Türkiye'de "Yeni Türkiye" kurduklarını ve "asıl devrim"in 2002'de AKP'nin seçilmesiyle olduğunu söyleyenler haksız, ama tamamen haksız değilllerdi. Ama eski Türkiye, sadece eski vesayetçi militarist devletçi anlayışlarından ibaret değildi. Eski Türkiye, bu ülkenin halkının ancak eğitimsiz ve ikinci sınıf feodal bir "milli-dini" biatkar topluluk halinde yönetilebileceğini sanan ve elli yıldır din sömürüsü yapan vasat muhafazakar kesimlerden de oluşuyordu. Eski Türkiye'nin yenilenmesi, asıl 60 yıldır Türkiye'yi yöneten "Müslüman-muhafazakar"ların toplum üzerindeki vesayetinin sona ermesiyle mümkün olabilirdi. Şimdi bunun ucu göründü. Türk tarihinde hiç bir zaman toplumun bu kadar geniş, yarısından fazlasını kapsayan bir kesimi evrensel demokrasiye aktif bir şekilde sahip çıkmamıştı. Geleceğin rengi belli oldu. Nitekim, Gezi İsyanından sonra, Erdoğan ve fan kitlesinin marjinalleşip dünyada yalnızlaştığı bir sürece girildi. Sürdürülmesi her gün zorlaşan bir durum. Toplumu geren bu durumun, demokrasi mücadelesinden yana sonuçlanacağını, en yalaka liberaller bile anlamıştır, zira dünya, bu istikamette gelişmektedir ve muktedir islamcıların Türkiye'ye yeni beton dikmek dışında yapabilecekleri herhangi bir katkı kalmamıştır. İşte tam da bu durumda, yeni dönemin eşiğinde, giderek sağcılaşarak merkez partisi olmaya soyunan CHP'nin merkezinde olduğu gelişmeler önem kazanırken, asıl önemli gündem adayları olarak, yeni dönemin konuları dikkat çekmeye başlıyor. Bu konular arasında "Kürt Sorunu" falan gibi fi tarihinden beri her gazete okuru ve yazarını ilgilendiren konulara değil, postkapitalist konulara çok kısaca değineceğim. Dönem, postkapitalist paradigmanın hüküm sürdüğü bir dönem. Şimdi ekonomiyle değil neoliberal kimlikçilikle daha alakalı "Kürt Sorunu"nun ilk ekonomik krizle birlikte başka adlar takınacağını da şimdiden söyleyebiliriz, Türkiye'nin dış borcunun tüm zamanların rekorunu kırdığını bugün gazeteler yazdı. O halde asıl konuşulacak konu, çok yakında yeniden, kapitalizme has "Ekonomi" olacaktır ve bu noktada ekonomiye çok daha farklı yaklaşmak zorunda kalınacaktır.
Dünyada kapitalist sistemin her on yılda bir çöken "istikrar" grafiğinin daha iyi bir şeyle sonlandırılması, mesela "sosyalist" bir mecraya akışı, "işçi sınıfı" ile falan olmayacaktır. Yüz yıl sonra, haala aynı klişelerle aynı olmayacak dualara ayni aminlerle havanda su dövmek zamanı geçmiştir. Gezi'de şekilde görüldüğü gibi çağın devrimci sınıfı, eğitimli orta sınıflardır ve DP'yi/AP'yi/ANAP'ı/AKP'yi seçen "yoksul halkımız", "Proleterya" falan değildir. Bu konunun iyice anlaşılması ve içselleştirilmesi gerekir. Mesele, kapitalismin dönüştürülüp mecburen ortadan kaldırılmasıdır, kapital sahibi kapitalistlerin değil. Kapitalist sistem sadece kapitalistlerden değil, esasen işçilerden/çalışanlardan oluşur, çünkü sistemi asıl döndürenler ücretli çalışanlardır. Bu ilke, sistemin daha da artacak ve Türkiye'de de daha çok hissedilecek sorunlarını anlamak için kilit önemdedir ve aslında tek tek herkesin değişimi -düşünme biçimini değiştirmesi- ile ilgilidir. Para için her haltı yiyebilen vicdansız muhafazakar bir kitlenin böyle bir değişim/dönüşüm olayını anlayabilmesi bile mümkün değildir (Proleterya da anlayamaz!) ama eğitimli kesim, bu konuları anlayıp, yaratıcı çözümlerle zaman içinde birçok sorunu çözebilir ve çzecektir.
Parlamenter demokrasi, AKP'nin iktidarı tek başına ele alıp kendi kanununu-kuralını uygulamasını sağlayacak bir düzen kurmasına engel olamadığına göre, seçimlerle faşizmin kurulamadığı yeni bir demokrasiye -hatta belki adı bambaşka birşey olan bir düzene- ihtiyaç vardır. Demokrasinin tartışılması ve sosyal medyadaki ana demokrasi damarıyla birleştirilmesi, sosyal medya üzerinden bu yeni devrimci kesimlerin yönetimlere müdahil olabilmesi gerekmektedir. Bu bir şekilde daha şimdiden oluyor, bundan sonra daha sistemli bir hale dönüşebilecektir.
Kapitalist sistemin özelliği, herşeyi ama herşeyi para üzerinden yeniden tarif etmek ve bu şekilde herşeyi metalaştırmaktır -oysa en değerli şeylerin, para ile satın alınamayan, para ile ölçülemeyen şeyler olduğunu biliyoruz. Ne sevgi, ne minnettarlık, ne umut ne de aşk para ile ölçülebilir. Yüksek değerlere odaklanmış bir toplum, parayı -bugünkü haliyle- en azından önemsizleştirmek zorundadır. Ülkelerin bölünmesi, toplumların birbirinden kopmasını dayatan ekonomik olgu, neoliberal dönemde uçurum haline gelen gelir eşitsizlikleridir. Eskiden, o beğenmediğiniz Türkiye'de, yokluklara rağmen bugünkü gelir uçurumları yoktu ve bu sayede zenginlerle fakirler birbiriyle komşuluk yapabiliyorlardı, fark, birini diğerinden utandıracak boyutlarda değildi. Gene o beğenmediğiniz Türkiye'de eğitim ve sağlık hizmetleri bedavaydı -hem de Türkiye bugünküyle kıyaslanamayacak kadar fakir olmasına rağmen. Yeni düzen, neoliberalizmi eleştirip değiştirdikçe, bu eski kazanımları geri alacak bir çizgi kurmak zorunda kalacaktır, zira ortak yanların kaybolmaya başladığı bir toplumu yeniden bir araya getirmenin başka bir yolu -kapitalizm şartları altında- bulunmamaktadır.
Para, günümüzün en büyük fetişi, "Müslüman Türkiye"nin de asıl tanrısıdır. Evlerinden kiloyla para çıkan politikacılara bakmak bile bunu görmek için yeterlidir. İnsan oğlunun en büyük sorunlarının başında da, kapitalizme özgü para biçimi gelmektedir ve bu iyi anlaşılıp, bu konuya, toplumu yeniden birleştirecek istikamette değiştirmek perspektifiyle yaklaşılmazsa, toplumları kendi içinde sürekli yeni kamplara bölen suni sorunlarla başa çıkmakgene zor ve "anlaşılmaz" olacaktır.
Toplum için kollektif ve birteysel hayatın kodları yeniden yazılmak zorunda. Ortak değerleri yeniden tanımlamak, güçlendirmek ve toplumun bütünü için adil ve kabul edilebilir ortak noktaları belirlemek önemli olacaktır. Bu konular, eskisinden daha önemli olacaktır, hele ekonominin bozulduğu aşamalarda yerdımlaşmanın önem kazanabileceği durumlarda.
