Doğanköy...


Dev bir çanağın ortasında küçük bir tepe. Askeri üs bölgesi...

Siirt'ten bu köye askerlerin gitmesi -tam teçhizat- bir tam gün sürebilir...

Mevsim baharsa ve karlar yeni erimekteyse, bölük bölük askerin buraya gelmesi hiç kolay değildir, çünkü yollar bir yerden sonra toprak ve engebelidir, arazi araçlarının ilerlemesine bile elverişli değildir... Kar suyu, her yıl yolları bozar. Yapmak da kolay olmasa gerek, çünkü buralar tekin değil. Köyü, yakın zamana kadar sadece profesyonel haritalarda görebilirdiniz. Sıradan haritalarda yoktu. Şimdi Google Maps'den bakabilirsiniz. Çıkmaz bir yoldadır orada da. Doğanköy'den sonra yol yoktur.

Doğanköy'ün neresinde bin küsür insanın yaşadığını asla bilemezsiniz. Görünürde ev/mev yoktur -vardır da birkaç tanesi dışında pek görünmez. Hepsi geniş bir alana dağılmış, doğaya entegre taş, kerpiç veya beton takviyeli tek katlı evlerdir bunlardır. Bazıları mağrayı bile andırır ama hepsinin içi mis gibi sabun ve temizlik kokar. Burada gündüz erkekler yoktur. Hepsi gün ağırırken dağlarda nöbete gider, nöbet değişimi dışında da pek görünmezler. Bütün işleri kadınlar yapar. Erkekleri arada, at üzerinde puşileriyle, omuzlarına astıkları 'Keleş'lerle görürsünüz ve Yılmaz Güney'in Yol filminin karelerini canlı canlı yaşarsınız. Sürekli silahla yaşadıklarından çok iyi silah kullanırlar.

Burada 1995 yılında, ortadaki o küçük tepede, sadece çadırlardan ve tek bir kerpiç evden ibaret karakolda, etrafdaki tepelere karşı nöbet tutan askerlerin konuştuğu baş konu, bu insanların neden orada oturduklarıydı. Yani oturmasalar, askerler de orada olmaz, mesela kurşun yemezlerdi! Ve kimin kimi koruduğu da pek belli değildi aslında. Asker mi oradaki Kürtleri koruyordu yoksa Kürtler mi askeri... Ortada onca kan ve ölü de olmasa, durumun absürdlüğü ve anlamsızlığı, bu kadar dikkat çekmezdi. Hayatı silah başında geçen erkekler ve yalnız kadınlar. Şimdiye kadar PKK saldırılarına -dile kolay- yetmiş şehit vermiş bir köy burası. Lanet Besta vadisine yakın, Kuzey Irak'tan gelen Kürtçü gerillanın geçiş bölgesinin üzerinde bir yer... Ve ısrarla orada oturan, hayatını aynen sürdüren, bunun için gereğinde ölen ama asla Kürtçü olmayan bir yer Doğanköy... Ve kadınların Türkçe konuşamamasına rağmen, köyün kot pantolon giyen tek kızının PKK'ya kaçtığı söylentisi çıkınca, askerler ve korucuların birlikte arayıp bulup, hır-gür çıkmadan kızı babasına teslim ettiği, olayın kapandığı, buna rağmen Kürtçülüğün mesele edilmediği bir yer.

