ülkelerindeki neoliberalizme özgü 'demokrat' bir tavırdır.

RADIKAL 17.05.2008

Yerli neoliberallerin geleceği hakkında dost sohbetleri

AKP'nin kapatılması için açılan dava, Türkiye'nin geleceği hakkında çok önemli (sancılı) işaretler taşıyor. Neoliberalizmin yeni elitleri, cumhurbaşkanlığı seçimiyle başlayan süreçte insanların neden bu kadar derinden kederlenip böylesi aşırı duygusal tepkiler verdiklerini anlayamıyorlar. Bunu anlamasalar bile hissetmeleri gerekmekteydi. Sosyal barışın sürdürülüp güçlendirilmesi için bu önemliydi.

Son gelişmelerin de dayatmasıyla Türkiye'nin yeni döneme uyum sağlamak üzere kendine özgü yeni bir yola girdiği görülüyor. Bu zaten beklenmekteydi. Dönemin parametrelerine uygundu. Fakat iktidarın inanılmaz ölçülerdeki 'uzlaşmaz', ve dediğim dedikçi tavrı nedeniyle maalesef sancılı/yasaklı bir mecrada ilerleme tehlikesi içermektedir. (İhtimal çok yüksek). Dünyadaki totaliterleşmenin global anlamdaki ilk sorumlusu, bir sonraki yazımızın konusu olan 'Neoliberalizmin demokrasiyi katli'dir. Ama yerel bazda, iktidar partisi, hatalarıyla -yeni mecranın- ilk sorumlusu olmuştur. Devletler, önümüzdeki dönemde totalitarizme yatkın eğilimler göstereceklerdir. Artik iyice belirginleştiği üzere bir postdemokraside yaşıyoruz ve demokrasinin bugünkü haliyle geleceğin varoluşsal sorunlarıyla başa çıkabilme ihtimali -hele bu iktidarla- sıfıra yakındır. Geleceğin yeni kalitesine uygun kurumsal değişikliklerin uzlaşıyla yapılması için dürüst/duyarlı (ama hepsinden önce, 'stratejik düşünebilen', 'akıllı', 'ufku olan') bir tavır gerekmekteydi. Tabii bu AKP'den imkansızı istemek/beklemek gibi birşeydi (AKP o şansa gene de sahip olmuştur ve tabii doğru tavrı maalesef benimseyememiştir). AKP'nin yanlış bir tavır benimsemesinde kuşkusuz CHP'nin de önemli payı vardır. Ufuksuzluk konusunda CHP AKP'yle yarışmaktadır (ve AKP'yi birçok konuda geçmektedir!) Bütün bu gerginliklerin önüne geçilebilirdi ve yeni döneme uygun değişim, yeni bir tip refah/adalet dönemine çevirebilirdi. Bu fırsat en azından kısa vadede kaçmış görünüyor.

Ülke buna rağmen yavaş yavaş ruh sağlığını yeniden kazanıyor. Bunu, gazete manşetlerinden de anlıyoruz: Üç yıl içinde yüzde 38 artan gıda fiyatları nedeniyle yaklaşık yüz milyon insanın açlıkla karşı karşıya olduğu gibi herkesi ilgilendiren haberler, nihayet Türkiye'de yeniden ilk haber olarak veriliyor. (Milliyet vd.) Açlık sorunu o kadar tehlikeli sosyal gelişmelere yol açabilir ki, şimdiye kadarki tüm sosyal sorunları gölgede bırakabilir. Konunun geçtiğimiz günlerde IMF-Dünya Bankası toplantılarında bile hararetle tartışılmasına hiç şaşmamalı. Türkiye'nin aynı ölçüde tehlikeli bir kuraklık (ve daha acil bir 'cari açık') sorunu olmasına rağmen, ülkenin geleceğini ilgilendiren böyle tehlikeli sosyo-ekonomik konular, iktidarın “demokrasi” mücadelesinde (yani 'partisini kapattırmama' mücadelesinde) herhangi bir yer tutmuyor. (Zaten Müslüman ve eski Solcu neoliberaller için demokrasi, valeybola benzer ekonomi ötesi sosyal/medyatik enternasyonal bir laf sporudur)