Bugünkü yaşamımızla her gün her saat kapitalizmi yeniden üretiyoruz. Çünkü kapitalizm bir üretim ilişkisi olmanın ötesinde bir düşünme ve yaşama biçimidir. Mühafazakar betonistler, mutlu olmak için para sahibi olmak şartından yola çıkarken, yeni dönemin insanı, zaman sahibi olmaktan yola çıkacaktır. İnsanların az çalışıp çok yaşadığı, katakullisine göre değil aklına/yaratıcılığına göre ödüllendirildiği, insanların sanat/kültür/aile/sevgi vb gibi daha yüksek ruhsal kaliteye sahip amaçlar için harcayacak daha çok boş zamana sahip olmakla zengin olduklarını anladıkları, zenginliğin bunun sadece para kazanmak koşturmacasıyla olmadığını, asıl zenginliğin ruh zenginliğinden beslenen mutluluk olduğunu anlayacakları bir dönem. Ve bunların sağlanabilmesi için insanların bazı asgari maddi koşullara ulaşımda eşitlenmeleri gerekecek. Tüm bu konular ve daha da fazlaları, islamcılık sonrası yeni dönemin -özellikle Sol tarafından- tartışılan ve uygulanan konuları olması kuvvetle mümkün. O halde geleceğe hazırlanırken, eski kalıpları kırmanın da vakti...
İslamcılık sonrası yeni dönemin yeni konuları hakkında
Seçimlerde bir Pirus zaferi ve AKP düzeninin kaçınılmaz sonu...
Seçim günü oy kullanmaya giderken bindiğimiz taksinin şoförü, yaşadığımız sitenin Japonlar tarafından inşa edilen binalarının 30 yıllık ömrünü tükettiğini ve binaların Ağaoğlu'na verilip yeniden yapılacağını ve bina sahiplerine yeniden daha pahalıya satılacağını ballandıra ballandıra anlattı. Bunun bir tür korku salma girişimi olduğu çok belliydi, konuyu başkalarına da anlattığını söyledi...
Konunun doğru olmadığını ve yasalara aykırılığını bilmeme rağmen, şoföre itiraz etmeyip konuşmasını dinledim. "Ak Partili" olduğu çok belliydi. Ona, rant devrinin artık kapanmakta olduğunu, çünkü insanların eskisinden çok daha bilinçli ve dirençli olduklarını, bu devirde hiçbirşeyin gizli-kapaklı kalmadığını, en kısa haliyle anlattım...
Şoför, yeşillikler içindeki dört-beş katlı binalara bakarak, sanki Ağaoğlu'nun bizzat kendisiymiş gibi coşarak, "Bu rant denen şey oldukça, buraların yıkılıp yeniden yapılmasını kimse önleyemez" dedi. Açıkcası, kendine yokedecek tarla arayan çekirgeler geldi aklıma. Belli mevsimlerde ortaya çıkıp felaketlere yol açtıktan sonra geldiği gibi gibi giden iğrenç çekirge sürüleri. Mevsimleri geçince ardlarında binlerce ölü böcek bırakırlar ve beton hariç, önlerine gelen herşeyi yerler. Tabii doğa her zaman bunlardan güşlü çıkar.
"The Fly" (Sinek) adlı bir film görmüştüm. 1986 yapımı bir Kanada-ABD ortak yapımı...
"The Fly" (Sinek) adlı bir film görmüştüm. 1986 yapımı bir Kanada-ABD ortak yapımı...
İnsanı bir yerden bir yere ışınlamayı deneyen bir bilim adamı, önce maymun üzerinde denediği transformasyon (değişim) aracını kendi üzerinde deniyor ve transformatöte girerken, onunla birlikte bir de sinek giriyor kabine ve ışınlanma işlemi sırasında onun ve sineğin DNA'ları birbirine karışıyor. Ne olduğunu önce anlayamayan bilim adamı, sineğin kendi bedeniyle kıtaslandığında, bedeninin mislince ağırlığı kaldırabilmesi gibi büyük bir bedensel güç kazanıyor. Bilim adamı, vücudunun birden olağanüstü güçlenmesinin tadını çıkarıyor, ama değişimi sürüyor ve giderek koca bir insansı sineğe dönüşmeye başlıyor...
İşte aleni hırsızlığa, ayakkabı kutularına para istifleyenlere ve Kur'an'la dalga geçenlere aldırmayan AKP seçmeni, aynen bu durumda! Bünyesine giren ve içselleştirdiği kötü ve dejenere edici şey sayesinde güçlendiğini sanıyor, kanun/kural tanımıyan yönetimlerin de delikanlılıktan ibaret olduğuyla övünüyor. Gezi parkı direnişinde gözü çıkan ve ölen gençlerin failinin bu "delikanlılık" olduğunu hiç düşünmüyor. Bu arada insandan başka birşeye dönüştüğünün farkında değil. Ve bu dünyada yaşamak için asgari insan olmak şartının, artık insanlara dünya iradesi tarafından dayatılacak bir devirde yaşamaya başladığımızı da anlamıyor. Çok yakında birilerinin bunun hesabını soracağını, hesap sormanın insan olmak ve insan kalmakla ilgili birşey olduğunu ve bunun dünyada yaşayan tüm insanlarla ilgili birşey haline geldiğini de anlamıyor. Bozulmasının nedeninin, kendi insan doğasına aykırı davranıp (haketmediği) zenginliklere sulanan bir haydut mantalitesini benimsemesi olduğunu da anlamıyor. Bu tıpkı, fetih ve yağma ile yaşayan Osmanlı'nın bu çağda yaşayamayacağıyla ilgili bir durum. Aynı nedenlerle AKP zihnıyeti de yeryüzünde yaşaması artık mümkün olmayan bir vandallık türü. İnsanların malını/mülkünü gaspet, elinden al, donra onlara geri sat. Bunu Sulukule'de en acımasız haliyle yaptılar, Romanları 1000 yıldır yaşadıkları yerden attılar. Adına "Kentsel Dönüşüm" dediler...
AKP, tek kutsalı (ak veya kara) para olan, neoliberalizmin en kaba biçimini uygulayan bir "yandaşa menfaat" sistem yarattı ve ülkenin bir kesimini -başta fakirler olmak üzere- bu sisteme adapte etti veya para/menfaat beklentileri üretti...
Devleti ele geçiren AKP'nin kurduğu sistemin iyi analiz edilmesi gerekir. AKP'nin menfaat sistemini dünya ekonomisiyle bağlantılandırmak, nedense hiç üzerinde durulmayan bir konu. Neoliberalizmin en uç biçimlerinden birini temsil ediyor ve bu sistemle birlikte krize girmiş bulunuyor. Tam anlamıyla 2011'de devreye giren ve "Demokrasi treni"nden inen AKP, ideolojik aslını, yani "islami amaçlarını" da gizlememeye gaşladığı anda dünyadan koptu. Bu, geçtiğimiz son bir yılda, Amerika'dan Çin'e, Rusya'dan Avrupa'ya kadar tescillendi, herkes bunu anladı. Aslında demokrasi taklidi yapan "reformcu" AKP maskesini atmak bile, attan inip keçiye binmeye denktir -eşeğe bile değil. Dünya ile birlikte aklıbaşında Türklerin de bunu anlaması, son derece önemlidir.
AKP'nin 2011'de "islami/osmani devlet" olarak ortaya çıktığı anda bir dernekten bile daha hızlı dejenere olması, dünyadabn soyutlanması, sadece siyaset üzerinden açıklanmaya çalışılıyor. Halbuki asıl mesele malesef daima ekonomidir. Kapitalist sistem, insanlık tarihinde, yaşamın her alanını ekonomiye/paraya endeksleyen ilk ve tek sistemdir. Bu, Solculukla falan alakası olmayan bilimsel bir tesbittir. CHP bunu (sosyo-ekonominin önemini) anlamış görünmesine rağmen son seçim kampanyasını Cemaatçilere uyup sadece ayakkabı kutusu üzerinden yürüttü ve yanlış stratejisine rağmen oylarını artırdı -ama kazanamadı. Mal (meta) ve para odaklı Kapitalist sistemde insanların çalışmak ve/veya bir şekilde para kazanmak/bulmak zorunluluğunu gözönünde bulundurmadan, kalıcı siyasi zafer kazanmak zordur. Sistemle sorunu olmayan Sağ, bu yüzden bu işi genellikle daha iyi yürütür ve genellikle kazanır. CHP, (artık anlamaya başladığını düşündüğüm) sosyo-ekonomi kozunu gene kullanmadı. Bu haliyle, eskiden "laiklik" söyleminden başka birşey bilmediği izlenimi veren CHP'den temelde çok farklı değildi, bu kez de "hırsızlık" dedi. CHP için pek iyi olmamış, ama Türkiye için çok iyi olmuştur. Zira AKP'nin temsil ettiği "islami değerler"in, rantiyeci vahşi neoliberalizm vandallığı ve kolay paradan başka bir şey olmadığı, Tanrı'ya değil paraya inandığı, asgari ahlakının bile olmadığı iyice anlaşıldı. Türk tarihine yeni yön verildiği şu günlerde bu önemli olayın getirisi, İslamcıların yirmi yıldır kafa ütülediği "dinimiz" argümanının -evrensel ölçekte- tamamen ortadan kalktığını ve sadece bir "kendi arasında birbirini tanıma kodu"na indirgendiğini gösterdi. Tabii hırsızlığı "normal" sayanların, bunun sonuçlarına da katlanmaları gerekir. Hırsızlığı normal sayanlara ne olduğunu anlamak için hırsız çetelerinin bireylerinin başına ne geldiğine bakmak yeterlidir. Sonunda birbirlerini yerler, çünkü kimse kimseye güvenmez. En adi suçları işleyip, "Hesabı Allah'a vereceğim" demek, zaten bu dünyada Allah'ın olmadığını söylemektir. Dindar olduğunu iddia edenler için ilginç bir yozlaşma türüdür. Dünyadaki evrensel adalet yasalarının kökenini de bilmeyen bir cahilliğin ifadesidir aynı zamanda.
