Egon Bahr, benim Willy Brandt ve Herbert Wehner ile birlikte bir solukta anacağım üç dev Sosyal Demokrat, ya da 20'inci yüzyıldan günümüze miras son dev politikacılardan, 91 yaşında…
Geçen hafta, yeni yitirdiğimiz Willy Brandt'ın anısına bir konuşma yapması için bir okula davet edilmiş ve bir sınıfta liseli gençlerle bir sohbet yapmış. Kendisinden Brandt hakkında ve Almanya'dın Doğu politikası hakkında konuşması beklenirken o bir tek kunuda konuşmuş -hem de soluksuz: Siber Dünya Savaşı!
Yetmiş küsür yıldır politika yapan, bakanlık yapmış bu kadar önemli bir politikacının konu üzerine bu kadar ciddi gitmesi, benim de dikkatimi çekti.
90 Dakika konuşan Egon Bahr, Siber savaşın ilk kez Amerikalılar ve Ruslar arasında İran üzerinden yapıldığını söylemiş ve şöyle bir cümle kurmuş:
"İnternet, 21'inci Yüzyılın atombombasıdır."
"Çığır açan her yeni buluşun savaş için kötüye de kullanıldığını anlamamakta ısrar ediyoruz."
Bahr bunları anlatırken, neden Sosyal Demokrat Parti'ye (SPD) üye olduğunu da, "Bir daha asla savaş olmaması için" diye özetlemiş. Öğrenciler arasında bulunan Türk asıllı Büşra diye bir kız, "Ama bizi biraz korkuttu" diyor. Bahr'ın öğrencilere anlattığı son sır da şu:
"Uluslararası Politikada mesele asla Demokrasi veya İnsan Hakları değildir. Esas olan, devletlerin çıkarlarıdır. Tarih derslerinde size ne anlatılırsa anlatılsın, bunu unutmayın."
(Kaynak: Rhein-Neckar-Zeitung 4.12.2013)
Yani çağa yeni bir hikaye ve Göğün kapılarını açmak hakkında...
Şimdiye dek birilerinden, "Buna Dünya hazır değil, bunu erteleyelim" gibi sözler duydunuz mu? Benzerlerini ben duydum. Türkiye'de yaşıyorsanız siz de duymuşsunuzdur. "Halk daha geri, demokrasiden anlamaz" veya, "Bu anayasa halka bol geliyor" gibi sözler duymuşsunuzdur. Hikayemiz, henüz birşeylere olmamaklaö ama henüz hazır olunmayan durumların gerçekleşeceği süreçte yaşıyor olmakla ilgili, ve galiba İnsanoğlunun/İnsankızının Dünya'daki tekamül/evrim/gelişme macerasıyla ilgili.
İnsanları titrine göre değerlendirmeyi bundan otuz yıl önce terketmiş biri olarak, şeyleri/ürünleri/işleri de, günümüzün parasal değer normları ötesinde değerlendirmeyi de yaklaşık yirmi yıl önce tam anlamıyla benimsedim. Kolay olmadığını söylemeliyim, çünkü bu vaziyette "kafadengi" insan bulmak çok zor oluyor! Kısacası, beni bir kişinin yaldızlı Profesörlüğü falan değil, sahiden orijinal ve yeni bir fikrinin olup olmadığı ilgilendirir. Aynı şekilde bir insanın insani anlamda değerini esas alırım ve bu kişinin zengimliğine/fakirliğine veya kafasındaki bilginin miktarına bakmam. Hal böyle olunca, dünyanın en iyi üniversitelerinde ekonomi eğitimi aldığı halde, bunu söylemekten utanan insanlarla da, sadece bir Budist keşiş olduğu halde fizik kurallarını bambaşka bir yerden ama doğrudan daha doğru anlatan insanlarla da tanışabiliyorsunuz, hani derler ya "Sen neysen, karşına çıkanlar da o olur", bizim Türkler buna "Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş" da der.
