Papa XVI. Benedictus uyarıyor: "Aynı şekilde devam etmemiz imkansız. Dönüşüm vakti geldi"

Entelektüel Papa Banedictus ile geçen yıl Peter Seewald tarafından yapılan uzun bir sohbetin kitaplaştırılmış hali, geçen yıl yayımlanıp üç baskı yapmıştı. Papa'nın sözleri, oldukça önemli, çünkü 1.2 milyar insanın manevi lideri olmanın ötesinde saygın bir kişi ve söyledikleri bilinmeyen şeyler değil -sohbetin ürkütücü olan yanı burada.
(Bkz.: Benedikt XVI, "Licht der Welt" 2010)
Papa'nın işaret ettiği konuların başında, kilisenin (ve dinlerin krizi) değil, Batılı toplumların krizi geliyor.
Soru şu:
"Batıda Hristiyanlık toplumu şekillendiren gücünü kaybederse, onun yerini kim veya ne alacak?"
"Din ötesi/sonrası" sivil bir toplumun, dini imgelere bile izin vermemesi nasıl bir sonuç doğurabilir?
Kitabın önsözünde Peter Seewald, her çağda Tanrı'nın öldüğünü ilan eden eğilimlerin ortaya çıktığını, böyle akımların -aşırı derecede- rasyonel gerçekçiliğe kapıldıklarını ve elle tutulur şeylere inandıklarını yazıyor ve örnek olarak da Tanrı'nın emirlerini almak için dağa çıkan Hz. Musa'yı bekleyen Yahudilerin altın buzağıya tapmalarını gösteriyor.
Tanrı'dan uzaklaşan bir toplum nereye gider? Kitapta tartışılan konulardan biri de bu.
Papa, henüz bir Kardinal iken, bu konularda uyarılarda bulunmuştu ve özellikle "Mülkiyet tutkunu toplum"un ortalama/vasat statükoculuğunu (küçük burjuvalığını) eleştirmişti.
Bu kitapta Papa, adım adım yokedilmekte olan 'Yaradılış' (yani hani bazılarının 'Yaradandan ötürü sevdiği' ama üzerine atom reaktörü dikmeye kalktığı 'yaradılış') için yeni bir duyarlılık geliştirmek gerektiğinden bahsediyor...
Yeni sistem insanı, daha çok umut ediyor, ama inanmıyor -inanmaya cesareti yok. İnanmayı bir tür avamlık, küçüklük sayıyor...
Umut etmek, inanmanın yerini alıyor...
Papa, sonuç olarak dünyaya bir çağrıda bulunarak, "Bu şekilde devam edemeyiz" diyor, insanların bir dönüm noktasının eşiğinde bulunduklarını söylüyor. "Artık kendine gelmenin vakti geldi" diyen Papa, "Dönüşümün vaktidir" sözüyle, insanlığın, girdiği bu yoldan artık dönmesi gerektiğinin altını çiziyor.
Bu konuda başkaları da bu sözleri söylüyor. Peki Papa'nın onlardan farkı ne?
İşte bu çok önemli...
Papa XVI. Benedictus, çözülmesi zorunlu çok fazla sayıda sorunun bulunduğunu, ama bunların çözülebilmesi için Tanrı'nın, toplum tasavvurunda yeniden merkeze oturması gerektiğini söylüyor...
Pozitivizm ve rasyonelcilikte bilim adamlarını bile sollayan dincilerin sömürdüğü ve sadece kutsal kitapların sayfalarında yaşar saydıkları cansız/teorik Tanrı değil... yaşayan Tanrı'nın yeniden görünür kılınması gerektiğinden bahsediyor...
Bunun nasıl olacağını konuşmak gerek...  
Herşeyden önemlisi, dinciliği iyi anlayıp dışlayan yeni bir bir din/inanç anlayışının toplum tarafından benimsenmesi için -bugünün rasyonel şartlarında- 'İnanç'la 'Umut'un farkını ve inancın neden farklı bir kalite teşkil ettiğini ve neden önemli olduğunu, -mecburen- bilimi falan da kullanarak göstermek gerekiyor.
Bugünün insanı Tanrı'dan daha çok bilime inanıyor malesef ve onlara inanç konularını anlatmak için bile "bilimsel" rasyonel makale yazmak gerekiyor. Şimdi böyle. Ama inancın önemi ve işlevi daha iyi anlaşıldıkça, konuya "bilimsel" (ve "makalesel!") yaklaşmak zorunluluğu da ortadan kalkacaktır kuşkusuz. Hızlı bir süreçten geçiyoruz. Eskiden yüzyıllar içinde olanlar, şimdi onyıllar içinde hatta birkaç yıl içinde oluyor/yaşanıyor. Biz buna, 'Zaman yoğunlaşması' diyoruz. Zirvesini 2012 yılı sonrası yaşayacağımızı düşündüğüm bu dönem, giderek sakinleşen ve rayına oturan, zamanın daha yavaşladığı ve insanların daha huzurlu yaşadığı bir döneme doğru devrilip evrilecek gibi görünüyor.

