Norbert Trenkle ile Rus-Ukrayna savaşı bağlamında sistem krizi ve kapitalizm ötesi çözümler hakkında


Selçuk Salih Caydı: 
Rusya'nın saldırı savaşı Türkiye'de de çok önemsenen bir konu. Ancak birçokları savaşı, Rusya'nın "kötü Batı"ya karşı savunma savaşı olarak okuyor. Bu anlatıyı hem aşırı sağ hem de geleneksel sol kullanıyor. Nasıl oluyor da bu kadar birbirine benzemezler, aynı noktada buluşabiliyorlar? 

Norbert Trenkle: Putin "kötü Batı"ya ve sözde Batılı değerlere karşı gürleyerek, "geleneksel anti-emperyalizmin meşru varisi" pozu verebiliyor. Bu yüzden hem sağdan hem soldan destek alabiliyor, Küresel Güney'deki birçok insan kendini onunla ve onun savaş politikalarıyla özdeşleştiriyor.

Anti-emperyalizm, bir zamanlar sömürgecilik ve sömürgecilik sonrasının muktedirlerine karşı mücadelelerle ilişkilendirilirdi ve bu bağlamda kuşkusuz haklı bir mücadeleydi. Zira dünyayı kendi aralarında paylaşıp yönetenler, Batılı güçlerdi. Eski sömürgeler bağımsızlıklarını kazandıktan sonra bile oralarda kendi çıkarlarını acımasızca savunanlar, başta ABD olmak üzere Batılı güçlerdi. Bu nedenle, Soğuk Savaş bağlamında Sovyetler Birliği, bir taraftan kendi emperyal çıkarlarının peşinde koşsa bile, ulusal kurtuluş hareketlerinin doğal müttefiki sayıldı. Rusya'nın emperyal çıkarlarının peşinde koştuğu gerçeği, "sosyalizm" ve özgürleşmenin ideolojik himayesi altında gerçekleştiğinden, kolayca gözden kaçırılabiliyordu.

Eski Doğu blokunda hayat bulmuş olan ve adına 'Reel sosyalizm' dediğimiz düzen, hiçbir zaman özgürleştirici bir proje olmadı, onun yerine, devletin daima bir kalkınma ajansı olarak merkezi rol oynadığı, kapitalist modernleşmeyi sonradan yakalamanın farklı bir biçimiydi. Küresel Güney'deki birçok ülke de, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra benzer bir yol izledi ve kapitalist merkezlerden daha bağımsız olmaya çalıştı. 1970'lerde ve 1980'lerde bu girişimler hemen hemen her yerde başarısızlığa uğrayıp kısa bir süre sonra da Sovyet imparatorluğu çöktüğünde, milliyetçilik ve köktendincilik giderek daha fazla ön plana çıktılar; "sosyalizm"in bıraktığı ideolojik boşluğu doldurdular ve kendi aralarında, tüm siyasi akımların en düşük ortak paydası gibi bir şeyi temsil eden anti-emperyalizm konusunda hizalandılar. Rus savaş propagandasının bugüne kadar dayandığı nokta tam da budur. Putin rejimi son derece otoriter ve açıkça gerici olmasına rağmen, "Batılı güçlere" karşı hâlâ bir müttefik olarak görülüyor.

 

Putin'in "Batı"yı çürümüş ve kültürel anlamda yozlaşmış diye tanımlayıp, onun karşısına geleneksel "Rus kültürü" ve "Hıristiyanlık değerlerini koyduğu söylemi nasıl bir rol oynuyor, kulaklara nasıl bu kadar cazip geliyor ve etkili olabiliyor?

 

Burada söz konusu olan, modern kapitalizmin tarihi kadar eski olan "Batı'nın çöküşü" anlatısıdır ve günümüzde, Reel Sosyalizmin çöküşünden sonra başlayan sosyal ve politik çatışmaların kültürcü çatışmalar haline getirilmesi bağlamında değerlendirilebilir. Kapitalizmin (Liberal ve Reel Sosyalist olmak üzere) iki farklı çeşidi arasındaki rekabet, daima sistem içi bir rekabetti ve Reel Sosyalist düzenin çöküşünden beri de bir kültürcü çatışma şeklinde ifade buluyor. Kültürcü anlatı, Avrupa'da, özellikle Almanya'da, zincinlerinden boşanmış kapitalist dinamiğin neden olduğu ve hâlâ neden olmaya devam ettiği genel güvensizliğe ve tedirginliğe bir tepki olarak 19. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştı. Ama doğrudan bu dinamiği ve neden olduğu olumsuz etkileri eleştirmek, mesela doğanın tahribi gibi veya kitlesel yoksullaşma gibi olumsuz etkilerini eleştirmek yerine, sözkonusu dinamik, "kültürel dekadans" adıyla yeniden tanımlandı. Bir karşı-imge yaratmak adına, toplumlarda derin kökleri olan ve bozulma tehlikesine karşı korunması ya da yeniden canlandırılması gerektiği düşünülen eski kültürler ya da dinlerden müteşekkil yeni tasavvurlar kurgulandı. Bu da, günümüze kadar gelen, dünyadaki tüm milliyetçi, etnikçi ve dinci köktenciliklerin ideolojik temelidir. Her türden köktencinin gözden kaçırdığı şey ise, "Batı karşıtı" fikirlerinin de doğrudan Batı'dan ithal edildiği gerçeğidir.  Örneğin, Hindistan'daki Hindu milliyetçilerinin veya İran'daki mollaların kendi kültürel ve dini kimliklerinde ısrar edip, Avrupa'da ortaya çıkmış kültürcü kalıpları kopyalamaları, ister istemez ironiktir. Günümüzde Putin, "Batılı dekadans"a karşı savunmak istediği "Büyük Rus İmparatorluğu" mirasına sarılsa bile, hâlâ, kapitalizmle birlikte ortaya çıkan ve onunla birlikte tüm dünyaya yayılan modernizm karşıtı gerici düşünce geleneğinin bir parçası. Tam da bu nedenle Putin rejiminin özellikle Avrupa ve ABD'de sağcı ve aşırı sağcı partileri ve akımları desteklemesi, kendi içinde tutarlı. 

 

Öyleyse Putin Ukrayna'ya neden saldırdı? Rusya'nın yayılma hevesleri bir taraftan da, küresel güç dengelerinin Batı lehine değişmesiyle ve özellikle NATO'nun doğuya doğru genişlemesine karşı verdiği tepkiyle ilgili değil mi?