Kışın bu köyde yaşamak, eski çağlarda insanların doğanın sert koşullarında ölmeden nasıl hayatta kaldığını, üstelik bunun tadını da çıkarttıklarını anlamak için en ideal yerdir. Mesela elektrik bazen var bazen yoktur. Telefon bağlantısı da öyle. Radyo dinleyebilmek için, karşı tepelerden birine çıkacaksınız ve kurşun yeme riskini de göze alacaksınız. Yoksa Türkçe birşey dinleyemezsiniz. (90'lı yılların ortasında böyleydi). Askerler, hangi tepeden hangi radyo istasyonların iyi çıktığını bilirler. Kışın, evlerin arazi içindeki yerlerini bulabilmek için çanak antenleri takip etmek gerekir. Yoksa bembeyaz deryada hiçbirşey görünmez. Tek eğlence olan televizyon için ölümün bile göze alınabildiği bir yerdir. Ama PKK'lılar kışın gelemez. Bu imkansıza yakındır. Kapıdan dışarıya çıkmanın bile olanaksız hale geldiği, karın genellikle bir adam boyunu geçtiği ve siyahlı beyazlı odun dumanının gri göğe yükseldiği demir gibi soğuk kış günlerinde/gecelerinde, İstanbul'daki magazin haberlerinin veya ağlamaklı Türk filmlerinin seyredildiği bir yerdir Doğanköy. Televizyondaki aynı programları ve aynı filmleri, çadırdaki askerler de istirahatleri sırasında seyrederler.

Karlar eriyip savaş mevsimi açılınca -her yaz, daha önceki saldırılar konuşulur ve çatışmalarda kimin öldüğü, kaç “kelle” alındığı, nelerin yaşandığı, bir tür söylence olur anlatılır... Saldırı yaşayanlar pek konuşmazlar. (Yaşamayanlar çok konuşur)

Temmuz başında, işte öyle bir saldırı gene oldu Doğanköy'e. Gene iki asker ve üç korucu öldü. Ölenler gene ilk ateşte öldüler. Bu sürpriz saldırı ateşi her zaman can yakar. Sonrasında askerler kendilerini korumasını bilirler ve kolay kolay vurulmazlar, ama ilk ateşte düşerler. Kürtçü gerilla, siperlere kadar yaklaşmış... Termal kameralara görünmemek için saç levhaların arkasına saklanmışlar, ıslak elbiselerle gelmişler. Ve bir Üsteğmanle bir uzman çavuşu, Doğanköylü üç korucuyu vurmuşlar...

Sonra helikopterler devreye girmiş, saldıranlardan onikisi öldürülmüş... Kaç yaralıyı kaçarken beraberlerinde götürdükleri de meçhul... Zor savaş...

Şimdi bazıları “onlar da bizim canımız” falan diyecek, üzülecektir. Elbette canımız. Onların da anneleri-babaları var, arkalarından ağlamışlardır. Nasıl ağlamazlar, nasıl üzülmezler... Ama saldırılan o siperlerden birinde silah sesi veya kurşun vızıltısı duyunca, “kurşunu sıkanlar da bizim canımız” demek kimsenin aklına gelmez! O atmosferde askerlere bu lafı diyebilecek “babayiğitlikte” televizyon lalesi bir aydın/maydın da pek düşünemiyorum doğrusu. Çarpışan askerin birinden en azından sağlam bir dipçik veya tekme yiyebilirsiniz! Askerin karşısındaki, karanlıkta göremediği Kürtçü gerillaya sorusu şudur: Dağda işin ne kardeşim?!.. (Hiçbir ülke, kendi güvenlik kuvvetleri dışında, dağlarında silahlı adamların gezmesine izin vermez.) Asker kendi arasında şöyle der: Eskiden şakiler varmış, şimdi gene şakiler var, ama bu seferkiler siyasi ve çok konuşuyorlar...

Televizyonlarda, “Orda bir köy var uzakta” şarkısını icra ederek konuşmak/tartışmak kolay. Böylelerine Doğanköy'e -en azından- gitmelerini öneririm. Gitmek kolay! Siirt'te havaalanı var. İstanbuldan, Ankara'dan hergün uçak kalkıyor. Siirt'ten bir cip kiralayın ve yolda asker veya PKK tarafından durdurulmazsanız, mayına falan da denk gelmezseniz köye kadar sallana sallana gidin (E yol çok engebeli). Gidin, görün! Dağdan saldırı gelince, askerlere, “Saldıranlar da bu ülkenin vatandaşı” deyin!..

Doğanköy, böyle inatçı ve savaşçı bir Kürt köyüdür (Kürtçü Köyü değildir) ve Türkiye'nin kaderini de belirleyen bir köydür...