Sultanahmet 'Edebiyat Kıraathanesi'nde Bergamot, İstinye Park 'Far East'te Sake katli

Bu yazının burada olmasının üç nedeni var...
Birincisi, bir tür Türk-Japon hikayesi olması...
İkincisi, vasatizmin boyutlarını göstermesi bakımından bir örnek teşkil etmesi...
Üçüncüsü, burada yazdıklarımı anlattığım bir arkadaşımın, bloga kitap/yazı eleştirilerinin yanı sıra mekan eleştirileri de yazmamı önermesi...
(Gerçi Türkçe bilmiyor, ama blogdaki bu eksikliğin farkına varmış -Google çeviri motoru sayesinde!)
Yazının konusu, gene Boğaz vapurunun bir ucunda başlayıp öbür ucunda biten bir İstanbul turu sırasında uğradığım iki mekanda şekillendi. 
İlki, Türk Edebiyat Vakfı'nın Sultanahmet Divanyolu Caddesindeki 'Edebiyat Kıraathanesi.'
Ben bu vakfı ve onun Sultanahmet meydanı sayılabilecek bir yerdeki Osmanlı'dan kalma eski taş mekanını, gizemli bir yer olarak algılardım. Eskiden buraya girmek, edebi çevreye has bir ayrıcalıkmış gibi gelirdi bana.
Vakıf, 'Türk Edebiyatı' adında, estetik bakımdan özenli bir dergi çıkarıyor. Ama derginin son sayılarına baktığınızda kendinizi 1912'lerde falan sanıyorsunuz. Eski harflerin grafik bakımından bolca kullanıldığı, fesli adam resminin bolca göründüğü, iyiden iyiye 'İslami' kesimin dergisi haline gelmiş bir edebiyat dergisi... 
Son beş sayısını gözden geçirdim ve çağdaş Türk edebiyatından -başörtülü birki hanım dışında- hiçbirşey göremedim. Hakan Günday, Orhan Pamuk, Murathan Mungan, Perihan Mağden ve diğer -islami olmayan- yazarlar (ki zaten tamamına yakını 'İslami' değil) sanki Türk edebiyatından değil, Türkiye'de yaşamamış...
Dergileri nerede inceledim biliyor musunuz? O "gizemli" taş binada...
Sofistike, ilginç, şaşırtıcı bir yere girenlerin meraklı ürkekliği ve şaşırmaya hazır sevinciyle girdim binaya. İç mekan tamamen tatlıcı yapılıp turistlere ayrılmış, ayıp olmasın diye de en küçük odaya kitaplar tıkılmış. Kitapların tamamı, islami yazarların veya Cumhuriyetin ilk dönemlerinde yazan ünlü edebi klasikler... İşte ben hayal kırıklığımla başa çıkmaya çalışırken, orada bir de dergi standı gördüm. 'Türk Edebiyatı' dergisinin en yeniden başlayarak geriye doğru giden sayıları... Kitaplara ve dergilere bakan tek kişi olarak, üzüldüğümü söylemeliyim. Çünkü ben bu dergiyi arada alırdım, okurdum.
Biraz oturmak istedim ama yer yok...
Bütün masalar dolu. Hemen herkes turist ve ortada gezinen, dikkat çeken bir garson...
Adam çok konuşuyor, herkese laf atıyor ve herkesle ayrı dil konuşuyor...
Nihayet boş bir masa bulup oturdum. Tatlı menüsü çok zengin. Sütlü tatlılar bol ve renkli!.. Yani görünümlerine de dikkat edilmiş. Kestaneli muhallebi, portakallı-limonlu muhallebi gibi lginçlikler çok...
Tatlı yemeyen ben, 'Meyveli tatlılar' listesinden 'Bergamot' sipariş etmeye karar verdim. Çok konuşan garsona:
"Bana 'Bergamot' getirir misiniz?"
"Bergamot mu, Bergamot ne?"
"Meyveli tatlılar menünüzde ikinci sayfada en altta."
"İlk defa sizden duyuyorum. Bunu sipariş eden olmamıştı."
Garson "Bi'dakka" deyip gitti ve köşede, şef garsona benzeyen -veya daha tecrübeli- başka bir garsona, benim de duyabileceğim tonda sordu:
"Bergamot ne?"
İkisi yanıma geldiler. Diğeri:
"Bergamotlumuz kalmadı efendim, isterseniz sakızlı getirelim."
"Ben 'Bergamotlu kahve' istemedim, listenizdeki 'Bergamot'u merak ettim."
Bu kez menü kartında gösterdiğim yere baktı. Yüzündeki ifade, önüne İstanbul haritası koyduğunuz İstanbul taksi şoförleriyle aynı. Her an şöyle sorabilir gibi: "Abi bu abstrakt resim Picasso'nun mu?"
Nihayet, "öyle şeyler"in bulunmadığını söyledi ve ben "başka birşey" sipariş ettim...
Şimdi burada, Edebiyat Vakfı'nın o gizemli binasının ve atmosferinin turistik katli ötesinde şeyler de var...
İlki, bu alaturka sallapatiliğe asla alışmadığımı ve asla alışmayacağımı buraya yazmam gerek...
İkincisi, bu çok konuşan garsonun (bana değil) turistlere tavrı ibretlik...
Geçenlerde Mısır Çarşısı'nda bir satıcının Çinli turistlere (kadınlara) alenen laf attığını, erkeklerle de dalga geçtiğini görmüştüm. Turistler, böyle tiplere sadece birkaç saniyeliğine katlanmak zorunda kaldıklarından genellikle gülüp geçerler (ben de öyle yapıyorum) ama bu, çok hoşlarına gittiği anlamına gelmez. Eskiden bu tavırlar çok daha feciydi, biraz yontuldu... Edebiyat Kıraathanesindeki garson böyle kaba değildi elbette, ama Avrupa ülkelerinde ve geneldeki nezaket kurallarını zorlayan bir tarz ve tona sahip. İstanbul'un büyüsü arasında böyle dikenler kaynayıp gider elbette. Ama oturduğunuz bir mekanda, önünüzdeki garson her millete böyle "hoşluklar" yapmaya kalkınca, bu dikkatinizi çekiyor...
Aynı "hoşluğu" aynı sözlerle -ama Türkçe- Türklere yapmayı denemeli bence! (hır çıkabilir) 
Bergamot'u hiç duymamış çebebaz garson, İngilizce Almanca ve İtalyanca parçalayarak birçok nezaket kuralını -belki de bilmeden- çiğnedi. Turistler yüzüne gülüyorlar -ama adam gittikten sonra arkasından konuşuyorlar...
Şimdi benim kişisel kararım: 
Galiba bir daha oraya gitmeyeceğim. Orayı eski haliyle hatırlamak istiyorum.

