Bir ideolojinin sefaleti ve Rus popülizmi


Hani şu klişe vardır ya, "Tarih tekerrürden ibarettir" falan diye üst perdeden hükümlere varan?!.. İnsan bazen "acaba mı ki?" demeden duramıyor, çünkü koca koca politikacılar, tarih boyu bile bile aynı "hata"ları yapıyorlar. Tabii bilinçli yapılınca bunun adı "hata" da olmuyor, "kendi varlığının zıddına/tersine hareket etmek" gibi bir şey oluyor, sonuçta sapılan belli istikametler o ülkelerin alenen aleyhlerine işliyor, mesela "Yeni Osmanlı" bu tür bi "şey". 

"Biz bundan kelli Osmanlıyı yeniden kurucaz, Osmanlı olucaz" demek, eski Osmanlı coğrafyasında kurulmuş 24 ülkenin devletine, "Bak gene geldik, burları biz yöneticez, siz ufaktan toz olun" demektir ve bunu Azerbaycan'dan Yemen'e, Bosna'dan Cezayir'e, oradan Sudan'a kadar hiç bir ülke kabul etmez. "Yeni Osmanlı", bütün bu ülkelerle bir şekilde kapışmayı göze almak, hepsine birden meydan okumak demektir. Şimdi aynı şeyi Rusya yapıyor...

Rusya'nın Putin öncesindeki eski Başkanı ve şimdinin Milli Güvenlik Konseyi şefi Dimitri Medvedev, Rus Facebook'u VKontakte'de zehir zemberek bir yazı yazıp (veya yazdırıp), eski Sovyet coğrafyasının en geniş sınırlarıyla tek birleşik bir ülke (Rusya) olarak yeniden kurulmasını istedi. Bunu yapmayı deneyebilecek askeri güce sahip "Kutsal Rus Dünyası" idealinin yanında "Yeniden Osmanlı" hülyası; Rusya'mım askeri kabiliyetlerine sahip olmayan Türkiye için, kum havuzunda yaz tatili oyunları sayılır. Böylece Rusya da Finlandiya'dan Moldova'ya, Moğolistan'dan Kazakistan'a, hatta bir süre işgal ettiği İran Azerbaycanı'na ve buraların Erzurum'una kadar bir dolu ülkeye ve bölgeye "Biz gene geliyoruz" demiş oldu. Ama bu "hata"dan -laf bazında- dönmesi, Türkiye'deki gibi yılları ve de yılları almadı, sadece 10 dakika sürdü. Ardından, her popülist Sağ iktidar gibi Medvedev'in celallenmesine, alışıldık türden bir "izahat" geldi: "Hacker'lar Medvedev'in hesabını ele geçirdiler, bu yazıyı da onlar yazdı, Medvedev değil."

Yani ABD seçimlerine bile karışıp maydenoz olabilecek kadar "ileri" Hacker "teknolojisi"ne sahip bir ülkenin en önemli iki-üç kişisinden birinin hesabını ele geçiren bilgisayar korsanları, bi yazı koyup on dakika sonra hesabı geri vermişler! -tabii buna inanmak istediği için inanan da bulunur.

Konu, bir tür "Dış Dünyanın reflekslerini ölçmek" denemesi gibi, veya zamansız öten danışman horozun sesini kesme hızını test etmek amaçlı bir manevra da olabilir, ama niyeti göstermesi bakımından önemlidir.

Rusya'da çok ilginç şeyler oluyor, -daha doğrusu oluyordu da, artık daha göstere göstere oluyor ve bu da, haliyle dikkat çekiyor...

