Evrensel Değerlerden Yerel Değerlere, din ötesi mental köken (III)
Türkiye'de yaşanan değerler savaşını İslamcıların kaybetmesinin özünde, insan olmakla ilgili temel prensiplerden birine ters tutum almaları yatıyor. Geçtiğimiz 60 yıl boyunca Türkiye'ye giderek hakim olan ve ülkeyi adeta tılsımlayan "İslam" önyargısından sıyrılınca, Gezi isyanıyla birlikte bir temel prensip yeniden net bir şekilde görünür hale geldi: İnsanlar dinsiz yaşayabiliyorlar, ama ahlaksız/etiksiz yaşayamıyorlar. Bunu John Ruskin'in, "çok sayıda din var, ama ahlak tek" sözleriyle de ifade edebiliriz. Türkiye'deki İslamcılar, bu tezin zıddını temsil eden bir yaklaşımla, "değerler hesaplaşması"nı kaybettiler, çünkü ahlaklı olmak, dindar olmak gibi sonradan öğrenilen/edinilen bir şey olmayıp, insanın doğuşuyla birlikte edindiği insani özelliklerdendir. Ve bu haliyle tüm insan toplumlarını içeren sosyal yaşamın da temelidir, sadece "İslami yaşam" denen hastalıklı ilişkileri benimseyenlerin bir süreliğine de olsa birlikte yaşamlarını sağlayan kodeksten farklıdır.
İslamcıların "İslami yaşam" diye yaymaya çalıştıkları biat toplumu kuralları, kendisi dışındaki insanlığın değerlerine aykırı bir temeli esas aldığından, evrensel değerlere yenilmiştir. Kadının annelik duygusundan kaynaklanan "koşulsuz Merhamet", "koşulsuz Sevgi" ve "koşulsuz Empati" duyguları, ahlakın/etiğin ilk temel taşları sayılan iyiliğin, doğruluk/dürüstlüğün, sabrın, bağışlayıcı olmanın ve adil olmanın temelidir. İnsan olmanın ve evrensel insani değerlerin temelini oluşturan bu temel değerler üzerinde, diğer katmanlar yeralır: Alçakgönüllülük, Haysiyetli olmak (insan onuru) ve diğerleri.
Bu değerler, aynı zamanda bütün dinlerin iç değerleridir ve tarih boyunca esasen dinler tarafından taşınmıştır, korunmuştur. Dinlerin bir de dış değerleri vardır ve bu her din için farklı inanç biçimleri, farklı ibadet biçimleri gibi yerel konulardır. Dinlerin dış değerleri ölümlüdür ve tarih içinde zamana ve coğrafyaya göre sürekli değişirler, ama iç değerler değişmez ve "neosekülarizm" diye adlandırdığımız günümüz sekülarizmi, dinin uzunca bir dönem taşıdığı bu değerlere sahip çıkar, ama bunun için dinlerin ölümlü dış değerlerine sahip çıkmak gerekmez, çünkü insanlık artık, sadece bir tek dinin dış değerleriyle kısıtlanamayacak kadar çok kültürlü ve çokyönlü hale gelmiştir ve iletişim aletleri sayesinde halklar arasındaki kültürel sınırlar da ortadan kalkmıştır. İnsani yüksek değerlerin temeli saydığımız Merhamet, Sevgi ve Empati duyguları da, buna göre yeni bir boyut kazanıp insanlığın tamamını kapsar hale gelmiştir. Boşuna da değildir, çünkü ilk kez küresel iklim krizi tehlikesi ile, insanlığın sorunlarının coğrafi sınırları aştığı, net bir şekilde anlaşılmıştır.
Evrensel temel değerleri esas alan Gezi hareketi insanlığın desteğini alırken, ahlaka/etiğe dini üstün tutan islamcılığın evrensel yenilgisi, insanlığın önüne açılan yeni bir yükseliş çağının temel paradigmasını Türklere göstermiştir. Ama bu değerler savaşında Müslüman bir ülke olarak Türkiye'yi Dünya'nın en önemli ülkelerinden biri haline getiren özellik, iç değerlerini yitirmiş bir dinin "din ahlaktan önemlidir" düsturuyla nasıl şeytanileşebileceğini dünyaya teşhir etmek değildir sadece. Türkiye'nin önemi, insanın insan olmak ve insan kalmak iç prensiplerinin asıl öneme sahip olduğunu, "dinin şekilci dış değerleri"nin insanları esir almasına kararlılıkla karşı çıkmalarıdır. Bu aynı zamanda bir reddi de içermektedir. Doğumlu/ölümlü bir din, peygamberinden kutsal kitabına, yüzyılları kapsayan adetlerine kadar, insanları biata zorlamak için kullanıldığında, ona, toptan, dinlere can veren evrensel insani yüksek değerler adına karşı çıkılabilmelidir. Çünkü ancak bu yaklaşımla, gerçek (ruh sahibi) ve sahte (şekilsel) din arasında kesin bir sınır çizilebilir ve dinler kötüye kullanılmaktan kurtarılabilir.
