Vasatizmin sermayesi ve neoliberal medya toplumunda popülist elitizm



GİRİŞ

Konumuz esasen medya ve medya toplumu olunca, neoliberal toplumlardaki dikkat çekici gelişmelerin başında -Türkiye'de adına kısaca 'Yandaş Medya' denen medyatik olgu/gelişme geliyordu. Bunun ne demek olduğu bağlamda, Pierre Bourdieu'nün 'Sembolik Kapital' diye adlandırdığı yeni sanal kapital türlerini de incelemek gerekiyor dersek, listeyi kuşkusuz oldukça kısa tutmuş oluruz. 'Yandaş Medya' olayı, en tipik örneğini İtalya'da yaşayıp etkisini yitirdi. Neoliberal toplumların, aynı zamanda vasatın diktatörlüğü haline nasıl geldiğini, yeni "elitler"i nasıl ürettiği, bu elitlerin vasat özelliklerini ve bu vasatlığın şimdi daha iyi farkedilip değiştirilmeye çalışılması, bu yazının ilgi alanı olacak.

Neoliberal toplumların medya tarafından oluşturulan yeni elitlerini incelerken, vasatizmin neoliberal toplumlarda nasıl işlediği hakkında bir fikir sahibi olmak da mümkün. Yeni medya ve Medya toplumu 'Mediokrasi' (Mediokratie/mediocracy), neoliberalizmden devralındı. Ama günümüz postkapitalist döneminde, neoliberal medya toplumunun hızla değişerek yeni bir boyut kazandığını söyleyebiliriz. Neoliberal dönemin asıl önemli ekonomik özelliği olan 'Sanal Kapital'e ek olarak -benzeri karakterde- bir de 'Sosyal ve kültürel sanal kapital'den bahsetmek gerekiyor. Bourdieu'nün havada kalan 'Sembolik Kapital'ini bu şekilde yere indirmek mümkün olabilir. Medya toplumunun olaylara "seyirci" kalan tüketici bireyinin, postkapitalist dönemde seyirciliği bırakıp aktifleştiğini, sokağa indiğini görüyoruz. Apolitik neoliberal insanın, postkapitalist dönemde aktifleştiği de ayrı bir veri. Türkiye'de bu sıçrama, "Sustukça sıra sana gelecek" mantığının özellikle medyada yer bulması sonucu ortaya çıktı; gene bir medya olayı ve esasen vasatizme karşı bir isyan olduğunu belirtmeliyiz. Korku duvarının aşılması, sadece Arap ülkelerinde değil, Türkiye'de de yaşandı. Biz burada, Türkiye'de geniş kabul görmesi ve tartışılması nedeniyle 'Vasatizm'den de bahsetmek zorundayız (Serdar Turgut Habertürk'te bu konuda birkaç yazı yazdı. Gazete yazısı formatında olması nedeniyle fazla derinlere inmeyen bu yazılar, oldukça yararlıydılar. Ama Serdar Turgut ölçüsüz. Yazılarında -örnek verirken- mesela Ahmet Şık'ın kitabına "İmamın Ordusu" adını vermesini Ahmet Şık'ın "nefret söylemi"yle açıklamaya kalkmak gibi, inanılmaz derecede saçmalayabiliyor. Ayrıca Serdar Turgut'un 'Vasatizm' niyetine yanlış kullandığı 'mediocracy' teriminin 'vasatizm' anlamına gelmediğini de belirtmekte fayda var. Serdar Turgut bu terimi, Fabian Michael Tassano'nun bir kitabının başlığından alıyor. Ama bu terim esasen, 'Medya toplumu' anlamında kullanılıyor. 'Vasatizm' teriminin doğrusu: 'mediocrity/Mittelmäßigkeit' olmalı. Tessano blogunda, 'Ersatz culture' diye bir terim daha kullanıyor -ki bence çok daha ilginç bir terim).

Günümüzde vasatın diktatörlüğü sallanırken ve kalite talebi yükselirken, vasatizm konusunun kökeninde, neoliberalizm döneminde hakimiyetini ilan eden (ama postkapitalist dönemde çökme eğilimleri gösteren) yeni bir tür çoğunlukçu popülizmin yattığını unutmamak zorundayız. Neoliberalizmin temel özelliklerinden medyatik çoğunlukçu popülizm, en tipik örneğini Silvio Berlusconi italyasında yaşamıştı, şimdi krize girmiştir. Neoliberal dönemde kalitenin nasıl olup da bu ölçüde dip yaptığı ve vasatın makbul hale geldiği konusu, neoliberalizmin sosyo-ekonomisiyle ilgili bir durum...

NEOLİBERAL MEDYA TOPLUMUNDA ELİT 

Türkiye'de 1990'lı yıllarda yükselip 2000'li yıllarda zirvesine ulaşan ve 2008'deki sonundan itibaren hızla değişmeye başlayan 'Neoliberal Medya Toplumu'nun elitleri, esasen medya tarafından oluşturulmuş 'Ünlüler' idi. Bu özellik, kapitalizmin iyi/kötü işlediği bütün dünyada benzeri özellikler taşıdığından, yazının bundan sonrasında daha genelleyerek konuşacağız. Neoliberal toplumlarda gelişen 'Elit' anlayışı, medyanın oluşturduğu bir anlayıştı ve 'Yandaş medya' kurmak anlayışına da bu temel özellik yön vermişti. Çünkü toplum, bir seyirciler toplumuydu. Basında adeta -halk adına- çeşitli kesimlerin mücadele ettiği görüntüsü vardı. Halk bu olayı pasif bir şekilde basından/medyadan izlemekle yetiniyordu. Bu denklemde asıl gözönünde bulundurulan şeylerin, reyting ve tiraj olduğu düşünülecek olsa da, bu konunun da önemli ölçüde manipüle edildiği söylenebilir. İşte bu noktada, demokrasilerin 'Dördüncü Kuvvet'i olması gereken medyanın, kendi ticari çıkarlarını gözeterek doğrudan demokrasi oyununa karıştığı gözlendi. Türkiye'de (ve tabii İtalya'da) bu manzara oldukça kesindir. 1990'lı yıllarda bütün büyük "iş" gruplarının/holdinglerinin (ve tabii para odaklı "cemaatler"in) basın işine girdiğini hatırlayın... Basında olmak, iktidara etkide bulunmak demekti ve bu temel fikir, 2008'e kadar esasen belirleyiciydi -gücünü de pasifize olmuş seyirci toplumdan almaktaydı. 