 

Ukrayna'ya yönelik saldırıyı, her şeyden önce, otoriterliğin ve siyasi/dînî sağın küresel saldırısının bir parçası olarak değerlendiriyorum. Putin rejimi, dünyadaki hemen hemen tüm otoriter yöneticiler için bir rol modelidir. Şu anda kendilerini yükselişte görüyorlar, çünkü Batılı güçlerin piyasa ekonomisi ve demokrasinin himayesinde yeni bir dünya düzeni yaratma girişimleri, berbat bir şekilde çökerek başarısızlığa uğradı. Bu nedenle, Ukrayna'ya karşı savaşın, NATO ve ABD'nin saldırgan eylemlerine bir tepki olduğu da doğru değil. NATO'nun doğuya doğru genişlemesi 2004'te sona erdi. O zamandan beri, hiçbir yeni üye kabul edilmedi ve Ukrayna ile Gürcistan'ın kabulü, en azından 2008'de Merkel hükümeti tarafından veto edilerek engellendi. Dolayısıyla Putin rejiminin, kendisini bir NATO saldırısına karşı savunmak zorunda kaldığı iddiası sadece propagandadan ibaret.

Asıl konu, bambaşka. Bizzat ifade ettiği üzere Putin, Sovyetler Birliği'nin çöküşünü "20. yüzyılın en büyük felaketi" sayıyor. Bunu anlamak için sözü tekrarlayarak "tadına" varmanız gerekiyor. Tarihin bugüne kadarki en kanlı ve en şiddetli yüzyılında, Sovyet imparatorluğunun nispeten barışçıl bir şekilde sona ermesinin, yüzyılın en kötü şeyi olduğunu söylemiş oluyor. Bu ifade, Putin'in ve onu çevreleyen, çoğu eski Sovyet gizli servisi çevresinden ve güvenlik aygıtından gelen iktidar seçkinlerinin fikriyatına önemli ölçüde ışık tutuyor. Putin, eski dünya gücü konumunun kaybını son derece derin bir rahatsızlık olarak hissediyor ve bu nedenle onu en azından bir dereceye kadar yeniden inşa etmek için bastırılamaz bir dürtü tarafından yönlendiriliyor. Pratik olarak imkansız olsa da, şimdi Ukrayna'da ve daha önce mesela Suriye'de olduğu gibi buna tevessül etmesi bile çok büyük acılara neden oluyor.

 

Öyleyse Ukrayna'ya saldırı neden şimdi gerçekleşti? Bahsettiğin huzursuzluk uzun zamandır zaten mevcuttu.

 

Bence Ukrayna'ya yönelik saldırının şimdi gerçekleşmesinin üç ana nedeni var. Birincisi, Putin Batı'yı zayıflamış bir jeopolitik konumda gördü; Batı'nın geçen yıl Afganistan'dan neredeyse panik halinde çekilmesi bunu doğrular nitelikteydi. Putin, zamanın uygun olduğuna inandı, ama Batılı güçlerin sert ve kararlı tepkisine de aynı nedenlerle oldukça şaşırdı. İkincisi, Putin, Hakimiyetinin ekonomik anlamda tehdit altında olduğunu düşünüyor, çünkü gücü, hammadde ihracatına, özellikle petrol ve gaz ihracatına dayanıyor. Oysa, enerji arzının yakında yenilenebilir enerjilere çevrilmesi ile gücünün de temelden sorgulanabilir hale geleceğini görüyor. Emperyal hedeflerine ulaşmak istiyorsa, günümüzün ekonomik temeli geçerliliğini yitirmeden, harekete geçmelidir. Bunlara ek olarak üçüncüsü, Rusya içindeki muazzam toplumsal bölünmelerden kaynaklanan gerilimler var. Bu koşullarda bir fetih savaşı, adı böyle konulmasa bile, halkı yanına çekmenin her zaman iyi bir yoludur, böylece bir milliyetçilik dalgası yaratılır ve güç gösterisi yapılır. Bu konu, 2014'te Kırım'ın ilhakı sırasında iyi işledi. Neden yeniden işlemesin? Şimdi Putin'in askeri ve siyasi anlamda yanlış hesap yaptığı artık açıkça görülür hale gelmiş olsa da, artık kolayca durdurulamayacak bir dinamiği harekete geçirmiş bulunuyor.

 

Putin, iktidar gücünü kaybetmekten korkuyor gibi. Askeri bir yenilgiden de korkması gerekmiyor mu?

 

Putin için askeri bir yenilgi elbette felaket demektir, çünkü bir yenilgiden siyasi olarak sağ çıkamaz. Şimdi bunu önlemek için elindeki tüm araçları seferber ediyor ve tüm doğu Ukrayna'yı ilhak ederek Kırım'a bir kara koridoru oluşturma hedefine odaklanıyor. Rus askeri makinesinin boyutları düşünüldüğünde, oldukça gerçekçi bir hedef. Ancak göstergeler, savaşın devam edeceği yönünde, ve bu, halkın acılarının daha da artacağı anlamına geliyor. En başta, gücü kaybetme korkusu, dediğim gibi, bu savaşı başlatmak için önemli bir nedendi. Her otoriter rejim gibi, Putin rejimi de sürekli olarak kendi halkının ona isyan edebileceğinden korkuyor. Son yıllarda muhalefeti bastırmak, korkutmak veya ülkeden kovmak için elinden gelen her şeyi yapmış olsa da, bir rejim sıkı sıkıya kapatılınca, paranoya güçleniyor. Bu, tüm otoriter rejimlerin genel özelliğidir; otoriter olanlar her yerde "komplo kokusu" alırlar ve eski müttefiklerin de sıklıkla kurban edildiği yeni "temizlik" operasyonları yaparlar.

Rusya örneğinde paranoyaya, komşu ülkelerdeki protesto hareketlerinin Rusya'ya "bulaşma korkusu da buna dahil. Aynı nedenle Putin, iki yıl önce başı belaya giren Belarus diktatörü Lukashenko'nun yardımına koştu ve bu yılın başlarında Kazakistan'da insanlar sokaklara döküldüğünde hızla Kazakistan'a müdahale etti. Ama Ukrayna'daki görece canlı sivil toplumu çok özel bir tehdit olarak algılıyor, çünkü bu ülkenin bağımsızlığını reddediyor ve onu "Büyük Rusya"nın bir parçası sayıyor. Bu yüzden orada kendi kafasına uygun bir düzen kurmak, yani direnen her şeyi ortadan kaldırmak istiyor. Örneğin, Ukrayna'nın büyük şehirlerinde aykırı cinselliğe açık canlı toplulukların olması, Putin için bir skandal, çünkü doğal ya da Tanrı vergisi olduğuna inandığı "cinsiyetler hiyerarşisi"ni sorgulayan bir durum. Bu konuda, İslamcılarla, Hıristiyan köktendincilerle veya faşistlerle, dünyadaki tüm otoriter ve gerici güçlerle hemfikir. Bunların hepsi, cinsel kimliklerini, feministlerin ve aykırı hareketlerin tehdidi altında hissediyorlar ve bu hareketlere, panik ve şiddet karışımı tepkiler veriyorlar.

 

Bu bağlamda, otoriterliğin küresel bir saldırısından bahsediyorsun. Demokrasi çekiciliğini yitirdi mi?