Daha dikkat çekici olan, Ukrayna Otosefal Ortodoks Kilisesi'nin İstanbul'deki Dünya Ortodoksluğu'nun onursal başkanlığına, Ekümenik Patrikhane'ye 27 Temmuz'da bir mektup göndermiş olması ve mektubun bu diyarın basınında nedense hiç duyulmamış olmasıdır. Ortodoks Ukrayna Metropoliti, Rus Ortodoks Kilisesi patriği Kirill'i İstanbul'a şikayet ediyor ve onu, Putin'in milliyetçi "Ruskiy Mir" (Rus Dünyası) ideolojisini savunmakla suçlayıp İstanbul tarafından soruşturulmasını (ve mahkum edilmesini) istiyor. Putin'in 2001'de tarif ettiği Bu ideolojiye göre, Rus ulusu ve Rus devletinin dünyada ve ortodoks kilisesinde imtiyazlı "yüksek" bir yeri vardır. Ukrayna kilisesi, bu ideolojinin etnik bir teori olduğunu, Rus Ortodoks Kilisesi'nin, Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısını da bu "üstün Rus" pozisyonundan "haklı" saydığını anlatıyor. Rus Patrik Kirill, Ukrayna'nın Rusya'ya ait olduğunu söylüyor. Ruskiy Mir ideolojisine göre Lenin büyük bir hata yapmış ve Rus İmparatorluğu topraklarını cumhuriyetlere ayırarak Rusya'yı zayıflatmıştır. Bu ideoloji, bir "Rus Uygarlığı"ndan söz eder ve bunun temelini de Ortodoks Hristiyanlık dini sayar, Kiev hükümdarı Vladimir'in 10. Yüzyılda vaftiz edilmesiyle başlatır. İdeoloji, bugünkü Rusya'yı, esas olarak Belarus ve Ukrayna'yı ve tabii daha sonraki Sovyet coğrafyasını da kapsayacak şekilde düşünmektedir. Temeli "Ortodoks Hristiyanlık inancı" olan Ruskiy Mir (Rus Dünyası), kendine bir ortak kültür, ortak tarih ve ortak değerler yaratmıştır ve bu değerlerin başında "Vatan sevgisi", "geleneksel aile" gelmektedir. İdeoloji, Batı'nın ruhsal ve ahlaki çöküş yaşamakta olduğunu söyler. Batı, kültürel kimliğini ve Hristiyanlığını terketmiştir. Rus Ortodoks Patriği Kirill'in deyimiyle Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısı, "Tanrı'nın gerçekliği için günaha karşı (...) İyi ile Kötü arasında bir savaştır, (...) Günahı bir yaşam biçimi haline getirenlere (Onur yürüyüşü düzenleyen eşcinsellere) karşı" bir savaştır.

Ortodoks Hristiyanlığın onursal başkanlığı sayılan İstanbul Parikhanesi'nin Kirill'e karşı böyle bir soruşturma açması ve Rus Ortodoks Kilisesini uyarması pek olası görünmüyor; onu mahkum etmesi ise çok zor, zira en başta Sırp Ortodoks Kilisesi'nin böyle bir şeyi desteklemesi pek mümkün değil. Ayrıca Suriye'deki Ortodoks Hristiyanları temsil eden Antakya Patrikhanesi de, belki İskenderiye'deki Patrikane ve belki başka Partikhaneler de "üstün Rus" menşeyli bu tehlikeli duruma müdahale etmekte zorlanacaklardır. Burada, Rus yönetiminin bir şekilde kendiyle "hemfikir" hale getirdiği büyük ve önemli bir Partikhane, Rusları üstün millet ilan eden bir devlet ideolojisi ve onu sahiplenen Rus Patrikhanesi söz konusu.

Şimdi elbette Rusya'yı "haklı" bulan birileri de mutlaka çıkacak ve "Antiemperyalizm şeysi"nden falan bahsedenler olacaktır. Ama, aşırı Sağ ve de milliyetçi popülizm türlerinin nasıl da birbirlerine benzediği ve nasıl acınası bir çıkmaz sokakta oyalandıkları da anlaşılacaktır. Mesela böyle bir "şey"in ilerletilmiş ve "en geniş sınırlar"a oynayan sınır tanımaz haliyle, -sırf "Rus müttefik" diyerekten- Çin tarafından otomatikman destekleneceğini sananlar aldanır. 

Çin Komünist Partisi ÇKP'nin kongresi yaklaşırken, Çin'in Dünya'da ulaştığı onca prestiji, teknik ve  ticarî ve de parasal/kârsal başarısını böyle bir Rus saçmalığı için neden tehlikeye atması "gerektiği" sorusu havada. Zamana oynayan, yüzlerce yıllara uzanan planlar programlar yapan Çin'in, Putin'in "Büyük Rusya" oyununda ona alenen destek olmakta bir çıkarı yok, -tam tersine. Çin, olağan gelişmelerin sonucu olarak zaten Dünyanın en büyük "ökönomi"si olmaya aday, birçok alanda ABD'yi şimdiden geçmiş durumda. Ayrıca "Büyük Rusya" iseolojisi, Çin'in kendine Sibirya'da yeni tarım alanları oluşturmak ve buralardaki demografiyi Çin lehine değiştirmek türünden planlarına ters. Müreffeh Çin demek, en başta "çok iyi yemek" demek (Türkiye'deki gibi "çok sayıda beton sahibi olmak" demek değil). Çin'in Orta Asya ile iyi ilişkileri var ve Asya'nın devasa bir kısmını haybeden Rusya'ya hediye etmeye, pek niyetli olmasa gerek.