Neoliberalizmi eleştirenlerin sayısı hızla artıyor, bu sevindirici bir gelişme. Ancak, neoliberalizmin yani Yeni Dünya Düzeni'nin (YDD) Türkiye'de kimler tarafından sahiplenildiğini ve neoliberalizmin siyasi destekçilerinin kimler olduğunu da açıkça göstermek gerekiyor. AKP ve kendine 'Liberaller' diyen eski Solcu (yeni sağcı) sistem taşrasının ortalama aydınları, Türkiye'deki neoliberalizmin siyasi temsilcileridir. Tıpkı Amerika'da olduğu gibi “dindar/yenimuhafazakar” (yani 'neo con') bir iktidar ve onları destekleyen eski Solcu (ABD'de 'eski Troçkist') “vahşi piyasa için demokrasi” heveslisi neopopülistlerden oluşmaktadır. Neoliberallerin pembe hayallerine göre, Kıyamet bile kopsa, “ideal” (kapitalist) demokrasiye sadık kalınmalı ve kalle kuyusuna da demokrat-demokrat gidilmelidir. Zaten Kıyamet, ancak demokratik ilkeler dahilinde, demokrasilerde çoğunluk kuralına bağlı kalarak koparsa kabul edilebilir, yoksa kabul edilemez! Norbert Trenkle'nin deyimiyle 'modern değerler fundamentalizmi', neoliberallerin en belirgin özelliklerinden biridir.

Yerli neoliberallerin akıbeti, herkesin ilgisini çekiyor. Bu konuda muhtelif senaryolar var. Ülkeler astrolojisi konusunda yetkin dostlarımızın işaret ettikleri üzere, 2008 Şubatında başlayıp 2024'te sona erecek olan yeni dönemin (onların deyimiyle: 'Pluto Oğlak burcunda' devri) Türkiye'deki yansıması, ABD ve Türkiye'deki neoliberizm temsilcilerinin benzerliği açısından 'şaşırtıcı'dır. Yeni dönemin karakteristik özelliği, 'kapitalist sistemin -geri dönüşsüz bir şekilde- değişmesi' (aşılması) olduğundan, bu benzerlik onlara çok önemli gelmiş olmalıdır. Onbeş yıllık sürecin bütününe ışık tutacak ölçüde yoğunlaştırılmış altı aylık ilk dönemde, sürecin Türkiye'ye özgü kalitesini de belli etme ihtimali yüksektir. Buradan çıkan ilk işaret, YDD'nin Türkiye'deki siyasi temsilcisi AKP'nin bu süre zarfında tamamen ortadan kalkma olasılığının kesine yakın oluşudur. Tahminler doğru çıkar da AKP altı ay içinde kapatılırsa, Türkiye'de YDD düzeninin bizzat devlet tarafından en az on-onbeş yıllık bir süreç içinde ortadan kaldırılabileceğini ve süreç içinde (devletin devamlılığı ilkesine göre) tıpkı Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişi gibi, o geçişi gerçekleştiren kesimlerin de değişimiyle kendi kendini değiştireceğini söyleyebiliriz. Ama daha önce, kendi içinde bazı hesaplaşmalara gitmesi mümkün görünmektedir. Eğer AKP yasaklanmazsa, ortadan kalkışı daha uzun ve karmaşık bir süreçte gerçekleşecek, fakat değişim konusunda halk desteği çok güçlü olabilecektir. Ve bu süreçte 'Amerikancı muhafazakarlar' hiç ummadıkları biçimde halk tarafından terkedileceklerdir. (Hatta dostlarımızın tahminlerini kendimizce yorumlayacak olursak, önderlerinin Türkiye'yi terketmek zorunda kalacakları dahi olasılık dahilindedir. Neoliberallerin Amerika'daki Bush vd. Amerikalı hemdaşlarının bu süre içinde yargılanmaları, daha yüksek bir ihtimaldir.)