İkinci olay, İstinye Park'tan. Burada iki ilginç mekan var benim ilgi alanıma giren. Biri, en üst katta Moğol mutfağı da sunan yer, diğeri, onun bir alt katındaki 'Dim Sum' lokantası. Hong Kong mutfağı. Benim açımdan sadece mezelerden oluşan muazzam bir mutfak. Bu mekan malesef fazla ilgi görmüyor ama iyi olduğunu özellikle belirtmeliyiz. Bu yazıyı ilgilendiren mekan, alt katta sinema gişelerinin yanındaki 'Far East'.
Bu mekanın dolu olduğunu hiç görmedim. Zaten Çin ve Japon mutfağını birlikte sunan yerlerde mutlaka bir "hata" oluyor -gibi bir önyargım vardı- ama Far East, o ön yargımı biraz kırmıştı, çünkü ucuz, iyi ve özenli Sushi yapıyorlar...
Edebiyat Kıraathanesi ile Far East'in ortak yanı, o alaturka sallapatizmi!..
Ben Far East'te 'Sake' içme gafletinde bulundum!..
Japonların pirinç şarabı Sake, küçücük porselen bardaklarda ve sıcak içilir. (Bence... tabii soğuk içenler de var).
Siparişimi verdim, iki saniye sonra ateş gibi sıcak, el deymeyecek kadar sıcak, küçük porselen bir bardak geldi!..
Normal olarak Sake, bir porselen pot içinde ısıtılır ve... belli bir ısıya kadar ısıtılır. (Süt değil ki bu kaynatılsın) Bu bir...
İkincisi:
"Siz bunu mikrovellede mi ısıttınız?"
"Evet efendim."
Şimdi bu soruya Japonya'da bu cevabı verseniz, kulağa aynen şöyle gelir herhalde:
"Bu Sakeyi siz mi öldürdünüz?"
"Evet efendim."
(Sake, eski bir geleneği de sürdüren, ritüel roller üslenebilen bir içecektir. mesela Türklerde -Orta Asya dışında- tamamen bitmiş Saçı geleneğini Japonlar sürdürürler. Saçı saçmak, kutsamak, eski göçebe geleneğidir ve Japonlar bunun için Sakeyi kullanırlar.)
...
Mikrovelleden çıkma Sakenin tadı kötüydü tabii. Ve o zaman, o mekanda çalışanlardan hiçbirinin -buna belki nazik mekan müdürü hanım da dahildir- ama hiçbirinin Sake içmediğini anladım...
Ne sattıklarını bilmiyorlar (en azından bana öyle geldi), tıpkı Bergamotun ne olduğunu bilmeyen ama İngilizce bilen garson gibi!
Mikrovelleden çıkan Sakenin Sakelikten çıktığını bilmiyorlar!
(Ama Sakeyi mikrovellede ısıttıklarını söyleyecek kadar da dürüstler hiç olmazsa!)
Türk kahvesini fokur fokur kaynattıktan sonra fincana dökerseniz o nasıl Türk kahveliğinden çıkarsa, Sakeyi mikrovellede ısıtırsanız sakelikten çıkar...
Sake -piyasada en çok bulunan ve üzüm şarabı kadar düşük alkol seviyesine sahip olan cinsiyle- en iyi 40-55 derece sıcaklıkta içilir. 50 küsür Derece sıcak olana 'çok sıcak', 40 derecelerde olana da 'sıcak' Sake diyorlar. Tabii kimse bu ısılarda içmek zorunda değil. Oda sıcaklığında da içilir (Ginjo veya Daiginjo).
Ben mekanın mikrovelle sırrını ortaya çıkarınca, mekan müdürü olduğunu sandığım genç bir kadın hemen yanıma geldi, bana yeni bir Sake getirmeyi önerdi, tabii kabul ettim. Normal yollardan ısıttığını tadından anladığım yeni bir Sake getirdi. 
Sake, olması gerekenden çok daha az ısınmıştı. (Tabii hemen ısınmaz, biraz sürer) Belli ki acele etmiş, beni fazla bekletmek istememişti. Sakeyi ısıtmayı denemesine, koşturmasına, çabasına, ilgisine teşekkür etmeliyim. Sadece onun güzel hatırı için bu yazı buraya üç gün rötarlı girdi...
Ama Sake katlini görmezden gelmem mümkün değildi... 
(Türk kahvesi katline de aynı tepkiyi vermiştim yurtdışında...)