"Atatürk Türkiyesi"ne alternatif olduğu iddiasıyla otuz yıldır alttan alta sinsi bir mücadele yürüten "İslami/Sünnici Türkiye'nin ömrü sadece iki-üç yıl sürdü. Ona karşı islamcılarınki gibi sinsi olmayan, açık bir mücadele başladı ve sonucu şimdiden belli. Dünyanın geri kalanından kopuk, ancak kendi kendisiyle yaşayabilen, kriminalliğe yatkın ahlaksız bir insan modeli yaratan "Yeni Türkiye"ye eleştirel yaklaşmayan herkes, Türk tarihinin bu en önemli döneminde sınavı kaybedenlerin safında bulunmaktadır. anlaşıldı. Türkiye'nin "AKP sevdalısı" halkına kızmamak gerektiğini öğütleyenlere katılmanın, artık hiç de kolay olmadığını söylemek zorundayız. Hırsızlığa daha büyük bir tepki gösterebilir, balkon resminin sadece Türkiye'ye değil Tanrı'ya karşı da bir meydanokuma olduğunu gösteren tepkiler verebilirlerdi. (CHP muhalefeti, ahlaksızlığa AKP seçmeninin de yüksek tepki verdiğini görse, sosyo-ekonomi konusunda düşünmeyi belki daha da ciddiye alırdı) AKP seçmenine sadece laiklik üzerinden ulaşmak nasıl zorduysa, hırsızlık üzerinden ulaşmak da zor oldu.
İnsanların AKP'ye neden ve nasıl bağımlı hale geldiklerini iyi anlayıp, sadece çok kuvvetli vurguyla, "Sosyal Devleti kuracağız ve kimse Cemaatlere, sadakalara mahkum olmayacak" diyerek daha başarılı olması mümkün -hele önümüzdeki ekonomik kriz döneminde. Tabii bu da tam olarak yetmez. CHP, kimseye haybeden zengin olmak "perspektifi" sunmuyor! Ama bu perspektifin neden yanlış ve imkansız olduğunu, bu dümende voliyi sadece partili/yandaş birkaç kişinin vurup, diğerlerinin kırıntılarla yetindiğini anlatabilirdi...
AKP'nin 2011'de "islami/osmani devlet" olarak ortaya çıktığı anda bir dernekten bile daha hızlı dejenere olması, dünyadabn soyutlanması, sadece siyaset üzerinden açıklanmaya çalışılıyor. Halbuki asıl mesele malesef daima ekonomidir. Kapitalist sistem, insanlık tarihinde, yaşamın her alanını ekonomiye/paraya endeksleyen ilk ve tek sistemdir. Bu, Solculukla falan alakası olmayan bilimsel bir tesbittir. CHP bunu (sosyo-ekonominin önemini) anlamış görünmesine rağmen son seçim kampanyasını Cemaatçilere uyup sadece ayakkabı kutusu üzerinden yürüttü ve yanlış stratejisine rağmen oylarını artırdı -ama kazanamadı. Mal (meta) ve para odaklı Kapitalist sistemde insanların çalışmak ve/veya bir şekilde para kazanmak/bulmak zorunluluğunu gözönünde bulundurmadan, kalıcı siyasi zafer kazanmak zordur. Sistemle sorunu olmayan Sağ, bu yüzden bu işi genellikle daha iyi yürütür ve genellikle kazanır. CHP, (artık anlamaya başladığını düşündüğüm) sosyo-ekonomi kozunu gene kullanmadı. Bu haliyle, eskiden "laiklik" söyleminden başka birşey bilmediği izlenimi veren CHP'den temelde çok farklı değildi, bu kez de "hırsızlık" dedi. CHP için pek iyi olmamış, ama Türkiye için çok iyi olmuştur. Zira AKP'nin temsil ettiği "islami değerler"in, rantiyeci vahşi neoliberalizm vandallığı ve kolay paradan başka bir şey olmadığı, Tanrı'ya değil paraya inandığı, asgari ahlakının bile olmadığı iyice anlaşıldı. Türk tarihine yeni yön verildiği şu günlerde bu önemli olayın getirisi, İslamcıların yirmi yıldır kafa ütülediği "dinimiz" argümanının -evrensel ölçekte- tamamen ortadan kalktığını ve sadece bir "kendi arasında birbirini tanıma kodu"na indirgendiğini gösterdi. Tabii hırsızlığı "normal" sayanların, bunun sonuçlarına da katlanmaları gerekir. Hırsızlığı normal sayanlara ne olduğunu anlamak için hırsız çetelerinin bireylerinin başına ne geldiğine bakmak yeterlidir. Sonunda birbirlerini yerler, çünkü kimse kimseye güvenmez. En adi suçları işleyip, "Hesabı Allah'a vereceğim" demek, zaten bu dünyada Allah'ın olmadığını söylemektir. Dindar olduğunu iddia edenler için ilginç bir yozlaşma türüdür. Dünyadaki evrensel adalet yasalarının kökenini de bilmeyen bir cahilliğin ifadesidir aynı zamanda.
"Atatürk Türkiyesi"ne alternatif olduğu iddiasıyla otuz yıldır alttan alta sinsi bir mücadele yürüten "İslami/Sünnici Türkiye'nin ömrü sadece iki-üç yıl sürdü. Ona karşı islamcılarınki gibi sinsi olmayan, açık bir mücadele başladı ve sonucu şimdiden belli. Dünyanın geri kalanından kopuk, ancak kendi kendisiyle yaşayabilen, kriminalliğe yatkın ahlaksız bir insan modeli yaratan "Yeni Türkiye"ye eleştirel yaklaşmayan herkes, Türk tarihinin bu en önemli döneminde sınavı kaybedenlerin safında bulunmaktadır. anlaşıldı. Türkiye'nin "AKP sevdalısı" halkına kızmamak gerektiğini öğütleyenlere katılmanın, artık hiç de kolay olmadığını söylemek zorundayız. Hırsızlığa daha büyük bir tepki gösterebilir, balkon resminin sadece Türkiye'ye değil Tanrı'ya karşı da bir meydanokuma olduğunu gösteren tepkiler verebilirlerdi. (CHP muhalefeti, ahlaksızlığa AKP seçmeninin de yüksek tepki verdiğini görse, sosyo-ekonomi konusunda düşünmeyi belki daha da ciddiye alırdı) AKP seçmenine sadece laiklik üzerinden ulaşmak nasıl zorduysa, hırsızlık üzerinden ulaşmak da zor oldu.
İnsanların AKP'ye neden ve nasıl bağımlı hale geldiklerini iyi anlayıp, sadece çok kuvvetli vurguyla, "Sosyal Devleti kuracağız ve kimse Cemaatlere, sadakalara mahkum olmayacak" diyerek daha başarılı olması mümkün -hele önümüzdeki ekonomik kriz döneminde. Tabii bu da tam olarak yetmez. CHP, kimseye haybeden zengin olmak "perspektifi" sunmuyor! Ama bu perspektifin neden yanlış ve imkansız olduğunu, bu dümende voliyi sadece partili/yandaş birkaç kişinin vurup, diğerlerinin kırıntılarla yetindiğini anlatabilirdi...