Thomas Alva Edison, dediğim adamlara iyi bir örnektir, sadece birkaç ay okula gitmiş. Evde annesinden ders almış meraklı bir tip. Yani mühendis falan değil, ama ansiklopedileri açtığınız zaman "meslek" hanesinde "kaşif" yazar. 1847 doğumlu. Demek o devirde henüz birşeyler icad etmekle uğraşanların ciddiye alınabilmesi için henüz üniversite mezuniyeti şartı aranmıyormuş -eh o devirde üniversiteler de var tabii. İşte Edison gibi adamlardan biri de, 1917'de İsviçre'de doğmuş ve doğduğu yerde de 2011'de ölmüş Paul Bauman. Fakir bir terzinin oğlu Paul Bauman'ın bu hikayeyle şöyle bir ilgisi var. O da Edison tipi "alaylı" bir kaşif, o da bir buluş yapıyor, ama bulduğu şey, "Dünya buna hazır değil" denilerek, iptal ediliyor, veya iptal edildiği söyleniyor, ama ortada bir fikir var ve bu fikir, küçücük bir cemaat tarafından korunuyor.
Bauman, Edison'dan bir konuda tamamen farklı, çünkü keşfini, gördüğü bazı vizyonlardan sonra ortaya atıyor, yani ortada bir tür inspirasyon/sezgi veya ötesi bir olay sözkonusu, zira kendisi gaipten bir takım bilgiler aldığını falan söylemeye başladıktan sonra etrafında bir cemaat oluşuyor ve grup sonra bilim adamlarına benzer bir şekilde -ama spiritüel "yönlendirmeyle" çalışıyorlar. Bir teknik dahi olup çıkan bu adam, saat falan tamir ediyor, köydeki en karmaşık araç o zaman neyse, onlardan anlıyor, söküp takıyor falan. Anlattığı şeyleri ve "öğretilerini" dinlemek için köye gelenler olmaya başlıyor ve nihayet 1952'de bir cemaat kuruyor, adı "Meternitha". Paul Bauman bir de araç yapıyor. Bu araç, bilinmedik bir yoldan elektrik üretebilen, iki mıknatısın kullanıldığı ve belli bir mekanik işlemle elektrik üretebilen bir araç. Araca "Testatika" adını veriyorlar. Komplo teorisiyle hikaye arasında gidip gelen olayın özü ise, herkesin kendi ihtiyacı kadar elektrik üretebilmesi fikri. Araç, o zaman Dünya Savaşlarıyla petrol uğruna birbirini yiyen büyük devletlerin işine gelmeyecek bir şey. Zira petrolü kontrol eden, dünyayı kontrol ediyor. Eğer enerji kaynağı kontrol edilemezse, ne süper ulusdevletlere ihtiyaç kalır, ne de onların birbirini yemesine. Zaten Güneş Enerjisi, Rüzgar enerjisi ve benzeri enerji kaynaklarını petrol ve kömürden ayıran da bu. Velhasıl-ı kelam, aracın bir tek örneği yok, planları kayıp, Bauman da bir tecavüz suçlamasıyla hapse girip çıkınca üçyüz kişilik cemaatinin sayısı yüz kişiye düşüyor. Cemaat gene orada yaşıyor, Bauman iki yıl önce dünyadan göçtü, cemaat de kendini bir zamandır "Hristiyan Cemaat" ilan etmiş vaziyette, ama söylence bitmiş görünmüyor.