İlk Bizans-Türk ittifakı ve Türk elçisi Maniah'ın, 567 yılında İstanbul'a yolculuğu

Doğu Roma imparatoru II. Justin, koruyucusu Melek Mikael olan İstanbul’un konuklarını ayakta karşıladı. Kalabalık Türk delegasyonu, sonbaharda Konstantiniye'nin benzersiz surlarından geçerek şehre girdi. İznik konsilinin yapıldığı 325 yılındaHristiyanlık dininin temel inanç şeklini belirleyen ve dünyaya kabul ettiren I. Konstantin devrinden beri köprülerin altından çok su akmıştı... İstanbul sarayının başı, ezeli düşmanı İran'la yeniden dertteydi. 
Justin, İstanbul’daki Roma tahtına sadece iki yıl önce çıkmıştı ve iktidarının ilk önemli olayının, Türk elçiyle konuşup karara bağlayacağı ittifak olacağını düşünüyordu. Türklere ve dost bildiği İstemi Kağan'a güveniyordu. Aslında tarihte çok önemli birşey oluyor, yerleşik uygarlığın beşiği Anadolu ile göçebe uygarlığın beşiği Asya steplerinin hırçın savaşçıları arasında önemli bir birliktelik doğuyordu.

Göktürk Kağanı İstemi’nin delegasyonuna başkanlık eden Sogd’lu Maniah tecrübeli bir diplomattı. Beraberindeki Türk soyluları ve Sogdlu tüccarlar da Göktürk sarayının tüm ihtişamını yansıtacak kadar özenliydiler. Ama bu ittifakın oluşması için en istekli olan kişi, Doğu Roma İmparatoru Justinian olmuştu. İran Sasanilerine karşı Türklerle kalıcı bir ittifakı ilk düşünen kişi oydu. Ona boşuna ‘büyük’ Justinian dememişlerdi. Büyük düşünebilen, stratejik uzun vadeli planlar yapan önemli bir hükümdardı Justinian. İran Sasani hükümdarı I. Hüsrev’e 532’de vergi ödemek zorunda kalması onu yemiş bitirmişti. İranlılar Antakya’ya saldırıp yağmalayınca, Justinian dayanamamış, barış yapmak zorunda kalmıştı. Sasanilere verdiği vergiyle ‘Sonsuz Barış’ adı konan bir suni barış dönemini satın almıştı aslında. Amacı, zaman kazanıp önce batıdaki sorunlarını halletmek, sonra tekrar başbelası Sasanilele uğraşmaktı.