 

Dünyadaki tüm büyük protesto hareketleri hâlâ demokrasi ve özgürlük değerlerine atıfta bulunuyorlar. Burada sorun, asgari bir toplumsal eşitlik olmaksızın demokrasinin işleyemeyeceğinde. Ancak, modern kapitalizm, yüksek üretkenliği nedeniyle üretimde giderek daha az işgücü gerektirdiğinden ve aynı zamanda sermaye artışı esas olarak finansal piyasalarda gerçekleştiğinden, giderek daha fazla insan "gereksiz" hale getirilmekte ve sosyal alanda marjinalleştirilmekte. Bu insanlar, kendi çıkarlarını savunmak için neredeyse hiç bir imkana sahip değiller ve siyasi anlamda temsil de edilmiyorlar. Bu nedenle otoriter akımlar da her yerde yükselişte. Onlara ancak asgari düzeyde sosyal güvenlik vaat ediyor ve dünyayı dost ve düşman diye bölerek kolektif kimlikler inşa ediyorlar. Böylece "halkın", yani büyük çoğunluğun temsilcisi gibi davranabiliyor ve iktidar olmak taleplerini demokratik anlamda meşrulaştırabiliyorlar. Günümüzde çoğu otokrat, sürekli olarak sivil özgürlükleri ve hukukun üstünlüğünü çiğnerken ve utanmadan kendilerini zenginleştirirken, bir taraftan da "demokrasi savunucuları" olarak zuhur edebiliyorlar.

Buradaki büyük dram, otoriterliğe karşı çıkan sivil toplum güçlerinin bu siyasi stratejiye karşı koyacak çok az şeye sahip olmasıdır. Çünkü sivil özgürlükler için mücadele etmelerine rağmen, genellikle canalıcı toplumsal sorunlara çözümler bulamıyorlar. Bu nedenle, onları, "normal insanları" umursamayan, küçük bir seçkinler grubunun temsilcileri olarak karalamak kolaylaşıyor. Öznel anlamda pek çok durum için kesinlikle doğru değil, ancak nesnel anlamda liberal demokrasi, artık her zamankinden daha çok, bir küresel azınlık meselesi; zira çoğu ülkede artık sosyal dengeyi asgari ölçülerde sağlamayı dahi başaramamakta. Aşırı toplumsal kutuplaşma, esasen, küresel kriz kapitalizminin nesnelleştirilmiş dinamiklerinden kaynaklandığından, ona liberal siyaset araçlarıyla karşı konulması mümkün değil.

 

Öyleyse, Putin yönetimindeki Rus devletinin otoriterleşmesi veya Bonapartist şekillenmesi, kapitalizmin ilerleyen kriz sürecinin kaçınılmaz bir sonucu mu? Böyle bir devlet, krizi kontrol altına alabilir mi?

 

Bu, kaçınılmaz bir gelişme değildi. Farklı bir yol izleyen başka devletler de var. Durum, aynı zamanda toplumsal güç dengesine de bağlı tabii. Rusya'da, 1990'ların aşırıya kaçan özelleştirmelerine ve krizine tepki gösteren güçlü bir güvenlik aygıtı vardı. Putin, o aygıtla birlikte oligarkları ehlileştirmeyi ve onları devletin hizmetine sokmayı başardı. Onların işlerini bozmadı, ama rejime karşı gelmemek kaydıyla arsızlık düzeyindeki yüksek kârlarını toplamaya devam etmelerine izin verdi. Ancak ekonomide ve altyapıda bir miktar istikrar da sağlandı, böylece maaşlar ve emekli maaşları yeniden zamanında ödendi, Rusya'da yaşayan insanların büyük çoğunluğu bir dereceye kadar hayatlarını rahat idame ettirebildiler. Bu, Putin rejimine bugüne kadar süren geniş bir halk desteği sağladı; herkes onu göklere çıkarıyor olmasa bile, en azından halkın büyük bir çoğunluğu, Putin'i ona alternatif olanlardan daha iyi buluyor, ehven-i şer sayıyor.

Bu anlamda Putin rejiminin Rusya'daki krize geçici bir çözüm bulduğu söylenebilir. Ama bu çözümü daha ziyade, 2000'lerin başında yaşanan 'Kapitalizmdeki canlanma' bağlamında değerlendirmek gerekir; önemli ölçüde finansallaşma tarafından harekete geçirilip yönlendirilen inşaat sektörüne dayanıyordu. Hatta o zamanlar Rusya'nın Çin, Brezilya ve Hindistan ile birlikte –BRIC ülkeleri adıyla– ekonomi alanında bir dünya gücü olma yolunda olduğu bile söyleniyordu. Gerçekte, Rusya'nın görece ekonomik başarısı, esas olarak dünyanın hammadde ve enerji tedarikçisi haline gelmesine dayanıyordu. Ama bu aynı zamanda Rus rejimin Aşil topuğu. Rus hammadde ve enerjisine olan talep çökerse, Rus ekonomisi de sarsılır. Putin şimdilik Avrupa'nın ve özellikle Almanya'nın Rusya'ya bağımlılığını silah haline getirebiliyor, ancak birkaç yıl içinde bu da sona erebilir. Çünkü temel enerji ihtiyacının yeniden yapılandırılması Batılı hükümetlerin vaat ettiği ölçüde hızlı ilerlemeyecek bile olsa, hala başka ülkelerden edinebilecekleri kaynaklar arıyorlar -ve kaynak aradıkları ülkeler de genellikle Rusya'dan daha az otoriter olmayan ülkeler. Savaş, her şeyden önce, genel enerji talebinin de düşmesine neden olacak büyük bir dünya ekonomik krizini tetikleyebilir.

 

Fakat Rus otoriterizminin ekonomik temeli çöktüğünde ne olur?  Toplumu gereğinde zor kullanarak bir arada tutan 'Post-kapitalist otoriter devlet' gibi bir şey mümkün mü?

 

Böyle bir durumda Rusya'da ne olacağını tam olarak tahmin etmek zor. Ancak hammadde ihracı Rusya için ekonominin temeli olmaktan çıkarsa veya riskli bir alan haline gelirse, Rusya'da kapitalizm çökmeyip, aksine, yeni bir kriz aşamasını yaşayacaktır. Sözde oligarklar etrafında gruplanan çeşitli mafya grupları arasındaki çatışmaların yeniden ortaya çıkması ve daha sonra geriye kalan mevcut kamu zenginlikleri için birbirleriyle amansız bir mücadele içine girmeleri mümkündür. Şu anda Rus devleti, bu mafya gruplarını kontrolü altında tutuyor - tabii bu arada devlet bürokrasisi mensupları da her şartta kendilerini zenginleşmeye çalışıyorlar. Ekonomi açısından kritik koşullar altında bile bugünkü durumun devamını garanti edecek kadar güce sahip olmaları mümkün. Ancak çeteler ve devlet arasında paylaşılabilecek ganimet küçüldükçe, paylaşmak çok daha zor ve itilaflı hale gelecektir. Öyle bir durumda devlet, 1990'larda olduğu gibi, yeniden o çıkar çatışmalarının cepheleri arasında kalabilir. Ekonomik temelin aşınıp eridiği her yerde dünya çapındaki eğilim böyle. 