Bugünkü Rusya, zayıflayan "Batı"ya karşı, Sağ'ın en klasik "muhafazakar" biçimine ve "Üstün Rus" hakimiyetine dayanan post modern bir imparatorluk kurmayı hayal ediyor, ama çokuluslu eski imparatorluklar fikriyatının bile çok gerisine düşen bir anlayışla, sadece eski Sovyet coğrafyası ülkelerine değil, hem Batı'ya hem de Doğu'ya meydan okuyor, -üstelik henüz bunun pek farkında da görünmüyor. Yenilgiye tahammülsüz bir ideolojik inat için ve de Dünya için oldukça tehlikeli bir durum. Bundan kurtulmanın yolu, demokrasiden yana net tavır koymak ve çok can yakmış olan şu "alçak milletler ve yüksek millet" tipi ideolojiler saçmalığını artık tedavülden ilelebet kaldırmaktır. Özgürlüğün ve eşitliğin yeniden önemsendiği ve önemseneceği Dünyada bu mümkün.

Teknoloji ile sahnede ölümsüzleşmek


Yeni nesil belki bilmez ama bir zamanlar ABBA diye isveçli bir pop grubu vardı ve rekor denecek uzun süreler şarkı listelerinin en başında yer almıştı. Kurucularının adlarının başharflerinden esinlenen ABBA grubu 1972'de doğdu. Agnetha Fältskog ve Anni-Frid Lyngstad şarkıları söyler, erkekler Benny Andersson ve Björn Ulvaeus de piyamo ve gitarla onlara eşlik ederdi. Daha önce İsveçli hiç bir grup, dünya pop listelerine girememişti. Eurovisyon şarkı yarışmasını ABBA İsveç adına "Waterloo" şarkısıyla kazanınca, ABBA devri başladı. Mamma Mia, Fernando, Dancing Queen, Money Money Money, hala dinlenen şarkılarının sadece en tanınmışları. En son 1992'de "ABBA Gold" albümünü çıkardılar, şarkılarından ikisi baz alınarak müzikal filmler çekildi, ama ABBA yaşlandı. Yeniden bir konsere çıkacak fiziğe sahip oldukalrını düşünmüyorlar malesef, ama onların bu çekincelerine bir çare bulundu ve bu çare, gelecekte bir çok sahne sanatçısının nasıl ölümsüzleştirilebileceği hakkında yüksek teknoloji ürünü ilk örneği sunuyor. 

Londra'da ABBA konseri. Salon dolu. Sahne açılıyor ve ABBA sahneye çıkıyor. Sinemadaki "Star Wars" kültünün yaratıcısı George Lucas'ın çalışanlarının inanılmaz yoğunluktaki çabası sonucu ABBA, 160 kameranın ABBA'nın dört üyesini her açıdan çektikten sonra ekranda gençleştirip, karanlık salonda dünyanın en büyük projeksiyon sistemi ile 65 milyon piksellik görüntüyle gerçek boyutlarıyla sahneye çıkınca, salon neredeyse yıkılıyordu. 1981'deki görünümlerine göre "güncellenen" ABBA, şarkıları sahiden de söyledi, ama görüntüleri gençliklerine "tercüme" edildi. Ayrıca fonda şarkılara uygun dekorlar devreye girdi ve konser, ABBA'nın en başarılı konserlerinden biriydi. Yeni değerler üretmekte zorlananlar için eskileri yeniden yüceltmek, geçici de olsa bir çözüm ama bir gerçeği değiştiremiyor: İnternet öncesi çağın yıldızları ile günümüzün megapikselli sanatçıları arasında sahici ilgi farkı var.