Justinian, İranlılarla bir çok bölgede çatışma halindeydi. Kafkasya’da Ermenistan, Karadeniz kıyısındaki Petra kalesi, Lazika ülkesi (Lazistan) ve Mezopotamyanın çeşitli kaleleri, askeri alanda daha başarılı Sasanilerle hantal Doğu Roma ordusu arasında el değiştirip duruyordu. İranlıların püsküllü belası Türkler, sadece onlar, Sasanileri durdurabilirlerdi. Zaten Sasanilerle savaş, 562’de Türklerin devreye girmesi sayesinde bitmişti. Durum resmen İran ile Bizans arasında ortada gibi görünmesine rağmen, Sasaniler avantajlıydı ve bu durumun kalıcı olmamasını sağlamak, Justinian’ın en büyük amacıydı. Türkler, 560 yılından itibaren Sasanileri doğudan vurmaya başladılar. Gerçi henüz Kutlu Bilge Kültegin doğmamış, Türklere has çok etkili savaş yöntemlerini geliştirip onlara öğretmemiş, Türklerin hakimiyet bölgesini Mançurya'dan Hazar'a kadar genişletmemişti. (Kutlu Bilge Kültegin, 731'de öldü. Onu zehirlediler. Ama ölüm döşeğindeyken, onu zehirleyenlerden intikamını aldı. -Başka bir yazı konusudur)  

Türklerin saldırıları olmasaydı, Sasani hükümdarı Hüsrev’in İstanbul’la barış yapmaya pek niyeti yoktu. Justinian, Türklerle müttefik olmak ve bir anlaşma imzalamak amacını gerçekleştiremeden, 14 Kasım 565’de İstanbul’da öldü. Tahta, kızkardeşi Vigilantia'nın oğlu II. Justin çıktı. İşte çiçeği burnunda yeni Roma hükümdar II. Justin, şimdi Türkleri bu yüzden kazanmak istiyordu. Sevgili dayısının amacını mutlaka gerçekleştirmeliydi. Türk elçiye gösterdiği teveccüh, Türklerle sağlam bir ittifak kurmak içindi.

Partlara karşı isyan eden İranlı bir Bey, Ardaşir tarafından 224 yılında kurulan Sasani devletinin daha ikinci hükümdarı Şapur, kendini ‘Şehinşah’
(Şahlar Şahı) ilan edip bu ünvanını kullanmaya başladı. Ve Sasaniler, Doğu Romalıları batıya doğru sürerek genişlediler. 'Şehname', Sasanilerin hikayesini tüm ayrıntılarıyla anlatır. İran Sasanileri, daha 260 yılında Urfa’ya saldırmışlardı. Hristiyanlığın kutsal bölgelerine doğru genişleyip, ateş dinlerini oralara kadar sokmaları, Bizanslıları çileden çıkarmıştı. Tahta çıkan her yeni Doğu Roma İmparatorunu bekleyen yegane sorun, ‘Doğu Sorunu’ idi. Sasaniler işi iyice abartıp Kilikya’ya (Adana-Mersin bölgesi), oradan Kapadokya’ya, kadar girip ortalığı talan edip İran'a döndükleri için, bu denkleme Türklerin doğudan dahil olması artık şart olmuştu. İran'dan yayılan ateş dinini Anadolu'ya sokmamak gerekiyordu.

Çinlilerin Tu-Cüeh dediği Türkler, yerleşik eski biir kültüre sahip Sogd halklarıyla da ittifak yaparak Asya’nın merkezini kontrolleri altına almışlardı. Asyanın eski yaman göçebeleri ile İskitlerin torunları Sogdlar, ilan edilmemiş bir ittifak kurmuşlardı. Sogdlar tüccarlıktan iyi anladıklarından, dünyanın her tarafına gidiyor, çeşitli diller öğreniyor ve Türk hakimiyetine destek oluyor, onlarla birlikte yaşıyorlardı. Tarihin karanlık derinliklerinden gelen, yeryüzüne taş üstüne taş dikmeyi bile saygısızlık sayan ‘Gök Tengri’nin halkları’, Asya'nın batısında ‘Hunlar’ adıyla, doğusunda da 'Xiung-nu' adıyla tanınmışlardı. Onlar herzaman bir federasyondu. 
Çok sonra kendilerine ‘güçlü’ anlamında ‘Türk’ (Old Turkic letter K.svgOld Turkic letter R2.svgOld Turkic letter U.svgOld Turkic letter T2.svg), demeye başladılar ve bu ad, aynı zamanda bir sıfat olarak göçebeler arasında çok tutuldu. İşte o ‘güçlüler’ konfederasyonunun ataları, ünlü '24 Çin yıllığı' ciltlerinden birinde de iddia edildiği üzere (Zhou shu’da), dişi bir kurt idi. Ve dişi kurdun soyundan gelen göçebe soylulara ‘A Şi-na’ (veya ‘Asena’) deniyordu. Türk soyluları, kendilerini ‘A Şi-na’ soyuna dahil sayıyorlardı ve ‘Türkler’in federasyonları kendilerine, hep A Şi-na'ları hükümdar seçiyordu. İstami Kağan da o soylylardan biriydi ve Gök Türk federasyonunun kurucusu Bumin Kağan’ın 552’de ölümünden sonra Kağan olmuştu. Bumin, Çin yıllıklarında, A Şi-na’nın torunu sayıldığına göre, demek ki Cücenlere karşı ayaklanıp (Çinlilerden de yararlanarak) bağımsızlığını ilan ederken, bütün ‘Türk’ göçebeler tarafından desteklendiği doğru olmalıydı. 