Ekonomi gitgide daha istikrarsız hale gelirse, işin başında belirli bir düzeyde istikrarı garanti edebilecek tek otorite devlettir. Bunu da çıkar çatışmalarına açıkça şiddetle müdahale ederek ve protestoları ezerek yapıyor. Öte yandan devlet, tüm bu çıkar çatışmalarının üzerinde yer alan toplum dışı bir varlık da değil, bilakis, bizzat kendi eylemleri, toplumsal güç dengelerinden önemli ölçüde etkileniyor. Sonuç olarak, bu nedenlerle, devlet aygıtının her zaman içten çürümesi söz konusu ve daha sonra devlet aygıtının çetelerden birine veya bir şekilde birbirleriyle anlaşmak zorunda olan çok sayıda çeteye yem olması mümkün.

Bu anlaşmaların daha sonra ayrıntılı olarak nasıl ilerleyeceği ülkeden ülkeye değişir. Kural olarak, her çete belirli bir sosyal taban oluşturmak için bir kesim müşteriye hizmet etmek zorundadır. Bunun iyi bir örneği, her biri yalnızca kendi destekçilerine hizmet veren, bir taraftan da ülkenin hazinesini talan eden gruplar arasında bölünmüş Lübnan devletidir. Elbette bunun post-kapitalizmle hiçbir alakası yok. Kapitalist biçimlerin hepsi hala ortada ve eylemin kâr amacı aynen devam ediyor ve esas olan, suç yoluyla da olsa parayı çoğaltmak. Post-kapitalizm yerine, kriz içinde çürüyen bir kapitalizmden söz etmek daha doğru.

 

Bu gidişatı durdurmak hâlâ mümkün mü? Liberal demokrasi, yukarıda söylediğin gibi, artık bir perspektif olmaktan çıkarken, devletin otoriterleşmesine ve mafyalaşmasına karşı ne yapılabilir?  Alternatifler var mı?

 

Otoriterizm ile kıyaslandığında Liberal demokrasi kesinlikle çok daha iyi bir alternatif. Sorun şu ki, liberal demokrasi, dünyanın giderek daha büyük bir bölümünde artık maddi bir temele sahip değil. Çünkü liberal demokrasi, ancak toplumun bireylerinin çoğunluğuna, sermayenin değerlendirilmesi amacıyla iş gücü olarak ihtiyaç duyulduğu ve bu insanların kendilerinin siyasi anlamda temsil edildiklerini gördükleri yerde işleyebilir. Liberal demokrasi esas olarak, kapitalizmin üretimde kitlesel iş gücüne dayandığı çok özel bir tarihsel evresinin siyasi biçimidir. Ancak bu aşama geri dönülmez bir şekilde sona ermiştir ve bu nedenle liberal demokrasinin temelleri, halen belli ölçülerde işlediği ülkelerde bile aşınmaktadır.

Yukarıda ifade ettiğim gibi, günümüz kapitalizmi insan emeğine giderek daha az bağımlı hale geliyor ve bu nedenle, parasının miktarını artırmak amacıyla giderek daha fazla insanı (ekonomi bağlamında) "gereksiz" hale getiriyor. Faaliyetlerini sürdürebilmek için bir yandan da Yeryüzünün gittikçe daha fazla kaynağını gasp ediyor ve Yeryüzünün daha büyük bir kısımını işgal ediyor. Günümüzde, gezegenimizin bir tür yeni bir kolonizasyonu ile karşı karşıyayız; "Ekolojik dönüşüm" işareti altında, aslında hiç de öyle olmayan, sadece küresel bir azınlığın üretim ve tüketim modelini birkaç yıl daha güvence altına almayı amaçlayan bir durum söz konusu. Bu gelişmeden en çok zarar görenler elbette Küresel Güney'de yaşayan insanlar. Bununla birlikte genel bir eğilimden bahsediyoruz. Toplumların sosyal bölünmesi, ekolojik yıkım ve otoriter eğilimler her yerde el ele yürüyor. Tam da bu nedenle, çözüm için, kapitalizmin ötesine uzanan küresel bir yanıta ihtiyaç var.

Burada engel teşkil eden tek sorun, geleneksel özgürleşme kavramlarının, bunlar arasında özellikle de ihtiyaç zamanlarında hâlâ devleti kurtarıcı olarak gören türlerinin modasının geçmiş olması. Devleti kurtarıcı olarak görenler, sağcı otoritarizmden çok da iyi olmayan sol bir otoriterizmin çıkmazına sürüklüyorlar. Bütün bunların yerine, piyasa ve devlet ötesinde yeni bir özgürlük perspektifine ihtiyacımız var.

 

Sözünü ettiğin perspektif nasıl bir şey?

 

Ben 'Müşterekleşme' (Commonism) fikrine büyük sempati duyuyorum. Böyle bir toplumun temeli özel mülkiyete dayanmıyor. Özel mülkiyet yerine, hiç kimseye ait olmayan, ancak herkes tarafından ortaklaşa kullanılmasına izin verilen 'Müşterekler' ('Comon'lar) var. Tabii ki bu, tamamen farklı bir sosyal ilişki biçimiyle el ele yürüyor. Kapitalizme özgü sosyal ilişki biçiminin özü, başkalarını sınırlama ve dışlamaya dayanan özel mülkiyettir. Yani, "Benim olan benimdir ve onunla istediğimi yaparım" fikridir. Bunun anlamı aynı zamanda, "sosyal anlamda tanınmam ve yüksek yer edinmem, -sadece nitelikli iş gücüm aracılığıyla bile olsa- yalnızca özel mülkiyetimle mümkündür" anlamına geliyor. Ama hangi türden olursa olsun o "özel mülkiyetim" de sadece satabildiğim, pazarlayabildiğim zaman işe yarıyor. Başka bir deyişle: Özel mülkiyet, toplumsal bağların mal/meta hareketi (alımı-satımı) üzerinden tarif edildiği toplumların temelidir. Genel bir rekabet hakimdir, çünkü her kişi diğerlerinin çıkarlarına karşı kendi özel çıkarlarının peşinde koşar.

Müştereklere, yani 'Common'lara dayalı bir toplumda bu durum oldukça farklıdır. Burada işbirliği/kooperasyon, sosyal ilişkilerin temel biçimidir; sosyal zenginlik her zaman diğer insanlarla birlikte yaratılır ve paylaşılır. Tabii burada "sosyal zenginlik" kavramı, serveti yalnızca paraya tahvil edip parayla ifade eden kapitalist toplumun anladığından çok daha geniş bir anlam içerir. 

 

Bu oldukça ütopik bir yaklaşım olmuyor mu?