Konuya “sadece” siyasi açıdan bakacak olursak, 'Türkiye'deki Pluto geçişinin, 2008'den önce de önemli sinyaller verdiğini söyleyebiliriz.' Bu sinyallerden kuşkusuz en belirgin olanı, Menderes-Demirel-Özal-Erdoğan çizgisinde ifadesini bulan 60 yıllık 'Amerikancı muhafazakarlar' devrinin, kararlı/sistemli/düzenli bir şekilde -geri dönüşü olmaksızın- sona ermekte olduğu konusunda ani bitişlere özgü bir yol izlemesidir. Totaliter (ilkmodernleşmeci) Jöntürk çizgisinin iflası ve 2007'deki ani bitişinden farklı olarak, neoliberalizmin Türkiye'deki siyasi izdüşümü AKP'nin bitişi çok daha kesin olacak gibi görünmektedir. İşin ilginç yanı, neoliberalizmin kesin yenilgisinin ardından, siyasi söylem gücüyle klasik islamcı popülizmin, pragmatizmin ve din sömürüsünün, halkı etkileyemeyeceği tahminidir. Bunun nedeni, para/kâr/faiz konusunun temel mesele/parametre olduğunun halk tarafından anlaşılması olacaktır. Halk, dünya faiz şampiyonluğu ile Müslümanlığın nasıl bağdaştırılabildiğini ve muhafazakar/“Müslüman” politikacıların nasıl olup da bu kadar paracı olabildiğinin hesabını soracaktır. Zaten önümüzdeki dönemde, siyasetin, -özünde- bir ahlak/ruh sorunu haline geldiği ve bunun ölçütünün de 'türban' değil 'para/kâr/çıkar' karşısındaki tutum olduğu, başta dindarlar olmak koşuluyla, herkes tarafından kavranacak (hatırlanacaktır).

Son 60 yılda iyice anlaşıldığı üzere, Amerikancı muhafazakar elitin özelliği, sadece PARA ELİTİ olmasıdır. Neoliberalizme özgü bu yeni “elit” türünün son biçimi, kültürsüz/zevksiz olduğundan, kendisini elitten saymama lüksüne de sahiptir ve bu tür konuları dışarıya anlatmak konusunda da eski Solcu "Liberal" aydınlardan “teorik yardım” (yani kavram karartmaca yardımı) almaktadır. (Zaten o aydınlar da olmasa, dünyanın en sığ elitlerinden olduğu dünya kamuoyunda hemen anlaşılır. Nitekim, son türban “tartışması” vesilesiyle, bu gerçeği kendileri bile anlamışlardır)

Yeni para elitinin özgür kadından ödü kopmaktadır ve sarışın mini etekli güzel kadınların söylediği aptalca sözlerden bile ürkmektedir. Özgür/özgüvenli/dişi kadınları derhal “öteki” ilan edip kendi kadınlarından ayırmakta, kendi kadınlarını da böylece onların şerrinden “korumaktadır”. Tabii kadim gerçek şudur: Bu dünyada her insan, -kadın veya erkek- kendi nefsinden/namusundan/hayatından sorumludur. Kendi namusunu başkasının bedeni/örtüsü/vs. üzerinden tarif etmek de kimsenin haddi değildir.

Yeni elitler, eski Anadolu (ve Türk) kadınlığının özgür ruhunun kendi kadınlarına bulaşmasından, hastalık derecesinde korkmaktadırlar. Göstergelerden anlaşıldığı kadarıyla, süreç içinde kendi kadınlarına da yenileceklerdir. Zira yeni dönemin ardından başlayacak uzun barış devrinde kadınlar ve onların kadınsı/dişi değerleri büyük önem taşıyacaktır. Özgür kadından bu kadar korkan elit bir çevrenin gelecekte (değil önemli bir rol oynamak), bu haliyle değişmeden varlığını sürdürebilmesi bile zordur. Engin gönüllü, ince ruhlu, özgür, nefsine hakim, özgüvenli, dişiliğinin bilincinde, iffetli ve akıllı kadınlar, güzelliğin/kültürün/estetiğin/barışın gelecekteki teminatıdır.

Demokrat olmanın dayanılmaz hafifliği ve çoğunluk sorunu

I.