Bauman sahiden böyle bir alet icad etti mi yoksa sadece "hür enerji" fikrinin dünyada yaygınlaşmasına katkıda bulunmak için mi böyle yaptı, bilmiyoruz tabii. Ama, Hintlilerin ünlü devasa zamanlar takvimi ile bu olay arasında bağ kuranlar da yok değil. Hintlilerin takvimi, "Tanrı'nın bir günü" falan deyince, sonsuz sayıda sıfırı sayıp size bir uzun rakam çıkarabilecek kesinlik sahibidir. Mayaların 2012 sonunda biten malum takvimi kadar kesin değildir belki, ama Maya'ların tahviminden çok daha eski ve geniş zamanları hesaplar. İşte bu takvime göre 5000 küsür yıl önce İnsanlık "Kali Yuga" çağına girmiştir. "Karanlık Çağ" adı verilen bu çağın başlangıcının, bugün adına A-Draconis gibi birşey denen bir yıldıza dayanarak hesaplandığını hatırlıyorum. Bu dönem, benim Türkçeye çevirdiğim "Bhagavad Gita" destanının baş kahramanı Avatar Sri Krishna ile ilgisi olduğundan, dayanamayıp biraz anlatacağım (kitabı yayınlayan yayınevi, kitabın adını -her nedense, bana da bildirmeden- "Bagavad Gita" koydu, doğrusu "Bhagavad Gita"dır). Avatar, her çağın açılışında/başlangıcında, Tanrı'nın bir canlıda bedenlenip, yeni çağın kapılarını insanlar/hayat için açan kişiye denir. Bir tür ruhsal önder gibi düşünülür. Krishna da, kara tenli bir savaş arabası sürücüsü olarak resmedilir, hep flüt çalan kitsch resimlerle tasvir edilir. Tanrı'nın yeni çağı açan yeniden bedenlenmesi olarak, spiritüel/ruhsal yasaları, savaşmak istemeyen prens Arcuna'ya anlatır. Mahabharata destanının küçük bir kısmından ibaret olan Bhagavad Gita (Tanrı'nın Şarkısı), Hintlilerin en yaygın ve en sevdikleri kutsal metindir -en sevdikleri diyorum, zira Hintlilerin kutsal metinleri inanamayacağınız kadar çoktur ve bazıları binlerce yıl eskiye dayanır.
Yani Krishna'nın açılışını yaptığı 5000 yıllık karanlık bir çağın bitişi, yenisinin başlamak üzere olduğu veya başladığı ile ilgili bir hikaye bu. Çeşitli boyutların açılarak Göğün kapılarının zorlanması gibi bir durum. "Dünyanın henüz hazır olmadığı" en temizinden atıksız enerji kaynaklarının ortaya çıkmasından tutun da, İncil'de sözü edilen 7 mührün açılmasına kadar bir dizi eski hikayenin birbirine karıştığı bir durum. Konuşulan iyimser hikaye ise, sona eren karanlık "Kali Yuga" Çağı'nın ardından aydınlık bir çağın geleceğidir, eski Hint yazıtları bunu döne döne anlatırlar. Hristiyan keşişlerle konuşursanız, yeni çağın başlangıcında açılan mühürlerin de, çeşitli "boyut"larla ilgili olduğu gibi "alternatif" hikayeler duyabilirsiniz, mesela birinci mühür fizik/maddi dünyayla ilgiliyse duyguların dünyası, üçüncüsü canlıların auralarının dünyası, dördüncüsü enerji ile falan ilgilidir (buna Çinlilerin "Ki/Chi" dediği enerji de dahildir). Sözkonusu boyutlar arasında, inançsal/ktsal boyut, ruhsal boyut ve neden/sonuç (Asya'da "Karma" denen kader türü) ilişkileri boyutu da vardır. İşte yeni çağ ile ilgili böyle birbiriyle ilişkili boyutların birbirini tetikleyerek açıldığı bir sürecin içinde olduğumuzu varsayarsak ve bu sürecin 14 yıllık bir dönemi kapsadığını da o konuşanlardan duyarsak, bu sürecin "enerji" boyutunun, yüz kişilik bir Hristiyan cemaatin bilgisi dahilinde olduğunu da düşünebiliriz. Nihayetinde bu bir hikaye, ama petrol/gaz/kömür gibi coğrafi bölgelere bağlı enerji kaynaklarına karşı "coğrafyadan bağımsız" enerji kaynaklarından yana olmak için nedenlerimiz çok ve ben de bu nedenleri 2004'den beri yazanlardan biriyim, o halde böyle bir hikayeyi buraya yazmakta da bir sakınca olmasa gerek!
