Rahmi Koç geçtiğimiz aylardan birinde, "Son on yılda yatırımlar, taşa toprağa yapıldı" mealinde çok doğru bir söz etti. Bir ülkenin büyüklüğünü haala toprak büyüklüğü sanan İslamcı feodal iktidar zihniyetinin, evlere şenlik "yönetim" anlayışı ve akıllara seza gelecek "perspektifi" bu yazının konusu dışında olmakla birlikte Koç'un uyarısını konumuzun başlangıç noktası sayabiliriz. Öyleyse, Türkiye yatırımını nereye yapmalıydı? İşte bunun için net bir perspektif gerekiyor.
"Endüstri Devrimi" terimini ilk önce Stuart Mill "Principles of Political Economy" adlı kitabında kullanmış. Avrupa'nın göbeğinde devrimden bahsedilip Komünist Manifesto'nun elden ele gezmeye başladığı 1848 yılı. Alman gümrük derneğinin verilerine göre o yıllarda Almanya'da 1500 küsür buharla işleyen makina varmış. 18'inci yüzyılın son çeğreğinden 19'uncu yüzyıl sonuna kadar süren ve bu makinelerin kullanılmaya başladığı dönemi, ilk endüstri devriminin kapsamına alıyoruz. Ama bizi asıl ilgilendiren, "Klasik kapitalizm" dediğimiz bu dönemin ardından başlayan ikinci Endüstri devrimi bizim için özellikle önemli, çünkü Sol'un Sosyalist bir alternatif düzen kurmayı denediği (ama malesef yüzüne gözüne bulaştırdığı) ve günümüzün (İslamcılar dahil tüm entel ve entelektüel çevrelerin kullandığı) sosyolojik Sol dilin kurulduğu dönem, 1970'lere kadar süren bu dönemdir. İkinci Endüstri devrimini belirleyen özelliklerin başında, "seri üretim"in keşfi ve elektriğin üretimin her alanında kullanılması değil sadece. Bu dönem, kapitalizmin bir numaralı özelliği olan "amacını başkasının belirlediği ücretli iş" (Marx: "Fremdbestimmte abstrakte Arbeit") anlayışının adeta kudsiyet kazandığı, yeryüzünün tamamında "İş toplumu"nun kurulduğu dönemdir aynı zamanda. İki Dünya Savaşı ve bir Soğuk Savaş üretmiş olsa da, ikinci Endüstri Devrimi'nin hakim olduğu dönemi "kapitalizmin altın çağı" sayabiliriz.
Üçüncü Endüstri Devrimi, ABD'nin Vietnam yenilgisi sonrasında yaşanan para sistemindeki önemli değişikliklerle birlikte gelen otomasyon ve rasyonalleşme dönemini ifade ediyor. Elektroniğin önem kazandığı, kapitalizmin neoliberal türü ile kendine yeni bir "büyüme" alanı bulduğu (kamusal alan, yani devlet malı), bilgisayarın hayatımıza girdiği dönem. Post-Marksizmin son büyük teorisyeni Robert Kurz bu dönemde yaşanan en önemli endüstriyel devrime "Mikroelektronik devrim" diyordu. Konumuz olan ekonomiyi başlatan "Dördüncü Endüstri Devrimi"ne ise şimdilik bu adı yakıştırmakla birlikte, yakın gelecekte bunun ne kadarının endüstri, ne kadarının -hangi istikamette bir- devrim olduğu/olacağı tartışma konusu. Günümüzde yaşanan bu aşamanın oldukça karmaşık bir döneme denk geldiğini ve istikametinin de beklendiği gibi ille de yeni bir kapitalist aşamayı temsil etmeyebileceğini söyleyelim.
"Ekonomi 4.0", günümüzdeki tarifiyle, "Hayatın tüm alanlarının internet üzerinden eşgüdümünün sağlanacağı şekilde birbirine bağlanması" diye özetleyebileceğimiz bir anlayışın endüstriyel üretime hakim olma eğilimi gösterdiği aşama. Güngör Uras, 2014 sonunda yazdığı bir yazısında, "Basit anlatımıyla, daha önce tek tek makineleri yöneten bilgisayarlar, bundan sonra fabrikaları yönetecek. Buna 'Akıllı Fabrika Dönemi', 'Akıllı Üretim Dönemi' (Intelligent-Smart Factories) deniliyor" diyor, ama mesele bundan çok daha fazlası ve derini, zira aynı zamanda felsefi bir alana da giriyoruz. Daha önemlisi, kapitalizm ötesi bir alana (Post-Kapitalizm'e) doğru ilerliyor olabiliriz. Konunun ilk biçimi elbette sadece "kapitalist nitelik" açısından tartışılıyor, ama gelişme istikametine dikkat. Güngör Uras, "Bu gelişmeye Almanlar önderlik ediyor" diyor ama -keşke öyle olsa. AB, bu konuda önderlik yapmak bir yana ekonomi 4.0'a önderlik eden ABD ve Çin'le rekabet bile etmekten uzak olmaktan yakınıyor (Bkz. Die Zeit, 17 Mart 2016). Bu yazı da, Çinliler "Ekonomi 5.0'a hazırlanıyoruz" dediği için yazılıyor, zira olayı sadece 2. Endüstri devrimi perspektifinden, yani fabrika perspektifinden görmek, zaten Türkiye'nin en önemli zaafını ifade ediyor, çünkü 3. Endüstri devrimi sonrasında ekonominin ağırlık merkezini artık fabrika (Reel ekonomi/kapital) değil büro ve banka (Sanal ekonomi/kapital) oluşturuyor. Türkiye'de düşüncenin merkezini ise -en Sağ'dan en Sol'a kadar- haala 2. Endüstri Devrimi'nin fabrikatik kriterleri oluşturuyor.
Ekonomi 4.0, günümüzün global ekonomisinin bel kemiğini oluşturan "Hizmet sektörü" ile "Reel (fabrika) ekonomisi"ni birleştirerek yeni bir büyüme alanına açılmayı hedefliyor: Özel yaşam alanına. Neoliberalizmin devlet/kamu alanına açılarak (1970'lerden beri ötelenen) kategorik sistem krizinden kurtulduğunu burada çok yazdım. 4.0 ekonomi türü, taze biten özelleştirilmiş kamusal alanı tükettikten sonra özel yaşam alanına dalıyor ve bunu da tüm ürünleri "kişiye özel" hale getirierek yapıyor. İlk kez, çok geniş üretim ve hizmet alanları devasa bilgiyi/enformasyonu kullanarak yeni bir tür rasyonelleşme içine giriyorlar, aynı zamanda da birleşerek bir çok işlemin hem efektif hem hızlı hem de kişiye özel yapılmasını sağlıyorlar. Globalleşmenin en son hali. Ve bugünkü aşamada bu yeni gelişme, ABD ve Çin olmadan işlemiyor, çünkü bu işlemleri yapıp yüksek boyutlarda kullanabilen Software (ABD) ve Hardware (Çin) kimsede yok. Yeni ekonominin en önemli aktörleri arasında Google, Facebook, Twitter gibi sosyalleşme platformlarının da yer aldığını bilmem gerek var mı -yani olay fabrikaların falan çok ötesinde bir yerde.