Soğuk Savaş'tan sonra ciddiye alınabilecek bütün siyasi akımlar ve ülkeler kendini demokrat ilan etti. Günümüz dünyasında demokratlık, eğitimli her iyi aile çocuğunun sahip olması gereken birkaç meziyetten biri sayılıyor. Eskinin sosyalist bloğunda yaşayan neredeyse her eğitimli kişinin sosyalist olmasına benzer bir durumla karşı karşıyayız. En çok kullanılan adıyla 'Liberal Demokrasi', tıpkı sosyalist ülkelerdeki 'Halk Demokrasisi' gibi, tartışmasız en iyi yönetim biçimi sayılıyor, hemen her konuda referans alınıyor ve asla eleştiril(e)miyor. Buraya kadarı kısmen anlaşılabilir bir durum. “Alternatifsiz” sayılan ve genel sosyal/siyasal kültürünü “tekçi/homojen” bir zihniyet üzerine inşa etmiş -kapitalizm kökenli- her sistemde/düzende olabilecek bir şey. Nitekim elimizde kapı gibi bir ‘Halk Demokrasisi’ örneği var. Anlaşılması hiç mümkün olmayan şey ise, -özellikle sistemin çevre ülkelerinin şabloncu demokrat aydınları tarafından- “demokrasi”nin (?) hiçbir şekilde sorgulanmayıp tartışmasız en mükemmel! “kapitalizm ötesi sistem”, muamelesi görmesi.

‘Halk Demokrasisi’ni eleştirmek çok daha kolaydı, çünkü karşısında ‘Liberal Demokrasi’ diye adlandırılan, yaşayan bir alternatif demokrasi vardı. Günümüzde bütün dünya “Demokrasi” ile yönetildiğinden, sadece içi boş, kuru bir kutsal “Demokrasi” terimi var ortada. O “Demokrasi”ye yöneltilen en ufak bir eleştiri bile, neoliberal sistemin “Demokrat” aparatçikleri tarafından anında “anti-demokratik”likle suçlanabiliyor. Neoliberal Demokrasi’yi fanatiklik derecesinde sahiplenen ve buna “Sol/özgürlük” gibi anlamlar da yüklemeye kalkan şabloncu/statükocu ‘reel demokrat’ tavrını -Franz Schandel’in deyimiyle- ‘Demokrasicilik’ diye adlandırabiliriz. Bu grup, kapitalizmi (ve sorunlarını) ağızlarına almayıp, bozulan demokrasiyi eleştirerek ve “modern değerler” fundamentalisti bir tavırla iyi demokratlar olunabileceğini sanan, ama etkilerinin buna rağmen neden azaldığını bir türlü anlayamayan ortalama/taşra aydınlarından oluşuyor. Artık herkesin iyice anladığı üzere: Yaşanan demokrat enflasyonuna rağmen, dünya, Soğuk Savaş döneminden çok daha adaletsiz, çok daha güvensiz, çok daha derin gelir uçurumuna sahip, çok daha derin fakirliğin yaşandığı ve sistemin neden olduğu küresel ısınma üzerinden geleceği kararmak üzere olan bir yer haline gelmiştir. Ve dünyayı mahvedenlerin hepsi “sapına kadar demokrat”tır.
Dolar krizi ve ABD'de resesyon beklentilerinin ekonomistlerin uykularını kaçırdığı bir dönemde, 40 milyar Dolar cari açığa sahip bir ülkede de elbette demokrasi konuşulmasının zamanıydı ve konuşulmaktadır.

Çağdaş demokrasi, -sistem dahilinde- kendi sorunlarını artık çözemeyen çağdaş kapitalizmin siyasi ifadesidir. Tüm dünyada kapitalizm bozulurken demokrasilerin düzelmeyeceği açıktır. Yani bozulan demokrasileri eleştirmek marifet değildir. İdeal bir demokrasiyi (?) esas alarak bozulan demokrasileri eleştirenler, yakında eleştirecek çok daha fazla şey bulacaklardır ama etkileri çok daha azalacak, mizah malzemesi olacaklardır. Kapitalizmle birlikte demokrasi de önemli ölçüde değişecektir ve yerel/özgün demokrasiler artacaktır. (Hatta adları demokrasi bile olmayabilir) Ama bu yeni durum, mutlaka daha az özgürlük, daha az refah, daha az adalet anlamına gelmeyecektir. Demokrasici aparatçiklere göre bir ülkede refah –günümüz terminolojisi ve dar düşünce kalıpları dahilinde- sadece (neoliberal) demokrasi ile varolabilir. Bu nedenle, demokrasicilerin küçük dünyasında, “Demokrasi” (yani kapitalizm) olmadan ne refah, ne özgürlük, ne de adaletten söz edilebilir.