Batı Avrupa Kültürünün dünyaya mal olmuş altı özgün özelliği hakkında notlar
Eskilerin dediği gibi, 'Eğer çıkmazsokağa girdiyseniz, oradan çıkmak için önce geriye dönersiniz. AKP iktidarı altında Türkiye'nin bir çıkmaz sokağa girdiği, son birkaç yıldır oldukça kesin bir şekilde anlaşıldı ve geriye dönüş özlemi de "Sembol Atatürk"de buluşmak ve benzeri konularda ifadesini buluyor. Türkiye, kendi çağının evrensel değerlerini benimseyip cesaretle uygulamış Atatürk'ün bu ilkesini benimseyip, şimdinin evrensel değerlerini cesaretle benimser ve uygularsa, Atatürk'ün ruhuna uygun hareket etmiş olacak, Atatürk zamanını/fikriyatını bugüne taşıyarak değil. Zira "geri dönüş", o zaman doğru bir "geri dönüş" olacak ve Türkiye'ye önemli zaman kazandıracak.
Bu bağlamda, saygın tarih Profesörü Egon Flaig'in, "Batı Avrupa Kültürünün dünyaya mal olmuş altı özgün özelliği" olarak sıraladığı konulara burada değinmek istememin nedeni, hem gelecek hakkındaki tartışmalara kışkırtıcı bir etkide bulunmak, hem de Batı'ya karşı çıkarken bile Batılı normları/değerleri bilerek/bilmeyerek nasıl kullandığımıza dikkat çekmek ve artık evrensel bir kültürün oluştuğunu, bunların dünyada benimsendiğini ve belki onlardan yola çıkarak yeni değerler oluşturmanın daha sağlıklı olabileceği düşüncesi. Flaig'in düşüncelerini buraya, gene "geri dönüş" mantığına uygun olarak alıyorum.
AKP çıkmazından geri-geri çıkmak, arabanın sürekli geriye doğru gideceği anlamına gelmiyor. Dünya da değişiyor ve dünyada/Türkiye' de eleştirdiğim birçok şeyi AKP'den kurtulmak adına burada destekliyormuş gibi görünmekten ziyade, geri vites konusuna dikkat çekmek istedim. Ve Geri vitesin Avrupa ve dünyayla ilgili konuları da Flaig'den kısaca alıntılayalım:
1. Avrupa Kültürü, hayatın giderek daha geniş alanlarını "bilimsel gerçek" (bilimsellik) kıstasının hükmüne teslim eden tek kültürdür. Tarihte bunun başka bir benzeri bulunmuyor.
2. Sadece Avrupa Kültürü, "Siyaset alanı"nın otonom hale gelmesini sağlamıştır.
3. Avrupa Kültürü, insanın en kötü şekilde aşağılanması olarak gördüğü köleliğin kaldırılmasını kabul ettirmiştir ve Hümanizmin evrensel kurallarını koymuştur.
4. Avrupa Kültürü, elitlerinin kendi kendilerini düzenli olarak eleştirdikleri tek kültürdür. Bu tutum, entelektüelizmin kamusal rolünü de ortaya çıkaran özelliktir.
5. Avrupa Kültürü, başka kültürlere karşı işlediği suçları itiraf eden ve yoğun bir şekilde kendi işlediği suçları araştıran tek kültürdür.
6. Sadece Avrupa Kültürü, diğer kültürlere karşı büyük bir merak geliştirmiştir ve etnomerkezci değildir.
Flaig'in bu ilkeleri iyi ve çerpıcı tesbitler, kuşkusuz konuşulacaklardır. Ama daha önemlisi, Anadolu Kültürü'nün böyle özgün kriterleri var mıdır, veya daha genelleştirip soracaksak, Batı ile Doğu arasındaki Ara Bölge'nin böyle özgün değerleri nelerdir? İşte bu sorunun yanıtlarını da tartışanlara bırakmak istiyorum.