Konunun bam teli, fabrikaları daha verimli çalıştırmak değil, çünkü fabrikalrın ürettiği şeyleri satın alabilecek insan sayısı azalıyor (zira para birkaç kişinin elinde toplanıyor ve işsizlik arttıkça "kişiye özel" pahalı ürünler satın alınamıyor), ama Afrika'nın en ücra yerlerinde bile yapılan araştırmalar, insanların açlık çektiği bölgelerde bile cep telefonlarının olduğunu hatta akıllı telefonları olduğunu gösterdi. Sosyalleşmeye, karın doyurmak kadar -hatta daha fazla önem verildiği görülüyor. Bu ilginin metaya dönüştürülmasini ise Facebook ve Google başarıyor. Nitekim ilk "Sürücüsüz otomobil" denemesini de Google (ve Apple) yaparak, ulaşımın "internet gibi" herkesin kullanabileceği bir alan haline getirme fikrini ortaya attı. Konu henüz "herkese bi araba" aşamasında değil, asla da olmayacak, ama yeni bir zihniyetin global dünyada giderek yayıldığı görülüyor, o da yeni zamanların nimetlerinden yararlanmak için ille de para harcamanın gerekmeyeceği, herkesin ille de çalışmak zorunda kalmayacağı bir anlayış -ki Post-Kapitalist çağın şimdilik ana fikri olmaya adaydır, çünkü bu dünyada herkesin çalışması ne mümkündür ne de gereklidir.
ABD ve Çin, Endüstri/Ekonomi 4.0'ın geliştirilmesi için devasa boyutlarda yatırım yapabiliyorlar ve bu konulardaki -bilişim merkezli- teknikleri var güçleriyle destekliyorlar. Rekabette geri kalan AB ve diğer gelişmiş bölgelerin dezavantajlarının başında, devasa miktarlarda bilgiyi aynı anda işleyememek geliyor ve tabi bunun için kullanılacak araçları, dili ve ağları oluşturmak hiç kolay değil. Türkiye'deki endüstrinin Avrupa'da bu konuda oluşturulan ağlara eklemlenmesi ise doğal bir sonuç. TÜSİAD'ın bu konuda kapsamlı bir rapor hazırladığını, mesela Makine İhracatçıları Birliği'nin yeni çağı yakalamanın zorunluluğunu kavradığını, bu konuda açıklamalar yaptığını biliyoruz, ama burada önemli bir eksik var (ve aynı eksik, Avrupa için de geçerli), o da hedef. Çin, "2025" adını verdiği hedefiyle, doğrudan başa oynuyor ve Hardware konusunda ABD'den üstün, ama İngilizce konuşan dünyada Software ve sosyalleşme platformlarında bir numara olması pek mümkün görünmüyor, tabii o da derinden gidiyor. James Bond'ların çoktan emekli olduğu dünyada ajanlıktan sabotaja kadar tüm "gizli devlet faaliyetleri"nin dijitalleştiğini Ergenekon ve Balyoz davalarından, Fuat Avni'den biliyoruz. Bu konuda en büyük güç Çin ve ABD Başkanının nefesini bile dinleme kapasitesine sahip. Snowden itiraflarından, devletlerin özel hayatları ne ölçülerde dinleyebildiğini öğrenmiştik, konu ondan daha büyük boyutlarda, çünkü sadece var olan bilgilerin değerlendirilmesiyle yetinmiyor, varolabilecek bilgilerle geleceğe doğru sizin ne yapıp yapmayacağınızı da bilebiliyor. Bunun adına "Siyasi güç" dendiğini bilmem söylemeye gerek var mı?! ABD'nin bile "dinleniyoruz" diye yakındığı (ama Çin'in "nedense" hiç yakınmadığı) bir dünyada yaşıyoruz ve mesele sadece fabrika falan değil. Bunu bilen AB, ABD'nin ve Çin'in üstünlüğüne karşı atağa geçmiş durumda, Merkel "Dijitalleşme"ye özel önem veriyor ve konuya abanıyor. Türkiye bu konuya sadece Avrupa ağlarına yedek parça üretmek noktasında ve ne konunun önemini yeterince anlıyor, ne de Hükümetin bu konuda bir perspektifi/hedefi var. Peki hedef ne olmalı?
Konu hakkında net hedefi olan tek ülke Çin (zaten bu nedenle "Ekonomi/Endüstri 5.0"dan bahsedebiliyor). Kendine yüz yıllık falan değil bin yıllık hedefler koyan ve Batılılar gibi "Sömürgecilik/Emperyalizm devri" yaşamamış Çin'in 15'inci Yüzyıldan beri net bir "Etki alanı" politikası var. Günümüzün anlayışlarına uyan bu eski zihniyet, uzun vadede Çin'e psikolojik bir üstünlük sağlıyor.
Türkiye, Ne Çin'le ne ABD ile ne de AB ile kıyaslanabilir, hatta Hindistan'la ve Brezilya ile de karşılaştırılamaz, ama bir türlü dönmek istemediği özüne dönerek, yeni dünyadaki yerini alabilir ve bu öz, Türkiye'nin Dünya kurulalıberi çok kültürlü çok yönlü bir yer olmasıdır. Türkiye, Dünya kültür endüstrisini ülkeye çekecek özel önlemler ve tabii sahici/güvenli bir demokrasiyle işe başlayabilir. Kültür konusunu küçümseyen ahmaklar için küçük bir dip not: "Ekonomi 5.0", tam da bu zaten, yoksa onca tablet ve gelişmiş bilgisayarla, smartphone ile ne yapılacak sanıyorsunuz? Sadece iletişim değil elbette. Türkiye, bulunduğu yer itibariyle bir çok kültürün kavşağı. "Tayyip"le uğraşmaktan düşünmeye bile vakit bulamayan Türkler, kültürün yeni boyutlarına tam Fransız, o halde Fransızlar ve Çinliler gelip kültür üretiminin önderliğini üslenecek. Türkiye tıpkı II. Dünya Savaşı sırasında Alman entelektüellerden yararlandığı gibi şimdi de bu konularda yabancılardan yararlanacak, onlara ortam ve alan açacak! Bunun dışında Türkiye'nin endüstrileşme konusunda diğer büyük ülkelerle rekabet edebilmesi mümkün değil, ama bu alanların ihmal edilmesi gerektiği anlamına da gelmiyor. Türkiye, tıp alanında da çok önemli işler başarabilir, bu konuda birçok ülkeden daha iyi konumda. Sağlık konusu, geleceğin en önemli alanlarından gösteriliyor.