 

Bence ütopik değil, çünkü tüm toplumsal hareketlerde 'Commoning' yani 'Müşterekleşme'nin en çeşitli biçimlerini, müştereklerin yaratılması olayını zaten görüyoruz. 'Müşterekleşme', genellikle geçici bir ilişki olarak, ya da bir hareket kendi çıkarlarını kabul ettirip piyasa ve devlet kategorilerinde kabul gördükten sonra ortadan kaybolan bir ilişki biçimi şeklinde zuhur ediyordu. Mesela, eski işçi hareketinde böyleydi. Ama kabul görmesinin giderek zorlaştığı aşamada, müşterekleşme tamamen farklı, merkezi bir anlam kazanıyor ve birlikte yaşamın ve hayatta kalmanın temeli haline geliyor. Bunu dünya çapında birçok toplumsal harekette görüyoruz. Buradaki büyük sorun, müşterekleşmeyi iyi ve sürdürülebilir bir temele oturtmak için gerekli ölçüde yeterli kaynağa ve sosyal serbestliğe genellikle sahip olmamalarıdır. Çünkü kaynaklar, özellikle toprak, büyük ölçüde kapitalizm tarafından işgal edilmiş, yani özel mülkiyete dönüştürülmüştür. Ve özel mülkiyet, gezegenin daha fazla yok edilmesi anlamına bile gelse, şiddetle savunulmaktadır.

Bu nedenle, bugün müşterekleşme kaynakları için verilen mücadeleler, potansiyel olarak toplumsal mücadelenin merkezini temsil ediyor. Bu mücadele sayesinde ekolojik yağma durdurulabilir, aynı zamanda yeni ve özgürleşmiş bir toplum geliştirilebilir. Şimdilik, küresel bir perspektiften bakıldığında bu mücadeleler hâlâ azınlıkta ya da sosyal nişlerde yer alıyorlar. Bu nedenle, onları diğer mücadelelerle, özellikle de otoriterleşmeye karşı ve her türlü sosyal dışlanmaya karşı verilen mücadelelerle birleştirmek önemli. 'Müşterekleşme' fikri, ancak ondan sonra, Marx'ın deyimiyle, "maddi bir güç"e dönüşebilir.


Medyascope, 21 Ağustos 2022


Almanca orijinal versiyon:

https://www.krisis.org/2022/das-putin-regime-ist-ein-vorbild-fuer-fast-alle-autoritaeren-machthaber-in-der-welt/

 

Bir ideolojinin sefaleti ve Rus popülizmi


Hani şu klişe vardır ya, "Tarih tekerrürden ibarettir" falan diye üst perdeden hükümlere varan?!.. İnsan bazen "acaba mı ki?" demeden duramıyor, çünkü koca koca politikacılar, tarih boyu bile bile aynı "hata"ları yapıyorlar. Tabii bilinçli yapılınca bunun adı "hata" da olmuyor, "kendi varlığının zıddına/tersine hareket etmek" gibi bir şey oluyor, sonuçta sapılan belli istikametler o ülkelerin alenen aleyhlerine işliyor, mesela "Yeni Osmanlı" bu tür bi "şey". 

"Biz bundan kelli Osmanlıyı yeniden kurucaz, Osmanlı olucaz" demek, eski Osmanlı coğrafyasında kurulmuş 24 ülkenin devletine, "Bak gene geldik, burları biz yöneticez, siz ufaktan toz olun" demektir ve bunu Azerbaycan'dan Yemen'e, Bosna'dan Cezayir'e, oradan Sudan'a kadar hiç bir ülke kabul etmez. "Yeni Osmanlı", bütün bu ülkelerle bir şekilde kapışmayı göze almak, hepsine birden meydan okumak demektir. Şimdi aynı şeyi Rusya yapıyor...

Rusya'nın Putin öncesindeki eski Başkanı ve şimdinin Milli Güvenlik Konseyi şefi Dimitri Medvedev, Rus Facebook'u VKontakte'de zehir zemberek bir yazı yazıp (veya yazdırıp), eski Sovyet coğrafyasının en geniş sınırlarıyla tek birleşik bir ülke (Rusya) olarak yeniden kurulmasını istedi. Bunu yapmayı deneyebilecek askeri güce sahip "Kutsal Rus Dünyası" idealinin yanında "Yeniden Osmanlı" hülyası; Rusya'mım askeri kabiliyetlerine sahip olmayan Türkiye için, kum havuzunda yaz tatili oyunları sayılır. Böylece Rusya da Finlandiya'dan Moldova'ya, Moğolistan'dan Kazakistan'a, hatta bir süre işgal ettiği İran Azerbaycanı'na ve buraların Erzurum'una kadar bir dolu ülkeye ve bölgeye "Biz gene geliyoruz" demiş oldu. Ama bu "hata"dan -laf bazında- dönmesi, Türkiye'deki gibi yılları ve de yılları almadı, sadece 10 dakika sürdü. Ardından, her popülist Sağ iktidar gibi Medvedev'in celallenmesine, alışıldık türden bir "izahat" geldi: "Hacker'lar Medvedev'in hesabını ele geçirdiler, bu yazıyı da onlar yazdı, Medvedev değil."

Yani ABD seçimlerine bile karışıp maydenoz olabilecek kadar "ileri" Hacker "teknolojisi"ne sahip bir ülkenin en önemli iki-üç kişisinden birinin hesabını ele geçiren bilgisayar korsanları, bi yazı koyup on dakika sonra hesabı geri vermişler! -tabii buna inanmak istediği için inanan da bulunur.

Konu, bir tür "Dış Dünyanın reflekslerini ölçmek" denemesi gibi, veya zamansız öten danışman horozun sesini kesme hızını test etmek amaçlı bir manevra da olabilir, ama niyeti göstermesi bakımından önemlidir.

Rusya'da çok ilginç şeyler oluyor, -daha doğrusu oluyordu da, artık daha göstere göstere oluyor ve bu da, haliyle dikkat çekiyor...