Bugünkü haliyle aşılması gereken siyasi İslam, aynı zamanda Türklerin yüz yıllık aşağılık kompleksinin de somut ifadesidir ve onun aşılması mücadelesi, Gezi isyanı ile kazanılan yeni taze Türk özgüvenin geleceğe doğru gelişip kurumsallaşmasının teminatıdır. Arap Baharı sonrası Dünya'da biriki yıllık kısa bir zirve yaşadıktan sonra hızla irtifa kaybeden İslamcılık yokolmaya mahkumdur, çünkü İtalyan Faşizmiyle, Alman Nazizmiyle ve Stalin Bolşevizmiyle doğrudan akrabadır. Umberto Eco'nun son üçyüz yıllık süreçte ifade bulan ve "Kökfaşizm" diye andığı 14 özellikten bazılarını anmak bile, İslamcılığın, 21'inci Yüzyılın Faşizmi olduğunu ve diğer faşizm türleri gibi bir aşağılık kompleksinin ürünü olduğunu gösterecektir. Bu özelliklerin başında, "kutsal kitaplar, söylenecek herşeyi söylemişlerdir ve mutlak bilgiye erişmişlerdir, onların üzerine çıkılamaz, onlar tüm bilgiyi içerirler" mantığı bulunmaktadır. İnsanın tarihsel tekamülünün ve kutsalın, sadece kutsal kitaplarla mümmkün ve sınırlı olduğu iddiasındaki bu fikir, zamanında Aydınlanma düşüncesine karşı çıkan Kataolik Kilisesi'nin mantığını devam ettiren anlayıştır. Dinlerin toplumları şekilsel olarak doğrudan belirledikleri çağların sona ermesi ve insanın özgürleşmesine karşı gelişen bu kökfaşist refleks, sadece İslam toplumlarında değil, doğu Asya toplumlarında da farklı şekillerde ortaya çıkmıştır ve ortak özelliği kitaba tapmasıdır. Faşizm, Nazizm ve Stalinizm, kutsal saydığı kitapların cümle ve sözcükleriyle kısıtladıkları bir dünya kurup, buna itiraz edenleri "hain" ilan eden yapılardır. İslamcılık, İslam dininin kutsal kitabı Kur'an'ı, bir dogmanın temel kaynağı haline getirerek, kökfaşizmin en önemli özelliğini taşımaktadır. Mussolini eski Roma imparatorluğunun o ilk mükemmel halini günümüzde kurmaya kalkmıştır, Hitler de ari ırkın kusursuz imparatorluğunu kurmayı hedeflemiştir, İslamcılık da İslam'ın kusursuz ilk dönemini, zaman ve mekan ötesi bir yerden yeniden kurmak ister, çünkü bu üç ideoloji de, önderleriyle birlikte, Tanrı tarafından bu görev için seçildiklerini düşünürler ve emperyal karakterdedirler, yani tüm dünyaya hükmetmek ve "kutsal" saydıkları kendi ideolojik düzenlerini tüm dünyaya savaşla yaymayı hedeflemektedirler. İslamcılık bu kökfaşist özelliği "Cihad" fikriyle karşılamıştır. Kökfaşizm, sadece yayılmayı hedeflemez, Batıda Aydınlanma ile ifade bulan, (Doğuda ise ezildiği için ortaya çıkamayan) "özgür birey" olmakla ilgili tüm prensiplere de karşıdır. Nazilerin, Faşistlerin ve Stalinizmin kabul edemediği özgür birey, kendi kararlarını kendi veren ve beğenmediği şeyleri basın/yayın üzerinden eleştirebilen, hemfikir olduğu kişilerle özgürce örgütlenebilen kişidir. Özgür birey, diğer insanlar ile eşit olduğu düşüncesine sahip insandır; biat etmeyen, kafasına yatmayan şeylere itiraz eden insandır. Tüm Faşizm türleri ve İslamcılık, kendi içinde eleştiri kültürüne sahip değildirler, ancak kendi dışında sürekli icad etmek zorunda kaldıkları dış düşmanlara söverek, insanın bu özelliğini dışarıya yöneltmeyi hedeflerler.
İtalyan Faşizmi, Alman Nazizmi, Stalin Bolşevizmi ve İslamcı faşizm türlerinin ilk prototipi, Fransa'da Aydınlanma devrimine karşı kurulan ve 1898'de ortaya çıkan "L'Action France"dur. Bu hareketin amacı, modernleşmeyi durdurmak ve "Eski Hristiyan Toplumuna dönmek"tir, ama bu amacında kapitalizme karşı çıkmak falan yer almaz, sadece kral ve kilise idaresine geri dönülmesini, herkesin ileri geri konuşmamasını falan ister.
Eco'nun üzerinde durduğu kökfaşist özelliklerinden bir diğeri, faşizmlerin mutlaka bir mağduriyet ve eziklik duygusundan türeyip intikam almayı amaçlayan yapılar olmalarıdır, kendilerine karşı Dünyanın toplanıp komplo kurduğunu düşünürler. Nazizm, haksız Birinci Dünya Savaşı yenilgisi ve Versay anlaşmasıyla mağdur olduğu gerekçesiyle, bunun intikamını almak amacıyla kutsal Alman halkının kutsal ülkesini yeniden kurmak için "Batıya karşı" savaşmaktadır. Nazizm, tıpkı Faşizm ve daha sonra Stalinizm gibi, "Batıya karşı" savaşmanın özünde, sadece Batı Emperyalizmine karşı savaşmayı anlamamışlardır, çünkü kendileri de emperyalisttirler. Karşı olunan "Batı"dan anlaşılan asıl değer, Aydınlanma sonrası ortaya çıkan "Özgür Birey"dir ve Faşizmleri yıkan da zaten o özgür birey olmuştur. Aynı şekilde İslamcılık da, Birinci Dünya Savaşı'nda yenilip ezilen mağdur "İslam"ın "Batı'ya karşı" yenilginin intikamını alıp kutsal İslam düzeninin kutsal İslam coğrafyasında, sonra da tüm dünyada kurulmasını amaçlar ve diğer faşizmler gibi savaşını da kutsar ve hatta bu savaşı "Cihad" sayar, diğer faşizmlerden geri kalmayacak şekilde ölümü kutsar, insanlardan en yüksek fedakarlığı talep eder ve bu talep, süresiz/sonsuz bir "kutsal savaş"da, insanların hayatlarından vazgeçmeleri, ölmeleri ve öldürmeleridir.
Türkler, tıpkı diğer Müslüman ülkelerin İslam dinine inanan insanları gibi, "Batı tarafından yenilmiş olmak" düşüncesini bir türlü kabullenememek ve bu "yenilginin" rövanşını/intikamını almak gibi zehirleyici bir düşüncenin esirleriydiler. Oysa yaşanan, sıradan bir Doğu-Batı savaşı değildi. Bu eğer bir savaş olarak görülecekse, sadece İslam değil, Hint, Çin, Rusya, Afrika ve Güney Amerika da yenildi. Yaşanan, yeni bir sosyo-ekonomik düzenin, negatif ve pozitif yanlarıyla, Dünya'ya yayılma süreciydi.