Bumin, yeni bir saldırıyla Cücenleri darmadağın ettiği yıl öldü. Onun tahtına oturan İstemi, önce bir Kırgız prensesiyle evlenip Kırgızlarla arasındaki düşmanlığa son verdi, sonra 560’da Moğol Kitanlarına saldırıp onları yendi. Kitanlar, tarihlerinin sonuna kadar Türklere balta olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ancak steplerin en eski hükümdar soyu A-Şi-naların ardından, Asya’nın yeni hükümdar soyu Çingisliler zamanında erimişlerdir. (Kitanlar, Selçuklulara bile balta olmuş, Sultan Sancar’ı 1141’de Semerkand’da duman etmişlerdir!)

İstemi Kağan, hükümdar olduktan sonra, 'Gök Türk' konfederasyonunun Batı kesiminin başı gibi hareket etti. Çingis Han'ın Çingislileri gibi bütün kalamadılar. İstemi, pragmatizmin sözlü kitabını da yazmış biriydi aynı zamanda! Heptalitlere karşı Sasanilerle kısa bir ittifak bile kuran Türk hükümdarı, İstemi Kağan'dır. Heptalitlerin varlığına son vermiştir. Devletsiz kalan bu halkın daha sonra Afganistan’ın kuzeyindeki efsanevi Badahşan bölgesine yerleştiğini ve sonra başka adlar altında yeniden önem kazandığını biliyoruz (Badahşan, Panşir Aslanı Ahmed Şah Mesud’un memleketi. Bu büyük savaşçı, 11 Eylül 2001 olayından hemen önce "gizemli" bir şekilde öldürülmüştür -ayrı yazı konusu). İstemi Kağan’ın bu olayların ardından, Batı Asya’nın hemen her yerinde at koşturduğunu biliyoruz. Ve Kağan, ekonomiden de anlıyor!

İstemi Kağan, İstanbul’a kadar gelen ipek yolunu, stratejik bir planı kurup, istemine göre açıp kapatıyor -hem de İranlıları çıldırtacak şekilde! Eli de rahat. Çünkü İstanbul’da oturan Roma İmparatoru Justinian ile uzaktan prensip anlaşmasına varmış. Olay İstanbulluların hoşuna gidiyor tabii... İranlılar, Türklerin oyununa kolay teslim olmayacaklarını kanıtlamak istercesine, onlarla uğraşmaya başlıyorlar ve bunu çok hin yöntemlerle yapıyorlar. Bu ilginç sinir harbinde İranlılar da Türkler de Sogdluları birbirine karşı kullanıyor. İranlılar, Türkler için ticaret yapan Sogdlulara kötü davranıyorlar, onları terörize ediyorlar ve hatta onları öldürüyorlar. Amaç, Türklerin entelektüel kesimini ve ticaretini vurmak. Türk-Bizans ilişkileri, işte bu şartlar altında cidden başlıyor. Ama resmi ilişki kurmak için önce Türklerin harekete geçtiği konusunda sağlam kanıtlar var.

Türk delegasyonunu İstanbul'da karşılayan II. Justin, Asya’nın sırlarına vakıf Türkleri etkilemek için İstanbul sarayında onlara ipek böceği kozaları gösteriyor. Türkler, Doğu Roma sarayının, Çinlilerin sırlarını bildiğini görünce çok şaşırıyorlar. Kurnaz İstanbullular, bu yolla Türkleri çok etkilemiş olmalı ki, olay eski Bizans kaynaklarında bile yazıyor. Diğer yandan İstanbullular, İpek Yolu’nu zırt-pırt kesen Türklere, “kibarca” mesaj verip, "yolu bizim aleyhimize olacak şekilde kapatmayın, bakın biz ipek üretebiliyoruz" demek istiyorlar. -Tabii yalan! Birkaç kozayla ipek kumaş dokumak arasında kocaman dağlar var, mesela Altaylar kadar!