Daha dikkat çekici olan, Ukrayna Otosefal Ortodoks Kilisesi'nin İstanbul'deki Dünya Ortodoksluğu'nun onursal başkanlığına, Ekümenik Patrikhane'ye 27 Temmuz'da bir mektup göndermiş olması ve mektubun bu diyarın basınında nedense hiç duyulmamış olmasıdır. Ortodoks Ukrayna Metropoliti, Rus Ortodoks Kilisesi patriği Kirill'i İstanbul'a şikayet ediyor ve onu, Putin'in milliyetçi "Ruskiy Mir" (Rus Dünyası) ideolojisini savunmakla suçlayıp İstanbul tarafından soruşturulmasını (ve mahkum edilmesini) istiyor. Putin'in 2001'de tarif ettiği Bu ideolojiye göre, Rus ulusu ve Rus devletinin dünyada ve ortodoks kilisesinde imtiyazlı "yüksek" bir yeri vardır. Ukrayna kilisesi, bu ideolojinin etnik bir teori olduğunu, Rus Ortodoks Kilisesi'nin, Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısını da bu "üstün Rus" pozisyonundan "haklı" saydığını anlatıyor. Rus Patrik Kirill, Ukrayna'nın Rusya'ya ait olduğunu söylüyor. Ruskiy Mir ideolojisine göre Lenin büyük bir hata yapmış ve Rus İmparatorluğu topraklarını cumhuriyetlere ayırarak Rusya'yı zayıflatmıştır. Bu ideoloji, bir "Rus Uygarlığı"ndan söz eder ve bunun temelini de Ortodoks Hristiyanlık dini sayar, Kiev hükümdarı Vladimir'in 10. Yüzyılda vaftiz edilmesiyle başlatır. İdeoloji, bugünkü Rusya'yı, esas olarak Belarus ve Ukrayna'yı ve tabii daha sonraki Sovyet coğrafyasını da kapsayacak şekilde düşünmektedir. Temeli "Ortodoks Hristiyanlık inancı" olan Ruskiy Mir (Rus Dünyası), kendine bir ortak kültür, ortak tarih ve ortak değerler yaratmıştır ve bu değerlerin başında "Vatan sevgisi", "geleneksel aile" gelmektedir. İdeoloji, Batı'nın ruhsal ve ahlaki çöküş yaşamakta olduğunu söyler. Batı, kültürel kimliğini ve Hristiyanlığını terketmiştir. Rus Ortodoks Patriği Kirill'in deyimiyle Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısı, "Tanrı'nın gerçekliği için günaha karşı (...) İyi ile Kötü arasında bir savaştır, (...) Günahı bir yaşam biçimi haline getirenlere (Onur yürüyüşü düzenleyen eşcinsellere) karşı" bir savaştır.

Ortodoks Hristiyanlığın onursal başkanlığı sayılan İstanbul Parikhanesi'nin Kirill'e karşı böyle bir soruşturma açması ve Rus Ortodoks Kilisesini uyarması pek olası görünmüyor; onu mahkum etmesi ise çok zor, zira en başta Sırp Ortodoks Kilisesi'nin böyle bir şeyi desteklemesi pek mümkün değil. Ayrıca Suriye'deki Ortodoks Hristiyanları temsil eden Antakya Patrikhanesi de, belki İskenderiye'deki Patrikane ve belki başka Partikhaneler de "üstün Rus" menşeyli bu tehlikeli duruma müdahale etmekte zorlanacaklardır. Burada, Rus yönetiminin bir şekilde kendiyle "hemfikir" hale getirdiği büyük ve önemli bir Partikhane, Rusları üstün millet ilan eden bir devlet ideolojisi ve onu sahiplenen Rus Patrikhanesi söz konusu.

Şimdi elbette Rusya'yı "haklı" bulan birileri de mutlaka çıkacak ve "Antiemperyalizm şeysi"nden falan bahsedenler olacaktır. Ama, aşırı Sağ ve de milliyetçi popülizm türlerinin nasıl da birbirlerine benzediği ve nasıl acınası bir çıkmaz sokakta oyalandıkları da anlaşılacaktır. Mesela böyle bir "şey"in ilerletilmiş ve "en geniş sınırlar"a oynayan sınır tanımaz haliyle, -sırf "Rus müttefik" diyerekten- Çin tarafından otomatikman destekleneceğini sananlar aldanır. 

Çin Komünist Partisi ÇKP'nin kongresi yaklaşırken, Çin'in Dünya'da ulaştığı onca prestiji, teknik ve  ticarî ve de parasal/kârsal başarısını böyle bir Rus saçmalığı için neden tehlikeye atması "gerektiği" sorusu havada. Zamana oynayan, yüzlerce yıllara uzanan planlar programlar yapan Çin'in, Putin'in "Büyük Rusya" oyununda ona alenen destek olmakta bir çıkarı yok, -tam tersine. Çin, olağan gelişmelerin sonucu olarak zaten Dünyanın en büyük "ökönomi"si olmaya aday, birçok alanda ABD'yi şimdiden geçmiş durumda. Ayrıca "Büyük Rusya" iseolojisi, Çin'in kendine Sibirya'da yeni tarım alanları oluşturmak ve buralardaki demografiyi Çin lehine değiştirmek türünden planlarına ters. Müreffeh Çin demek, en başta "çok iyi yemek" demek (Türkiye'deki gibi "çok sayıda beton sahibi olmak" demek değil). Çin'in Orta Asya ile iyi ilişkileri var ve Asya'nın devasa bir kısmını haybeden Rusya'ya hediye etmeye, pek niyetli olmasa gerek.

Bugünkü Rusya, zayıflayan "Batı"ya karşı, Sağ'ın en klasik "muhafazakar" biçimine ve "Üstün Rus" hakimiyetine dayanan post modern bir imparatorluk kurmayı hayal ediyor, ama çokuluslu eski imparatorluklar fikriyatının bile çok gerisine düşen bir anlayışla, sadece eski Sovyet coğrafyası ülkelerine değil, hem Batı'ya hem de Doğu'ya meydan okuyor, -üstelik henüz bunun pek farkında da görünmüyor. Yenilgiye tahammülsüz bir ideolojik inat için ve de Dünya için oldukça tehlikeli bir durum. Bundan kurtulmanın yolu, demokrasiden yana net tavır koymak ve çok can yakmış olan şu "alçak milletler ve yüksek millet" tipi ideolojiler saçmalığını artık tedavülden ilelebet kaldırmaktır. Özgürlüğün ve eşitliğin yeniden önemsendiği ve önemseneceği Dünyada bu mümkün.

Teknoloji ile sahnede ölümsüzleşmek


Yeni nesil belki bilmez ama bir zamanlar ABBA diye isveçli bir pop grubu vardı ve rekor denecek uzun süreler şarkı listelerinin en başında yer almıştı. Kurucularının adlarının başharflerinden esinlenen ABBA grubu 1972'de doğdu. Agnetha Fältskog ve Anni-Frid Lyngstad şarkıları söyler, erkekler Benny Andersson ve Björn Ulvaeus de piyamo ve gitarla onlara eşlik ederdi. Daha önce İsveçli hiç bir grup, dünya pop listelerine girememişti. Eurovisyon şarkı yarışmasını ABBA İsveç adına "Waterloo" şarkısıyla kazanınca, ABBA devri başladı. Mamma Mia, Fernando, Dancing Queen, Money Money Money, hala dinlenen şarkılarının sadece en tanınmışları. En son 1992'de "ABBA Gold" albümünü çıkardılar, şarkılarından ikisi baz alınarak müzikal filmler çekildi, ama ABBA yaşlandı. Yeniden bir konsere çıkacak fiziğe sahip oldukalrını düşünmüyorlar malesef, ama onların bu çekincelerine bir çare bulundu ve bu çare, gelecekte bir çok sahne sanatçısının nasıl ölümsüzleştirilebileceği hakkında yüksek teknoloji ürünü ilk örneği sunuyor. 