Müslüman ülkeler eski İslam Uygarlığının, Türkler de Osmanlı imparatorluğu'nun şaşaalı dönemlerinin özlemi ve Batı'ye yenilmişlik/aşağılanmışlık duygusunun ezikliğiyle, İslamcılığı kurdular. İslamcılığın kök örgütü "Müslüman Kardeşler" de, Hasan El Benna tarafından, Faşizm ve Nazizm ile eş zamanlı olarak, aynı dönemde, ortaya çıkmıştır. Batıya yenilmişlik duygusu yerine, imkansız sayılan bir zaferle yeni bir Cumhuriyet kurup, Batı'ya karşı bin yıllık savaşa son vererek onun yeni özgürlükçü değerlerini benimseyen ve onlardan tam azami yararlanarak özgün yeni bir düzen yaratmanın ortamını hazırlayan yeni Türkiye Cumhuriyeti fikrine karşı ezik İslamcı düşünce yıllar içinde irtifa kazandı. Çünkü Cumhuriyet eliti de "yenilmişlik" psikozunu aşamadı, kabul ettiği yeni "Batılı Değerler"i, evrensel insani yüksek değerlerle bağdaştıramadı ve onların üzerine kendi değerleriyle harmanladığı daha büyük birşey kuramadı, bu konuda en başarılı olan Japonları da görmedi.
Türkler, yenilmiş değiller. Alacakları herhangi bir intikam, sürdürecekleri herhangi bir savaş yok. Batı düşmanları değil, mutlaka müttefikleri olmak zorunda da değil. Ama Dünya'nın her yerinde her köşesinde sahici dostları olduğunu ve bu kıymetli dostlukları -sadece evrensel insani değerler temelinde edinip koruyabileceklerini Gezi isyanı sırasında gördüler. Savaş değil dostluk ve dayanışma, sınırlamaka ve içine kapanmak yerine sınırları kaldırmak ve dışarı açılmak, Türklerin yeni kaderi. Türkler, nasıl olmamaları gerektiğini öğrendiler, şimdi ne ve nasıl olmaları gerektiğini yeniden tanımlamanın eşiğindeler.
Çağdaş faşizm İslamcılığın yenilgisi ve Türklerin yeni kaderi
Anlam krizi ve krizin aşılması hakkında
Evrensel Değerlerden Yerel Değerlere, din ötesi mental köken (II)
Türklerin özgüvenlerini kazandıkları aşamada kendi aralarında yaşadıkları değerler hesaplaşmasının malubu Müslüman muhafazakarlık, belli bir demokrasi geleneği ve tarihine sahip Türkiye'de bu kadar başarılı olabilmesini, sisteme ve zamanın kalitesine özgü iki temel faktöre borçludur. Bunlardan ilki, sosyal-devleti tasfiye eden neoliberal sosyo-ekonomik iklimde, ulusdevletlere özgü bütüncül makro-milliyetçi kimliği taşıyan milli ekonomilerin çözülmesi ve globalleşmenin yeni ikliminde alt kimlikleri ön plana çıkarmanın sosyo-ekonomik bazda kolaylaşmasıdır.
Müslüman muhafazakarlık, bu süreçte zaman kalitesine uygun olarak İslamcılaşıp "Müslüman kimlik" anlayışının dönemsel yükselişinin daim olacağı sanısıyla milletler ötesi bir "Sünni-ulus" kurmayı denemiştir ve bu girişiminin sosyo-ekonomik imkansızlığını gözardı etmiştir. Bu girişimin son turfandaki zehirli meyvası, Suriye ve Irak'da uluslarötesi global cihadizmin kurduğu "İslam Devleti" oldu.
1980 sonrası yeni bir modernleşme dönemi yaşayan Türkiye'deki neoliberal kimlikçilik, siyasi anlamda iki temel siyasi alana bölündü. Bunlardan ilki makro ve mikro milliyetçilik, ikincisi ise dincilik şeklinde tezahür etti. Bu anlamda Kürtçülük ve İslamcılık, Türkçülük ve Atatürkçülüğe göre "yeni", hatta "ilerici" diye sunulabilen şeylerdi. Ama Müslüman muhafazakarlığın son hâli İslamcılık, Türkiye'nin neoliberalleşmesiyle birlikte ortaya çıkan mikro-milliyetçi "Kürt kimlikçiliği" sorununa, milliyetçilikler ötesi bir çözüm ve alternatif olmak iddiasıyla yeniden irtifa kazandı.
Dini duyguların milli duygulardan daha güçlü olduğu ve Türklerle Kürtleri birleştireceği savı artık tamamen çökmüştür ve Müslüman muhafazakarlığın sonunu hazırlayan ilk büyük iflası bu konuda yaşanmıştır. Bir tür "İslam sorunu" haline gelip marjinalleşen Sünnici Müslüman muhafazakarlığın, ideolojik zayıflığına rağmen Türkiye'de bu kadar başarılı olabilmesinin ikinci sofistike nedeni, neoliberal toplumların Soğuk Savaş ardından yaşadıkları yeni anlam krizidir. Sovyet bloğunun çöküşü, kapitalizm ötesi sosyalist yeni bir dünya kurmak fikrinin de çöküşü olarak algılandı. Kooperatist Sovyet tipi kapitalizmin ve Doğu Bloku'nun çöküşü, modern toplumlardaki "Hayatın seküler anlamı" anlayışına önemli bir darbe vurdu. Modern dünyanın dünyevi anlam anlayışı, "daha iyi, yaşanılabilir bir dünya için mücadele etmek" diye özetleyebileceğimiz seküler bir Sol altrüzmden/fedakarlıktan da güç alıyordu. Bu faktörün önemli bir darbe yemesi, aşkın/transandantal hedeflerin küçümsendiği bir neoliberal bireyselleşmeler/kimlikler devrini başlattı. Dincilik, işte anlam krizinin ortaya çıktığı bu aşamada devreye girip tüm zayıflığına ve ilkelliğine rağmen kendine geniş bir yaşam alanı bulabilmiştir.