Bütün bunların toplamı: Türkiye'nin yaşamaya değer, temiz doğaya sahip, güvenli, kültürel özgürlükler başta olmak üzere özgürlükleri garanti eden bir ülke olması gerekiyor. Bu şartların çoğulcu bir demokrasi ile sağlanıp sağlanamayacağı henüz net değil, çünkü demokratik olmayan bir Çin örneği önümüzde duruyor ve bu ülke şimdi (ve gelecekte) ABD'den çok daha önemli olacak (buna rağmen Türkiye'de Çin hakkında iki laf edecek adam bulmak bile zor, hatta yok gibi birşey).
Tüm alanların birleştiği ve Türk endüstrisinin eşyanın tabiatına uygun olarak Avrupa'daki ağlara eklemlendiği atmosferde, siyasi olarak topu atıp tamamen iflas etmiş İslamcı ideolojinin islamcı iktidarının Twitter'i falan yavaşlatarak "güçlü devlet" olunamadığını, Kayseri'nin dindar esnafı bile anlamaya başladı. İslamcılığı iktidardan düşürmeyi Türkler başaramazsa ABD ve Rusya ittifakı (başta olmak üzere Dünya kamuoyu) başaracak. Bunu daha önce çok söyledik, çünkü buranın nefret kusan kindar islamcıları, dünya barışını ve dünyanın geleceğini tehdit eder konumdalar ve Dünyanın buna izin vermeyeceği kesin.
Şimdi asıl konu, İslamcılık kanserinden kurtuluş sürecinde sıkı bir kemoterapi uygulanırken, diğer taraftan da geleceğe yönelik -hedefli- adımların ivedilikle atılacağı aşamada net bir perspektife sahip olmak.
Ekonomi 4.0'ın öznesi konumundaki bilişim alanının daha da önem kazanacağı yakın gelecekte, bilgisayar dediğimiz nesnenin nasıl bir evrim geçireceği de şimdiden malumumuz. Herşeyin digitalleşeceği aşamada yeni bir Software türü gelişme aşamasında. Bu yeni işlemciler, aynen beynin işlemesini örnek alan bir yöntem izliyor ve meleke geliştirebiliyor. Bir işi yapa yapa o konuda insan nasıl ustalaşıyorsa, bu işlemciler de ustalaşıyorlar, o konu hakkındaki ek bağlantıları kendileri üretiyorlar ve şimdiye kadar bildiğimiz bilgisayar sistemlerinden oldukça farklı işliyorlar. Aynı anda farklı işlemleri Go bilir misiniz?
Ekşi Sözlük'de bile "Şibumi okuyup Go'ya başlamak" diye bir başlık var. Ben de Trevanian'ın 1979'da yayımlanıp 1980'lerde okuduğum "Shibumi" romanını okuyup Go öğrenenlerdenim. Satrançtan çok daha fazla ihtimali içeren ve intuisyona da izin veren Go oyunu, sofistike bir oyundur ve günümüzdeki Avrupa Go şampiyonu Çin asıllı Fransız Fan Hui, Google'ın geliştirdiği AlphaGo'ya 5-0 yenildi. Satranç ustalarını yenen ilk satranç programı 1996'da (Deep Blue) yapılmıştı, şimdi Go ustasını yenen bilişim sistemin özelliği, sadece beyin gibi işleyerek kendini geliştirmesi ve öğrenmesi değil, insanlar gibi içgüdü geliştirebilmesi, sonuca varmak için orijinal düşünme yöntemleri bulması ve çok büyük miktarda bilgiyi çok kısa sürede tarayarak farkına varılamayan belli yapıları algılaması. Mesela bu sayede tıpta çok önemli adımların atılacağı kesin. AlphaGo, devasa bilgi ve enformasyonu değerlendirerek geleceğe doğru çok çarpıcı tesbitler ve öngörülerde de bulunabiliyor. Ekonomi 5.0'ın, makinelerin birbirlerini programlamaya başladığı bir aşamayla ilgili olduğu ve teknolojinin görünür olmaktan çıkıp küçülüp entegre olarak günlük hayatta pek görünmeyeceği, çalışma/iş ötesi bir yerden her insana hizmet eder hale getirileceği aşamayı ifade ediyor olabilir.
Ekonomi 4.0'ın gelişeceği aşamada neoliberalizm dönemi gibi büyük eşitsizliklerin ortaya çıkabileceği konusu önemli bir tehdit oluşturuyor, bu yüzden "Big data" denen devasa bilgi/enformasyon miktarlarıyla işlem yapabilen yeni sistemler, bu devasa bilgilere sahip olabilen veya onlara erişebilenlerin yeni tür bir güç/iktidar sahibi olmalarının önünü açıyor. Bu ülkeler şimdilik ABD ve Çin gibi görünüyor, ama Apple, Alibaba (Çin), Facebook, Twitter ve tabi en başta Google'ı unutmayalım. Yeni bir çağın kuruluş aşamasındayız ve bu yeni çağda sade para hiç bir şey ifade etmiyor -hatta paranın nasıl bir değişim yaşayabileceğini de anlatabiliriz. (Ama başka bir yazıda)
Konulardan konu beğenememek ve bir "yokoluş" meselesi
Türkiye'deki konu kısırlığını anlamak için başka ülkelerin gazetelerine bakmanız yeterli. Bulgaristan'ın, Yunanistan'ın, Çekya'nın, hatta Sırbistan'ın basınındaki konu zenginliği bile daha büyük. Türkiye'de dergi okurunun da gerçekten de çok küçük bir kesim olduğu düşünülecek olursa, bu ülkede İslamcılık gibi bir geriliğin nasıl bu kadar tutabildiğini anlamaya başlıyorsunuz, çünkü tek konu, İktidar ve onun dipsiz abuklukları. Bazen bunlara sürekli reaksiyon göstermek zorunluluğunun bile bu ülkenin basiretlerini bağlayan önemli faktörlerden sayılması gerektiğini yüksek sesle söylemek gerekiyor.
Çok önemli bir çağda yaşıyoruz...
Bunun öneminden bahsediyoruz ama herkes anlamak istediği kadarını anlıyor. Dünyayı siyasetten ibaret sayan kasaba tipi politika eşrafı ve onların "yazar" sayılan laf cambazı türününe itiraz edenler var elbette -hiç de az değiller. Bunlar arasında, adam gibi hakaniyetli bir politika ve demokrasi için ömrünü yiyenler çok. Sonuçta demokrasi kurulacak, herkes muradına erecek... Öyle mi? Yoksa çok daha başka şeyler mi konuşulmalı? Bazılarına göre -ki bunların arasında ben de bulunuyorum- kültürün, sanatın, hatta bazı yeni teknik gelişmelerin, doğaya daha uyumlu bir yaşamın öneminden sözedenler var. Türkiye'de bir çeşit lüks sayılan bu düşünce tipi, "halkımız ezilirken biz nasıl caz dinleriz" gibi bir tür Sol "zühdî cinsi" tarafından da daima küçümsenmiştir, çünkü Osmanlıcı avanakların "Dünya Devleti" olmak isteyip bunun sadece babalanmakla yapabileceklerini sanıp alemin palyaçosu haline gelmeleri konusuyla, kuru demagoji ve kuru Leninist terminoloji kullanarak halkları kazanacağını düşünenlerin "halk için sanat"ı akrabadır. Tabii, politikayı kutsayan anlayışların akrabalığı konusundan çok daha önemli bir durumdan bahsediyoruz, kültürden falan da öte bir mesele söz konusu: İnsanlığın Yeryüzündeki varlığı...