Bugünkü anlamda Demokrasi ve kapitalizm, birleşik kaplardır. Demokrasi konusu da hanidir, o eski şablonlarla konuşulamayacak kadar anlam kaymasına uğramıştır. Demokrasi kavramının içi tehlikeli bir şekilde boşalmıştır. Parti kapatma davası konusu ile iyice anlaşıldığı üzere, demokrasinin sorunlarını geleceğe doğru sağlıklı bir şekilde aşabilmek için, sistemin kendi sınırları dahilinde konuşmakla yetinmemek gerekmektedir. Yani demokrasiyi ilgilendiren konulardan bahsederken, kendimizi demokrasinin tıkanan şablonlarına/kurallarına hapsetmek yerine, demokrasinin (yani kapitalizmin) sorunlarını/zayıflıklarını da gözönünde bulunduran bir yaklaşım benimsemek çok daha sağlıklı olacaktır. (Burada, her konuda, eski Sol'un eziliyoruz/büzülüyoruz edebiyatını güncellemek değildir söz konusu olan)

Reel (neoliberal) kapitalist sistem, dünyayı yaşanmaz hale getirerek istisnasız herkesi vurmaktadır. Böyle özel bir durumda önemli olan, gereğinde popülizm ötesi çok önemli/radikal kararlar alıp uygulayarak halkın/ülkenin en az zararla yeni döneme adapte olmasını sağlayacak yaratıcı/akıllı bir yönetim ve ortak akıl kurmaktır. Bir yandan halkın/ülkenin bütün eski taahhütlerini yerine getirmeye azami çaba göstermek, kesinlikle içine kapanmamak, (Çinlilerin, Hintlilerin yaptığı gibi) yeni bir kültür havzası oluşturarak birlikte yaşamanın ve hareket etmenin bölgesel temellerini güçlendirmek, gelecek ufkunu/umudu daraltan eski (kapitalist/demokrat) şablonlara takılmamak, halkı postkapitalist yeni döneme geçişe hazırlamak ve -ayrım yapmadan- bütün halkın/insanlığın bekaasının söz konusu olduğunu asla unutmamak, çok önemlidir.

II.

'Çağdaş Demokrasi' veya Colin Crouch'un doğru tarifiyle 'Neoliberal Postdemokrasi' ('Post-Democracy' Oxford 2004), sallantıdaki kapitalist sistemin son siyasi biçimidir ve kapitalizmden hiç söz etmeden üst perdeden demokrasi havariliği yapmak, adını anmadan neoliberal kapitalizmi savunmanın en sonuncu biçimidir. Bir tür entelektüel şapka-tavşan numarasıdır. Nasıl işlediği anlaşıldıkça, seyircisi de azalmaktadır. Yeni Dünya Düzeni ve kısa Amerikan çağının kapanacağı konusunda dünyada hemen herkes hemfikirken, onun Türkiye'deki 60 yıllık izdüşümü 'Amerikancı muhafazakar iktidarlar' devrinin aynen devam edeceğine inanmak için, sahiden saf veya onlara taraf olmak gerekmektedir. Amerikancı muhafazakar çizgi (ve onun son biçimi “Amerikancı ılımlı İslam”) öyle veya böyle, birzamanların Sovyetçi sosyalizmi gibi buharlaşacaktır. Şimdi asıl konu, muhafazakarlar devrinin ardından başlayacak yeni dönemde başat rol oynayacak Yeni Siyaset'in -ki Sol yanı ağır basacaktır- nasıl şekilleneceğidir ve yeni döneme geçişin en sancısız nasıl olacağıdır. (Yasaklı mı yasaksız mı, uzlaşarak mı çatışarak mı) Demokrasideki bozulma, düşünen/hisseden herkesi endişelendirmelidir. Çünkü demokrasi, bu süreçte en azından teknik olarak, son derece önemli bir yönetim türü/tarzı olmaya devam etmektedir. Demokrasi ne yazık ki, olumlu yanlarına mutlaka sahip çıkılması gerekirken, bir taraftan da mutlaka/cidden gözden geçirilmesi gereken bir sistem haline gelmiştir.