Burada ilginç olan, Türk delegasyonunun tam bir yıl boyunca İstanbul’da kalmasıdır. Yani Moğollardan kaçıp İstanbul’a sığınan Rum Selçuk Sultanları ve Selçuklu Şehzadelerinden yarım bin yıl yıl önce Türkler, İstanbul’da yaşayıp görüp geçirip, tiyatrolara, hipodroma falan gidip, orada gördükleri herşeyi İstemi Kağana yetiştirmişlerdir! Justin, Türk delegasyonunu İstanbul'dan Asya’ya uğurlarken yanlarına bir Bizans elçisi veriyor. Zemarchos adındaki bu diplomat, Türk Kağanıyla Doğu Roma İmparatoru adına Sasanilere karşı bir antlaşma imzalayıp İstanbul’a dönüyor. Bizanslı elçi İstanbul’a dönünce, Türk sarayını anlata anlata bitiremiyor. Adamın Marco Polo'dan çok önce anlattığı hikayelere İstanbullular inanıyorlar va İtalyanlar gibi ona 'Millio-millioni' gibi (yalanın bini bir para anlamında) bir Marco Polo lakabı takmıyorlar. O zamanlar gazete falan da yok elbette... (iyi ki de yok! Düşünün, 568 yılı Ekim ayında bir gün, İstanbul'da Hürriyet, Milliyet, Habertürk manşetten vermiş: "Türk elçisi Maniah, kırmızı ipekler gizmiş renkli Türkleriyle birlikte bugün şehrimizden ayrıldı." Logonun hemen üzerinde reklamlar: "Bütün Bizanslılara TOKİ'den taksitle ev" -oh my God!..) Ama Efesli Yohannes adında biri, elçi Zemarchos'un anlattıklarını bir bir yazmış. İstemi Kağan'ın tekerleki Türk tahtı, altınla kaplanmış çadır direkleri, Kağan’ın altın yatağı, gümüş kap-kacak kolleksiyonları vs. türünden bütün atraksiyonları, bu Efesli magazin yazarından öğreniyoruz.
Peki bu Bizans-Türk ittifakı sonra ne mi oluyor? Hiiiç!..

Sasani Şahı Hüsrev, iki cephede birden savaşıp Türk-Bizans kıskacını kırıyor ve 573’te hem İstanbulluları hem de Türk göçerleri evire çevire yeniyor. Türkler ve Bizanslılar, bu ittifakı üç yıl daha yoğun bir şekilde sürdürüyorlar. İstemi Kağan 575’de öldüğünden, biraz da bu nedenle ittifak çözülmeye başlıyor. İstemi Kağan’ın oğlu Tardu, babasının cenaze törenine, Bizans elçisi Valentinos’u da yanına alarak gitmesine rağmen, ittifakı sürdürmek için hiçbirşey yapmıyor ve Türkler İstanbul sarayını 591 yılına kadar oyalıyorlar. Tardu’nun işi hafife almasının somut bir nedeni de var elbette.

O sırada Doğu Roma, Anadolu’ya Selçuklular gelip yerleşinceye kadar sürdürdüğü yeni bir ittifak kuruyor batıda. Bir ara hızını alamayıp İstanbul’a kadar dalan Avarlarla iyi ilişkiler kuran İstanbul sarayı, Tardu’nun çok canını sıkıyor, çünkü Avarlar, Karadeniz kuzeyinden Hazar denizine kadar bir bölgede Türklere rahat yüzü göstermiyorlar. Bizanslılar asıl İran etkisini kırmakla meşgul olduklarından, Avarların Türklerle uğraşmalarına pek ses çıkarmıyor, çıkaramıyorlar. İşte Türklerle Bizanslıların aralarının bozulup öylece de kalmasının nedeni bu Avarlar oluyor. Tardu, Avarlar Türklere saldırdıkça, İstanbullulara düşman oluyor, İranlılarla da barışmıyor. Aksi bir adam yani! O düşmanlık bugüne kadar devam ediyor.

Tardu Kağan, Türklerin o zaman İstanbul ve Anadolu'yla birleşen kaderini yarım bin yıl boyunca buzluğa kaldırıp askıya almış olsa da, çok önemli birşey yapıyor ve Ortaçağ Türk entelektüel hayatının merkezi Horasan’ın alınmasına önayak oluyor. İranlılara sıkı darbe. Tardu, Horasan'ı alan Türk hükümdarı olarak tarihe geçiyor. Ve 589 yılından itibaren Kunduz ve Belh, Türk hakimiyetine geçiyor. Tardu, İranlıların önemli merkezi Herat’a da giriyor ama orada tutunamıyor. 