Türkiye'de modernleşme döneminin kanlı bıçaklı iki ana siyasi çizgisi ve birinin son demi


Modern zamanlarda ortaya çıkan ulusdevletlerinin tamamı, çeşitli etnik ve dînî halk gruplarının zamanla kültürel bir homojenleşmesi ile paralel gelişme göstermiş yapılardır. Elbette bazıları bu sürece kendince avantajlı bir yerden başlamıştır ve daha uzun bir süre içinde oluşmuştur, mesela ABD böyledir. Avrupa kökenli halkların bir karışımı ve kapitalist sistemin etkisiyle homojenleşerek Beyaz, Protestan Hristiyan, Anglosakson faktörün esası teşkil ettiği bir sosyolojik yapıya dönüşmüştür (gerçi şimdi bu değişiyor, Hispanics ve Siyahiler giderek daha belirleyici oluyorlar, ama kültürel konum esasen henüz değişmiş değil). Tarih içinde zaten başka nedenlerle homojen kalmış Japonya, (ve Kore) gibi Asya ülkeleri de sistemin homojenleştirici özelliklerini sistem içinde sağlam ve zengin bir yer edinebilmek için kullanmışlardır.

Türkiye, kapitalizmin dayattığı kültürel homojenleşmeyi Osmanlı döneminde, "Millet kompartımanları"nda milliyetçileşmeler ve kendi içinde homojenleşmeler olarak yaşamıştır. Mesela Anadolu'da Hristiyan Rum köyleri Türk köylerinden çok daha modern ve (modernleşme anlamında) uygar iken, Türk köyleri daha iptidai, sadece din eğitimiyle yetinen, dış dünyayla ilişkileri sınırlı yerlerdi. Hristiyan köyleri ise modernleşmenin getirdiği okula önem veren, yeni hijyene, dünyada (yani Batıda) olanlardan haberdar yerler olarak ortaya çıkıyorlardı.

Modernleşme sürecinde ABD'de nasıl "Kuzeyliler" ile "Güneyliler" ayrımı çıktıysa ve bunun etkilerinin bugün bile tamamen silinmediği vaki ise, Japonya'da da ülkeyi Batılı ülkelere açanlar (açmak zorunda kalanlar) ile buna karşı olanlar arasındaki zıtlaşma tarih boyunca çeşitli kesimlerin (hatta Japon mafyası Yakuza'nın) siyasi yaklaşımlarında görülür. 19'uncu yüzyılın başından itibaren modernleşmenin bugünlere uzanan tipinin gelişmesi başlarken, modernleşme karşıtları bazı ülkelerde sadece yenilip etkisizleşmekle kalmamış, tamamen tarihten silinmiştir, mesela Çin'de. Ama modernleşme konteksi içindeki eski zıtlaşmalar, farklı partiler içinde kendilerine yeni ifade biçimleri bulmuşlardır. Türkiye, modernleşmenin eski merkezini teşkil eden Avrupa'nın hemen yanıbaşında bu gelişmeyi başından itibaren izlemekle birlikte -ki bu bir yerde zorunlu bir durumdur, çünkü mesela III. Selim Napolyon'un modern ortusunun ne kadar etkili olduğunu görüp modern Nizam-ı Cedid ordusunu kurarak bu konuda ön almıştır- daima sert bir modernleşme karşıtı direnişle karşılaşmıştır. Bu konuda Türkiye yalnız değildir, benzeri durumlar bu bölgede diğer ülkelerde de, ve tabii Rusya'da da yaşanmıştır (İran'da da, Arap diyarında da vd.) ama modern Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu ve Çin'deki gibi "modernleşme düşmenı Gelenekçileri" tamamen tasfiye etmiş gibi görünürken, bu kesimler, özellikle -ABD dayatması Sovyet korkusuyla- çok partili rejime geçildikten sonra adeta yeniden doğmuşlardır.