İslamcılığın günümüzde içi boşalmış, kimseyi ikna edemeyen bir tür eski Sovyet ideolojisi enkazına dönüşmesi ve yenilmesi, sistemin ürettiği anlam boşluğunu İslamcı ideolojiyle ve İslam dini ile doldurmanın da mümkün olmadığının anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Böyle büyük ve köklü idrak dönemleri, konjonktürleri ve paradigmaları da içeren "Zaman kalitesi" dediğimiz genel mental eğilimler dönemleriyle ilgilidir ve zaman, dinciliklerin ürediği toprağın artık hızla kuruduğu zamandır.
Neoliberal dönemin kriz ideolojisi işlevi gören İslamcılık, Sol'dan devralmayı denediği "seküler mücadele" geleneğini kendince bir "Cihad"a veye "Hizmet"e dönüştürme aşamasında, her zaman, "Cumhuriyet elitinin milletin değerlerinden koptuğu" savını işledi. Burada kopulduğundan dem vurduğu "değerlerin" sadece vahabiliğe ve selefiliğe yatkın bir Sünni din eğitiminden ibaret olduğu anlaşılmış olsa da, anlam krizi ortada duruyor. Anadolu İslamına benzemeyen bu İslam anlayışının Türkiye'deki Cumhuriyetçi idealist Atatürkçü ilk-modernleşme dalgasının anlam kaybının ardından ortaya çıkması bir tesadüf değildi. Cumhuriyetin kuruluş dönemindeki idealizm ve "Türkiye'yi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak mücadelesi", idare-i maslahatçı Müslüman muhafazakarlaşmada boğulduktan sonra, laikliğin nasıl kuru bir hale geldiği keşfedildi -daha önce değil. Prosese, zaten bu nedenle "anlam kaybı" diyoruz.
Kapitalist ülkelerdeki seküler anlam kaybı, sistemin kendi gelişme seyri üzerinde ortaya çıkan bir olgudur ama yaşanan anlam krizine rağmen Müslüman muhafazakarlığın bu krizi çözemediği, alternatif olamadığı, hatta "kuru laiklik"den çok daha hızlı bir şekilde kuruduğu anlaşıldı. Anlam krizinden çıkış, "dinlerin özünü de içeren yeni sekülarizm"i Türkiye için tarif etmekten ve Müslüman muhafazakarlığın yaşadığı mental alanı onun tekelinden kurtarmaktan, elinden almaktan geçiyor. Bu anlamda sadece kuru laiklik değil, İslam ve İslamcılık da aşılmak zorunda.
(Konu yeni bir yazıyla devam edecek)
Türklerin özgüvenlerini kazandıkları aşamada kendi aralarında yaşadıkları değerler hesaplaşmasının malubu Müslüman muhafazakarlık, belli bir demokrasi geleneği ve tarihine sahip Türkiye'de bu kadar başarılı olabilmesini, sisteme ve zamanın kalitesine özgü iki temel faktöre borçludur. Bunlardan ilki, sosyal-devleti tasfiye eden neoliberal sosyo-ekonomik iklimde, ulusdevletlere özgü bütüncül makro-milliyetçi kimliği taşıyan milli ekonomilerin çözülmesi ve globalleşmenin yeni ikliminde alt kimlikleri ön plana çıkarmanın sosyo-ekonomik bazda kolaylaşmasıdır.
Müslüman muhafazakarlık, bu süreçte zaman kalitesine uygun olarak İslamcılaşıp "Müslüman kimlik" anlayışının dönemsel yükselişinin daim olacağı sanısıyla milletler ötesi bir "Sünni-ulus" kurmayı denemiştir ve bu girişiminin sosyo-ekonomik imkansızlığını gözardı etmiştir. Bu girişimin son turfandaki zehirli meyvası, Suriye ve Irak'da uluslarötesi global cihadizmin kurduğu "İslam Devleti" oldu.
1980 sonrası yeni bir modernleşme dönemi yaşayan Türkiye'deki neoliberal kimlikçilik, siyasi anlamda iki temel siyasi alana bölündü. Bunlardan ilki makro ve mikro milliyetçilik, ikincisi ise dincilik şeklinde tezahür etti. Bu anlamda Kürtçülük ve İslamcılık, Türkçülük ve Atatürkçülüğe göre "yeni", hatta "ilerici" diye sunulabilen şeylerdi. Ama Müslüman muhafazakarlığın son hâli İslamcılık, Türkiye'nin neoliberalleşmesiyle birlikte ortaya çıkan mikro-milliyetçi "Kürt kimlikçiliği" sorununa, milliyetçilikler ötesi bir çözüm ve alternatif olmak iddiasıyla yeniden irtifa kazandı.
Dini duyguların milli duygulardan daha güçlü olduğu ve Türklerle Kürtleri birleştireceği savı artık tamamen çökmüştür ve Müslüman muhafazakarlığın sonunu hazırlayan ilk büyük iflası bu konuda yaşanmıştır. Bir tür "İslam sorunu" haline gelip marjinalleşen Sünnici Müslüman muhafazakarlığın, ideolojik zayıflığına rağmen Türkiye'de bu kadar başarılı olabilmesinin ikinci sofistike nedeni, neoliberal toplumların Soğuk Savaş ardından yaşadıkları yeni anlam krizidir. Sovyet bloğunun çöküşü, kapitalizm ötesi sosyalist yeni bir dünya kurmak fikrinin de çöküşü olarak algılandı. Kooperatist Sovyet tipi kapitalizmin ve Doğu Bloku'nun çöküşü, modern toplumlardaki "Hayatın seküler anlamı" anlayışına önemli bir darbe vurdu. Modern dünyanın dünyevi anlam anlayışı, "daha iyi, yaşanılabilir bir dünya için mücadele etmek" diye özetleyebileceğimiz seküler bir Sol altrüzmden/fedakarlıktan da güç alıyordu. Bu faktörün önemli bir darbe yemesi, aşkın/transandantal hedeflerin küçümsendiği bir neoliberal bireyselleşmeler/kimlikler devrini başlattı. Dincilik, işte anlam krizinin ortaya çıktığı bu aşamada devreye girip tüm zayıflığına ve ilkelliğine rağmen kendine geniş bir yaşam alanı bulabilmiştir.