Dünyanın her yerinde kabul gören evrensel bir demokrasi tarifi olmamasına rağmen, demokrasi, günümüz sosyal ve siyasal hayatının bütün olumlu referanslarının sahibi sayılıyor. Antik Yunanda demokrasi, köle sahiplerinin kendi aralarındaki eşitliği esas alan bir demokrasiydi. Oradan, liberal kapitalizmin (milli ekonomi) siyasi biçimi olan demokrasiye ve kooperatist devlet kapitalizminin 'Halk Demokrasisi'ne, nihayet neoliberal kapitalizmin (global ekonomi) siyasi biçimi postdemokrasiye gelindi. Bütün dünyanın “Demokrasi” ile yönetildiği günümüzde, ‘Demokrasilerde parti kapatılıp kapatılamayacağı’ gibi soruları/sorunları çözmek için yürütülen tartışmalarda, herkesin kabul edebileceği bir sonuca varmak için, demokrasi tariflerinden/normlarından birinin herkes tarafından kabul edilmesi gerekir. Tek bir demokrasi tarifinde uzlaşılamazsa -ki uzlaşılamamaktadır- ancak; 'kimin kime göre daha demokrat (ve haklı)' olduğu türünden yuvarlak sonuçlara varılabilir. Böyle sonuçlar en az iki ‘eşit ölçüde haklı'nın ortaya çıkmasıyla sonuçlanacaktır, çünkü demokrasinin evrensel bir tarifi yoktur. Yani iki tarafı da tatmin eden bir sonuç çıkmaz. (Veya kim güçlüyse onun tarifi kazanır)

Günümüz dünyasında bu tip konularda kalıcı sonuçlar alabilmenin ve ilerleyebilmenin baş koşulu, sorunlara, o 'tartışılamaz' demokrasinin kendi iç sorunlarını da gözönünde bulundurarak yaklaşmaktır artık. Ancak o zaman, demokrasinin muğlak sınırları içinde çözümsüzlük yerine, (demokrasinin sınırlarını aşan) özgürlükçü/eşitlikçi çözümlere ulaşmak kolaylaşacaktır.
Demokrasinin sorunlarını bir tek yazıya sığdırmak mümkün olmadığından (çünkü çok fazla!) gündemi en çok meşgul eden 'demokrasilerde çoğunluk sorunu'ndan söz etmekle yetineceğiz.
Tek önemli ortak paydası 'çoğunluk' kuralı olan demokrasilerde, özgürlük ve eşitlik kalitesi bile 'çoğunluk' faktöründen bağımsızdır. Roberto Bobbio'nun dikkat çektiği üzere 'çoğunluk' kuralı, karar almak için yönetime bazı teknik kolaylıklar sağlasa da mutlaka adil ve eşitlikçi olmak zorunda değildir -Bu da demokrasinin temel sorunlarından biridir. (‘An den Grenzen der Mehrheitsdemokratie’ Opladen 1984)