Liberal Kapitalizmin yerini 1980'lerden itibaren Neoliberal Kapitalist uygulamaların alması, en başta -nedenini kimsenin akılla izah edemediği- "özelleştirmeler" ile tüm dünyada çalışanların durumunu kötü etkiledi. Sistemsel bir gelişmeydi, Türkiye'de de yaşandı. Devletlerin sunduğu görece gelecek güvencesi, dünyanın bazı yerlerinde tamamen ortadan kalktı. Kapitalizmin en önemli özelliği sadece "artı değer", "sömürü" falan değil, kitlesel "ücretli iş" (die Arbeit) ve paranın özel bir biçimi olan "Kapital"dir -zaten Karl Marx da temel eserine bu nedenle bu adı vermiştir. Liberal dönemin özelliği, Milli Ekonomilerin esas olduğu, ekonomilerin sınırlarının olduğu, kalıcı işsizlik fenomeninin henüz ortaya çıkmadığı, gelir eşitsizliğinin Neoliberal dönemdeki gibi astronomik olmadığı bir kapitalizm türünün yaşamasıydı. Liberal Kapitalizm, devletin devrede olduğu ve sosyal hizmetleri yürüttüğü aşamada, Cemaatlerin/diyasporaların güçlenmesine yarayacak bir yapı arzetmiyordu. Nitekim liberal dönemde dünyanın hiç bir yerinde bugünün güçlü dinci/mikromilliyetçi cemaatleri yoktu. Türkiye'de Turgut Özal'la başlayan dönemin özelliği, insanların hızla devlet güvencesini yitirip özelleştirilmiş kurumların ve firmaların insafına terkedildikleri bir çaresizlik ve gelecek perspektifizliği/bilinmezlikti. Özellikle fakir ve güvencesiz halka bu durumunda Cemaatler destek sağladılar ve üslendikleri bu önemli rol nedeniyle de hızla palazlandılar. Diyasporalar ve mikromilliyetçi örgütlenmeler de, devletin terkettiği boşluğu doldurdular ve cemaatler gibi güçlendiler. işte bu atmosferde, "Havuzlar" icad olundu...
Erdoğan'ın, daha İstanbul Belediye Başkanlığı sırasında "fakirlere yardım" etmesi, Beyaz Masalardan halka para ve erzak dağıtılması, neoliberalizme özgü, "halkı ucuza satın almak" yöntemidir ve bazı kişi ve cemaatlerin devletçilik oynamasını kolaylaştıran bir şeydir...
Gelir uçurumu konusu da en az bunun kadar önemlidir ve uçurumlar, kırılmalara neden olur. Bu kırılmanın Türkiye'de etnik/dini kimlikçilik üzerinden ifadesi de -neoliberal dönemde- hep "Kürtler/Türkler/Müslümanlar" bölünmüşlüğü üzerinden ifade edilmiştir. AKP'nin "Milliyetçiliği ayağının altına alıp çiğnemek" isteği falan samimidir, çünkü kendi içinde belli özelliklere sahip sosyo-ekonomik bir kesimi temsil etmektedir: Sonradan (neoliberal dönemde) modernleşmiş eski köylü yeni şehirli muhafazakar Türkler. Eğitim seviyesi düşük, gelenekleriyle modernleşmenin ters olduğuna ve bir Sünni din yorumunu bemimseyen fakir kesim. "Kürtler" ise, ülkenin en az kalkınmış ve bütününden skonomik bakımdan kopmuş kesimlerinin kendilerini ifade ettikleri, neoliberal zamanlara özgü bir kimliktir...
Bizi seçim sandığına götüren taksi şoförüne, "artık gençler var" deyince sustu. "Dünyada uygar ülkelerin arasında kalıp insan gibi yaşayabilmek için evrensel değerlere başlı kalınması gerektiği gerektiğini, gençliğin ve halkın uyandığını, direndiğini ve hiç bir Ağaoğlu türüne de binalarını teslim etmeyeceğini, rantiyecilikle devam etmenin mümkün olmadığını anlattım. Şoför ikna oldu, zaten bunları belki biliyordu da, ama arabadan inerken birşey farkettim: Korkuyordu. Hem de öyle böyle değil, alenen varlığının ortadan kalkmasından korkuyordu. Adam AKP'nin seçimleri kaybedeceği fikrinden bile, ölümüne korkuyordu. Bu çok kesin ve çarpıcıydı...
AKP'ye oy veren ve son on yılın neoliberal döneminden öncesini pek hatırlamayan ve hatırlamak istemeyen insanlar, AKP ile birlikte şunu öğrendiler ve benimsediler: Sıfır numara salak da olsan, eğitimsiz de olsan, bu partinin elemanı olursan, seni mutlaka görürler, görmeseler de seni "görecekler" umudunu diri tutarlar. Bunların milletvekillerinin ve bakanlarının yerine kendini koyabilir. Bu adamların Başbakanları bile, bizim kahvedeki ağzı laf yapan adamlara benzemektedir, sekülerlerin "anlaşılmaz, eğitimli, erişilmez" adamları gibi değillerdir ve onlardan oldun mu ihaleyi kaparsın, oğlana iş bulursun, para yardımı alırsın vs. Tabii bu paranın nereden geldiğini soran yoktur, zira Türkiye'nin cahillerini ve vasatlarını AKP'ye bağımlı kılmak ve ihya etmek için sürekli akması gereken paranın ana kaynağı, AKP'nin beğenmeyip aşağıladığı seküler/şehirli çevrelerdir. Çünkü ekonomi için yaşamsal olan tüketimin aslan payını da onlar yapar, değer üretiminin en büyüğü ve kalitelisini de onlar yapar, vergisini de onların işyerleri öder. Türkiye'yi finanse eden verginin büyük bölümünün tek başına İstanbul'dan, İzmir'den ve Ege/Akdeniz sahillerinden geldiğini CHP nedense hatırlamadı. İtalya'da sırf bu yüzden ülkeden ayrılıp bağımsız kalmak ve fakir İtalya'yı finanse etmek istemeyen bir parti var, şimdi de Venedik İtalya'dan ayrılmak istiyor. Ama oralarda hiç olmazsa ülkeyi finanse eden kesimin bir şekilde ülke üzerindeki kararları belirleyebilecek siyasi otoritesi var. Türkiye'de bu ülkenin "parasını kazanan" seküler kesimleri temsil eden CHP'nin son 11 yıldır, Meclis'te yaptıkları yasa tasarılarından bir teki bile kabul edilmemiştir. Ama gene aynı kesim hem horlanmakta, hem de vergileriyle AKP ahalisini ve tabii yolsuzluklar üzerinden "AKP etiti"ni "yaşatmaktadır."
Bizi seçim sandığına götüren taksi şoförü, bunu belki bilmiyor ama hissediyordu. Erbakan'ın sözleriyle, gerçek anlamda "Adil bir düzen" kurulsa, halkın bu sonradan görme yeni şehirli AKP kesiminin, bugünkü gibi daha varsıl ve "zengin olacağım" umuduyla yaşayamayacağını biliyordu. Vasatların, üçkağıtçıların, hırsızların, haydutların, beton baronlarının, sadece bu düzende yaşayıp "saygı" görebileceğini, üçkağıtsız bir hayatta, "adam" olmasının asla mümkün olmayacağını biliyordu. CHP'nin iktidara gelmesi, kestirmeden köşe dönüp, tüm vasıfsızlığına ve hırsızlığına rağmen Başbakan'ın yanında balkon görüntüsü bile verebileceği umudunu ortadan kaldırır...
Varoluşkorkusu (Existenzangst) o kadar belirgindi ki, -islami kesimden- kendisine entellektüel denen demokrat sayılan insanlar bile paniklediler, çünkü kendi varlıklarını, AKP ile özdeşleştiriyorlar ve AKP'siz dünyada kaale alınmayacaklarını düşünüyorlar. Doğrudur! Eğer kalıcı değerde entelektüel kalite üretememişlerse düşeceklerdir. Ama ne olursa olsun kalacak olanlar da var. AKP devri "Müslüman"ı, onu kayıran bir amcası/dayısı/partilisi yoksa yaşayamayacağını sanıyor. Tam bir köylü zihniyetidir. Memeleketlisine sarılan eski köylüler, şimdi de partisine sarılan köylüler oldular. Evet modernleştiler, ama evrensel anlamda onları vatandaş yapabilecek "laik" politikacı falan da yoktu. Sonuç böyle bir köhne ucube olmuştur ve tabii çok kötü sonuçlanacaktır...