Bu "gücün" kaynağı olan pasif toplum olgusunun, aynı zamanda 'Doğu Demokrasisi'ne "güç" veren anlayış olduğunu biliyoruz: "Cepler dolu olunca, özgürlükler pek de önemli değildir" anlayışı, başta Çin olmak üzere, İran'da hakim olan ve sonra Türkiye'de de giderek kurumlaşan 'Doğu Demokrasisi'nin ana fikriydi. Bilindiği gibi Neoliberal Kapitalizm, sosyalizmin çöküşü ertesinde dünyabıb tek ekonomik sistemi olarak ortaya çıkmıştı ve itiraz kültürünün temsilcisi sosyalizm yenilmişti. Bunun bir sonucu olarak, itirazı medyaya havale eden kısa bir refah dönemi yaşandı. Neoliberal dönem aslında çok kısa sürmüştür ve Yugoslavya savaşından Irak savaşına kadar, eski sosyalizm bölgesini "tımar etmek"le çok uğraşmıştır.

Bu pasif dönemin elitlerini, reyting/tiraj belirledi ve belli bir kalite üzerinden değerlendirilen 'Elit' anlayışı hızla tasfiye oldu. Neoliberal dönemin elitizmi tamamen medya ürünü olduğu için ve kaliteden çok tanınmışlık üzerine kurulu olduğu için, vasatizm, neoliberal dönemlerin temel "vasfı" haline gelmiştir. Burada, kapitalizmin nasıl bir kalite katli anlamına geldiğini ve bozuk insan malzemesini nasıl toplumun tepesine doğru yükselttiği mekaniğini saklı tutuyoruz elbette (Konu hakkında daha etraflıca bilgi için bkz.: "Daha Nereye Kadar" başlıklı kitabımın ilk yarısındaki makaleler). Neoliberal dönemin 'Elit' anlayışını anlamak, çözülen neoliberal devri daha iyi anlamak bakımından önemli. Medya mamulatı elitlerin olağanüstü birşeyler başarmaları gerekmiyordu, sadece medyada sık görünmeleri yeterli oluyordu -çünkü bu anlayışta esas olan kalite değil reyting/tiraj idi. Bunun için de kalite değil sansasyon esastı. Bu özellik, günümüzde kısmen aşınmakla birlikte devam ediyor. Sansasyon haala önemli. Yeni medya eliti hızla ekranları ve "gönülleri" fethederken, belli bir kalite ve yaratıcılık sonucu 'Elit' adını haketmiş eski elitlerin hızla gözden düştüğünü görmüştük. O aşamada, herkesten, pop-star olması beklendi. Deprem profesörlerinin bile popüler olmak zorunda kaldığı bir dönemdi. 'Elit' sayılmak için çok görünmek yeterliydi. İşte vasatizmin, yani orta zekanın ve ortalama aşağısı banalizmin, trivialliğin, aptallığın iktidarı, bu şartlar altında kurulabilmiştir. Medya toplumunun bu özelliğini gören bütün vasat neoliberal tüccar iktidarlar, 'Yandaş Basın' kurmak için ellerinden geleni yapmışlardır ve bu basın başta oldukça etkili de olabilmiştir. Fakat 2008 sonrasında bu durumun hızla değiştiğini görüyoruz -ki tekrarlayalım: İtalya örneği en tipik örnektir bu konuda da. 

SANAL KAPİTALİN SANAL KÜLTÜRÜ VE 'SEMBOLİK KAPİTAL' 

Lenin, son önemli kitabı 'Emperyalizm'de, finans kapitalden bahseder. Klasik Emperyalist Devrin -ki 1945'de sona ermiştir- özelliklerinden biridir finans kapital ve 1980'lerin ortasında başlayan (ve 2008'de sona eren) Neoliberal Devrin 'Bütüncül Emperyalizm'ine uygun bir hal almış, 'Sanal Kapital' haline gelmiştir. Sanal kapital, Nixon döneminde (Vietnam Savaşının en cıvcıvlı döneminde) kaldırılan altın endeksi ile birlikte tohumu atılmış bir fenomendir ve daha sonra sıklaşan tüm finans krizlerinin de başlangıcıdır. Neoliberal dönemde mikroelektronik devrimin verdiği ivmeyle kapital, sadece bilgisayar ekranlarında varolan sayılar kalabalığı haline gelmiştir ve bu garip durumun başka yansımaları olmuştur elbette. Bu yansımaların başında, başka sanallıkların ortaya çıkmasıdır. Mesela ne idüğü belirsiz medyatik 'Elit'ler, bunun bir yansımasıdır ve sanal kapital gibi sadece ilgi/teveccüh ürünü oluşuklardır! Bu konuyu daha dikkatli incelemek zorundayız, çünkü günümüzde geçerliğiliğini (değişerek) sürdüren 'Medya Toplumu'nda Facebook, Twitter & Co. gibi fenomenlerin etkisi burada gizlidir. Bugün medyada bile birçok "yazar", Facebook ve Twitter'le devrim/mevrim olmayacağını, asıl devrimin sosyo-ekonomik dayatmaların bir sonucu olduğunu iddia edebiliyor -sanki Facebook ve Twitter sosyo-ekonomiden bağımsızlığını ilan edip bayrak dikmiş gibi! Nasıl 'Sanal Kapital' diye birşey varsa, bir de 'Sanal Kültür' var, hatta bir de 'İlgi/teveccüh Borsası' gibi birşeyler var ve bu sayede birkaç yıl önce kurulmuş Facebook'un "değeri" milyar Dolarlarla ifade ediliyor! 