Londra'da ABBA konseri. Salon dolu. Sahne açılıyor ve ABBA sahneye çıkıyor. Sinemadaki "Star Wars" kültünün yaratıcısı George Lucas'ın çalışanlarının inanılmaz yoğunluktaki çabası sonucu ABBA, 160 kameranın ABBA'nın dört üyesini her açıdan çektikten sonra ekranda gençleştirip, karanlık salonda dünyanın en büyük projeksiyon sistemi ile 65 milyon piksellik görüntüyle gerçek boyutlarıyla sahneye çıkınca, salon neredeyse yıkılıyordu. 1981'deki görünümlerine göre "güncellenen" ABBA, şarkıları sahiden de söyledi, ama görüntüleri gençliklerine "tercüme" edildi. Ayrıca fonda şarkılara uygun dekorlar devreye girdi ve konser, ABBA'nın en başarılı konserlerinden biriydi. Yeni değerler üretmekte zorlananlar için eskileri yeniden yüceltmek, geçici de olsa bir çözüm ama bir gerçeği değiştiremiyor: İnternet öncesi çağın yıldızları ile günümüzün megapikselli sanatçıları arasında sahici ilgi farkı var.

Türkiye'de modernleşme döneminin kanlı bıçaklı iki ana siyasi çizgisi ve birinin son demi


Modern zamanlarda ortaya çıkan ulusdevletlerinin tamamı, çeşitli etnik ve dînî halk gruplarının zamanla kültürel bir homojenleşmesi ile paralel gelişme göstermiş yapılardır. Elbette bazıları bu sürece kendince avantajlı bir yerden başlamıştır ve daha uzun bir süre içinde oluşmuştur, mesela ABD böyledir. Avrupa kökenli halkların bir karışımı ve kapitalist sistemin etkisiyle homojenleşerek Beyaz, Protestan Hristiyan, Anglosakson faktörün esası teşkil ettiği bir sosyolojik yapıya dönüşmüştür (gerçi şimdi bu değişiyor, Hispanics ve Siyahiler giderek daha belirleyici oluyorlar, ama kültürel konum esasen henüz değişmiş değil). Tarih içinde zaten başka nedenlerle homojen kalmış Japonya, (ve Kore) gibi Asya ülkeleri de sistemin homojenleştirici özelliklerini sistem içinde sağlam ve zengin bir yer edinebilmek için kullanmışlardır.

Türkiye, kapitalizmin dayattığı kültürel homojenleşmeyi Osmanlı döneminde, "Millet kompartımanları"nda milliyetçileşmeler ve kendi içinde homojenleşmeler olarak yaşamıştır. Mesela Anadolu'da Hristiyan Rum köyleri Türk köylerinden çok daha modern ve (modernleşme anlamında) uygar iken, Türk köyleri daha iptidai, sadece din eğitimiyle yetinen, dış dünyayla ilişkileri sınırlı yerlerdi. Hristiyan köyleri ise modernleşmenin getirdiği okula önem veren, yeni hijyene, dünyada (yani Batıda) olanlardan haberdar yerler olarak ortaya çıkıyorlardı.

Modernleşme sürecinde ABD'de nasıl "Kuzeyliler" ile "Güneyliler" ayrımı çıktıysa ve bunun etkilerinin bugün bile tamamen silinmediği vaki ise, Japonya'da da ülkeyi Batılı ülkelere açanlar (açmak zorunda kalanlar) ile buna karşı olanlar arasındaki zıtlaşma tarih boyunca çeşitli kesimlerin (hatta Japon mafyası Yakuza'nın) siyasi yaklaşımlarında görülür. 19'uncu yüzyılın başından itibaren modernleşmenin bugünlere uzanan tipinin gelişmesi başlarken, modernleşme karşıtları bazı ülkelerde sadece yenilip etkisizleşmekle kalmamış, tamamen tarihten silinmiştir, mesela Çin'de. Ama modernleşme konteksi içindeki eski zıtlaşmalar, farklı partiler içinde kendilerine yeni ifade biçimleri bulmuşlardır. Türkiye, modernleşmenin eski merkezini teşkil eden Avrupa'nın hemen yanıbaşında bu gelişmeyi başından itibaren izlemekle birlikte -ki bu bir yerde zorunlu bir durumdur, çünkü mesela III. Selim Napolyon'un modern ortusunun ne kadar etkili olduğunu görüp modern Nizam-ı Cedid ordusunu kurarak bu konuda ön almıştır- daima sert bir modernleşme karşıtı direnişle karşılaşmıştır. Bu konuda Türkiye yalnız değildir, benzeri durumlar bu bölgede diğer ülkelerde de, ve tabii Rusya'da da yaşanmıştır (İran'da da, Arap diyarında da vd.) ama modern Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu ve Çin'deki gibi "modernleşme düşmenı Gelenekçileri" tamamen tasfiye etmiş gibi görünürken, bu kesimler, özellikle -ABD dayatması Sovyet korkusuyla- çok partili rejime geçildikten sonra adeta yeniden doğmuşlardır.

Türkiye'de modernleşmenin Atatürk öncesindeki son Osmanlı devrinde milliyetçileşmeler istikametinde "İttihat ve Terakki" çizgisi üzerinden devam ettiğini görüyoruz. Bu hareket, dünyadaki tüm benzeri milliyetçi hareketler gibi dini pek önemsemeyen bir hareketti ve giderek gelenekselden uzaklaşarak Avrupa'yı örnek alan bir modernleşmeden yanaydı. Doğru ya da yanlışlığı bugün tartışmalı olsa da, o dönemde bu, genel trendi teşkil ediyordu ve son Çin imparatoru Pu Yi bile (Japon üniformasına benzeyen) üniforma giyiyor, özel hayatında melon ingiliz şapkası takıyordu. Bu çılgın dönemde gelenselliği savunan ve modernliğe karşı çıkanların durumu genellikle çok acıklıdır, mesela Türkiye'de (Çin'de çok akıllı geleneksel düşünürler de Mao dönemine kadar yaşamıştır ve yazdıkları da hâlâ okunur kıvamda entelektüel pırıltı taşır), ama bunların pek entelektüel değeri bulunmaz. Bu dönemde Türkiye'de modernleşmeye karşı direnişi ve geleneksel yapıyı savunan fikriyatın ifade bulduğu yapı, "Hürriyet ve İtilaf Fırkası"dır.

Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran subaylar, devlet adamları ve entelektüeller esasen "İttihat ve Terakki"nin ya devamı, ya da onun da temsil ettiği modern milliyetçiliğe yakın olanlardır. Çin'de modernleşmeciler gelenekçileri tamamen yok ettikleri halde Türkiye'de bu yapılmamış, engin bir bağışlayıcılık ve hoşgörü ile "Hürriyet ve İtilaf" zihniyetinin yeniden hayat bulup güç kazanarak Türkiye'nin yönetimini ele geçirmesine -demokratik teamüller dahilinde- izin verilmiştir. Ve tabii demokrasinin bir modernleşme ürünü olduğu ve zaten modernleşmeye karşı olan bir kesimin gücü eline geçirdikten sonra demokrasinin kurallarına uymayabileceği ihtimali pek düşünülmemiştir.