Seçimler öncesindeki atmosferde göstergeler, AKP'nin yenilebileceğini gösteriyordu. Fikrimi soran ve benden umutla, "entellektüel" dilde "AKP kalır, ona bişeycikler olmaz" dememi bekledikler. Hırsızlara güvenip, seküler dürüstlere "güvenemediği"ni söyleyenler de oldu. "Neden?" güvenemedikleri/korktukları şey, sadece yeni bir "Kemalist Diktatörlük" kurulması olamazdı. Zaten seçimden sonra rahatladılar ve aramadılar, ama bunun geçici bir rahatlama olduğunu söylemeliyim...
İşte tam da bu korkularla baş etmesi gereken CHP, bu insanların çocuklarına olsun daha iyi bir hayat vaad edebilmeli ve bunu anlaşılabilir bir şekilde anlatması gerekirdi -tabii bunu en iyi anlatacak/uygulayacak olan, Gezi'den doğan partilerötesi özgürlükçü (anarşist/liberter Sol ve sosyalist Sol eğilimli) zihniyettir...
Seçimlerde halkın yüzde 90'ların üzerinde katılımla rekorları kırıp, tüm çalıp-çırpmalara rağmen Erdoğan'a istediğini yaptırtmaması, oyuna sahip çıkması, bu seçimlerin kazananının "Türklerin yükselen demokrasi bilinci" olduğunu, çok sayıda yabancı gazeteciden duydum. Ve bence bir de Sol ve Kadınlar daha güçlendi. TKP, sadece ilk kez Belediye kazanması nedeniyle değil, evrensel ölçekte tutarlı bir sol çizgiyi benimsediği için çok etkili bir parti konumuna doğru yükseliyor. Yerel ve Kemalist kalan İP ise, Aydınlık gibi bir gazeteye sahip olmasına rağmen binde 33 gibi bir sonuçla tam bir hezimet yaşadı. Bu parti, seçimlerde oy almak hedefini terkedip, buna rağmen örgütlülük ve gazete üzerinden etkimeyi kabullenirse, daha başarılı olacak ve daha makul bir çizgiye gelecek gibi görünüyor. Ama kemalizmin eski haliyle iktidar hayalinin sona erdiğini de kabul etmek gerekiyor. Atatürk de devrinin en ileri evrensel anlayışlarını alıp uygulamaya çalışıyordu. Bugün aynı şeyi yapmak, Atatürk'ün yaptığını yapmak anlamına geliyor ve bu anlamda TKP Atatürk'ü, İP'den daha iyi temsil ediyor.
AKP'nin bu şekilde lider kültünden ibaret bir "fakirlere havuz umudu" sistemi olarak devamı mümkün mü? Elbette değil. Ama Türkiye'de belirgin olduğu üzere, ekonomide bir çöküş olmadığı veya CHP net bir "Sosyal Devlet, toplu refah" projesi ile ve Cemaatle-memaatle ittifak yapmadan, halkı ikna etmeden, kuru oyla AKP gitmez. Katakulli uzmanlarından adalet beklemek, zaten saflıktır. Ama AKP'nin altını oyan birden fazla faktör var ve bunların hepsi de çok kuvvetliler. En önemlisi, Türkiye'de demokrasi kalitesinin iyice bozulması ve istikrarsızlık, dışarıdan gelen sıcak paranın durması demek olacaktır. Başbakan'ın balkon'da tüm ayakkabı-kutusu "mağduru" yakınlarıyla elele poz vermesi de çok önemlidir. Son zamanlarda korkup akçeli işlerden çekinen herkese "korkmayın" demektir -ki, AKP sistemi zaten bu kesimin yemlenmesi (ve sağılması) sayesinde dönebilmektedir. ABD, dünyaya uyumsuz (ve faşizme eğilimli) İslamcılığı desteklemeyi bırakmıştır. Onun yerine Gezi'de gördüğü dünyaya uyumlu genç, demokrat, Avrupalı gençlerden hiçbir farkı olmayanları ve onlara yakın duran CHP'yi desteklemeye başlamıştır. Şu anda Erdoğan islamcılığını (ve Suriye'deki angajmanını) destekleyen doğru dürüst Arap ülkesi bile yok. Ayrıca dinleme kayıtlarıyla ortaya çıkan gerçekler, AKP Hükümetinin seçim sonrası dünyayla barışma ihtimalini tamamen ortadan kaldırmıştır. AKP'nin yalnızlığı, Türk tarihinde benzersizdir. Türkiye gibi değerli yeraltı kaynakları olmayan ve gelirinin önemli bölümünü turizm ve inşaattan elde eden bir ülke, bu ucube tek adam sistemini yaşatmak için sınırlarını da kapatamaz (nitekim Twitter yasağı 12 gün sürmüştür). Türkiye'nin seküler kesiminden yeni islami kesimlerine varlık aktarımı da bir yere kadar devam ettirilebilir. AKP Antalya'yı alarak, yandaşlarına yağmalatacak yeni bir yer daha bulmuş görünüyor, ama hiçbirşey eskisi kadar kolay olmuyor. Yabancı bir dostumun deyimiyle: "İnsanlar artık pes etmiyorlar, herşeyi göze alıyorlar." Evet öyle ve Türkler, Muhafazakar Türkiye'nin durumunu her gün daha iyi görüp dehşete kapılırken, bir yandan da aktif ve mücadeleci demokratlar haline geliyor. Bu durum, Türkiye'nin geleceği için paha biçilmez önemdedir ve yol alan kesim, islamcılar değil, Gezi'den doğan yeni demokrasi mantalitesidir ve herşeyi olumlu istikamette değiştirmeye devam etmektedir. Burada, tüm bu gelişmelerin en önemli etmenini de anmadan geçmeyelim: Esad...
Suriye, evet tam bir diktatörlüktü ve halkını eziyordu, ama kimsenin kafasını kesmiyordu. Çok kültürlü ve dinli seküler anlayışa sahip çıkan halk, Suriye Ordusu ile İslamcılara tarihlerinin en büyük yenilgisini yaşattı. Ve 90'lı yıllarda "Ülkenin bölünmez bütünlüğü" demeden cümle kuramayanlara da, çok farklı külyürle/dinle, ama sadece seküler bir devlette barış içinde yaşanabileceğini kanıtladı. Suriye'nin çok renkli toplumu, islamcıların tekci (Salafi-Sünni) homojenleştirici anlayışına tehlikeli bir alternatif sunmakla kalmadılar, Kemalist Türklerin bu konulardaki korkularının boşuna olduğunu da gösterdiler. Farklılıklar mutlaka ayrılık demek olmuyor, Hristiyanı da Alevisi de Sünnisi de Suriye'ye sahip çıkıyordu ve bu format ancak seküler bir devlette işliyordu. Tayyip Erdoğan ve Selefi Sünni taşdevri faşistlerini asıl paniklettiren ve Türkiye'deki islamcılığın dibine ilk baltayı vuran, Suriye olmuştur -yani AKP'nin inadına Suriye düşmanlığı boşuna değildir.
Tüm faktörleri buraya yazıp, yazıyı daha fazla uzatmanın bir anlamı yok. İslamcılar ve AKP korkmaya, hayatta (yani iktidarda) kalmak için akla gelecek herşeyi yapmak zorunda, zira vasıfsız/vasat kesimlerin, eğitimlileri sömürdüğü ve yönettiği adaletsiz sistem, birçok bakımdan tükenmiş vaziyette. Ortaçağ Türkiyesi, elbette direnecektir, ama korkunun ecele faydası yok. Dünyada yalnız kalmış, fikren ve ruhen ölmüş bir şeyi uzun süre ayakta tutmak mümkün değildir. Türkiye, bütün bu olaylarda hem acı çekiyor, hem de öğreniyor. Bundan sonra Türkiye'yi vasatların ve faşistlerin yönetmesi, halkın parasını gaspetmesi mümkün olmayacak. Bu nedenle Türkiye, Birinci Sınıf Ülkelerden Biri olmak yolunda emin adımlarla ilerliyor. Bu olaylardan geriye vasat ve kısr İslamcılar değil, yaratıcı ve dünyaya açık Geziciler kalacak. Amerikalısından Rusuna, Çinlisinden Avrupalısına kadar herkesin söylediği bu...