Türkiye'de modernleşmenin Atatürk öncesindeki son Osmanlı devrinde milliyetçileşmeler istikametinde "İttihat ve Terakki" çizgisi üzerinden devam ettiğini görüyoruz. Bu hareket, dünyadaki tüm benzeri milliyetçi hareketler gibi dini pek önemsemeyen bir hareketti ve giderek gelenekselden uzaklaşarak Avrupa'yı örnek alan bir modernleşmeden yanaydı. Doğru ya da yanlışlığı bugün tartışmalı olsa da, o dönemde bu, genel trendi teşkil ediyordu ve son Çin imparatoru Pu Yi bile (Japon üniformasına benzeyen) üniforma giyiyor, özel hayatında melon ingiliz şapkası takıyordu. Bu çılgın dönemde gelenselliği savunan ve modernliğe karşı çıkanların durumu genellikle çok acıklıdır, mesela Türkiye'de (Çin'de çok akıllı geleneksel düşünürler de Mao dönemine kadar yaşamıştır ve yazdıkları da hâlâ okunur kıvamda entelektüel pırıltı taşır), ama bunların pek entelektüel değeri bulunmaz. Bu dönemde Türkiye'de modernleşmeye karşı direnişi ve geleneksel yapıyı savunan fikriyatın ifade bulduğu yapı, "Hürriyet ve İtilaf Fırkası"dır.

Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran subaylar, devlet adamları ve entelektüeller esasen "İttihat ve Terakki"nin ya devamı, ya da onun da temsil ettiği modern milliyetçiliğe yakın olanlardır. Çin'de modernleşmeciler gelenekçileri tamamen yok ettikleri halde Türkiye'de bu yapılmamış, engin bir bağışlayıcılık ve hoşgörü ile "Hürriyet ve İtilaf" zihniyetinin yeniden hayat bulup güç kazanarak Türkiye'nin yönetimini ele geçirmesine -demokratik teamüller dahilinde- izin verilmiştir. Ve tabii demokrasinin bir modernleşme ürünü olduğu ve zaten modernleşmeye karşı olan bir kesimin gücü eline geçirdikten sonra demokrasinin kurallarına uymayabileceği ihtimali pek düşünülmemiştir.

Son Padişah VI. Mehmet Vahdettin'in son Damat Ferit Paşa Hükümeti, "Hürriyet ve İtilaf Fırkası" hükümetidir ve bu -bugün İslamcılar ve türevleri tarafından temsil edilen- çizginin neyi savunduğu anlaşılırsa, bugün, Osmanlı'nın uzatmaları oynayan gelenekçi son karikatürünü daha iyi anlamak mümkün olacaktır.

Cumhuriyet kurulmadan önce, I. Dünya Savaşının sonundan itibaren bu gelenekçi kesim, Türkiye'nin Hindistan gibi bir İngiliz sömürgesi olmasından yanaydı. Bu konu tayin edici önemdedir, -zira mesele İngiltere'nin mi Fransa'nın mı Almanya'nın mı sömürgesi olmak seçiminden ziyade, sömürge olmak veya olmamakla ilgili bir durumdur. Sömürge olmayı kabul etmek demek, Türklerin bu bölgedeki bin yıllık özgür ve özgün devlet/uygarlık kurucusu olmak ambisyonlarını sona erdiriyordu. Yani Türklerin, Almanlar İngilizler Fransızlar Ruslar gibi kendi başına buyruk bağımsız bir halk olmak özelliğini teslim edip ikinci sınıf bir halk ve ülke seviyesine inmeyi kabul ediyordu. İttihatçıların devamı ve/veya başkalaşmış yeni versiyonu "Müdafa-i Hukuk" hareketi ise, baştan itibaren, ikinci sınıf bir halk olmayı kabul etmeyen bağımsızlıkçı bir fikriyatı temsil ediyordu. Bazıları bu farkı küçümsüyor ve Sultan'ın da nefes alabildiği takdirde bağımsızlıktan yana olabileceğini söylüyor ama bu, hiç öyle "pragmatizm" kaldırabilecek bir kunu değildir.

İkinci konu, artık tüm dünyada ekonomiyi belirleyen kapitalizmin homojenleştirici etkisi istikametinde atılan adımlarda Cumhuriyeti kuracak olan kesimlerin bu yeni kültürel homojenleşmeden (yani yeni makro milliyetçilikten) yana tavır almasıdır. Çanakkale savaşından itibaren iyice belirginleşen "Türklük bilinci", Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nda bulunmaz. Bu çevrenin en önemli adamı Mustafa Sabri Efendi, sarayın sondan bir önceki Şeyhülislamı olarak Mısır'da 1954'de ölmeden önce Yunanistan'da "Türklüğümden istifa ediyorum" diyen yazılar yazmış, Türklere (ve tabii Atatürk'e) hakaret eden yazılar yazmış, Milli Mücadele'ye karşı çıkmıştır. İkinci önemli konu, bu zat-ı muhteremin ve fikirdaşlarının kendilerini "Müslüman" olarak adlandırıp Türklerden nefret etmeleridir, ve Mustafa Sabri, Araplara olağanüstü hayranlık duyar, İslam'ın dili olarak Arapça'yı yüceltir, Türkçeyi küçültür, değer vermez.