Kapitalist sistemin çökme alametleri göstermesi ve Dünyanın zıvanadan çıkması, kapımızın önündeki savaşa girmek-girmemek, bütün bunlar kısa vadeli konular ve elbette Türkiye'yi öyle veya böyle önemli ölçüde değiştirecek olaylar, ama şu malum kalıplardan tamamen sıyrılıp olaya biraz -sadece- 'İnsan Olmak' açısından bakalım. Bakmak zorundayız...
Kapitalizme son onbeş yıldır karşı olmamın asıl nedeni, daha önceki hayatımda Solcu olmam değil sadece. Arada bir otomatik ilişki yok. Daha öncesi klasik bir Sol ilişkisiydi, şimdi kapitalizme karşı olmamın nedeni, -insanların kurduğu- bu "maddeci/maddiyatçı" sistemin insanlığın Yeryüzündeki varlığını tehdit etmesi. Bu nedenle kapitalizme karşı olmak için ille de Solcu olmak gerekmiyor, yeterince duyarlı ve gelecek konusunda samimiyseniz, kapitalizme karşı oluyorsunuz zaten, bu insanın kendine ve dünyaya karşı dürüstlüğüyle ilgili bir durum.
İnsanlığın varlığının tehdit altında olması ne demek? "Tıpkı dinazorlar gibi yokolabilir" demek. Bazıları, "bizden sonra tufan" da diyebilir tabii -cık, öyle değil.
Şu anda büyük bir yokoluşun tam ortasında yaşanıyor ve bu ülkede insanlar "Tayyip'e bakmak"tan, sanat-kültür-doğa bir yana, insanlığın nasıl yokoluşun eşiğinde yaşadığını görmüyor, üstelik bunu konu edinen kimse de yok, oldumu da "lüks" sayılıyor. Konudan az buçuk haberdar olanlar da "Saldım çayıra Mevlam kayıra" anlayışına sahip, ama Mevlam dinazorları kayırmamıştı insanları neden kayırsın ki, onlarla akraba falan mı? Bu konularda amca-dayı ilişkilerinin sökmediğini, onca duanın da havada kalacağını ve "Tanrı'dan yardım" gelmeyeceğini herkes bilmek zorunda. Mucizeler olabilir elbette, ama o mucizeler şimdilik "negatif" mucizeler şeklinde, insanların aleyhine işliyor...
Bu yazının ana fikrini peşinen yazmak gerekirse, şöyle bir cümle kurabiliriz: Birbirinizi yemekten derhal vazgeçin ve basit, tüketici olmayan bir yaşam tarzı benimseyip bağımsız enerji kaynaklarına yönelin ve "herşeye" hazırlanın. Bunun için ille de "iktidara gelmek" şartını arayanların nasıl büyük bir yanılgı içinde debelendiklerini söylemeye gerek yok. Müzmin muhalefetin hali-vakti yerinde. En "zengin" Türkler de iktidar taraftarı değil, muhalifler...
Mucizeler şimdilik nasıl oluyor da insanlığın aleyhine işliyor?
Bir örnek verelim:
En son ne zaman gece kurbağa vraklamasından uyuyamadınız?
Eskiden kurbağa sesi diye bir olgu vardı. Evet şehirler daha iptidaiydi, ama şimdi dağda kırda bayırda da, bataklıklarda da vraklama duyulmuyor. Bu elbette kimsenin umurunda değil, hatta uykusu tatlı olanlar için iyi bir şey bile sayılabilir. Ama yeryüzünde tam da bu günlerde Amfibilerin (yani tüm kurbağa ve akrabası hayvan türlerinin) hızla soyunun tükendiğini biliyor muydunuz? Konu 1980'li yılların başında farkedilmiş. Tropikal bölgelerde yaşayan kurbağa türleri kitle halinde ölmeye başlamış. Kurbağaların soyunun tükenmesi tehlikesi, soyu tükenmekte olan birçok başka hayvana kıyasla 45.000 kat daha fazla. "E ne var bunda?" Diyecek olursak, şu var: Amfibiler yeryüzünde yaklaşık 300 milyon yıldır yaşıyorlar, yani dinazorların ortaya çıkmasından çok daha önceki zamanlardan beri. Buraya Arıların kovanlarından çıkıp nasıl kaybolduklarından, Einstein'ın "Arıların ölümünden sonra sıra insanlara gelecek" sözünden ve soyu son 30 yıldır tükenmekten olan sayısız hayvandan bahsetmeyeceğim. Yeryüzündeki hayatın 500 milyon yıllık tarihinde, bugünkü gibi -tek insan neslin yaşam süresi içinde- bu kadar kısacık bir zaman diliminde bu şekilde geniş bir soy tükenmesi örneği sadece 5 kere yaşanmış. Ve altıncısının nedeni insanın kurduğu kapitalist düzen.
Yapılan araştırmalara göre kurbağaları bir görünmez mantar cinsi öldürüyor. Mantarın varlığı tesbit edildikten sonra, bir yerden ortaya çıkmayıp dünyanın dört bir yanında her yere yayıldığı anlaşılmış. Bu mantarın, "Kurbağa bacağı" yemeği ile alakasını anladıklarında, inip kalkan sayısız kargo uçağının Dünyanın her yerine bu mantarı nasıl yaydığını da anlamışlar ama iş işten geçmiş. Mantarı çamaşır suyuyla silince ölüyor, yani kurbağalara eski yaşam ortamlarını verebilmek için Amazon ormanlarından başlayarak tüm Dünyanın çamaşır suyuyla silip temizlenmesi gerekiyor! "İyi" ihale konusu! bu "iş" için de olsa olsa odunist İslamcı "işadamları" ihaleye girer her halde...
Sıra insana ne zaman gelir? Umulandan daha çabuk...
Durum bu kadar vahim...
Sorun kapitalizm falan olmaktan da çıkmış durumda. Artık sorun, bizzat insanlığın kurduğu, doğaya uyumsuz "uygarlık" türleri -hepsi...
Herşeyin bir elli yıl daha böyle süreceğini sanmıyorum. Çocuklarınıza şimdiden iyi bakın. Onların çok büyük bir çoğunluğu, 60 yaşını asla göremeyebilir...
Fotoraf: Marion Beckhäuser
Çok önemli bir çağda yaşıyoruz...