Neoliberalizmin tüketici fetişisti "demokrasi" anlayışı, özünde, "Müşteri velinimetimizdir" mantığıyla aynı olduğu için, müşterinin seçimi esastı ve onlar 'Elit'in kim olduğunu reyting/tiraj üzerinden "demokratik bir şekilde" belirliyordu, belirlediler de: İbrahim Tatlıses, Hülya Avşar vd... İlk kez 'Elit' kavramının, kalite kavramından büyük ölçüde ayrılarak yeni bir kategori oluşturduğu görüldü. Bunun yeni olan bir tarafı da vardı. 'Elit' olmak, klasik kalite/eğitim/akıl/yaratıcılık gibi temel faktörlerden ayrılarak esasen sansasyon üzerinden halka açılıyordu ve medya bu anlayışı devam ettirerek kendine tekkullanımlık yeni 'Elitler' yaratmak/bulmak için pop-star arayışlarına kadar düşüyordu.

Sanal kapitalin sanal kültürünün belirleyicisi, ilgi/teveccüh idi. Bir türlü anlaşılamayan ve "nerden kazanıyorlar ki?!" diye sorulan yeni elektronik medyanın ve sosyal paylaşım ağlarının sırrı, ilgi/teveccüh'te yatıyor. Sanal Kapital, aslında olmayan birşey olduğundan ve tamamen 'Güven Endeksi' dediğimiz sanal bir inanca dayanarak nasıl yaşıyorsa... Sanal Kültür de, 'İlgi/teveccüh' dediğimiz sanal bir inanca dayanıyor ve bu faktörü artırdığı/yaygınlaştırdığı oranda değer kazanıyor. Bu faktörün kapitale tahvil edilmesi konusunda birşeyler söylediği için değinmeden geçemeyeceğimiz kişi ise Pierre Bourdieu (1930-2002). Daha 1979 yılında, Kültür hayatındaki ince farkları ve olayların paraya çevrilmesi konularını incelemeye başlayan Bourdieu, "İktidarın gizli mekanizmaları"nı kültür üzerinden anlatırken, 'Sembolik kapital' gibi altı oldukça boş ama ilginç bir kavram kullanıyor. Mesela Bourdieu'ye göre 'Sosyal kapital' diye birşey vardır ve bir topluma dahil olmakla edinilen imtiyazlar, bu 'Sosyal Kapital'e dahildirler. 'Kültürel Kapital' de buna benzer birşeydir (Bourdieu, bu "Kapital türü"nü üç ayrı kategoride ele alıyor). Ama Bourdieu'nün burada bizi ilgilendiren 'Sembolik Kapital'i, neoliberal elitleri incelemekte kısmen yardımcı olabilir. Yeni ve eski medyanın da yardımıyla kitlelerin dikkatini çekenlerin, medya toplumunda 'Maddi olmayan zenginlik' sahibi olduklarından yola çıkan Pierre Bourdieu, bu zenginliğin, ilişkiler (sosyal bileşen) ve ilgi/teveccüh (medyatik/kültürel bileşen) üzerinden büyüdüğünü ve geniş "müşteri topluluğu"na ulaşmak için trivialleştiğini/vasatlaştığını (tabii başka şekilde) anlatıyor. Buradaki 'Kültür' sadece avam değil, aynı zamanda -belli bir kültürel birikim olmadan da ulaşabilinen- bir tür popüler kültür olma özelliği taşıyor, yani belli bir kaliteye de erişebiliyor, ama bu, bütüne baktığımızda düşük bir genel kalite demek oluyor (Bkz.: Pierre Bourdieu, "Die verborgenen Mechanismen der Macht und Die Regeln der Kunst" 1992. Derlenmiş toplu makaleleri).  

Yeni medya da eskisi gibi informatif/bilgilendirici özelliklere sahip. Ama toplumlardan edinmek istediği ilgi/teveccüh karşılığında bedava hizmet sunuyor. Yani bu konudaki para alışverişi olayını aşmış oluyor. Tabii olay bu kadar basit değil, çünkü bunun da bir maddi karşılığı var ama doğrudan değil dolaylı bir karşılık bu. Bourdieu'nün 'Sembolik Kapital'i, neoliberal toplumlarda bazılarının sahip olduğu bu sosyal/medyatik ünlü olma potansiyeliyle ilgili bir durum olarak ortaya çıkıyor. Bourdieu'nün bu konularda hızını alamayıp 'Sembolik Güç/İktidar'dan bahsettiğini de biliyoruz. Tabii bu sanal konuların, artık eskisi gibi işlemediğini de unutmayalım. Burada bozulan, neoliberal toplumun özüdür, yani 'Sanal Kapital'dir. 2007'de başlayan finans krizi ve ardından 2008'de başlayan ekonomik kriz, bir bankalar krizi olarak şekillendi ve birçok 'Sanal' kaonuyu da değiştirdi. Bu değişikliklerin başında, aniden havaya uçabilen 'Sanal Değerler'den, kalıcı 'Sahici değerler'e dönüş gelmektedir ve yeniden kalite arayışı bu noktada devreye girerek vasatizm tarlasını tarumar etmiştir.  

NEOLİBERAL POPÜLİZMİN İFLASI

Bu kadar engin bir vasatizmin, sadece "müşteri memnuniyeti" üzerinden ve siyasi koruma/kollama desteğiyle bu kadar uzun süre yaşayabilmesi, Doğu demokrasisi'nin temel varsayımına dayanıyor demiştik: "Ekonomi iyi işliyorsa, özgürlükler geniş olmasa da olur." Sosyalizm sonrası sistemin merkez ülkelerinde (ve Türkiye gibi yerlerde yoğun özelleştirmeler sonucu) yaşanan kısa tüketici refahı dönemi, totalitarizme açık Doğu Demokrasilerinin popülerleşmesini sağlamıştı. Berlusconi'nin medya destekli tek adamcı popülizmi, "tüketicinin mal seçimi" anlayışını demokrasiyle özdeşleştirmeye kalkan ve Doğu Demokrasisiyle akraba bir anlayıştı. Türkiye'de AKP iktidarının uzunca bir süre "ileri demokrasi" sayılabilmesi de, dünyada yaygın bu neoliberal tüketici popülizmi sayesinde olabilmiştir. Şimdi bu popülizmin, önemli ölçüde terkedilmekte olduğunu, onun yerini insani değerlerin ve kalitenin almakta olduğunu görüyoruz. Bunun çok somut bir nedeni var: İnsanlar, sanal değerler ve onlara yaslanan değişkenlerin ne kadar boş ve tehlikeli olduklarını anladılar. Dünyanın en büyük bankaları birkaç gün içinde iflas ediverdi. Ve hepsinin de sayısal yalanlar söyledikleri, 'Güven Endeksi'yle işleyen neoliberal finans sisteminin ve onun ürettiği Vasatizmin, nasıl koca bir balondan ibaret olduğunu anladılar. Bu noktada, kalıcı ve sabit değerlerin, gerçek kalitenin önemi yeniden ortaya çıktı. Vasatizmin tehlikesi bir yana, yaratıcı/üretici olmadığı, sadece tüketici/kantitatif (çokluk üzerine kurulu) "çözümler" üretebildiği, kriz döneminin sahici kalite gerektiren yapısına uygun olmadığı da anlaşıldı. Vasatizmin sanal kapitali gibi, popülist elitizmine de güvenilmiyor. Herşeyden önce böyle vasat oluşukların, ancak az sorunlu refah dönemlerinin yansıması olabileceği ve insanları aptallaştırdığı, hayat kalitesini düşürdüğü anlaşıldı. Hayat kalitesini kaliteli betonla eş tutan bir anlayışın, postkapitalist çağda yaşamını sürdürmesi imkansızdır. Şimdi yaşanan, sermayesini tüketen neoliberal Vasatizmin, mümkün olduğunca kansız ve demokratik yöntemlerle aşılması olayıdır -hem siyasi alanda, hem de kültürel alanda. Bu mücadeleyi kimin kazanacağı da şimdiden belli olmuştur: Postkapitalist döneme özgü, sanal olMAyan değerler ve evrensel kalite.