Üçüncüsü, elbette çok önem verdiği din konusudur. İstanbul'un anahtarını İngiliz subaylarına eğile büküle hiç çekince koymadan teslim eden Sultan Halife Vahdettin'in bu diyardaki en önemli üç özelliği bu kadar kolay işgalcilere adeta hediye etmesi karşısında Hilafetin kaldırılmasına muhalefet Ankara'da çok cılız kalmıştı -tıpkı bugün İslam'a olan saygının olağanüstü ölçülerde düştüğü ve deistlerin ateistlerin sayısının patladığı gibi. Mustafa Sabri'nin Hilafet'in ilanına karşı tavrı, ülkedeki herkesi -Ankara Hükümeti'ne biat ettikleri için- "Kafir" ilan etmek olmuştu. Bu sırada elbette yurtdışındaydı. İngilizler Vahdettin'e kaçabilmesi için HMS Malaya savaş gemisini ayarlamışlardı, Mustafa Sabri'ye "Mısır'a kaçabilmesi için" anca bir yük gemisinde yer buldular.

Bu "anlayış" da günümüze dek hayatta kalmış görünüyor, yani Cumhuriyet Vatandaşı, artık devletin dini olmadığından (yani hükümet ve vatandaşları dîne tâbi olmadığından) "kafir" sayılabilirler. Bu da onlara karşı kafirlere davranıldığı gibi davranılmasını "dînen meşru" sayar.

Buraya kadar konuştuklarımız, Türkiye'nin 20'inci Yüzyılın en başından itibaren bugünlere kadar gelen ve Türkiye'nin ASIL iki siyasi çizgisini temsil eden bu iki ana partinin yani "Hürriyet ve İtilaf Fırkası" ile "İttihat ve Terakki Fırkası" arasındaki farkın sadece "fikirsel" farklılıklar olduğunu gösteriyor sanılmasın. Asıl önemli ve nedense gözardı edilen konu, bu iki çizgi arasında bir tür iç savaş yaşanmış ve gelenekçi "Hürriyet ve İtilaf" cephesinin bu savaşı kaybetmiş olması gerçeğidir.

Damat Ferit Hükümeti bu çizgiyi temsil ederken, kendi çizgisinde nereye kadar ısrarlı olduğunu göstermek üzere işgal kuvvetlerinin yanında yer aldığında, Mustafa Sabri, "Hürriyet ve İtilaf Fırkası"nın başkanıydı. Bu parti, Anadolu'da işgale direnen milliyetçi Türk kuvvetlerinin yenilmesi için sadece Yunan kuvvetleriyle ittifak yapmakla ve onlar için dua etmekle kalmamış, İzmir'de 1922'de son anda ilan edilen Rum "İyonya Cumhuriyeti"ne memur da olmuşlardır, yani Anadolu'daki Milli Hükümet'e tam bir düşmanlıkları söz konusudur. Ayrıca Milli kuvvetlere karşı kurulan Hilafet Ordusu Kuva-yı İnzibatiyye de Yunan kuvvetlerinin bir kolu gibi bağımsızlık hareketine karşı savaşmıştır.

Unutulmaması için yeniden dikkat çekmek gerekirse: Bugünkü modern Türkiye, bir iç savaş sonucu kurulmuştur ve savaşı, işgal kuvvetleriyle birlikte hareket eden "Hürriyet ve İtilaf Fırkası" çizgisi kaybetmiştir, yani konu sadece "fikir ayrılığı" falan değildir. Türkiye, bu çizginin en son versiyonunu ve böylece modernleşmeyle sorunlu son "gelenekçi" -olmak iddiasındaki- bir siyasi anlayışı aşmaya hazırlanırken, aşacağı yanının NE olduğunu iyi anlamaya ve ona göre davranmaya ihtiyacı var gibi görünüyor.