Bu laf, sembol, alegori, metafor, cart-curt falan değil, gerçek...

3 kasım 2002 seçimlerinde Tayyip Erdoğan siyasi yasaklı olduğundan seçilememiş, Başbakan olamamıştı. Abdullah Gül 58'inci Hükümeti kurdu. Ama Doğanköy'de sandık kurulları oluşturulamamış olduğundan, bir sandık kırıldığından ve üç sandıkta oy kullanan 706 seçmen de, köye hizmet götürülmemesi nedeniyle seçimi boykot ettiğinden, Doğanköy'de seçim, AKP'nin itirazı haklı bulunarak iptal edildi. Bu arada CHP'nin desteğiyle Erdoğan'ın siyasi yasağı kaldırıldı ve Erdoğan Siirt'ten aday olup seçildi, Türkiye'nin Başbakanı oldu. Şimdi de, Kemal Kılıçdaroğlu'nun saldırıdan bir gün sonra gittiği yerdir Doğanköy. Aslında 11 Askerin öldürüldüğü Gediktepe'ye gidecekken, baskının gerçekleşmesi, Doğanköy'e gelmesi de başka bir 'tesadüf'tür.

Doğanköy'de öyle derin bir sessizlik hüküm sürer ki, gürültülü İstanbul'da yaşayan saksı tipi ev aydınlarının hafzalasının almayacağı derinliktedir -tartışma malzemesi anarkosendikalizm veya endoplazmik retikulum gibi konularından daha derindir sessizlik! Kilometrelerce ötedeki Besta'da, hatta belki Irak'ta atılan silahın sesini duyarsınız. Onun için silah sesi en normal sestir, devamlı biryerlerden duyulur ve kimse irkilmez, dönüp bakmaz. Zaten kaç kilometre ötede, hangi marka silahın atıldığını da o an bilirler. Tabii buna rağmen gece kimse açıkta sigara içmez. Nefes çektikçe sinyal lambası gibi yanıp sönen sigara, en has dürbünlü tüfek hedefidir. Askeri birliğin tareti (bir tür uçaksavar) çalışmaya ve dağları dövmeye başladı mı, saldırı var demektir ve o korkunç sesin o derin sessizlikte Ankara'dan, hatta Amerika'dan bile duyulduğu söylenebilir!..

Buraya helikopterle gelen bir sandık domatesten bir dilim yiyebilen her asker, bu dünyada yaşamanın sahici değerini ve sivil hayatta hiç ciddiye almadığı, dönüp de bakmadığı bir tek domatesin aslında ne kadar lezzetli bir şey, Allah'ın has bir lutfu olduğunu, yeniden öğrenir. Mütevaziliğin temel dersidir!.. Doğanköylüler bu sırrı bilirler ama kimseye anlatmazlar. Neden orayı terketmediklerinin, köyü neden tehlikesiz bir yere taşımadıklarının en masum nedeni de bu sırdır. Onlar, hayatın ne kadar zevkli, muazzam bir macera olduğunu, dünyanın ne kadar güzel bir yer olduğunu, sürekli ölüm tehlikesi altında yaşarken, derinlemesine yeniden keşfetmişlerdir... Köylerinin ne havasından, ne suyundan, ne yerinden ne de dilinden vaz geçerler. Orada Kürtler, ama bu ülkeye bağlı insanlar olarak yaşarken, hem hayat dersi verirler, hem de askerleri korurlar (-askerler de onları)... Şaka değil. Gencecik Mehmetler onlara emanet...

Para ve güven krizine doğru mu?