Batılı liberal demokrasinin geleceğe yatkınlığı ve doğu demokrasisinin iflası hakkında

Arap ülkelerindeki tek adam diktatörlüklerine karşı ayaklanmaların talebi 'Demokrasi' oldu. Ve taleb edilen demokrasi, 'Batılı liberal demokrasi' idi. Bu noktada, yükselen Asya'nın şekilci 'Doğu Demokrasisi'nin tamamen bertaraf olduğunu gösteren işaretler ortaya çıktı. Sadece Çin'de değil, Küba'da bile telaşlı uygulamalar göze battı. 2008 yılında sona eren Neoliberal dönemin en dikkat çekici yanlarından biri, tipik Çin örneğinde görülen seçimci/seçkinci Doğu Demokrasisi'nin, ekonomi iyi ise pekala işlediği yanılsamasıydı. Neoliberal dönemin ardından başlayan ve benim 'Postkapitalist' dönem diye adlandırmayı sevdiğim dönemin neoliberal dönemden ilk siyasi farkı, İran'dan Çin ve Rusya'ya uzanan otokratik Doğu Demokrasisi anlayışının kesin yenilgiye uğraması ve insanların yükselen ekonomi adına özgürlüklerden taviz vermeyi reddetmeleri oldu. Bu trend, Türkiye'nin giderek otoriterleşen ve Doğu Demokrasisi özellikleri artan yalancı demokrasisinin de hızla sorgulanmasını beraberinde getirdi.

Aklı başında hangi matematikçi ve doğa bilimciyle konuşursanız, bugünün para/iş odaklı üretim/tüketim toplumlarının gelecekte sürdürülmesinin imkansızlığını anlatacaktır. Bu durum çok yönlü bilimsel bir veridir. Ve bu veriden devamla, geleceğe en yatkın siyasi sistemi ararken bugünden yola çıkmak kadar doğal birşey olamaz. İnsanların genel ruh hali hep geçmişi referans almak ve oradan geleceğe doğru siyasettir ve politikacıların sorumluluk üslenmesidir. Zaten katılımcı kararların alınıp çoğunluğun ittifakıyla hareket edebilmek de buna bağlıdır. Görüldüğü gübü buradan hemen demokrasinin temel prensiplerine geliyoruz. Öyle değil de "her haltın en iyisini bilen" bir tek adam herkes adına karar verse, daha iyi mi daha kötü mü olur. Şu anda Doğulu otoriter demokrasinin mi, yoksa Batılı liberal demokrasinin mi geleceğe daha yatkın olduğunu sormak -tüm klişelerin ve önyargıların ötesinde özel önem taşımaktadır. Bu satırların yazarının bu konuda -yazının tonundan da anlaşılacağı üzere- belli bir fikre sahip olmasına rağmen, konunun sorgulanması gerekiyor. Bu konuda yanıtlar aramak için yakın geçmişten ve bugünden yola çıkacaksak, liberal/neoliberal kapitalist yaşam biçiminden yola çıkacağız demektir ve hatta Türkiye açısından bunun anlamını sorgulayacağız demektir (çünkü Türkiye'yi bundan böyle genel resmin merkezinde bir yere koymaya alışmak ve bunun dünyaya karşı sorumluluğunu da taşımak gerekiyor). 

Daha önce, liberal dönemde demokrasiye alternatif bir "sosyalist düzen" varken, bir rekabet sözkonuyken, o şartlar altında bile, sistemlerin geleceğe yatkın olup olmadıkları, asla cidden tartışılmadı. Geleceğe yatkınlık, bugünün -Araplar tarafından da referans alınan- bazı yüksek evrensel kalitelerin, gelecekte hangi ölçüde sürdürülüp geliştirilebileceğiyle ilgili bir durum. Burada daha önce, demokrasinin kapitalizme özgü siyasi bir sistem olduğunu çok yazdık. Fakat post-kapitalist dönemde demokrasinin, kapitalizmin ötesine işaret eden ve yerel siyasi akımların ötesinde gelişen bazı özelliklerine dikat çekmek gerekiyor. Böyle global özelliklerin ortaya çıkmasında internet/iletişim üzerinden toplumların birbirine yaklaşmasının büyük payı olduğu yadsınamaz. Bu vesileyle demokrasinin geliştirdiği başka bir kalitenin globalleşmesi de söz konusu. Bu kalite, politikacılar üzerinde kontrol kurulması ile ilgilidir ve şaşılacak bir şeklilde toplumun/kamunun yararına işlemektedir. Mesela 2008 yılında neoliberal dönemin paradigmasını değiştiren ekonomik krizin, böyle bir kontrolün/şeffaflığın olmaması sonucu bu boyutlarda ortaya çıkabildiği bilinci de, yeni global demokrasi bilincini desteklemiştir.