Yalnızlık sorunu ve Japonya'da "Yalnızlık Bakanlığı"

Korona günlerinde evcil ve de aileperest Türkler arasında bile en çok hissedilen sorunların başında "Yalnızlık" geldi, bu kış nasıl olacak o henüz pek belli değil. Dünyaya şöyle bir göz gezdirdiğimizde, yalnızlık konusunda bi dolu ilginçlik görebiliyoruz, mesela Japonya'da bakanlar kuruluna 2020'de eklenen yeni "Yalnızlık Bakanlığı." 

Yalnızlığı seven benim gibi insanlar bir yana, modern toplumların en önemli sorunlarından biri "yalnızlık" olmak yolunda. Yalnızlığın sosyoekonomisi konusuna girip kimseleri sıkmak istemiyorum (blogumdaki yazılara bakabilirsiniz) ama kendi başına para klazanabilen insanların oluşturduğu toplumlarda yalnızlık, bir yerden sonra "işin tabiatı gereği."

Konu Japonya'dan açılmışken: Tokyo, sadece Japonya'nın başkenti değil, etrafındaki Kanagawa, Saitama ve Chiba ile birlikte 38 milyonluk bir merkez, "Dünyanın en büyük metropolü", Japon ekonomisinin üçte biri burada. İstanbul'un etrafındaki İzmit, Adapazarı, Bursa ve batıda Edirne'lere kadar uzanan haliyle Marmara Bölgesi gibi ama sadece 14 kilometrekarelik bir alan ve bukadarcık bir yerde yalnız kalmak zor! Buna rağmen herkes yalnız. Türkiye'nin metropollerinde yaşayan orta sınıf ve üstü herkes bunu çok iyi anlayacaktır.

Büyük metropollerde, başka şehirlerden kopup gelmiş çok insan yaşıyor. Herkesin ailesiyle iletişimi sürüyor, Türkiye'de de öyle, tabii memlekette yaşayan aileler nadiren ziyarete geliyor, Japonya'da neredeyse hiç gelmiyor, Tokyo'da evler çok küçük ve özel hayata düşkünlük çok büyük, yani misafirlere yer bulmak zor. Böylece yakınlar ve akrabalar, o gönüllü (veya gönülsüz) yalnızlıkların dışında tutuluyorlar zira rahatsız edici (hatta bıktırıcı) sorular sorabiliyorlar. Mesela Türkiye'de de ziyaretin ilk ritüel kısmı aşıldıktan sonra sorulan soruların başında, "Ne zaman evleneceksin?" gelebiliyor.

Türkiye'de "Akraba zehirlenmesi" diye bir kavram var. İnsanın büyükşehirde kendi başına buyruk özel hayatına çeşitli sorular ve imalarla limon sıkan, insanlara kendini kötü hissettirebilen "sohbet"lerin hasını Japonlarda bulmak da mümkün. Yakınları tarafından her konuda başka "başarılı" örneklerle kıyaslanmaktan bıkan veya "kem gözler"den sıkılan Japonlar, yakınlarını hem üzmemek hem de onların zehirli etkilerinden kurtulmak için ilginç bir çözüm bulmuşlar: "Kiralık Akraba..."

Tokyo'da yaşıyorsunuz, evlenmeye karar verdiniz, sıra memlekette oturan ailenizi, müstakbel eşiniz ve ailesiyle tanıştırmaya geldi, ama yakınlarınızın olası abuk sorularından, taşralı cehaletinden şikayetçisiniz, üstelik eşiniz de ailenizin beklediği gibi biri değil. İşte o zaman kendinize, eşinizin ailesiyle tanıştırabileceğiniz bir aile kiralayabiliyor; kendi ailenize tanıştırmak için de onların beklediği gibi hanım hanımcık bir eş kiralayabiliyorsunuz!

Japonya'da, kimsenin adını anmak istemediği, basının yazmadığı, mümkün olduğunca gizli tutulan "Akraba kiralama ajansları" var. Pek ortalıkta değiller, zira insanları utandıran, çok önem verilen şerefi onuru çizip zedeleyen bir şey. 

Eşinizle tanıştırmak için kendinize hep hayalini kurduğunuz gibi bilge, kültürlü, yakışıklı, iyi giyinen anne ve baba arıyorsanız, ajansa bir form doldurup gönderiyorsunuz:

"Benim yakınım olacak kişi şöyle giyimli, şöyle tavırlı, kültürlü, şu konularda uzun sohbetler yapabilecek, şu yaşlarda biri olmalı..."