Bunun öneminden bahsediyoruz ama herkes anlamak istediği kadarını anlıyor. Dünyayı siyasetten ibaret sayan kasaba tipi politika eşrafı ve onların "yazar" sayılan laf cambazı türününe itiraz edenler var elbette -hiç de az değiller. Bunlar arasında, adam gibi hakaniyetli bir politika ve demokrasi için ömrünü yiyenler çok. Sonuçta demokrasi kurulacak, herkes muradına erecek... Öyle mi? Yoksa çok daha başka şeyler mi konuşulmalı? Bazılarına göre -ki bunların arasında ben de bulunuyorum- kültürün, sanatın, hatta bazı yeni teknik gelişmelerin, doğaya daha uyumlu bir yaşamın öneminden sözedenler var. Türkiye'de bir çeşit lüks sayılan bu düşünce tipi, "halkımız ezilirken biz nasıl caz dinleriz" gibi bir tür Sol "zühdî cinsi" tarafından da daima küçümsenmiştir, çünkü Osmanlıcı avanakların "Dünya Devleti" olmak isteyip bunun sadece babalanmakla yapabileceklerini sanıp alemin palyaçosu haline gelmeleri konusuyla, kuru demagoji ve kuru Leninist terminoloji kullanarak halkları kazanacağını düşünenlerin "halk için sanat"ı akrabadır. Tabii, politikayı kutsayan anlayışların akrabalığı konusundan çok daha önemli bir durumdan bahsediyoruz, kültürden falan da öte bir mesele söz konusu: İnsanlığın Yeryüzündeki varlığı...
Kapitalist sistemin çökme alametleri göstermesi ve Dünyanın zıvanadan çıkması, kapımızın önündeki savaşa girmek-girmemek, bütün bunlar kısa vadeli konular ve elbette Türkiye'yi öyle veya böyle önemli ölçüde değiştirecek olaylar, ama şu malum kalıplardan tamamen sıyrılıp olaya biraz -sadece- 'İnsan Olmak' açısından bakalım. Bakmak zorundayız...
Kapitalizme son onbeş yıldır karşı olmamın asıl nedeni, daha önceki hayatımda Solcu olmam değil sadece. Arada bir otomatik ilişki yok. Daha öncesi klasik bir Sol ilişkisiydi, şimdi kapitalizme karşı olmamın nedeni, -insanların kurduğu- bu "maddeci/maddiyatçı" sistemin insanlığın Yeryüzündeki varlığını tehdit etmesi. Bu nedenle kapitalizme karşı olmak için ille de Solcu olmak gerekmiyor, yeterince duyarlı ve gelecek konusunda samimiyseniz, kapitalizme karşı oluyorsunuz zaten, bu insanın kendine ve dünyaya karşı dürüstlüğüyle ilgili bir durum.
İnsanlığın varlığının tehdit altında olması ne demek? "Tıpkı dinazorlar gibi yokolabilir" demek. Bazıları, "bizden sonra tufan" da diyebilir tabii -cık, öyle değil.
Şu anda büyük bir yokoluşun tam ortasında yaşanıyor ve bu ülkede insanlar "Tayyip'e bakmak"tan, sanat-kültür-doğa bir yana, insanlığın nasıl yokoluşun eşiğinde yaşadığını görmüyor, üstelik bunu konu edinen kimse de yok, oldumu da "lüks" sayılıyor. Konudan az buçuk haberdar olanlar da "Saldım çayıra Mevlam kayıra" anlayışına sahip, ama Mevlam dinazorları kayırmamıştı insanları neden kayırsın ki, onlarla akraba falan mı? Bu konularda amca-dayı ilişkilerinin sökmediğini, onca duanın da havada kalacağını ve "Tanrı'dan yardım" gelmeyeceğini herkes bilmek zorunda. Mucizeler olabilir elbette, ama o mucizeler şimdilik "negatif" mucizeler şeklinde, insanların aleyhine işliyor...
Bu yazının ana fikrini peşinen yazmak gerekirse, şöyle bir cümle kurabiliriz: Birbirinizi yemekten derhal vazgeçin ve basit, tüketici olmayan bir yaşam tarzı benimseyip bağımsız enerji kaynaklarına yönelin ve "herşeye" hazırlanın. Bunun için ille de "iktidara gelmek" şartını arayanların nasıl büyük bir yanılgı içinde debelendiklerini söylemeye gerek yok. Müzmin muhalefetin hali-vakti yerinde. En "zengin" Türkler de iktidar taraftarı değil, muhalifler...
Mucizeler şimdilik nasıl oluyor da insanlığın aleyhine işliyor?
Bir örnek verelim:
En son ne zaman gece kurbağa vraklamasından uyuyamadınız?
Eskiden kurbağa sesi diye bir olgu vardı. Evet şehirler daha iptidaiydi, ama şimdi dağda kırda bayırda da, bataklıklarda da vraklama duyulmuyor. Bu elbette kimsenin umurunda değil, hatta uykusu tatlı olanlar için iyi bir şey bile sayılabilir. Ama yeryüzünde tam da bu günlerde Amfibilerin (yani tüm kurbağa ve akrabası hayvan türlerinin) hızla soyunun tükendiğini biliyor muydunuz? Konu 1980'li yılların başında farkedilmiş. Tropikal bölgelerde yaşayan kurbağa türleri kitle halinde ölmeye başlamış. Kurbağaların soyunun tükenmesi tehlikesi, soyu tükenmekte olan birçok başka hayvana kıyasla 45.000 kat daha fazla. "E ne var bunda?" Diyecek olursak, şu var: Amfibiler yeryüzünde yaklaşık 300 milyon yıldır yaşıyorlar, yani dinazorların ortaya çıkmasından çok daha önceki zamanlardan beri. Buraya Arıların kovanlarından çıkıp nasıl kaybolduklarından, Einstein'ın "Arıların ölümünden sonra sıra insanlara gelecek" sözünden ve soyu son 30 yıldır tükenmekten olan sayısız hayvandan bahsetmeyeceğim. Yeryüzündeki hayatın 500 milyon yıllık tarihinde, bugünkü gibi -tek insan neslin yaşam süresi içinde- bu kadar kısacık bir zaman diliminde bu şekilde geniş bir soy tükenmesi örneği sadece 5 kere yaşanmış. Ve altıncısının nedeni insanın kurduğu kapitalist düzen.
Yapılan araştırmalara göre kurbağaları bir görünmez mantar cinsi öldürüyor. Mantarın varlığı tesbit edildikten sonra, bir yerden ortaya çıkmayıp dünyanın dört bir yanında her yere yayıldığı anlaşılmış. Bu mantarın, "Kurbağa bacağı" yemeği ile alakasını anladıklarında, inip kalkan sayısız kargo uçağının Dünyanın her yerine bu mantarı nasıl yaydığını da anlamışlar ama iş işten geçmiş. Mantarı çamaşır suyuyla silince ölüyor, yani kurbağalara eski yaşam ortamlarını verebilmek için Amazon ormanlarından başlayarak tüm Dünyanın çamaşır suyuyla silip temizlenmesi gerekiyor! "İyi" ihale konusu! bu "iş" için de olsa olsa odunist İslamcı "işadamları" ihaleye girer her halde...
Sıra insana ne zaman gelir? Umulandan daha çabuk...