İslamcılığın günümüzde içi boşalmış, kimseyi ikna edemeyen bir tür eski Sovyet ideolojisi enkazına dönüşmesi ve yenilmesi, sistemin ürettiği anlam boşluğunu İslamcı ideolojiyle ve İslam dini ile doldurmanın da mümkün olmadığının anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Böyle büyük ve köklü idrak dönemleri, konjonktürleri ve paradigmaları da içeren "Zaman kalitesi" dediğimiz genel mental eğilimler dönemleriyle ilgilidir ve zaman, dinciliklerin ürediği toprağın artık hızla kuruduğu zamandır.
Neoliberal dönemin kriz ideolojisi işlevi gören İslamcılık, Sol'dan devralmayı denediği "seküler mücadele" geleneğini kendince bir "Cihad"a veye "Hizmet"e dönüştürme aşamasında, her zaman, "Cumhuriyet elitinin milletin değerlerinden koptuğu" savını işledi. Burada kopulduğundan dem vurduğu "değerlerin" sadece vahabiliğe ve selefiliğe yatkın bir Sünni din eğitiminden ibaret olduğu anlaşılmış olsa da, anlam krizi ortada duruyor. Anadolu İslamına benzemeyen bu İslam anlayışının Türkiye'deki Cumhuriyetçi idealist Atatürkçü ilk-modernleşme dalgasının anlam kaybının ardından ortaya çıkması bir tesadüf değildi. Cumhuriyetin kuruluş dönemindeki idealizm ve "Türkiye'yi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak mücadelesi", idare-i maslahatçı Müslüman muhafazakarlaşmada boğulduktan sonra, laikliğin nasıl kuru bir hale geldiği keşfedildi -daha önce değil. Prosese, zaten bu nedenle "anlam kaybı" diyoruz.
Kapitalist ülkelerdeki seküler anlam kaybı, sistemin kendi gelişme seyri üzerinde ortaya çıkan bir olgudur ama yaşanan anlam krizine rağmen Müslüman muhafazakarlığın bu krizi çözemediği, alternatif olamadığı, hatta "kuru laiklik"den çok daha hızlı bir şekilde kuruduğu anlaşıldı. Anlam krizinden çıkış, "dinlerin özünü de içeren yeni sekülarizm"i Türkiye için tarif etmekten ve Müslüman muhafazakarlığın yaşadığı mental alanı onun tekelinden kurtarmaktan, elinden almaktan geçiyor. Bu anlamda sadece kuru laiklik değil, İslam ve İslamcılık da aşılmak zorunda.
(Konu yeni bir yazıyla devam edecek)
Pankaj Mishra / Batı'nın hezeyanı
Burada 'taşralılık'la kastedilen, Soğuk Savaş'ın ardından Avrupa ve Amerika'da hem politikacıların dilini hem de Mainstream-medyasınında çıkan yazıları belirleyen gerçekötesi (hayalperest) düşünce biçimidir. Bu düşünce biçimine göre Batı stili liberal demokrasi -ve tabii kapitalizm, adım adım tüm dünyada kendini kabul ettirecekti. Geçtiğimiz aylarda birbiri ardından yaşanan olaylar, bu iyimserliği yok etti ve Batılı elitlerin geniş kesimlerini sessiz bir şaşkınlık içinde bıraktı.
Bu arada Cihadcılar ve ultra-siyonist yerleşimciler, Ortadoğu'da Avrupa tarafından çizilmiş sınırları yeniden çiziyorlar. Hindistan'ın ve dolayısıyla Dünyanın en büyük demokrasisinin yeni Başbakanı Narendra Modi'nin adı, dini azınlıklara karşı işlenen bir kitlesel katliama karıştı. Otoriter önderler, antidemokratik akımlar ve aşırı Sağ, İsrail'de, Burma'da, Sri Lanka'da, Türkiye'de ve Mısır'da politikayı belirliyorlar/tanımlıyorlar. Orta Afrika'daki kanlı ayaklanmalar, uzun zamandır sınırları siliyorlar. Kuzey Afrika'da güya Batı müdahalesiyle kurtarılan Libya, iflas eden ilk petrol devleti oldu.
Halihazırdaki kriz karışıklığına gösterilen reaksiyonlar, Amerika'nın zayıfladığına dair hezeyan ve jeostratejik güç olmak pozisyonundaki "tek süper güç" ABD'nin başkanı Barack Obama'nın birşeyler yapma fırsatını kaçırdığı yönünde.
Küresel gelişmeleri belirlemek konusunda Batı'nın yetkinliğine güvenenler, 1989'dan geriye doğru bakarak, 20'inci Yüzyılın, bir yanda liberal demokrasi, diğer yanda faşizm ve komünizm gibi totaliter ideolojiler arasında bir mücadele tarafından belirlendiği tezine kapıldılar. Batıda üzerine düşülen bu söylem, 20'inci yüzyılı belirleyen anlamlı olayını, sömürgeler çağını ve Asya'da Afrika'da -Batılı imparatorlukların yıkıntısından ortaya çıkan- ulusdevletleri unutturdu. Aslında, sömürgecilik karşıtlarının demokrasilerle mücadele halinde oldukları bir süreçti ve bu demokrasiler aynı zamanda kesinlikle emperyalistdiler; mesela Winston Churchill, Batı demokrasisinin büyük kurtarıcısı, Hintli tebaasının gözünde ırkçı bir zalimdi.