Amerikan "Paralel Devlet"i ve evrensel tecrübe
George W. Bush'u tehdit ederek ona bir global savaş planı dayattıkları iddia edilen ve bu planı kısmen uygulatmayı başaranların devlet içinde devlet gibi kullandıkları öne sürülen FEMA nedir?
Nükleer silahların kullanıldığı bir savaş sırasında devletin devamlılığını sağlamak üzere devreye girip tüm demokratik kurumları devre dığı bırakma yetkisi kazanmış bir tür paralel devlet örgütlenmesi ve tabii tüm benzerleri gibi bizzat devlet tarafından örgütlenmiş bir yapı. Reagan tarafından gizli kararnameyle inşa edilen bu yapı, en ekstrem koşullarda işleyebilen bir tür devlet örgütlenmesi ve Türkiye'de iktidarın ağzından düşmeyen "Paralel yapı" teriminin her gün medyada yer aldığı bir ortamda, belki anlatılması gereken bir yapı ve tabii hakkındaki söylentiler de.
Türkiye'de yargının siyasallaştırılıp kuvvetler ayrılığının fiilen ortadan kaldırılması, özel hayatların telefonlar üzerinden büyük ölçüde dinlemelere açılması, TSK'nın ve seküler kesimlerin iftiralarla itibarsızlaştırılması, giderek bir partidevletine dönüşme eğilimleri, yasaların ve anayasanın bu kadar ihlal edilebilir hale gelmesinin ABD'de bir karşılığı var. Neoliberal dönemin en önemli olayı 11 Eylül sonrasında ABD'de "Anayasa ötesi" bir yaklaşımın devlete hakim olmasının Türkiye'deki karşılığının -herzaman olduğu gibi bir gecikmeyle- daha çok Cemaatte ifadesini bulduğunu söyleyebiliriz. Peki Türkiye'de devlet içinde devlet veya yeni derin devlet veya "Paralel devlet" olmanın ABD'de bir karşılığı var mı?
Evet var. Ama bu karşılığın ABD'de de zayıfladığını ve bu durumun Türkiye'de de etkisini göstermeye başladığını söyleyebiliriz.
Amerikan Çağı'nın Türkiye'deki yansıması/ifadesi, Menderes-Erdoğan çizgisi tarafından temsil edilen Müslüman muhafazakarlık oldu. Bu çizgi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bitap düşmüş Avrupa'nın Rusya'nın ve Japonya'nın arasından sıyrılarak, adeta tek başına dünya ekonomisinin motoru haline gelen ABD'nin dünyada estirdiği yeni rüzgarla yakından ilgiliydi. Klasik milli ekonomiler devri ve bununla birlikte süper ulus-devletler (veya Lenin'in deyimiyle klasik "Emperyalizm") çağı sona ermiş, onun yerini süper devletler hegemonyası almıştı. ABD'nin yıldızlaştığı bu dönemde, Türkiye'de CHP tarafından temsil edilen devlet kontrollü milli ekonomi ve ona uygun 1930'lu yıllar rejimi devri sona erdi. "Özel teşebbüs"ü merkezine alan Amerikan modeli liberal ekonominin savunulması ise, toprak ağası Adnan Menderes'e kaldı. İsmet İnönü'nün "Toprak Reformu" yapmasına ramak kala Amerikancı Müslüman muhafazakarlığın zamanın ruhunu yakalayıp tasfiye olmaktan kurtulması, Erdoğan'a kadar uzanan bir sürecin yaşanmasının ilk nedenlerindendir. Türk modernleşmesinin Türkiye'de ağalığı tasfiye etmemesi/edememesi ve bunun önemini kavramakta geç kalması, benzeri bütün ülkelerde olduğu gibi modernleşmenin (ve kapitalistleşmenin) belli sınırlarda kalması için önemli bir sosyo-ekonomik faktör oldu.
Devletin taşıyıcı ana unsurlarının, yani bürokrasinin, hukukun ve ordunun, 1930'lu yıllarda dünyaya hakim olan eski "modern" ilkelerde ısrarı, aynı Menderes gibi bu eski ilkelere karşı çıkarak "ilerici" görünmeyi başaran neo-liberal islamcı AKP'nin de başarılı olmasını sağladı. Menderes-Erdoğan çizgisinin, Amerikan Çağı boyunca, bu çağın siyasi eğilimlerine daha iyi adapte olabildikleri kesin, ama Amerikan Çağı sona eriyor ve vasat bir kopyala-yapıştır faaliyeti dışında herhangi bir yaratıcılık belirtisi göstermemiş olan pragmatik Müslüman muhafazakarlığın kendi sınırlarına eriştiği de anlaşılıyor.
Paralel Devlet kurmak fikri, aslında tam da bu tükenmişliğin bir ifadesi olarak ABD'de doğup, Türkiye'de de kötü bir taklidinin oluştuğu söylenebilir.
Neoliberallerin yükseliş devrinde ortaya çıkan yeni olgu, aslında Kapitalist Sistemin onmaz krizinin ilk kez belirginleşmesi ve "Hurra"-iyimserliğiyle borsada para basan yeni ekonominin şırıngayla altın vuruş gibi bir durumdan ibaret olduğunu söyleyen düşünürleri dinleyen olmadı. Sovyet Bloku'nun çöküşü, sanıldığı gibi sosyalizmin değil, kapitalizmin (kooperatist-devletçi) bir versiyonunun çökmesiydi. Reagan'ın tam da bu dönemde, "Zor zamanlarda demokrasiyi lağvedip tüm yönetimi devralacak paralel devlet kurmak" fikri, çok da şaşırtıcı olmasa gerek, nitekim Amerikalılar son derece rasyonel düşünebilen bilimcilere ve bürokratlara sahiptiler. O zamanlar "ABD nükleer saldırıya uğrarsa Amerikan Başkan Yardımcısı, bu pararlel devletin başına nasıl geçecek ve nasıl yönetecek" anafikrine sahip gizli simülasyonlarda (askeri/sivil manevra), 1980'lerde ilk kez yapıldığında Dick Cheney, Wyoming eyaletinin Cumhuriyetçi senatörlerinden biriydi ve bu simülasyonlarda, Başkan Yardımcısı rolünü oynuyordu, yani Paralel Devletin Başı rolünü. 11 Eylül 2001 olayı sırasında da Bush'un yardımcısı -yani, "gereğinde" devreye girebilecek olan gizli paralel devletin de başıydı. 11 Eylül sonrası yazılan yüzlerce kitap, ve yazılmaya devam eden başka kitaplar da, bu olaylar sırasında son derece sakin kalabilen çok az sayıda birinin de Chaney olduğunu ve bu pararlel devleti devreye soktuğunu bilirler. Irak ve hatta İran savaşı konusunda ısrarcı olan, Bush'a -belki baskı uygulayarak- adeta bir dünya savaşı açmanın eşiğine gelen de Chaney idi ve Türkiye'de AKP'nin "başarıdan başarıya koştuğu" 11 Eylül sonrasının faşizan neoliberal Amerika'sının politikaların en çok destekleyenlerden biri de gene AKP idi.
Amerikan devleti içinde yatay ve dikey örgütlü olduğu anlaşılan bu derin yapının hukuk ve demokrasi ötesi bir mantaliteye sahip olduğunu, varlığını korumak içgüdüsüyle hareket ettiğini ve suç işlemekten kaçınmadığını biliyoruz. Çöküş aşamasındaki diktatörlüklerin içgüdüsel otoriterleşmesinin bir tür kurumsal ifadesi gibi duran ve önemli bir askeri opsiyona sahip Amerikan paralel devletine karşın Cemaatin, askeri bir opsiyona sahip olmadığı, ama ayrı bir fikri/zikri kulvardan gelmenin avantajıyla AKP'den ayrı bir yapılanma oluşturabildiği görülüyor. Ve bu yapılanmanın "üyeleri"nin önemli bir bölümü, devlet memuru olarak alt-üst ilişkisiyle hareket eden insanlardan ibaret olduklarından, AKP ile (veya diğer siyasi gruplarla) araya kesin bir çizgi çekmenin zor olduğu da malum.