(Alıntı, yazarın 2012'de yayımlanan "Das Menschenbild der Inklusion" adlı uzun makalesinden alınmıştır)
Bu bağlamda, saygın tarih Profesörü Egon Flaig'in, "Batı Avrupa Kültürünün dünyaya mal olmuş altı özgün özelliği" olarak sıraladığı konulara burada değinmek istememin nedeni, hem gelecek hakkındaki tartışmalara kışkırtıcı bir etkide bulunmak, hem de Batı'ya karşı çıkarken bile Batılı normları/değerleri bilerek/bilmeyerek nasıl kullandığımıza dikkat çekmek ve artık evrensel bir kültürün oluştuğunu, bunların dünyada benimsendiğini ve belki onlardan yola çıkarak yeni değerler oluşturmanın daha sağlıklı olabileceği düşüncesi. Flaig'in düşüncelerini buraya, gene "geri dönüş" mantığına uygun olarak alıyorum.
AKP çıkmazından geri-geri çıkmak, arabanın sürekli geriye doğru gideceği anlamına gelmiyor. Dünya da değişiyor ve dünyada/Türkiye' de eleştirdiğim birçok şeyi AKP'den kurtulmak adına burada destekliyormuş gibi görünmekten ziyade, geri vites konusuna dikkat çekmek istedim. Ve Geri vitesin Avrupa ve dünyayla ilgili konuları da Flaig'den kısaca alıntılayalım:
1. Avrupa Kültürü, hayatın giderek daha geniş alanlarını "bilimsel gerçek" (bilimsellik) kıstasının hükmüne teslim eden tek kültürdür. Tarihte bunun başka bir benzeri bulunmuyor.
2. Sadece Avrupa Kültürü, "Siyaset alanı"nın otonom hale gelmesini sağlamıştır.
3. Avrupa Kültürü, insanın en kötü şekilde aşağılanması olarak gördüğü köleliğin kaldırılmasını kabul ettirmiştir ve Hümanizmin evrensel kurallarını koymuştur.
4. Avrupa Kültürü, elitlerinin kendi kendilerini düzenli olarak eleştirdikleri tek kültürdür. Bu tutum, entelektüelizmin kamusal rolünü de ortaya çıkaran özelliktir.
5. Avrupa Kültürü, başka kültürlere karşı işlediği suçları itiraf eden ve yoğun bir şekilde kendi işlediği suçları araştıran tek kültürdür.
6. Sadece Avrupa Kültürü, diğer kültürlere karşı büyük bir merak geliştirmiştir ve etnomerkezci değildir.
Flaig'in bu ilkeleri iyi ve çerpıcı tesbitler, kuşkusuz konuşulacaklardır. Ama daha önemlisi, Anadolu Kültürü'nün böyle özgün kriterleri var mıdır, veya daha genelleştirip soracaksak, Batı ile Doğu arasındaki Ara Bölge'nin böyle özgün değerleri nelerdir? İşte bu sorunun yanıtlarını da tartışanlara bırakmak istiyorum.
(Alıntı, yazarın 2012'de yayımlanan "Das Menschenbild der Inklusion" adlı uzun makalesinden alınmıştır)
Norveç'in deniz dibinde insansız fabrikası ve düşündürdükleri
Türkiye kısır "siyasi" çekişmelerden önünü görmekte zorlanırken, evrensel değerlere endeksli yeni Türkiye'nin ve Türkiye Siyasilerinin popülizmi bir kenera bırakıp Dünyaya daha büyük bir ciddiyetle bakmalarının zamanı geliyor. Norveç'in denizin üçbin metre dibine kurmayı tasarladığı yeni bir fabrika, birçok normun kalitesini değiştirecek özellikler taşıyor.