Soyutlamanın zirvelerinde gezinenler ve Soğuk Savaş sırasında bloklara ve süper bloklar arasında paylaşılmış ulusdevletlerle haşır neşir olmuş olanlar için, bu ülkeler arasındaki farklılıklar karmaşıklığıyla, yani gerçek Dünyayla uğraşmak her zaman yorucuydu. Şimdi göz alabildiğine geniş bir düzensizlikle karşıkarşıya.
20'inci Yüzyılda Asyalı ve Afrikalı toplumlar, Avrupalıların üzerlerinde sağladıkları hakimiyetten şikayetçiydiler ve gerçek bağımsızlığa giden yolları aradılar. Bunun için Batılı 'Ulus inşaası' modeli, mesela Çin'de Mao Zedung'un, İran'da demokratik seçimlerle iktidara gelen Muhammed Musaddık'ın esin kaynağıydı. Batı Avrupa'nın nisbeten küçük ama bu kadar başarılı devletleri, birçok Asyalı ve Afrikalı için, halkların ulusdevlet yardımıyla kollektif güçlerini oldukça artırabileceklerini gösterir birer kanıttı.
Avrupa bunu, Napoleon'un hızlı zaferlerinden öğrenmişti. Diğer birçok Avrupa toplumu, modern bir ordunun nasıl kullanılacağı bilgisini edindiler, ekonomilerini endüstrileştirerek, tanımladıkları dış düşmanlara karşı birlik ve dayanışma duygularını işlediler/kurdular.
1940'lı yılların ortasına gelindiğinde, Avrupa'nın rekabet halindeki Milliyetçilik türleri, etnik/dini azınlıklara karşı Dünyanın o zamana dek görmediği türden suçlar işlediler. Batı Avrupalı uluslar İkinci Dünya Savaşından sonra Amerikan patronajı altında ve Soğuk Savaşın dayatmasıyla zihniyetlerini değiştirmek zorunda kaldılar. Siyasi ve ekonomik ilişkilerinde, düşmanca tutumlara son vermek zorundaydılar. Zihniyet değişikliği Avrupa Birliği'nin kurulmasıyla sonuçlandı.
Bu arada yeni postkoloniyal ulusdevletler, modernleşme yolunda kendi yolculuklarına çıkmışlardı. Avrupalılar ve Amerikalılar gibi yaşamak, -Asya ve Afrika'da postkoloniyal dönem sosyalist ve sekülermilliyetçi ikonlarımız bize bunun sözünü vermişlerdi, bizim Nehru'larımız, Nasır'larımız, Nkrumah'larımız, Mao'larımız ve Sukharno'larımız. Ama endüstriyel kapitalizm silindiri, Batılı olmayan dünyada dinleri aşamadı.
Sadece İslam, Hinduizm ve Rus Ortodoks Kilisesi değil, etkisini yitirmiş Budizm bile baskıcı rejimlerde ve en fakirlerin fakirleri arasında militanca bir canlanma yaşadılar; Hindistan'da, Tayland'da, Türkiye'de veya Mısır'da. Orta tabakalar da Hukuk devleti ve sosyal adaletten ziyade Erdoğan ve Modi gibi otoriter liderlere daha fazla sempati gösteriyorlar.
Doğuda veya Güneyde veya Batıda, -kendimizi bir ilüzyona kaptırdığımız için, hepimiz dilimiz tutulmuş vaziyette yanan bir Dünyaya bakıyoruz: Asya ve Afrika'nın ekonomik kalkınma sonucu sekülerleşeceği, daha rasyonel olacağı, daha az dindar olacağı ilüzyonuna; kapitalizmi üreten aydınlanmış liberal Orta sınıfların, demokrasiye giden yolu açacakları gibi ilüzyonlara. Böyle geç-Hegelci fantaziler, hızlı ekonomik büyümelerle ulusların kendi kendilerini üretmelerinin Batı dışında kopya edilemeyeceğini hesaba katmıyor. Batı Avrupa ve Birleşik Devletler'de ortaya çıkan siyasi ve ekonomik kurumlar, ideolojiler, oralardaki olayların, sadece oralarda olabilecek olayların sonucu; ister kilisenin gücüne karşı yapılmış devrimler olsun, ister endüstriyel yenilikler olsun, ister koloniyal fetihlerin bir sonucu olarak kapitalizmin konsolidasyonu olsun.
Soğuk Savaş sırasında Batılı ideologların Batıdaki kapitalizm tarihini absürd bir şekilde güzelledikleri de bu gerçeğin bir parçası. Göbek bağının emperyalist fetihlere ve yaygın bir baskıya kadar uzandığını, sadece birkaç gözlemci gizlemiyor, mesela Fransız felsefeci Raymond Aron. "Endüstrileşme devri sürecini halkının nüfusu hızla artarken, fabrika bacaları şehir kıyılarında yükselirken, demiryolları düşenip demiryolu köprüleri inşa edilirken uzun yıllar boyunca Avrupa'nın hiç bir yerinde kişisel özgürlük, herkese seçme/seçilme hakkı, parlamenter sistem birarada varolmadı." Aron bunu biliyordu. Gerçekten de 20'inci Yüzyılın ortasında ulusdevletlerin karnesi, kapitalizmle birlikte hareket edilmesi halinde liberal demokrasinin yükselip tüm Dünyaya yayılacağı hayali kuranlar için utanç verici. Bugünün Rusya'sında piyasa ekonomisinin demokrasi olmadan geliştiğine hayret etmeli miyiz? Çin de, liberal demokrasisiz bir kapitalist modernleşme şekli tutturdu. Myanmar ve Pakistan gibi yeterince ayrıntılı ve derinlemesimesine düşünülmemiş ülkeler de doğum hatalarını aşamadılar ve yarım yüzyıldır asker ve sivil despotlar arasında bocalıyorlar. Ve Osmanlı İmparatorluğu'ndan doğan ulusdevletlerin üzerinde, Arap Baharı'na kadar, acımasız bir despotizm ve sekter düşmanlıklar oturuyordu. Onların devrilmesiyle, militan nefret yeniden alevlendi -Irak'ın parçalanmasında, Suriye ve Libya'da görüldüğü gibi.