Örnek olarak: Eğer bir ülkede, demokratik kurallara göre, altmış yıldan beri, demokratik yelpazenin -istisnalar dışında- sadece 'muhafazakar' kesimi iktidar olmuşsa, 'diğer' kesimi (hangi nedenle olursa olsun) altmış yıldır iktidar olamamış demektir. Durum son derece demokratiktir ama adil (ve eşitlikçi) midir? Moritz Nauer'in deyimiyle, 'çoğunluk kararları, toplamı sıfır olan hesaplardır.' ('Beitrag zu einer modernen Demokratiekritik' Zürich 2007) Seçimlerde, seçime katılan iki partiden/kesimden biri kazanmışsa bu, diğerinin kaybettiği anlamına gelir. Altmış yıl boyunca seçim kaybeden bir kesim varsa, Nauer'in deyimiyle 'çoğunluk pransibi orada toplumsal sorunları/çatışmaları çözemez.' Altmış yıl boyunca aynı kesimi demokratik yollardan iktidar olmuş bir ülkede adalet duygusu sarsılır ve karşılıklı güven kaybı olur ve –bir vesileyle- kesimler birbirinden kopabilir. Gelişme, çağdaş demokrasinin kurallarına harfiyyen uygundur ama insanın eşitlik ve adalet duygusuna aykırıdır. Nauer'e göre, 'Böylesine tecavüze uğramış bir azınlık, buna çeşitli şekillerde reaksiyon gösterir.' (Örneğin o da bürokrasi üzerinden iktidarlara altmış yıl boyunca ortak olur) Hele iktidarın semtine bile uğrayamayan bir azınlık haline gelmişse, şiddet de kullanabilir. Bu yöntemlerin elbette demokrasiyle alakası yoktur ama o azınlık içinde adalet ve eşitlik duygusunun -psikolojik anlamda da olsa- sağlanabilmesi için maalesef başvurulan yöntemlerdendir. İktidardaki daimi çoğunluk demokratik yollar kullanırken, daimi azınlık da “demokrasinin kitabına uygun” (veya anti-demokratik) yollara başvurur. Kesin çözüm, azınlıkların da mutlaka iktidara ortak olmasıdır. Daha kesin çözüm ise, uzun vadede azınlık/çoğunluk ayrımını kaldırarak, kişinin kesimine/kökenine/oyuna bakmadan yeteneğine göre siyasi iktidarda yer almalasını sağlayacak bir mekanizma kurmaktır. (Osmanlı devrinde böyle bir mekanizma vardı) Bu yol, demokrasiyi, sorunlarını aşarak geleceğe taşıyacak en iyi ve güvenli yoldur.

Çoğunlukla azınlığın kamplaşması durumunda, gerginliği/sorunu çözmenin üç yolu vardır. En hızlısı birincisidir: İktidardaki daimi çoğunluğun, azınlığın bürokrasi üzerinden ademokratik temsilini kabullenmesi ve bürokrasiyi de azınlığın fikirsel kontrolünden çıkarmaya, ülkenin bu garip özgün dengesini değiştirmeye çalışmamaktır. Bu konuda kritik bir eşiğin aşılması durumunda, azınlığın buna 'çeşitli şekillerde reaksiyon' göstereceği, demokrasi-dışı yöntemlere dahi başvurabileceği, tecrübelerle sabittir. Birinci yol çözüm değildir, sadece statükonun sorunsuz sürmesini sağlar. İkincisi, iki kesimin büyük koalisyonununu kurmak dahil, karşılıklı güven tesis etmek yoludur. Azınlığın da iktidar veya iktidar ortağı olmasını sağlayacak -ülkeye özel- düzenlemelere gitmek, çoğunluğun iktidarını sınırlayan, azınlığı tatmin edici yasalar çıkartmak, adalet duygusunu geliştirip güvensizliği azaltacaktır. Böylece demokrasi dışı girişimlere giderek daha az baş vurulacaktır ve devlet/yönetim, yeni dönemin kalitesine uygun olarak uzlaşmayla değişecektir (“çoğunluk oyu” ile değil!) Üçüncü ve son yol, Cengiz Han'ın yöntemidir! Yani: Karşılıklı güven yoksa, herkes kendi “demokrasisi”nde ısrar ediyorsa ve uzlaşmamakta ısrar ediliyorsa, kesimler çatışırlar ve çatışmayı, silahı/külahı olan, bu konularda uzun bir zafer geleneğine sahip asker/sivil bürokrasi kazanır ve birliği zorla yeniden tesis eder. Tam bir falaket anlamına gelebilir, çünkü şiddet üretir. İkinci yol içselleştirilmezse de, birinci ve ikinci yollar çeşitli biçimde tekrarlanabilirler. Fakat üçüncü yol, adı üzerinde 'son' yoldur ve demokrasiyle alakası yoktur. Sonuç olarak: Zaman kapitalizmin aleyhine işlediğinden, hangi yol seçilirse seçilsin, gelişmeler, ‘Amerikancı muhafazakar’ çizginin alayhine sonuçlanacaktır.