Eşinizin yılda bir defa ya göreceği ya görmeyeceği yakınlarınızın, sizi utandırmayacak kişiler olması, gerçekten daha önemli sayıldığından, bu gösterinin çok alıcısı var. Eğitimli kültürlü dünya görmüş müstakbel kayınpederinizin ve kayınvalidenizin karşısına, birbriyle uyumlu görünen ve sizin annenizi babanızı oynayan iki aktörle gidiyorsunuz (ve karşınızdaki harika kayınpeder ile kayınvalidenin de başka bir ajanstan kiralanmış olabileceklerini aklınızın köşesinden bile geçirmiyorsunuz). Sizinle birlikte aile ziyaretine gitmeden önce özenle dersine çalışan aktörler, sizin istediğiniz gibi "yakınlar" oluyorlar ve bu konuda asla hata yapmıyorlar, renk vermiyorlar.

Aynı yöntemle, kolunuza, "Ailenizin hayal ettiği gibi, hatta onun da ötesi" bir aktör ya da aktristi takıp, pahalı bir araba kiralayarak memleketinize gidebilir, akrabalarınıza, "Bakkk yeni eşim!" diyebilirsiniz!

Yaklaşık yirmi yıldan beri tam anlamıyla Tokyo bölgesinin orijinalliklerinden biri olan çalışan "Akraba kiralama ajansları" inanamayacağınız kadar rafine kurumlar. Aile buluşmaları genellikle bir kereden fazla yapıldığından, aynı aktör veya aktrist, sizin yakınlarınızla birden fazla kez buluşuyor ve rolünü mükemmelen oynamaya devam ediyor. Böylece, yalnız yaşayan ve/veya yalnız yaşamayı sevenler, yakınların sık boğaz eden sorularından ve "kem göz"ünden kurtulmuş oluyorlar.

Bu ajansları kullananlar arasında malesef, çocuğuna, "Bak bu senin baban" diye sunulan aktörler de çoğunlukta. Günün birinde çocuklarla oturulup, "O senin baban değildi" deniyormuş. Bu bana çok acı geldi ama gerekçesi makul: "Çocukların babasız büyümelerinden iyidir..."

Tokyo bölgesinde kaç "Akraba kiralama ajansı"nın bulunduğu bilinmiyor ama bu ajanslarla çalışan "binlerce aktör"ün varlığından söz ediliyor ki, bu bile konunun ne kadar aküt olduğunu göstermeye yeter. Ajansların hizmetleri oldukça çeşitli olduğundan, fiyatlar da konunun karmaşıklığıyla doğru orantılı olarak artıyor, -tabii kesinlikle ucuz bir "hizmet" değil bu. İki saatlik bir aile ziyareti veya yalnız olmamak adına davete birlikte gelecek bir aktörle randevudan, düğün ahalisi kiralamaya kadar çeşitlenebilen "ürün paleti" söz konusu. Düğüne gelen seçkin davetliler, size "ne zaman evlenicen" deyip duran akrabalarınızı çok etkiliyor tabii ve bir daha böyle sorularla canınızı sıkmıyorlar ama siz de yarım çuval para bayılıyorsunuz.

Aile düşüncesinin Türkiye'deki gibi çok (hatta Türkiye'den daha fazla) önem taşıdığı Japonya'da, "aile çok önemlidir" düşüncesinin "iş dünyası"ndaki ifadesi de, Japon insanının gözündeki imajlarını yüksek tutmak adına "firmalarının ille de aile firması olmamsı"na gösterilen özen şeklinde ifade buluyor. Her firma Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi aile firması görüntüsüne fevkalade özen gösteriyor. Ataerkil Japonya'da elbette baba, yaşı başı gelince koltuğunu oğullarından birine bırakmalıdır. Patronun oğlu yoksa?!.. İşte bu duruma da bir çözüm bulunmuş. Patronun oğlu yoksa firmayı kızının yönetimine bırakamadığından, "E o zaman bir oğul bulalım" oluyor ve firmanın en güvenilir en has elemanı, kaç yaşında olursa olsun evlatlık ediniliyor. Evlatlık edinilen kişi mahkeme kararıyla soyadını değiştirerek firmanın yeni yöneticisi ve sahibi oluyor. Otomobil vs. üreten dev Suzuki firmasının sahibi, evlatlık edinilmiş böyle bir "oğul", üstelik ilki de değil, üçüncüsü.