Bugün giderek radikal bir şekilde desteklenen ve mücadelesi verilen Batılı liberal demokrasi anlayışı, neoliberal dönemin "Medeniyetler Savaşı" saçmalığını da yerlebir eden kültürlerötesi bir güç oluştmak eğiliminde. Neoliberal dönemin kimlikçi, farklılıklar üzerinden konuşan kamplaştırıcı etkisinin tersine, yeni demokrasi hareketi, ortak noktalar keşfeden bir dille konuşıyor. Nasıl olup da böyle bir noktaya geldiğini ve bunun geleceğe yetkın olup olmadığını düşünmek zorundayız. Sosyo-ekonomi dilinin, ekonomi odaklı kapitalist sistem için bir zorunluluk olduğunu yedi yıl boyunca söyledik. Sosyo-ekonomi dilinin, kapitalizmin konteksinde altı boş etnik/dini kimlikçiliği dağıtacak bir etki yapar demiştik. Tabii bu sadece sübjektif/öznel bir tesbit olmanın ötesinde -bozulan neoliberal kapitalizm için- bir zorunluluktu. Bugünkü aşamada, totaliterliğe meraklı Doğu Demokrasisi'nin, kamplaştırıcı düşmanlık diline daha çok ihtiyaç duyduğu, yani sistemin muhafazakar kesiminin (neoliberal sistemi aynen muhafaza etmekten yana olan kesimin) Doğu Demokrasisi tarafından temsil edilir hale geldiği çıkmıştı. Kapitalizmde asıl olanın para/kar meselesi olduğunu bildiğimiz kadar, bu sistemin insanı bireyleştirici özelliğini de biliyor olmamız gerekirdi ve Batı Demokrasisi, tam da buna, yani bireyleşmeye, bireyin haklarına ve özgürlüklerine önem veriyor olması, globalleşmenin yeni sonucu olarak demokratikleşmenin Batılı bir yön tutturması anlaşılır olmalıydı. Bu anlamda, İran, Türkiye, Çin, Rusya, Mısır, Tunus, Suriye gibi Doğu Demokrasileri veya Doğu Demokrasisi özentilerinin kaybedenler safında yer almaları kaçınılmaz oluyordu.


Buraya kadar, Batılı liberal demokrasinin Doğulu Demokrasileri -tıpkı sosyalizme yaptığı gibi- hezimete uğrattığını söyleyebiliriz -ama bunun ekonomiyle ilgili bir üstünlüğe işaret ettiğini söyleyemediğimiz gibi, geleceğe daha yatkın olduğunu da henüz söyleyemeyiz... Bunun ilk nedeni, geleceğin bilinmez birşey olmasıdır (ve demokrasinin tanımlarından biri de gelecekte iktidara kimin geleceğinin belirsiz olmasıdır -yakın gelecekte iktidara kimin geleceği şimdiden kesinse, orada demokrasi sorunlu demektir). Gelecek, hele 2012 dönüşüm dönemi için sahiden de belirsizdir diyebiliriz ve yoğun belirsizlik dönemlerinde askeri bir örgütlenmenin daha efektif/dinamik olabileceği gibi bir varsayım yaygındır. Hangi seçeneğin daha etkin olabileceğini henüz bilmiyoruz. Ama Batılı liberal demokrasinin Batıdaki ekonomik çöküş trendine rağmen yükselmesi, bize önemli bir umut ışığı olmaktadır -ki o da şudur: Demokrasinin bu türü, ekonomi/kapitalizm ötesi bazı kaliteler geliştirmektedir. Post-kapitalist çağ için tayin edici önemde bir durumdur...

Dünyada uğrunda mücadele edilen ve açıkca Doğu demokrasisinden üstün olduğu tescillenen Batılı liberal demokrasinin ekonomi ötesi kazanımları nelerdir?
Bunların başında, birey haklarını garanti altına alan -kapitalizmin en gelişmiş uç biçimiyle ilgili- özellikler geliyor, mesela 'İnsan hakları'nın tartışmasız kabulü (Biz ona -geleceğe bakarak- 'İnsan Haysiyeti' diyelim. Çok daha kapsamlı ve çok daha önemlidir), ortak karar alma kültürü, azınlıkları koruma kültürü, herkesin aynı göz hizasında konuşması (eşitlikçi) kültürü, hukukun üstünlüğü, kişilerin ve grupların sosyal güvencesi fikri, ve bütün bunlara dayanan bir global fikir alışverişi ve kooperasyon kültürü -ki galiba en önemlisi de bu. Batı tipi demokrasinin daha sağlam bir meşruiyet temeli kurduğu görünüyor. Bu sistemde insanlar kendilerini daha eşit bireyler olarak hissediyorlar ve bu histen yola çıkarak daha mobil/kararlı bir şekilde kararların alınmasına ve uygulanmasına aktif katılıyorlar. Bu açıdan bakıldığında Batı demokrasisi, daha geniş bir kesimin fikri/yaratıcı enerjisini daha efektif ve daha derin bir şekilde ortaya çıkarabiliyor. Bu konuda otokratik Doğu demokrasisinden -insani konularda- daha "verimli" işleyebiliyor. Geniş kitleler/halklar tarafından gönüllü olarak kabul gördüğünden, çok büyük çaplı sorunların global bazda ele alınıp çözülmesi konusunda, çok geniş kesimlerin gönüllü olarak mobilize edilmeleri konusunda, kuşkusuz daha üstün.

Tabii burada, 'demokrasi' denen sistemin kendinden memnun, mutlu/mesut mükemmellik attırmasına karşı çıkmak da şart. bu yazının konusu olmamakla birlikte, demokrasinin bir çok önemli sorunu var ve bu sorunlar, onu üreten ekonomik sistemin sorunları aynı zamanda. demokrasi mükemmel sistem değil. Ama geleceğe doğru bugünün verilerini esas alarak yola çıkılacaksa -insanların aklı ve ruh hali öyle işliyor- o zaman Batı demokrasisini ciddiye almak ve onu Türkiye'ye hakim kılmak, bir zorunluluk. Bugünkü kör/topal haliyle bile demokrasi, geleceğin sorunlarını ele almak bakımından, tek sesli totaliter demokrasi örneklerinden daha üstün görünüyor. Bu demokrasi formuyla geleceği kurabilir miyiz?! İşte o noktada emin olmak hiç mümkün değil. Şimdilik, siste görünür yere kadar baktığımızda, birbiriyle eşitlikçi ilişkiler kurması daha kolay görünen Batılı demokrasilerin, halkları daha iyi taşıyabileceğini söyleyebiliriz -ama askeri önlemlerle devam etmeyi gerektiren şartlarda da daha merkezi karar/hareket mekanizmalarını devreye sokabilecek legitimasyonları/meşruiyetleri kurmak koşuluyla. Bu ikisinin kombinasyonu, kuşkusuz en sağlam yöntem olacaktır. Ama nasıl olacak -işte bu, pratiğin içinde ortaya çıkacak gibi görünüyor. 