Türkler daha sonra İran'a saldırmakla kalmayıp, neredeyse 1950'lere kadar orayı yönetiyorlar. Selçuklu Sultanları işi ileri götürüp kendilerini Sasaniler gibi 'Keyhüsrev' falan diye de adlandırıyorlar. Ama taşlar değişiyor, Bizans'a olan düşmanlık değişmiyor. Tabii bunun bir nedeni de Orta Asya'ya kadar giren Arapların verdiği Müslümanlık gazı oluyor. Araplar Sasanileri duman edip Türklere İslam dininin en light-versiyonunu kabul ettirdikten sonra da Türklerin Rumlara karşı düşmanca tutumu pek değişmiyor -bu sefer de 'Küffara Cihad' hadisesiyle oyalanıyorlar. Türkler ancak Anadolu'ya yerleştikten sonra Rumlara gözükapalı güvenmeye başlıyorlar, hatta Anadolu Rum Selçuk Hükümdarı Sultan Keyhüsrev'in torunları, Hace Nasreddin (12 Nisan 1261'de Mevlana'nın Moğol müttefiki müritleri tarafından) öldürüldükten sonra gittikleri İstanbul'da Ortodoks Hristiyan oluyorlar ve Bizans ordusunun başarılı Türk generalleri olarak tarihe geçiyorlar. Hatta onlara Selçuklu Bizanslıları anlamında bir lakap da takılıyor. (Bu genç generallerin adlarını ve lakaplarını da biliyordum, hatırlayamadım. Araştırıp buraya yazmak gerekiyor.) Bizans-Türk ittifakının hikayesi, kısaca böyle.

Libya'ya Avrupa askeri göndermek, tarihi bir hata olur

Tim Hetherington, Misrata'da öldü, anıyoruz...
Kaddafi güçlerine karşı mücadele eden amatör askerler, Avrupa'dan Libya'ya müdahale etmesini istiyor. Şimdilik Avrupa'nın buna bir arada (mesela AB olarak) olumlu bir yanıt vermemiş olması isabetli kuşkusuz. Sadece İngiltere, Fransa ve İtalya, askeri danışman gönderebileceklerini açıkladılar. Avrupa basınında ağırlıklı eğilim, Libya'ya asker göndermenin büyük bir hata olacağını söylerken, askeri bir müdahalenin sorunu uzatmadan çözeceğini düşünenler de var. Hatta bi iki alternatifin "ekonomisi" hakkında kafa yorup, hangisinin daha ucuza mal olacağını "tartışanlar" bile var!
Irak savaşında çok tekrarlanan bir klişe vardı, "Sadece havadan bombalamakla savaş kazanılmaz" denirdi. Şimdi aynı sözleri yeniden duyuyoruz.
Oraya asker çıkartmak kuşkusuz önemli tepki uyandıracaktır ve tepkiler haklı da olacaktır. Kaddafi, uluslararası alanda daha çok destek bulacaktır ve Libya'daki savaş kangrene dönüşecektir. Orada da demokrasi istikametinde adımların atılması ve Kaddafi tipi diktatörlerin alaşağı edilmesi elbette desteklenmelidir -ama oralara asker gönderecek kadar işin içine girmek, Libya'nın iç işlerine müdahale anlamına gelir. Yarın öbürgün Kuzey-Afrikalı askerlerin Avrupa'ya asker çıkarması istenebilir mi? 
(Şimdi kulağa çok "imkansız" geliyor değil mi?!.. Olmaz olmaz demeyin!)
Böyle soruların genel yanıtı 'Hayır' olmak zorunda. Öyleyse sağa-sola asker göndermek konularında bu kadar rahat olmanın lüzumu yok demektir.
Galiba -benim gözüme ilişen- en dobra yorum, İtalyan La Repubblica gazetesinden...
Gazete, Avrupa'nın ortak bir dış politika kurmaktaki büyük başarısızlığına dikkat çektikten sonra, Libya'ya müdahalenin aslında insani falan olmayıp siyasi ve ekonomik bir müdahale olacağını söyleyip, askeri müdahaleye karşı çıkıyor (21 Nisan 2011).
Kaddafi'nin keskin nişancılarının dürbünlü tüfekler ve roketatarlarla "iş" başında olduğu Libya, daha şimdiden fena halde Yugoslavya'ya benzemeye başladı. Vanity Fair'in foto muhabiri Tim Hetherington ve Getty Images'dan Chris Hondros'un saklandıkları duvara bir havan mermisi düşüp ikisini de öldürdü. Hani şu, omuzda taşınabilen küçük havanlardan biri... İki ödüllü gazeteciyi öldürdüler. Çok üzücü bir durum. Ama tehlikeye rağmen oradan doğrudan haber yapmak çok önemli.