Son Padişah VI. Mehmet Vahdettin'in son Damat Ferit Paşa Hükümeti, "Hürriyet ve İtilaf Fırkası" hükümetidir ve bu -bugün İslamcılar ve türevleri tarafından temsil edilen- çizginin neyi savunduğu anlaşılırsa, bugün, Osmanlı'nın uzatmaları oynayan gelenekçi son karikatürünü daha iyi anlamak mümkün olacaktır.

Cumhuriyet kurulmadan önce, I. Dünya Savaşının sonundan itibaren bu gelenekçi kesim, Türkiye'nin Hindistan gibi bir İngiliz sömürgesi olmasından yanaydı. Bu konu tayin edici önemdedir, -zira mesele İngiltere'nin mi Fransa'nın mı Almanya'nın mı sömürgesi olmak seçiminden ziyade, sömürge olmak veya olmamakla ilgili bir durumdur. Sömürge olmayı kabul etmek demek, Türklerin bu bölgedeki bin yıllık özgür ve özgün devlet/uygarlık kurucusu olmak ambisyonlarını sona erdiriyordu. Yani Türklerin, Almanlar İngilizler Fransızlar Ruslar gibi kendi başına buyruk bağımsız bir halk olmak özelliğini teslim edip ikinci sınıf bir halk ve ülke seviyesine inmeyi kabul ediyordu. İttihatçıların devamı ve/veya başkalaşmış yeni versiyonu "Müdafa-i Hukuk" hareketi ise, baştan itibaren, ikinci sınıf bir halk olmayı kabul etmeyen bağımsızlıkçı bir fikriyatı temsil ediyordu. Bazıları bu farkı küçümsüyor ve Sultan'ın da nefes alabildiği takdirde bağımsızlıktan yana olabileceğini söylüyor ama bu, hiç öyle "pragmatizm" kaldırabilecek bir kunu değildir.

İkinci konu, artık tüm dünyada ekonomiyi belirleyen kapitalizmin homojenleştirici etkisi istikametinde atılan adımlarda Cumhuriyeti kuracak olan kesimlerin bu yeni kültürel homojenleşmeden (yani yeni makro milliyetçilikten) yana tavır almasıdır. Çanakkale savaşından itibaren iyice belirginleşen "Türklük bilinci", Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nda bulunmaz. Bu çevrenin en önemli adamı Mustafa Sabri Efendi, sarayın sondan bir önceki Şeyhülislamı olarak Mısır'da 1954'de ölmeden önce Yunanistan'da "Türklüğümden istifa ediyorum" diyen yazılar yazmış, Türklere (ve tabii Atatürk'e) hakaret eden yazılar yazmış, Milli Mücadele'ye karşı çıkmıştır. İkinci önemli konu, bu zat-ı muhteremin ve fikirdaşlarının kendilerini "Müslüman" olarak adlandırıp Türklerden nefret etmeleridir, ve Mustafa Sabri, Araplara olağanüstü hayranlık duyar, İslam'ın dili olarak Arapça'yı yüceltir, Türkçeyi küçültür, değer vermez.

Üçüncüsü, elbette çok önem verdiği din konusudur. İstanbul'un anahtarını İngiliz subaylarına eğile büküle hiç çekince koymadan teslim eden Sultan Halife Vahdettin'in bu diyardaki en önemli üç özelliği bu kadar kolay işgalcilere adeta hediye etmesi karşısında Hilafetin kaldırılmasına muhalefet Ankara'da çok cılız kalmıştı -tıpkı bugün İslam'a olan saygının olağanüstü ölçülerde düştüğü ve deistlerin ateistlerin sayısının patladığı gibi. Mustafa Sabri'nin Hilafet'in ilanına karşı tavrı, ülkedeki herkesi -Ankara Hükümeti'ne biat ettikleri için- "Kafir" ilan etmek olmuştu. Bu sırada elbette yurtdışındaydı. İngilizler Vahdettin'e kaçabilmesi için HMS Malaya savaş gemisini ayarlamışlardı, Mustafa Sabri'ye "Mısır'a kaçabilmesi için" anca bir yük gemisinde yer buldular.

Bu "anlayış" da günümüze dek hayatta kalmış görünüyor, yani Cumhuriyet Vatandaşı, artık devletin dini olmadığından (yani hükümet ve vatandaşları dîne tâbi olmadığından) "kafir" sayılabilirler. Bu da onlara karşı kafirlere davranıldığı gibi davranılmasını "dînen meşru" sayar.

Buraya kadar konuştuklarımız, Türkiye'nin 20'inci Yüzyılın en başından itibaren bugünlere kadar gelen ve Türkiye'nin ASIL iki siyasi çizgisini temsil eden bu iki ana partinin yani "Hürriyet ve İtilaf Fırkası" ile "İttihat ve Terakki Fırkası" arasındaki farkın sadece "fikirsel" farklılıklar olduğunu gösteriyor sanılmasın. Asıl önemli ve nedense gözardı edilen konu, bu iki çizgi arasında bir tür iç savaş yaşanmış ve gelenekçi "Hürriyet ve İtilaf" cephesinin bu savaşı kaybetmiş olması gerçeğidir.

Damat Ferit Hükümeti bu çizgiyi temsil ederken, kendi çizgisinde nereye kadar ısrarlı olduğunu göstermek üzere işgal kuvvetlerinin yanında yer aldığında, Mustafa Sabri, "Hürriyet ve İtilaf Fırkası"nın başkanıydı. Bu parti, Anadolu'da işgale direnen milliyetçi Türk kuvvetlerinin yenilmesi için sadece Yunan kuvvetleriyle ittifak yapmakla ve onlar için dua etmekle kalmamış, İzmir'de 1922'de son anda ilan edilen Rum "İyonya Cumhuriyeti"ne memur da olmuşlardır, yani Anadolu'daki Milli Hükümet'e tam bir düşmanlıkları söz konusudur. Ayrıca Milli kuvvetlere karşı kurulan Hilafet Ordusu Kuva-yı İnzibatiyye de Yunan kuvvetlerinin bir kolu gibi bağımsızlık hareketine karşı savaşmıştır.

Unutulmaması için yeniden dikkat çekmek gerekirse: Bugünkü modern Türkiye, bir iç savaş sonucu kurulmuştur ve savaşı, işgal kuvvetleriyle birlikte hareket eden "Hürriyet ve İtilaf Fırkası" çizgisi kaybetmiştir, yani konu sadece "fikir ayrılığı" falan değildir. Türkiye, bu çizginin en son versiyonunu ve böylece modernleşmeyle sorunlu son "gelenekçi" -olmak iddiasındaki- bir siyasi anlayışı aşmaya hazırlanırken, aşacağı yanının NE olduğunu iyi anlamaya ve ona göre davranmaya ihtiyacı var gibi görünüyor.