Avrupa basınında Arap devrimi yorumları

Konuyu basından izlerken, bazı noktalara dikkat çekmemiz gerekiyor. Kuzey Afrika ülkelerinden Suriye'ye kadar uzanan kuşakta yaşananlar ve oralardaki muhaliflerin sesleri, büyük bir ilgi ve dikkatle izleniyor. Türkiye'de de ilginin yoğun olduğunu ve konu hakkında haber/yorum sayısının oldukça yüksek olduğunu belirtmeliyiz.

14 Nisan günü Portekiz gazetesi Diario de Noticias'ın yorumu, Hüsnü Mübarek'in tutuklanmasına vurgu yaparak, benim daha önce kullandığım bir deyimi kullanıyor: "Kleptokrasi". Gazete, "Kamu malı hırsızlığının sistemleşmiş hali" anlamında kullandığı bu terimle, kleptokrasinin cezalandırılmayacağı düşüncesinin yıkılmış olmasının ne kadar önemli olduğunu yazıyor. "Mısır ve Tunus'daki barışçıl hareketlerin siyasi ve hukuki sonuçlarının olmaması, çok absürd olurdu" diyor.
Muhafazakar Çek gazetesi Lidové Noviny, çok daha sert bir yorumla, "Otokratların görevi ölmektir" diyor. "Nasıl Franco İspanya'da iktidarı devrettiyse, Şili'nin Pinochet'si zamanında ülkeyi terkettiyse, tıpkı İran Şahı'nın ve Tunuslu Bin Ali'nin yaptığı gibi. O doğru anı kaçıran derdine yanmalı. Şimdi Mübarek, o şanssız önderlerin örneği."
İtalya'nın Katolik gazetesi Avvenire, devrimlerden pek umutlu değil, bu işten otomatikman demolkrasi çıkmayacağını düşünüyor. (11 Nisan)
Birçok Avrupa gazetesi, Libya'dan İtalya'ya ulaşan, İtalyan makamlarının oturma izni verdiği binlerce göçmeni ve olası göç dalgasını tartışıyor. Avusturya gazetesi Salzburger Nachrichten, Avusturya-Bavyera sınırında göçmenlere karşı alınan önlemleri anlattıktan sonra, konu göç olunca Avrupa ülkeleri arasındaki dayanışmanın nasıl ortadan kalktığına dikkat çekiyor ve Avrupa'nın böyle sorunlara dayanışmacı çözümler üretmesini istiyor.
8 Nisan günü İsviçre'nin muhafazakar gazetesi Neue Zürcher Zeitung'da, Libya'ya askeri müdahalenin başarısız olma ihtimali üzerinde duran uzun bir yazı yayımlandı. Muhalefetin askeri zayıflıkları ve kötü lojistiği, kötü silahları ve tecrübesizliği, örneklerle anlatılıyor. Batılı gizli servislerin yardımlarının, sonucu muhaliflerin lehine çevirecek kadar tayin edici olamayacağı söyleniyor.
Göçmenler konusunu çok önemseyenlerden biri de Hollanda gazetesi Trouw. Bu konuda Avrupa'nın birlik halinde -AB olarak- işlemesi gerektiğini söyleyen gazete, Kuzey Afrika ülkeleri yönetimleriyle göç konusunda mutlaka birlikte çalışmak gerktiğini düşünüyor, ama Somali ve Eritre gibi otoritenin olmadığı (sistemin ve devletin çöktüğü) ülkelerden gelenlerin mutlaka AB tarafından sınırda karşılanıp Avrupa'ya sokulmamalarını istiyor.
Nisan'ın ilk günlerindeki yorumlar çok daha iyimserdi. Mesela Almanya'nın muhafazakar Die Welt gazetesi, "Anti-Kaddafi koalisyonu"nun Kaddafi'nin ateş gücünü önemli ölçüde bertaraf ettiği üzerinde duruyordu. Ama Kaddafi'nin ülkeyi çabucak terkedeceğini beklemiyor, "terketse iyi olur" diyordu. Naif yorumlar yayımlayan gazete, şimdi daha dikkatli.
Britanyalı muhafazakar The Daily Telegraph, Nisan'ın ilk günü Musa Kussa'nın Britanya'ya kaçması olayını değerlendirirken, onun gibilere karşı Britanya'da dava açılmamasını istiyor ve örnek olup diğer Kaddafi işbirlikçilerinin de Libya'dan kaçmasının desteklenmesinin doğru olacağını düşünüyor.
Britanya'nın liberal The Independent gazetesi de, Kaddafi muhaliflerinin silahlandırılmasını sorguluyor. Muhalefete silah verilmesi halinde kısa vadede, katliamların durdurulması için müdahale eden Batılı güçlerin tarafsızlık iddiasının havada kalacağını, uzun vadede Afganistan'a benzer bir durumun ortaya çıkabileceğini yazıyor.

Avrupa basınında konu hakkında oldukça açık ve cüretli yorumlar yer alıyor. Her konuyu oldukça açık bir şekilde tartışıyorlar ve mümkün olduğunca birinci elden bilgilere dayanıyorlar. Gelişmelerin istikmeti muğlak, ama genel trend, islamcılığın ve Ortadoğu tipi kleptokrat/yolsuz ve otokratik "önderler"in/rejimlerin aleyhine işliyor.