Durum bu kadar vahim...
Sorun kapitalizm falan olmaktan da çıkmış durumda. Artık sorun, bizzat insanlığın kurduğu, doğaya uyumsuz "uygarlık" türleri -hepsi...
Herşeyin bir elli yıl daha böyle süreceğini sanmıyorum. Çocuklarınıza şimdiden iyi bakın. Onların çok büyük bir çoğunluğu, 60 yaşını asla göremeyebilir...
Fotoraf: Marion Beckhäuser
Dürüstlüğün "gülünçlüğü" ve iki 'Gerçek' arasında mental Dünya Savaşı
Hani "Onca yolsuzluk soruşturmasına rağmen (bir kısım) halk İslamcıları neden seçiyor?" diye beylik bir soru var ya... İşte o soru aklıma geldi benim de. Adamla aramda selam-sabah olduğundan, "ortalık da çok karışık" gibi saçma bir laf yumurtladım ama benim cümlem, iletişimin ve ortak dilin olmadığı yerde karşındakine kibarlık adına söylenen "Veri gut" gibi bir dolgu malzemesiydi sadece. Bakkal benim lafıma usulen kafa sallamakla yetindi...
Bu diyalogsuzluk ve CHP'nin -sadece İslamcının gözünde düştüğü- "komik" durum, aslında iki farklı dilin konuşulmasından ve CHP'nin bunun pek farkında olmamasından kaynaklanıyor. Bu durumun ardında yatan asıl sorunun niteliğine en çok yaklaşan politikacı Sergey Lavrov oldu bence. Rus Dışişleri Bakanı, "Türkiye yönetiminin gerçek Dünyayla bağlantısı koptu" derken, sadece Ortadoğu ve Dünya siyasetinin gerçeklerinden kopuştan bahsetmiyordu, "gerçeklerden" bahsediyordu. Ne dediğini bildiğini sanıyorum, çünkü sözleri, çağımızdaki asıl sorunun kökenini, neden savaşıldığını bir tek cümlede özetliyor. Konuyu çok daha uzun bir cümleyle açayım:
"Gerçeği kendi yasalarına göre değil de, "Din Alimleri"nin/ruhbanın Kur'an'dan yaptıkları alıntıları eğip bükülerek kurguladığı sözel haliyle ele alıp, kendi iktidar gücü/imtiyazına hizmet eden kullanışlı bir hale getirmek edimi ve kendi dışında hiç bir kudsiyet tanımayan benmerkezci, sözel aklının zıvanadan çıkmış aşırı biçimi" ve onun Gerçeğe karşı savaşı.
Mental bir savaş...
Benmerkezci laf bazlı dandik gerçek, sahici Gerçek'e meydan okuyabiliyor, çünkü sahici Gerçeğin de bazı sorunları var ve o da değişip/dönüşüyor...
Bu blogda yıllar önce, İnsanoğlunun "sözel aklı" ile "görsel aklı" arasındaki dengenin nasıl bozulduğunu yazmıştım. İslamcılık, sözel aklın ağır bastığı bu bozulmanın tarihteki en uç biçimini oluşturuyor. Herkesin birşeyler yazdığı ve SMS'den Twitter'a, oradan Facebook'a uzanan yeni yazı çılgınlığı devrinde ortaya çıkan, "şeytanlığın en hasını bile kutsal kitaba uydurarak 'yorumlamayı' kendine hak saymak" anlayışı, Moğolların bile yapmadığı türden vahşet örneklerine kudsiyet yakıştıran bir kopuşla sonlandı. "Sonlandı" diyorum, çünkü bundan öte köy yok. İnsanlık, "sözel akıl"la hesaplaşmak zorunda kaldı, şimdilik savaşıp onu imha etmeye kararlı da görünüyor, ama gerçeklik yitimi nasıl birşeydir ve nasıl ortaya çıkıp bu noktaya nasıl gelmiştir gibi soruların ardında kadayıflı Erbakan tipi dandik ideoloji karikatürleri yok sadece. Yeni ve bozuk bir şey var ve ne olduğu henüz iyi anlaşılmadığından, herkes şaşırıp duruyor.
Gerçekler sadece insanların sözleriyle ve Kabataş yalanı gibi 40 kişinin o yalanı tasdik etmesiyle mi oluşur, yoksa başka bileşenleri de var mıdır? (Blogda bu konuda, yani "Yalan prensibi" hakkında da yazılar var). Ama bir İslamcının gözünde, şan/şeref/vicdan gibi -gerçeğin oluşmasıyla ilgili- değerler, sadece birer "sözcük"tür. Onları kullanmanın tek kıstası, "Allah'ın Hükümranlığı"na "hizmet" edip etmediği (yani O'nun düzeninini kuracağını "söyleyen" kişinin siyasi iktidarına hizmet edip etmediği) kıstasından ibarettir. Bunun anlamı; akla gelen tüm değerlerin hiç bir vicdani sorgudan sualden geçirilmeden sözel malzeme olarak kullanılabilirliğidir. IŞİD'de son formatını bulmuş "absürd sözel aklın gücü", değerleri vicdani bir kontrole tabi tutmamasından ve kendini diğerleri gibi belli değerlerle sınırlandırmamasından gelmektedir. Kılıçdaroğlu'nun -her insan gibi kendini bağlı hissettiği- değerlere atıf yaparak, o değerlere uyulmasını istemesi, artık "Müslüman bakkallar"ı bile güldürebiliyorsa, bozuk sözel aklın tahribatı, umulandan daha büyük demektir. Çünkü, her değeri, "değerlere haala inanmaya devam edenlere karşı -siyasi güç için- kullanılabilecek laf malzemesi" seviyesinde gören insanlara karşı, değerlerden bahsetmek, onlar için sadece gülünçtür. Kendi maddi/reel/siyasi gücünden ve para/pul/mal/mülk/makamdan başka kutsalı olmayanların anlayacağı tek şey, kudsadığı maddi değerlerine yönelen -rasyonel/reel- tehdittir. Kudsiyeti bir kitabın içine hapsedip, onu da kendi monopolüne alarak, yaptıklarına haklılık kazandırmak için kullanan ve "değer"den sadece maddiyatçılığı/maddeciliği anlayanları, onların dilindeki kudsiyet söylemine bakarak, sahici değerlere vurgu yoluyla zorlayamazsınız. Tarihin bu en maddiyatçı/maddeci kesimini, taptığı maddiyatını ve reel siyasi gücünü ortadan kaldırarak yenebilirsiniz. Kısacası, CHP'nin lafla ulaşabileceği sonuçlar artık son derece kısıtlıdır ve laf alanında İslamcılarla boy ölçüşemez. İslamcıları ancak, İnsanoğlunun ahlakını da belirleyen kanunlara/kurallara uymaya zorlayıp uymayanı reel/maddi cezalandırarak yenebilirsiniz. Onu utandıramazsınız. Bu anlamda, İslamcıların hakimiyetindeki alanda -tartışma/ikna kültürüne dayanan- demokrasi yaşayamaz. Yani İslamcılıkla herhangi bir uzlaşma, birlikte yaşama söz konusu olamaz. İslamcının temsil ettiği "absürd sözel akıl", sosyalizmi bile ancak Kur'an'a uyduğu takdirde kabul edebilen bir tarza sahiptir ve bu anlamda, İnsanlığın aşmakta olduğu mental bir bozukluktur. İslamcılığın aşılmak zorunluluğu da şuradan gelmektedir: Gerçek değildir -yya da oldukça düşük kalitedeki bir gerçeği temsil etmektedir...