"Paralel devlet" kavramı, en zor zamanlar için düşünülmüş bir intern organizmanın, yapay bir zor zaman yaratarak yönetimi devralmasıyla birlikte düşünülmek zorunda. Jürgen Elsässer'in yazdığı "Schattenregierung" (Gölge Hükümet) adlı kitapta da bu konuda yakın tarihte izler aranıyor ama şu söylenmiyor: "Bir tiyatro sahnesinde şöminenin üzerinde bir tüfek asılıysa, o tüfek oyunun sonunda patlar." Yani, demokrasiyi ve hukuk sistemini iptal ederek "zor zamanda" iktidarı eline alacak bir yapı kurarsanız, o yapı birgün iktidarı ele alır -veya ele almayı dener.
Türkiye'de, islamcı muktedirlerin zayıf entelektüel yanı nedeniyle çürütemeyip "kötüledikleri" "Kemalist (Atatürkçü) elit"e karşı kullanmak için uzun yıllara yaydıkları stratejik paralel devlet örgütlenmesinin, aslında bir yapının kendi sonunun ifadesi demek olduğunu anlamasını bekleyemeyiz. Çünkü bu, çürümenin ifadelerinden biridir, Sovyetler Birliği'nde de, II. Abdülhamit diktatörlüğünde de, hatta tarihte de yaşanmıştır. Ama şunu bekleyebiliriz: Paralel devletlerin olduğu ülkenin yönetimleri/devleti, kendi sonunu yaşamaktadır ve Türkiye örneğinde kendi sonunu yaşayan, Menderes-Erdoğan Müslüman muhafazakarlığıdır. Bugün çok kesin görünen bu durumu, ABD'nin dünyadaki etkisini yitirişine ve bu etkiyi başka bir tür etkiye dönüştürme girişimlerine bağlayabiliriz. İşte tam da bu aşamada ortaya çıkan durum, Türk Müslüman muhafazakarlığının, ABD'nin ve Batı'nın bu yeni manevrasıyla ve yeni değerleriyle bütümüyle uyumsuz olduğudur. Ve bu uyumsuzluğun başında da, yaratıcılık yoksunluğu, entelektüel zayıflık ve (niteliğin değil) niceliğin yükseltilmesi gelmektedir.
Bu aşamada "Paralel Amerikan Devleti"nin durumu ve gücü ne? Elsässer, bu yapının -Bush döneminde olduğu gibi çok güçlü olmamakla birlikte- hala yaşadığını söylüyor. Ve varlığı ile Obama için hala bir tehtike arzettiği düşüncesinde. Bu yapı, bizzat devletin bir parçası olduğu için -ki Türkiye'de de benzeri bir durumun olduğunu sanıyorum- olağanüstü bir durumda bu yapının tüm devlete hakim olup kendi faşizan mantalitesini ülkeye dikte etme ihtimali var. Elbette buna karşı demokratik güçler de yoğun bir mücadeleye girişirler, ama sadece böyle bir Paralel Yapı kurulması ve/veya ona göz yumulması bile, o ülkenin demokrasisindeki zaafa işaret eder. Böyle yapılar, halkın engin akıl/tecrübe potansiyelini de dışladıklarından, ülkelerin genel entelektüel/yaratıcı kapasitelerine de negatif etkide bulunurlar. Türkiye'de bu yasakçı etki, AKP iktidarının özellikle son döneminde yaşandı/görüldü.
Türkiye'de amirlerinden değil de Gülen Cemaati'nden emir aldığı iddia edilen bürokratlara dayanan ve "Kemalist Elit"e karşı adeta gizlice örgütlenmiş, AKP tarafından desteklenmiş (veya görmezden gelinmiş) bir "Paralel Devlet"in, devlet tarafından artık tolere edilmeyip, onunla bir iç savaşa girilmesi, Müslüman Muhafazakarlığın nihai hedefine ulaştığı anda "İkiye ayrılıp çökmesi"olarak yorumlayabiliriz. Bu blogda, bu olayın spiritüel boyutunu anlatmayı deneyen bir yazı bulunuyor (tıklayınız).
Olay, AKP veya Gülen Cemaati'nin zafer kazanması değil, bir devrin çöküşünün ifadesidir ve bu çöküşün ardından bu iki faktörden birinin devleti yeniden kuracağı düşünülemez, -zira bu iki faktör de hiç bir bakımdan yakın geleceğe ayak uyduracak yapıda ve kapasitede değildir. Neoliberal paradigmanın sona erdiği ve Postkapitalist paradigmanın giderek daha güçlü bir şekilde ifade bulduğu günümüzde, çöküşten korkan bir yeni güç bulunmadığından, paralel devlet kurmak da kimselerin aklına gelmeyecektir. Yeni dönemin en dikkatli olunması gereken yanı, ABD ile akıllı/yakın ilişkilerin olabileceği, ama Amerikancılığın artık olabilemeyeceği gerçeğidir; yükselen evrensel değerlerin bugün de esasen Batı'da hakim olduğunu bilmek, ama Doğu'ya özgü değerlerin bunlara yeni bir boyut katacağını ve Doğusuz Batıcılığın da işlemeyeceğini asla unutmamak gerçeğidir. Ve hepsinden önemlisi, daha çok Sol tarafından savunulmuş değerlerin yükselişi, kadının ve kadınsı değerlerin yükselişi, niceliğin değil niteliğin yükselişi gibi konuların temel alınması gerektiğidir.
Yeni bir Dünya kuruluyor ve Türkler de o Dünya'daki yerlerini alıyorlar. Bu açık ve net gelişmenin, gizli-kapaklılığın ortadan kalktığı internet çağında, en temel ahlak kuralları ve insani değerlerle sorunlu kesimlerin kontrolünde sürdürülmesi mümkün değildir. Türkiye'yi bu istikamette değişmeye zorlayan zaman kalitesi/devran da, yol üzerindeki paralel ve terelel yapılar nitel bir şekilde değişmeden (veya yıkılmadan), kimseye rahat vermeyecektir.
Twitter mon amour ve dijital idealizm...
Twitter'e ilk girdiğimde "140 işaretle ne anlatılır ki?" diye düşünmüştüm ve işin sadece eğlence boyutuyla ilgilenmiştim. Sonra blogumdaki yazılarımı Twitter'dan duyurmaya başladım, derken kendimi, minik bir Avatar/resim ardına gizleyen ve sevmeye başladığım, yazmadıklarında yokluklarını hissettiğim, birçok dost insanın ortasında buldum. Gerçek hayatta ne gördüğüm, ne de kendileriyle telefonda konuştuğum dostlar. Ama bazılarını gerçek hayatta da tanıdım ve özel dostluklar oluştu bu arada. Fakat bütün bunlar, internet hakkında düşünmeye devam etmemi ve açıkçası kuşkulanmamı engellemiyor.
İnternet ve sosyal medya, hayatımızın her alanına giredursun, bu konuda özel yaklaşım tarzları da oluştu. Mesela -bir dostumun dediği gibi- Twitter bana daha akıllı, daha hızlı ve daha yaratıcı geliyorken, Facebook'un labirentleri sıkıyor. Orada da dostlarımın olmasına rağmen, Facebook'a girmek içimden gelmiyor, -zamanı da daha iktisatlı kullanmak gibi bir durum da var ayrıca. Tabii bunlar konunun "özel" kısmı. İşin tüm toplumu (hatta Dünyayı) ilgilendiren genel kısmı daha farklı, daha ciddi. Mısır'da şifreli internet haberleşmeleri ile sms ve Twitter kullanarak dünyanın ayağa kaldırılabilmiş olması, sosyal medya destekli yeni tip devrimlerin olması, gelişmenin iyi tarafı. Gezi İsyanı sırasında Twitter'in önemi asla reddedilemez. Ve onlardan önce de, WikiLeaks diye bir fenomen vardı ve ben onlar hakkında burada yazılar yazmıştım. Fakat internet toplumu, sadece iyi özelliklere sahip değil. Önemli, hatta oldukça ciddi sorunlar da var internet konusunda.