Kitabi hayatlar ve İstanbul'un en büyük sahtecisi Konstantinos Simonides

Kitap nedir?
Aslında ilk soru bu...
Bu yazının, kitap denen şeye bir övgü olacağını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz! 
Bu diyarlarda, yazılı kitap kültürünün insandan neler götüreceğini ilk derinlemesine düşünen Sokrates olmalı. Onun talebesi Platon, hocasının fikirlerini bir diyalogda (Phaidros) şöyle ifade eder: 
"Çünkü yazının icadı, öğrenen ruhlara, hafızanın ihmali üzerinden, unutkanlığı aşılayacaktır. Yazıya güvenerek, sadece dışarıdan etkiyen harfler/işaretlere güvenecekler, içlerinden doğrudan birşey hatırlamayacaklar." (Detlef Bluhm "Von Autoren, Büchern und Piraten" Düsseldorf 2009)
Yazının, insanlara dışarıdan birşey dikte edebilme gücü ve unutkanlaşan insanların kendilerine değil, okuduklarına inanmaları tehlikesi, ikibinbeşyüz yıl önce ancak bakadar iyi ifade edilebilirdi her halde.
Bundan dörtbin beşyüz küsür yıl önce Mısır firavun mezarlarına konulan, belli bir konuda uzun metinler içeren ilk papirüs rulolara kitap diyoruz. Bu ilk kitapların ilk konusu, yolunu şaşırmadan ölüler diyarına gidebilmek için ölülere öğütlerdi. Sokrates, yazılı kültürün yaygınlaşmasını eleştirilirken, Mısır'da hemen her zengin mezerına böyle kitaplar konmaya başlanmıştı ve bu kitaplardan her biri, bir Mısır'lı rahibin yıllık kazancının yarısı kadar bir değere sahip olduğu bilindiğine göre, demek ki bu işin ticareti yapılmaktaydı...
"İtinayla ölüler kitabı yazılıp resimlenir, mezarınıza konur!"
Antik devrin Rumları gerçekten de ilginç bir millet... 
(Hristiyanlık öncesinin Rumlarına Grek veya Yunanlı demek daha doğru olsa da, biz 'Rum' demeyi tercih ediyoruz
Bu yörede bilinen ilk edebi yazılı eser Homeros'un İlyada ve Odisseia'sı. Yani ilk o zaman, "anonim" şiirler (nazım) anonim olmaktan çıkıp, bir yazarın eseri olarak kabul görüyor. İlk sahtecilik ve intihal olayı da o zaman yaşanıyor. Thestorides diye biri, Sakız adasına gelip, Homeros'un o muhteşem uzun şiirlerini "benim" diye sunuyor millete. Ünü iyice yayılıp Homeros'a kadar ulaşınca, Homeros Sakız adasına geliyor ama, bu tip, Homeros adaya gelmeden kirişi kırıyor. Demek ki başkasının fikri/sanatsal yaratısına saygı diye birşey de oluşmuş. Bu konulardaki anonim düşünce, "Sanat herkese aittir" düşüncesi Rum dostlarımız arasında ortadan kalkmış. Bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu bir yana bırakmayıp, iki örnek verelim. Asya göçebe kültüründen kaynaklanan ve kaplumbağa kültünü esas alan 'Dönüşümler Kitabı' Yi Ching ve Lao Dzı tarafından yazıldığı iddia edilen 'Dao De Ching' kitapları, yüzyıllar içinde (belki de binyıllar içinde) sürekli yenilenip güncellenerek ve mükemmelleştirilerek günümüzdeki halini almışlardır.
Bir kitabı yazarsınız, bitirirsiniz. Basıldığı anda o kitap fix yani değişmezdir. Kitabın böyle bir konserve özelliği vardır. Ama Dao De Ching, sürekli yeniden ezberden okunmuştur ve ezberlerde ustalar, bazı yerleri değiştirmişlerdir. Sözlü edebiyatın/kültürün özelliğidir. Yaşayan, canlı bir edebiyat türüdür. Çinliler, Dao De Ching'i sürekli yenilerken, bunu yazıyla da desteklemişler.  Şimdi bu özelliği yeniden -internet çağında- yaşıyoruz. Bu blogdaki yazıları sonradan değiştirmek, yeniden değiştirmek, yeniden yazmak mümkün. Kitap çağının, sözlü kültürün avantajlarını yeniden kullanmaya başladığı yeni bir aşamaya doğru ilerlediğimizi söyleyebiliriz.
Şimdi kısaca Bergama'daki kütüphaneye uzanalım. Yıl M.Ö. 2200 gibi. Ve loş binaya giderken içinden geçtiğiniz kitap pazarı, Eminönü'ndeki Mısır Çarşısı gibi baharat kokuyor olmalı. Papirüs bozulmasın, haşerelerin gazabına uğramasın diye sedir ağacı yağıyla korunuyor -ve bir de safranı unutmayalım tabii. Uzun papürüs, silindir şeklinde düz bir dala sarılıyor. Papirüs'ün uç kısmı, (yani kitabın başı) parlatılıp boyanıyor ki çabuk tiftiklenmesin, yırtılmasın. Ve bu rulolar heryerde. Bergama o zaman öyle büyütmüş ki kütüphanecilik ve kitap ticareti işini, Mısır'ın sonunculardan ürkek firavunu, Anadolu'ya kitap ticaretini yasaklamış mesela!
İşte bugün bildiğimiz kitap formatını ilk o zamanlar Rumlar icad ediyorlar. Tabii önce perşömen kağıdını icad ediyorlar ve ciltli kitaplar ondan sonra görünmeye başlıyor. Bu arada papürüs devri M.S. Üçüncü yüzyıla kadar sürüyor. Ancak ondan sonra, esasen İncil'in bir kitap olarak (elle) yazılmasıyla, kitap formatı tutuyor. Yeni kitap formatına 'Codex' diyorlar. Bilinen en iyi korunmuş ilk 'Codex' örneği, 347 sayfalık 'Codex Sinaicitus' elbette bir İncil (Yeni Ahit) aynı zamanda.
Aydınlanma devri ile birlikte Avrupa'da önce bir Mısır, sonra da Eski Yunan furyası estiği malum. Eski Yunan'dan kalan herşeyin kolleksiyonerler tarafından anında satın alındığı, adeta yağmalandığı 19'uncu yüzyılın ikinci yarıları...