Elbette Çin, Vietnam ve İran gibi ülkeler de halk ayaklanmaları ile güçlü devlet yapıları kurdular; onları geleneksel Tayland monarşisi ve Irak Suriye gibi tamamen yapay devletlerle kıyaslandıklarında istikrarlı ve kendi başlarına buyruk görünüyorlar. Homeyni ve Mao, iç ve dış çatışmalara rağmen ayakta kalan kanlı rejimler kurdular -Kore Savaşı, İran-Irak Savaşı, Kültür devrimi ve iç iktidar savaşlarında akan onca kan- ve tabii, ulus inşasının ardındaki ideolojinin teba arasında destek bulması nedeniyle.
Hindistan, Endonezya ve Güney Afrika gibi diğer ulusdevletler de kağıt üzerinde demokrasi olmakla birlikte, global kapitalizm karşısında milli konsensüslerini korumakta zorlanıyorlar. Kapitalizme hakim olan ahlak -zenginlik biriktirmek ilkelliği ve önce kişisel isteklerin tatmin edilmesi- bu ulusdevletlerin iç birliğini zayıflatıyor, etnik/dini yabancılaşmalarla ve mezhepsel ayaklanmalarla mücadele etmek zorunda kalıyorlar.
Sosyal adalete ve cinsler arasındaki eşitliğe ulaşmak için çaba göstermek, Batı dışında, modernleşmenin bir parçası sayılıyordu ve ona ulaşmak için de planlı ve iyi korunan bir ekonomik büyümeye ihtiyaç vardı. Bugün modernizmin anlamı, kurallarını Reagan ve Thatcher'ın koyduğu gibi: Özelleştirme ve Deregülasyon (ve birçok ülke için endüstrileşmenin geriye çevrilmesi ve piyasaya siyaseten teslim olmak). Böylece, bir zamanlar Dünyanın en eşitlikçi toplumu olan Çin, bu konuda Birleşik Devletler'den daha büyük bir çarpıklık göstererek, Çin'in bütün varlıklarının üçte birine, halkın yüzde biri sahip oluyor -ve ülke, sosyal kırılmaları, komşularına karşı sert bir milliyetçilik sergileyerek etkisizleştirmeye çalışıyor, özellikle Japonya'ya karşı yönelttiği milliyetçilikle.
Hindistan ve İsrail gibi göstermelik demokrasiler, herkes için refahı hedefleyen temel ilkelerinin, neoliberal politikacılar ve çoğunlukçu milliyetçiler tarafından radikal bir şekilde nasıl değiştirildiklerini yaşadılar ve şimdi de yabancılaşmış tebaalarını "Yahudi devletine" veya "Hindu milleti"ne sadakate zorluyorlar. Büyük bölümü öfkeye ve korkuya kapılmış olan halkları, demagogları dinlemeye yatkın hale geldiler. İlginçtir, dünyanın en büyük Müslüman ülkesi Endonezya, uzun bir despotizm dönemi ardından, iktidarı ademi merkeziyetçi hale getirecek kadar akıllıydı ve bu şekilde siyasi-dinci aktivizme diğer ülkelerden çok daha az maruz kaldı.
Bu renkli karışık resim bizden, özgünlüklere ve benzersizliklere karşı dikkatli olmamızı, uluslaşmanın çelişkili dinamiğine, kapitalizme ve -ruhsuzca Batılı demokrasileri ve Batılı özgürlüğü övmeden önce- Batılı olmayan toplumların özel tarihi deneyimlerine karşı daha dikkatli olmamızı bekliyor.
Günümüzde, sadece kendisinden -umutsuzca- memnun olanlar, "Western Way of Life"ın en iyi yol olduğunu söyleyip, Dünyanın geri kalanının Batı tipi uluslaşma ve kapitalizm yardımıyla onu kopya etmesi gerektiğini iddia ediyorlar. İnsanı huzursuz kılacak kadar çok çeşitli ve hızlı yaşanan bir Dünyada, herkesi aynı tarakla traş eden dogmalara gerek yok; -öyle bir Dünya ki, üzerine kan bulaşmış Avrupalı ulusdevlet fikri, "İslam Devleti" Hilafetinde, (İD) en verimli formunu buldu. İnsan, kendi kendini aldatmakta ve yağ çekmekte usta. Ama bugünkü kafa karışıklığımızdan, Dünyanın gerçekten nasıl olduğunu gözlemleyerek ve sonra, nasıl bir Dünya istediğimizi düşünerek kurtulabiliriz.
Özgürlük ve uygarlık rüzgarları, yeniden
Evrensel Değerlerden Yerel Değerlere, din ötesi mental köken (I)
İstanbul'da ve Anadolu'da yeniden özgürlük ve uygarlık rüzgarları esiyor. Bu toprakların genç insanları, Türkiye'yi ikinci sınıf bir ülke haline getiren Müslüman Muhafazakar iktidarlar devrini Haziran 2013'de ruhen sona erdirdiler ve yeni yüksek bir özgüven kazandılar. Bir dönemi belirleyecek 'Gelecek tasavvurları ve Değerler' mücadelesini, her büyük çağın en başındaki sembolik olaylardan okuduğumuz gibi, Gezi Parkı direnişine katılan gençler kazandı ve tarih yazdılar. Dünya'nın gözbebeği İstanbul ve Anadolu uygarlığı közünün, taşralı vasat İslami muhafazakarlık külünde boğulup sönmediğini Dünya gördü. O tarihte Türkiye için yeni bir Çağ başladı ve işaret fişeğini de Taksim Meydanı'nda gençler ateşledi.