Dijital idealizm, yetmişli yıllarla birlikte ortaya çıktığında, araba garajlarında Apple ve benzeri firmalar kurulmuştu. Ve internetin ilk ortaya çıkıp topluma malolduğu dönemde bunun için çalışan idealist teknisyenlerin amacı, herkesin bilgiden alabildiğine yararlanmasıydı ve bu konuda dünyada demokratik bir bilgi paylaşımı mantalitesinin oluşmasıydı, bu konuda herkesin eşit imkanlara kavuşmasıydı. Başlangıçta bu fikrin önemli ölçüde mümkün olduğunu da söyleyebiliriz. Ama kısa zamanda İnternet'in yeni bir Güç/İktidar malzemesi olduğu anlaşıldı ve sistem kendini ona göre konumlandırdı.
Türkiye'de pek yankı bulmasa da Edward Snowden'in NSA konusundaki açıklamaları, birzamanların dijital idealizminin altının çoktan oyulduğunu, dev firmalarla gizli servisler tarafından nasıl kullanıldığını gösterdi.
Bilgisayar ilk piyasaya çıktığında, üniversitelerde yeşil ekranlı, neredeyse küçük buzdolabı veya çamaşırmakinası iriliğinde aletlerdi. Dikişmakinası gibi ses çıkaran program kartı okuyucuları vardı! Ama şimdikilerle kıyaslandığında bir iyi tarafları vardı: Fortran kursu yapıp, kendiniz program yazabiliyordunuz. Evet programlar şimdiki gibi cilalı, güzel dizaynlı, eğlenceli falan değildi, IOS veya Windows gibi programlara mahkum değildiniz ve her türlü özel bilginizi bilgisayara yüklemiyordunuz. Yazdığınız program, bizzat sizin ürününüz oluyordu ve bilgisayardan anlayan insan cinsi o zaman programını daima kendi yazardı, bunu da kendi istediği gibi yapardı, şimdiki gibi belli formatlara mahkum değildi.
Neredeyse ilk taşınabilir aletlerini ürettiğinden beri Apple kullanan biri olarak, bu sisteme nasıl alıştığımı yeniden farketmek için, bir arkadaşımın başka bir marka Laptop'unun başına oturmam yetti. Milyonlarcası gibi "App" indirip kullananlardan biriyim ve şimdiye kadar oturup "App nasıl yapılır?" diye öğrenmeye de vakit bulamadım -ki kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacak bir şey olabilir...
Hazır programlar kullanıyoruz ve bu programların hepsi belli firmaların belli yaygın formatlarına uygun şeyler. Programların nasıl olması gerektiğini bize sormuyorlar, ve bu karmaşık şeyler üzerinden nasıl ve nereye kadar dinlendiğimizi bilmiyoruz. Bu konuda bilgili dostlarımdan dinlediğim korku senaryoları hiç de az değil.
NSA skandalı patladığında, Merkel Amerikalılara posta koymuştu, çünkü onu dinlemişler. Erdoğan'ı da dinlediklerini ima eden Obama'ya Türkiye'den bir tek kişinin çıkıp da adamakıllı laf ettiğini henüz duymadım (belki da söyleyen olmuştur da ben duymamışımdır -umarım!) Ama günümüzde internette ve TV ekranlarında, hatta Meclis'te Parti grup toplantılarında uçuşan dinleme protokollerinin NSA'nın bilgisi haricinde şeyler olduğunu düşünmek saflık olur. Artık dünya böyle, ve bu hiç iyi değil. Evet, yolsuzlukla ilgili dinlemeler iyi bir amaca hizmet etti ve Türkiye'deki yolsuzlukların boyutunu gösterdi, ama böyle yaygın dinlemeleri olumlu/iyi birşey saymak kesinlikle mümkün değil, zira esasen siyasi bir amaca hizmet ediyorlar. WikiLeaks olayı patladığında ve Türkiye ile ilgili dinleme protokolleri de yayınlandığında, sadece birkaç gün konuşuldu, o kadar.
Bu şekilde, Google/Mikrosoft/AngryBirds vs. kullanan herkesin tüm mahrem bilgilerine girilebildiği, insanların dinlenebildiği söyleniyor. Mahremiyetle birlikte özgürlüğün de buharlaştığını söyleyebiliriz. Çünkü özgürlük, insanın tam anlamıyla mahrem bir hayatının da olması ve hür iradeye sahip olması demektir.
İnsanların, bir zamanların özgür bilgisayar programlamacılığı noktasından pasif Apps noktasına gelmeleri, rahatına düşkünlükle özgürlük yitiminin nasıl el ele verebileceğini gösteriyor. Daha önemlisi, bizzat Amerikalı entelektüellerden gelen uyarılar ve bence ciddiye alınmalılar.
Jaron Lanier'in geçen yıl yayımladığı "Who Owns the Future" adlı kitabında da gösterdiği gibi, internet idealizmi, bilginin doğasını gözardı etti ve bu boşlukta şimdi firmalarla gizli servisler cirit atıyorlar. Dünya George Orwell'in "1984" ütopyasına hiç bu kadar yakın olmamıştı. Eskiden petrolü kontrol etmek -reel ekonominin- olmazsa olmazıydı, şimdi para akışını kontrol etmek -sanal ekonomi için- olmazsa olmaz. Ve bunun yolu da tercihleri belirlemek, interneti kontrol etmekten falan geçiyor. Lanier, bilgi kontrolünün pasif internet kullanıcılarının yönlendirilebilmesi için devasa yeni bilgisayarlarla yapıldığını ve bunun artık ciddi bir tehlike oluşturmaya başladığını söylüyor. Ne kadar çok ilişki ve ne kadar çok bilgi akışı olursa, manipülasyon olasılığı da o kadar yükseliyor. Lanier, bu dev bilgisayarlara örnrk olarak, büyük online satış sitelerini işleten bilgisayarları gösteriyor. Anlaşıldığı kadarıyla bu sitelerin arkasında, yeni nesil çok büyük ve pahalı bilgisayarlar var.
Ben, iPad'den okunan bir dergiyi takip ediyorum. Adını vermek istemediğim bu İngilizce dergide, okumak istediğiniz konuları siz belirliyorsunuz ve dergi zaman içinde sizin tıkladığınız konulara bakarak, size ona göre yazılar sunmaya başlıyor, sizin zevklerinize uyum sağlıyor. Kişiselleştirilmiş bir dergi. Benzerleri de var elbette. Ama Lanier, bu yolla o devasa bilgisayarların trand oluşturup insanların tercihlerini yönlendirmek istikametinde geliştirildiklerini söylüyor ve insanların firmalar tarafından yönlendirilmelerini engellemek için gelecekte internetin reklamdan arındırılmış bir bölge halinde "ücretli" olmasını öneriyor, çünkü sistem sağlayıcılar, reklamlardan ve insanların yönlendirmesinden devasa paralar kazanıyorlar ve interneti de bu şekilde bedava sunuyorlar. Jobs'un eskiden sözünü ettiği gibi, bilgisayarın yeniden, sadece bir tür yük kamyonuna dönüşebilmesi, belki o zaman mümkün olabilir.
İşte bu vesileyle karıştırdığım bir roman tüylerimi diken diken etti. Yazarı, sıradan bir bilimkurgu yazarı falan da değil, Time dergisinin "Dünyanın en etkili yüz kişisi" listesine aldığı, Microsoft'un en sofistike adamlarından biri ve "The Circle" adlı romanında bir Mega-Google'dan bahsediyor. Twitter ve Facebook dahil birçok kanaldan, insanların tüketim alışkanlıklarını -hatta düşünme biçimlerini- yönlendiren ve tüm insanlığı kontrol eden bir firma! Silicon Valley'ın dünyada yükselen sessiz gücüne dikkat çekmeyi amaçlayan romanda insanlar müşteri olduklarını sanıyorlar, ama aslında bu firmanın ürünleri haline gelmiş bulunuyorlar. Firma onları, düşünme biçimlerinden tutun da alışveriş alışkanlıklarına ve yaşam biçimlerine kadar yönlendirip belirliyor.
İnternet konusunda düşünmeye devam etmemiz gerekiyor. Dijital idealizm de bunu gerektiriyor zaten.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