Konstantinos Simonides, 1821'de Datça'nın hemen karşısındaki Sömbeki (Simi) adasında doğuyor. 1837'de bir tanıdığının basınevinde çalışırken, bir manastırın yöneticisi konumundaki amcası Benedictos'un yanına gidiyor ve eski yazıtları ilk kez manstırda görüyor. Papirüs rulolar, eski Codex'ler, Mısır hiyeroglifleri ve daha birçok şey!
Simonides'in ilk sahtecilik denemesi, 1850 yılında...
Antik çağlardan kaldığını iddia etiği bir yazıtı, İon denizindeki bir adanın tasfirinin sahte olduğu ortaya çıkıyor. Simonides hemen İstanbul'a geliyor ve asıl "iş"ini burada icra etmeye başlıyor!
Simonides'in, Abdülmecit döneminde, bazı Büyükelçiler ve Paşaları ikna edip Hipodromda kazı yapmak iznini nasıl aldığı bilinmiyor. Zengin biri olmadığına göre, ikna kabiliyeti yüksek olmalı. 
1853'de Londra'da ortaya çıkıp hakiki ve sahte el yazmalarını İngilizlere satmaya çalışıyor. İki yıl sonra da Leipzig'de sahte Mısır yazıtları satmaya çalışıyor. Sahte oldukları anlaşılınca da kaçıyor. Şimdi sıkı durun...
Konstantinos Simonides'in sahte veya orijinalleri değiştirerek Avrupalılara sattığı "iş"lerinin sayısı binlerle ifade ediliyor. Almanya'nın büyük doğabilimcisi Alexander von Humboldt, bu "gizemli" adama saygı duyulması gerektiğini söylüyor. Evet, elimizde 1894 yılından kalma sadece bir tek resmi bulunan bu gizemli adamın azmi şaşırtıcıdır. Ve bu ne geniş kültürel, teknik bilgidir ki, eski Yunan çağının diliyle, Bizans döneminden olmadık eski kitaplar yazabilsin, çeşitli yazı tekniklerine -hem de sadece Rumca değil, eski Mısır ve diğer yerel dillerin yazılarına hakim olabilsin...
Simonides'in bir arkadaşı onun hakkında şunları söylemiştir: "Simonides, modern alışkanlıklar, gelenekler, diller hakkında çok kısıtlı bilgiye sahip. Ama iki-üç bin yıl önce dünyada yaşamış insanların kendi aralarındaki ilişki ve ifade biçimlerini çok iyi biliyor. Bugünün dünyası ve fikirleri konusunda bir çocuk kadar saf." (Bkz.: Rüdiger Schapper "Die Odyssee des Fälschers" Münih 2011)
Simonides bir noktadan sonra öylesine mükemmel oluyor ki, artık neyik gerçek neyin sahte olduğunu anlamak imkansızlaşıyor. Hem de bugünün teknolojisi için bile...
Adını bazı eski Yunan eserlerinden bildiğiniz, ama tüm eserleri kaybolmuş yazarları o yeniden keşfediyor. Oturuyor, onların adına -sanki onlar yazmış gibi- eski papirüslere kitaplar yazıyor. Avrupalılar ayağa kalkıyorlar ve hemen alıyorlar! Bir zaman sonra sahte olduğu ortaya çıkıyor belki -ama hepsi mi? Elbette Hayır. Simonides hayaleti, kolleksiyonerlerin korkulu rüyası olmayı sürdürüyor. Simonides sahteciliği, Eski Yunan heykelcikleri yapmaya kadar götürüyor. Ve bunlar güzel heykeller! Ancak iyi uzmanların sahte olduğunu anlayabileceği türden şeyler.
22 Şubat 2008'de Times Literary Supplement gazetesinde manşet: "Simonides yeniden vuruyor!" M.Ö. 100 yıllarında yazılan onbir ciltlik Efes Artemidor yazıtı'nın ele geçirilmiş sadece birkaç sayfası bulunuyor müzelerde. Artemidor hakkında bilgiler de ikinci elden şeyler. Strabo adlı bir gezgin, coğrafyacı Artemidor'dan uzun alıntılar yapıyor. Strabo'nun uzun anlatılarından büyülenenler, kitabın aslında Simonides tarafından yazıldığını anlayınca ne yapmışlardır acaba?!.. 
Bu eski papirüs, elden ele geçerek nihayet Torino'ya bir büyük bankanın mülküyetine geçer. Eski çağlar konusunda uzman Luciano Canfora, eski papürüs'ün üzerine sonradan yazılmış sahte bir yazıt olduğunu söyler. Ama ispatlaması hiç kolay olmaz. Kullanılan mürekkep, doğal yollardan ikibin yıl önce elde edilen mürekkeplerin terkibiyle aynıdır. Yazı stili, dönemin yazı stilidir. Ama içerik... İşte Simonides burada bazı hatalar yapmıştır. Bankayla papaz olan uzman, bu sahte eser hakkında beşyüz sayfalık bir de kitap yazar! Banka, elindeki 2.6 milyon Euro "değerindeki" eserin, orijinal olduğunu iddia ediyor.
Kitaba olan düşkünlük, kitaba şartsız inanç, belki şimdi iyi birşey sayılıyor, ama Sokrates'in 2500 yıl önce görüp gösterdiği gibi, hafızanın tükenişi ve "dışarıdan etkiyen harfler/işaretler"in insan üzerinde bir tür hegemonya kurma olasılığı ve "bazılarının okuyup okuyup bilgiç kesilmesi" tehlikesi, o zamandan bu zamana vahim boyutlara ulaşmış durumda.
Simonides'in bizzat kendisi, kitap kültürüyle geçilmiş en büyük dalgadır aynı zamanda... 
Simonides, bu yüzden önemlidir... 
Arkadaşına şöyle demiştir: "İnsanlar, içinde sadece ama sadece gerçeğin yazdığı kitaplar yayımlamak isteselerdi, Homeros ve Herodot'u da yayımlamazlardı, zira bilindiği üzere onların kitaplarında gerçek olmayan o kadar çok şey vardır ki."
Simonides giderek bir tür efsaneye dönüşmüştür. Bugün özellikle onun sahte eserlerinitoplayan kolleksiyonerler var. Çıkardığı "iş"in mükemmelliği tartışılmaz. Ama o aslında kimdi? İşte bunu bilen yok. Onun hakkındaki bilgiler oldukça kıt malesef.