(Buradan, "Gerçek nedir" diye bir tartışmanın doğabileceğini biliyorum, doğacaktır da! Ama İslamcılık, bir bozukluğun ifadesi olarak bu tartışmanın dışındadır.)
Lafları kendi zevkinize göre eğip bükerek başkalarına -sadece bir yere kadar- kabul ettirebilirsiniz, ama gerçek "laf" değildir. Bu zihniyet, Dünyayı her türlü kudsiyetten "arındırıp", kudsiyeti sadece "bir tek kutsal kitabın sözleri"ne indirgeme mantığıdır. IŞİD (ve takım elbiseli IŞİD kafası), sözkonusu mental bozulmanın son uç biçimidir ve kapitalizmin en vahşi ve karanlık türünü kendine ekonomik düzen seçmesi de tesadüf değildir. Yakın gelecekte para sisteminden tutun da kapitalizmin köklü revizyonuna kadar gidecek yepyeni gelişmelerin başlangıcında böyle bir mental savaşın yaşaması da tesadüf olamaz. İnsanlığın ruhunu ele geçirmek için yürütülen Dünya Savaşı nasıl bitecek? Ahlakı, vicdanı, doğruluğu, insaniyeti ve diğer evrensel değerleri bir zayıflık sayıp onlara gülen "Gerçek" mi kazanacak?!
Hayır...
Laf/yalan bazlı (etik olmayan teolojik) alıntı "Gerçeği" kaybedecek; (beynin iki yanının dengesini esas alan) sanatsal/estetik (dini değerleri dışlamayan 'neoseküler-etik') estetik/rasyonel "Gerçek" kazanacak...
Kudsiyeti ve Tanrı'yı hayattan kovup bir tek kitaba hapsederek kullanmak tekelini de kendi cebinde sayanlar yenilecek...
Kudsiyeti, sanatı, kültürü, hayatın içine yeniden getirerek neoseküler etiği temel/esas alan ruh sahibi İnsanlık kazanacak...
Hiçleşme sonrası 2016'nın bilinmezlikleri üzerine
Çok acaip bir dönemden geçiyoruz. Bir taraftan umutsuzluğun dibine vurmuş kesimin dik durur görüntüsüne rağmen ufaktan teslimiyet belirtileri görülüyor... Mesela hiç ummayacağım "keskin" bir köşe yazarı Erdoğan'dan bahsederken adının önüne "Sayın" sözünü eklemeyi ihmal etmemeye başlıyor, ama Kılıçdaroğlu için bu sözcüğü kullanmıyor mesela, veya başka bir iş kadını ilk kez Hükümete yakın bir firma olmaya teşebbüs ediyor. Herkeste bir umursamazlık, bir bezginlik, bir karamsarlık, artık mucizelere bel bağlanmış durumda. Ülkücü denen eski Türk milliyetçileri, İslamcılara payanda olmanın kendi sonları olduğunu anladıkları halde bir şeyi anlamanın ilk aşamasındalar: Hiçleşme...
MHP öyle olsa ne olur, böyle olsa ne olur? HDP'nin Türkiye partisi olmasıyla Kürt partisi olması arasında ayrım yapan yok, zira "ne olursa olsun ne PKK ne HDP muhatap alınmayacak", aslında galiba kimse muhatap alınmayacak. Bu arada CHP de kurultay yapıyor, yapsa ne olacak yapmasa ne olacak...
Aynı durum, celalli muktedirler için de geçerli. Millete ne kadar sövseler, kimse umursamıyor. Daha kötüsü, muhalefet artık iktidarla pek de uğraşmıyor, ona Pek öyle kızmıyor ama asla tasvib etmediği Ay ile Güneş kadar kesin. iktidarı Dünyada kaale alen zaten yok, sırf bu coğrafyada kocaman bir kütle olduğu için ve "var olduğu" için -o ölçüde- ilgi görüyor ve bu ilginin derecesi de "İzolasyon" şeklinde ifade ediliyor, ülkenin tarihinde hiç olmadığı ölçülerde bir yalnızlık...
Hiçleşme, kavga etmeden konuşamayan/varolamayan muktedirler için rahatsız edici boyutlar almış durumda. Tuplumsal kesimlerin tamamında, bir rölanti durumu söz konusu. Motor çalışıyor, ama yürümüyor, hiçbir şey olmuyor. Tam tersine bu durum, büyük bir anlamsızlaşma üretiyor...
Kendini bezginlik, bıkkınlık ve karamsarlık olarak ifade eden bu durum, son Kasım seçimlerinden beri devam ediyor. Ama hiçleşme, yerini yeni bir zaman kalitesine bırakmaya hazırlanıyor. Baharın tüm güzelliklerini sergilediği Nisan ayından itibaren Türkiye, 2018 Martına kadar sürebilecek iki yıllık karmaşık ve izahı zor bir etkiye maruz kalmak üzere. Türkiye'de her konu saf siyaset üzerinden anlaşılmaya çalışılır ama, etkisini muhtemelen yılın ikinci yarısından itibaren gösterecek bu ilginç dönemin özelliği, şimdiye kadarki ömür törpüleyen "fikirsel" alanın dönüşmesi gibi bir durum olabilir. Ben bunu, seviyesiz karalama kampanyaları şeklinde işleyen ve fikirsel değeri sıfırın altına düşmüş bir vaziyet arzeden muktedir şakşakçılığının frenleyip meşgul ettiği fikir hayatının serbest kalması diye yorumlayabilirim.
Türkiye'nin en büyük sorunu, "absürd" ötesi deli bir durum arzeden lafazanlık ve didişme atmosferinin, Sözcü ile Akit arasında kalmış atışma "kültürü"nün düşünce dünyasının önünde koca bir takoza dönüşmesidir. Türkler, kendi sorunları bir yana, dünyadaki sorunları da tarafsız bir gözle, evrensel normlar dahilinde değerlendirip konuşamıyorlar. Bu kısır döngünün kırılıp, Akit ve Sözcü gibi "fikir" erbabının ne diyeceğini bilemediği bir durum söz konusu olabilir. Türkiye'nin dönüşmesinde önemli ama izahı zor bir alandan söz ediyoruz: Mental ve düşünsel alanda radikal değişiklikler... Bu dönem, mistik bir kaliteye sahip olabileceğinden, ifadesi de -şimdi önemsiz görünebilecek, ama ileride çok önemli sayılacak ve kafa karışıklığı yaratabilecek- bir durum arzedebilir. Gizli kalmış, veya şimdiye dek pek dikkat çekmemiş fikirsel ve yaratıcı bir damarın ortaya çıkması gibi bir durum yaşanabilir. Bu ilginç durum, Türkiye'deki iktidar yapısının değişmesiyle ilgili de olabilir.