AKP'nin çevre barbarlığı ve aleni doğa katliamına son verecek yeni Gezi-mantalitesinin şekillendireceği Türkiye, temiz doğaya verilen önemi kuşkusuz önemli temel ilkelerinden saymaktadır. Konu biraz da bu ilkeyle ilgili, çünkü petrol firmaları bile buna dikkat etmeyi hedefleyen adımlar atıyorlar. Dünyada çevre bilinci yükseliyor. Şimdi el değmemiş doğanın görünmeyen yüzünde, mesela denizin dibinde çalışan insansız fabrikalar devrine doğru ilerliyor olabiliriz. Kendi kendine işleyen, kendi kendini tamir edebilen ve insanların sadece denetlemekle yetindiği bu akıllı fabrikalar, insanın aklına Matrix filmini getirse de, insanın üretimden dışlanmasının yeni bir aşama teşkil ettikleri açık.
Üçte ikisi Norveç devletine ait Statoil firmasının geliştirdiği proje, denizin dibinden petrol çıkarmak konusunu iki adım daha ileri götürerek, Antartika kıtasında kalın buz kütlesinin altına, denizin üçbin metre derinliğine indirilen ve tamamen karanlıkta kendi kendine çalışan bir fabrikanın, oradan petrol çıkarmasına odaklanıyor. Çevrecilerin haklı olarak dokunulmaması için mücadele verdikleri Antartika, halen çıkarılmamış dünya petrollerinin yüzde 13'üne sahip. Üç yıl önce Meksika Körfezi'nde BP firmasının petrol kuyusunun deniz dibinde petrol sızdırmasıyla, bölgenin tarihindeki en büyük çevre kirliliği yaşanmıştı. Şimdiki hesap, petrolü çıkaran, ayrıştıran ve borularla karaya pompalayan düzeneklerin hepsinin denizin dibine yerleştirmek. Bunun teknik ve parasal avantajları hakkında yazılmış teknik makaleler var, ama olayın bizi ilgilendiren kısmını üç noktada özetleyebiliriz:
1. İşçisiz fabrika (ve kapitalist sistemin işçisiz neden ve nasıl işlemeyeceği konusu) -ki bu olay yaygınlaşırsa sistemin dışına doğru ilginç bir hamleden bahsedebiliriz sanıyorum. Yani sistemin makro işleyişi (ve değiştirlmesi) ile ilgili önemli teorik çıkarımlarda bulunabiliriz.
2. Bu konuda muazzam yatırımların yapıldığı (birbuçuk milyar Dolar), dünyanın dört bir yanından bilim adamların ortak çalıştığı böyle projelerden öğrenmek ve konsept olarak çeşitli alanlarda nasıl işletileceği konusunda tecrübelerden yararlanmak -siyasi didişme ve boğa enerji kaybı devrini kapayacak Türkiye'nin ve Türklerin öğreneceği bir şey.
3. Petrol endüstrisinin ve endüstrileşmenin yeni trendini bu vesileyle iyice incelemek mümkün, çünkü Oslo'da ikiyüzden fazla petrol firması konuyu birebir takip ediyor veya bizzat kendi adamlarıyla projeye dahil oluyor.
Oslo'da üzerinde çalışılan su altı fabrikası için geliştirilen bir kompresör 18 bin ton ağırlığında ve 74 metre uzunluğunda, insanoğlunun hiçbir şekilde inemediği derinliklerde çalışıyor ve suyun yüksek basıncını ve konumunun avantajını kullanarak daha az enerji tüketiyor. Uzay teknolojisi kadar ekstrem koşullara odaklı fabrika, sessiz sedasız yeni normlar koyuyor ve yakın gelecekte birçok konuda örnek olabilir. Bu girişim nemli, çünkü geleceğin dünyasında göz önünde acaip fabrika binalarının olmayacağını, bunların görüş alanı dışına çıkarılacağını ve Cennet gibi bir dünyada yaşanacağını hesaba katabiliriz, trand bu istikamette. Anadolu ve İstanbul'un da bu trendin bayraktarlarından olacağı, Gezi İsyanı'yla görüldü. Geleceği işaret eden her türlü yeni anlayışı, yeni teknolojiyi dikkate almakta fayda var.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