İstanbul'da ve Anadolu'da yeniden özgürlük ve uygarlık rüzgarları esiyor. Bu toprakların genç insanları, Türkiye'yi ikinci sınıf bir ülke haline getiren Müslüman Muhafazakar iktidarlar devrini Haziran 2013'de ruhen sona erdirdiler ve yeni yüksek bir özgüven kazandılar. Bir dönemi belirleyecek 'Gelecek tasavvurları ve Değerler' mücadelesini, her büyük çağın en başındaki sembolik olaylardan okuduğumuz gibi, Gezi Parkı direnişine katılan gençler kazandı ve tarih yazdılar. Dünya'nın gözbebeği İstanbul ve Anadolu uygarlığı közünün, taşralı vasat İslami muhafazakarlık külünde boğulup sönmediğini Dünya gördü. O tarihte Türkiye için yeni bir Çağ başladı ve işaret fişeğini de Taksim Meydanı'nda gençler ateşledi.
Türkiye, 1918'de Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıktığından beri büyük bir travmayla yaşıyor. Bu travma sadece Ermeni ve Rumların Anadolu'daki binlerce yıllık tarihlerinin son bulmasıyla değil, bir imparatorluğun kaybı ve onunla birlikte Türklerin özgüven kaybıyla ilgiliydi. Türklerden daha büyük travmalar yaşayan Ruslar, Çinliler ve iki Dünya Savaşı ile tamamen yıkılan Avrupa yeniden kendine gelip büyük güçler olurken, Cumhuriyetin ilk modernleşme ivmesini devam ettiremeyen Türkiye Cumhuriyeti, yasakçı askeri vesayet, toprak ağası Menderes çizgisi ve modernleşmeyi "gavurlaşma" sayan -ama buna karşı bir alternatifi de olmayan, idare-i maslahatçı Müslüman muhafazakarlığın pençesinden kurtulamadı ve ikinci sınıf ülkeler listesine yazıldı.
Müslüman muhafazakarlığın son modeli, askeri kemalist muhafazakarlığın şekilci laik baskısından kurtularak takiyyeyi bir kenara bırakıp ne olduğunu gösterdi, Osmanlı dönemi modernleşme tarihini ve son yüz yılı yok sayarak, Osmanlı İmparatorluğu'nu sona erdiği yerden yeniden başlatmak iddiasındaki Pan-İslamist zihniyetti. Türkiye'nin yeniden Osmanlı'nın izinden gitmesi gerektiği hissiyatının zincirlerinden boşanmış hali, Anadolu ve İstanbul'a yabancı vahabi-selefi İslamcılığıydı.
Türkiye, üç askeri darbenin sahibi askeri vesayetten kurtulduktan sonra bir fetret dönemine girdi ve birbirine düşman iki kampın kendine özgü özgüven tazelemesini yaşadı. Bunlardan biri islamcılaşmış Osmanlıperver Müslüman muhafazakar çizgiyle, globalleşmiş evrensel değerleri savunan -geçmişi de reddetmeyen- Cumhuriyetçi modern çizgiydi. Türkler, özgüvenlerini yeniden kazandıkları aşamada, kendilerini büyük bir değerler savaşının, -hatta değerler hesaplaşmasının içinde buldular ve bu savaşı Müslüman muhafazakarlar kaybetti. Dünyada ve kendi ülkelerinde izole olup yalnızlaştılar, marjinalleştiler. Yasakçı anlayışların tersine doğru işleyen bir zaman kalitesinde yaşarken, bölgeci ve yasakçı bir islamî tektipleştirme denemesinin başarılı olma şansı yoktu, ama bunu savunan son Osmanlıcı düşüncenin de iflas edip eski usul feodal toprak büyüklüğü heyulasının Türkler tarafından terkedilmesi gerekiyordu. Büyüklüğün, sadece harita üzerindeki büyüklük demek olmadığının anlaşılması ve yeni büyüklük tarifinin toplumda yeniden zuhur etmesi gerekiyordu. Bu mücadelenin sonucu en başından belliydi. Geçtiğimiz yüz yıl boyunca kendi kültürünü oluşturmamış, kendini sadece siyasi iktidar gücüyle sınırlı tutan eski moda fetihçi bir taşra zihniyetinin evrensel değerlerle yarışması mümkün değildi. Ama mücadele devam ediyor ve Türkiye, laikliği negatif bir kavram olarak tarif etmiş Müslüman muhafazakarlıktan kurtuluş mücadelesini sürdürürken, büyük bir soru işaretinin yanıtını verebileceği aşamaya doğru ilerliyor. Bu soru, "kutsal ve tartışılmaz, Allah'ın düzeni" suflesine sığınan islamcı yerel düzenin -yani "İslam"ın- nasıl aşılacağı ve dini inancın özünü dışlamayan yeni bir tür sekülarizmin Türkiye'de nasıl kurulup işletileceği meselesidir.
Neden ille de sekülarizm?
İnsanlar, internet çağıyla birlikte, farklı coğrafyalarda bulunsalar da birlikte ve içiçe yaşıyorlar. Çok farklı kültürlerden ve inançlardan gelen insanların birbirleriyle aynı göz hizasında eşit bireyler olarak konuştukları bu yeni atmosfer, dinler ötesi ortak bir etik değerler kodeksi kullanıyor ve bu temelde tüm insanlar ortak sorunları ve güzellikleri konuşabiliyor. İnsanlık, büyük tek bir aile haline geliyor ve boğuştuğu sorunların da coğrafi sorunları çoktan aştığının bilincinde. Bugünün şartları altında insanlığın, Sünni İslam'ın etik değer saydığı kurallar dahilinde konuşması mümkün değil, aynı şekilde Hristiyanlığın etik kuralları veya Budistlerin etik kuralları dahilinde bir global etik kurulması mümkün değil. O halde bugün kendiliğinden kurulup işleyen yeni seküler etiği benimsemek, yeniden ciddiye alınan -ve daha önemlisi- örnek alınan bir ülke ve halk olmak için zorunludur. Yeni Türk özgüveninin sembolü Gezi hareketinin bir ay içinde kendi kültürünü, dilini, müziğini üretip tüm Dünyada örnek alınan mücadele biçimleri bile geliştirebilmesi, bu evrensel yeni ilkeyi benimsemesiyle ve onun üzerine yeni bir bina inşa edebileceğinin sinyalini vermesiyle mümkün oldu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