Türkler, başlarına gelenin tekrarlanmasını önlemek için sürpriz girişimlerde bulunabilir, ummadık stratejik ortaklıklar kurabilirler. Bu birlikler, şimdiye kadar islamcı iktidarın kurduklarından farklı ve bağlayıcı olabilir. Pek makul görünmeyecek ne gibi önlemler olabilir, şimdiden anlamak zor ama, mistik yanı yükselen bir dönem yaşanacağından gelişmeleri kestirmek pek kolay değil. Daha kötüsü, bu konular Türkiye'de asla cidden merak ve ilgi konusu olmadığından, büyük sıçramalar olma olasılığı düşük, ama Türkiye'nin kendini bulması gibi bir duruma yaklaşıldığı için, temponun çok yükseleceğini söyleyebiliriz. Düşünce, Düşünce hareketleri, sanat, kültür, yani islamcıların kontrol edemediği ve edemeyeceği bir alanın hızla yükselişi söz konusu. Yenilikler söz konusu. Değişim/Dönüşüm'e yaslanan bu değişiklikler, Türkiye'nin önünde yepyeni düşünsel perspektifler açabilir. 2016'da bir çok şeyin islamcıların kontrolünden çıkacağını ve önemli kararların gene ertelenmeye çalışılacağını ve hiçleşmenin yanında yeni bir kaliteli varoluşun yükseleceğini söyleyebiliriz. Tabii bunlar birer tahmin sadece.
MHP öyle olsa ne olur, böyle olsa ne olur? HDP'nin Türkiye partisi olmasıyla Kürt partisi olması arasında ayrım yapan yok, zira "ne olursa olsun ne PKK ne HDP muhatap alınmayacak", aslında galiba kimse muhatap alınmayacak. Bu arada CHP de kurultay yapıyor, yapsa ne olacak yapmasa ne olacak...
Aynı durum, celalli muktedirler için de geçerli. Millete ne kadar sövseler, kimse umursamıyor. Daha kötüsü, muhalefet artık iktidarla pek de uğraşmıyor, ona Pek öyle kızmıyor ama asla tasvib etmediği Ay ile Güneş kadar kesin. iktidarı Dünyada kaale alen zaten yok, sırf bu coğrafyada kocaman bir kütle olduğu için ve "var olduğu" için -o ölçüde- ilgi görüyor ve bu ilginin derecesi de "İzolasyon" şeklinde ifade ediliyor, ülkenin tarihinde hiç olmadığı ölçülerde bir yalnızlık...
Hiçleşme, kavga etmeden konuşamayan/varolamayan muktedirler için rahatsız edici boyutlar almış durumda. Tuplumsal kesimlerin tamamında, bir rölanti durumu söz konusu. Motor çalışıyor, ama yürümüyor, hiçbir şey olmuyor. Tam tersine bu durum, büyük bir anlamsızlaşma üretiyor...
Kendini bezginlik, bıkkınlık ve karamsarlık olarak ifade eden bu durum, son Kasım seçimlerinden beri devam ediyor. Ama hiçleşme, yerini yeni bir zaman kalitesine bırakmaya hazırlanıyor. Baharın tüm güzelliklerini sergilediği Nisan ayından itibaren Türkiye, 2018 Martına kadar sürebilecek iki yıllık karmaşık ve izahı zor bir etkiye maruz kalmak üzere. Türkiye'de her konu saf siyaset üzerinden anlaşılmaya çalışılır ama, etkisini muhtemelen yılın ikinci yarısından itibaren gösterecek bu ilginç dönemin özelliği, şimdiye kadarki ömür törpüleyen "fikirsel" alanın dönüşmesi gibi bir durum olabilir. Ben bunu, seviyesiz karalama kampanyaları şeklinde işleyen ve fikirsel değeri sıfırın altına düşmüş bir vaziyet arzeden muktedir şakşakçılığının frenleyip meşgul ettiği fikir hayatının serbest kalması diye yorumlayabilirim.
Türkiye'nin en büyük sorunu, "absürd" ötesi deli bir durum arzeden lafazanlık ve didişme atmosferinin, Sözcü ile Akit arasında kalmış atışma "kültürü"nün düşünce dünyasının önünde koca bir takoza dönüşmesidir. Türkler, kendi sorunları bir yana, dünyadaki sorunları da tarafsız bir gözle, evrensel normlar dahilinde değerlendirip konuşamıyorlar. Bu kısır döngünün kırılıp, Akit ve Sözcü gibi "fikir" erbabının ne diyeceğini bilemediği bir durum söz konusu olabilir. Türkiye'nin dönüşmesinde önemli ama izahı zor bir alandan söz ediyoruz: Mental ve düşünsel alanda radikal değişiklikler... Bu dönem, mistik bir kaliteye sahip olabileceğinden, ifadesi de -şimdi önemsiz görünebilecek, ama ileride çok önemli sayılacak ve kafa karışıklığı yaratabilecek- bir durum arzedebilir. Gizli kalmış, veya şimdiye dek pek dikkat çekmemiş fikirsel ve yaratıcı bir damarın ortaya çıkması gibi bir durum yaşanabilir. Bu ilginç durum, Türkiye'deki iktidar yapısının değişmesiyle ilgili de olabilir.
Türkler, başlarına gelenin tekrarlanmasını önlemek için sürpriz girişimlerde bulunabilir, ummadık stratejik ortaklıklar kurabilirler. Bu birlikler, şimdiye kadar islamcı iktidarın kurduklarından farklı ve bağlayıcı olabilir. Pek makul görünmeyecek ne gibi önlemler olabilir, şimdiden anlamak zor ama, mistik yanı yükselen bir dönem yaşanacağından gelişmeleri kestirmek pek kolay değil. Daha kötüsü, bu konular Türkiye'de asla cidden merak ve ilgi konusu olmadığından, büyük sıçramalar olma olasılığı düşük, ama Türkiye'nin kendini bulması gibi bir duruma yaklaşıldığı için, temponun çok yükseleceğini söyleyebiliriz. Düşünce, Düşünce hareketleri, sanat, kültür, yani islamcıların kontrol edemediği ve edemeyeceği bir alanın hızla yükselişi söz konusu. Yenilikler söz konusu. Değişim/Dönüşüm'e yaslanan bu değişiklikler, Türkiye'nin önünde yepyeni düşünsel perspektifler açabilir. 2016'da bir çok şeyin islamcıların kontrolünden çıkacağını ve önemli kararların gene ertelenmeye çalışılacağını ve hiçleşmenin yanında yeni bir kaliteli varoluşun yükseleceğini söyleyebiliriz. Tabii bunlar birer tahmin sadece.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