Avrupa'da paranın ne olduğu tartışılmaya başlandı...
2008 yılından beri ekonomik krizle yatıp kalkan dünyada, tüm korkulara ve kötü beklentilere rağmen ekonominin bir şekilde yürümesi, bazı önemli konuların sorgulanmasını geciktirmiyor. Tam tersine, herşey işlerken bazı önemli bozuklukların iyice anlaşılıp sorgulanması ve çökmeden önlemler alınarak değiştirilmesi, herkes için en doğru ve tehlikesiz yol. Bu bağlamda tartışılan 'Ekonomik Kriz'de varılan yeni nokta oldukça önemli.
Şimdi giderek sorgulanan konu, Türkiye'de henüz kimsenin aklından geçirmediği ama geçirmek zorunda kalacağı konu: Para nedir?!..

Ekonomik krizle birlikte önce bankalar acımasızca eleştirildi Avrupa'da ve Amerika'da.
Türkiye'deki bankalar 11 Eylül 2001 öncesi kriziyle güçlendirilmiş olduklarından, tartışma Türkiye'de asla bankaları sorgulamak noktasına gelmedi.
Batı'da tek tek bankaların politikaları değil bankalar sistemi ve bir kurum olarak 'Banka' sorgulandı.
Krizin ikinci aşamasında bankaların borçları devletler tarafından devralınınca, bankaların para basma olayı sorgulandı. Böyle konular Türkiye'de asla cidden tartışılmadığından kısaca hatırlatalım:
Mesela Avrupa Merkez Bankası (AMB) bir milli bankaya bir Avroluk maddi para desteği sağlasa (yani menşeyi AMB olan, devletler tarafından resmen basılmış para), banka, bu paraya dayanarak 50 Avroluk kredi çıkarabiliyor. Bunun anlamı şu: Banka kendi işkembesinden, bilgisayar ekranında para yaratıyor... bu yumurtlanmış paranın özelliği, başka bir hesaptan alınMAmış olması. Yani bu para, başka birilerinin veya bankanın hesabından eksilmiş olmuyor, havadan üretilmiş oluyor... Bu önemli konu, birkaç aydır -nihayet!- büyük Avrupa basınında falan da konuşuluyor. Sonuçta para, -bugünkü haliyle- psikolojik bir "nesne" ve değeri de, esasen güven ile ilgili bir şey.
Şimdi Avrupa'da (ve Türkiye'de de kimbilir ne zaman) gündeme gelen/tartışılan konu, bütün bunlara bakarak, bu "Para" denen şeyin ne olduğu konusu!..
Para hakkında elbette eskiden de makaleler, kitaplar yazılmıştı. Ama para asla şimdiki boyutuyla konuşulmamıştı.
"Hiçlikten gelip, varolan birşey ortaya çıkarabilen para"nın "bir inanç meselesi" olduğu bile tartışılıyor artık... Terakki var!..
Konu bu boyutta tartışılmaya başlanınca ve tartışma gazetelere kadar düşünce, elbette entelektüeller arasından çıkıp halka daha kolay maloluyor ve yankı buluyor...
Şu anda Avrupa'da çoğunluğun derdi, "Paramız güvende mi?!" mecraında ilerliyor. ("Madem para havadan geliyormuş. E öyleyse bu işin işleyişini iyice düşünüp taşınalım herkese para basalım dertten kurtaralım veya neyse o yapalım" mecraında ilerlemiyor henüz!..)
Konuşulan önlemler, "biraz" ters istikamette. Mesela: "Şu merkez bankalarını nasıl devreden çıkarırız?!.." etrafında dönüyor.
Eğer merkez bankaları devreden çıkarılırsa, para devletten "özgür" olacak (-ki şimdi önemli ölçüde "özgür" zaten!..) Ama bunun çözüm olduğunu düşünen yok. Sadece geçici bir duygusallık meselesi. Yani bankalar "özgür" olurlarsa, bizzat para basacaklar!.. Burada tek güvence de "Sebest Piyasa" olacak... Olabilir mi?! Buna inananlar da az -ama paracıl aklın erdiği yer bu kadar. Bir arpa boyu!..
Bankalar para basma işini devletlerden ve Merkez Bankalarından devralabilirler mi... Neden olmasın?!.. O zaman sistem 20 yılda değil iki yılda çöker. Halbuki amaç sistemin hiç çökMEmesi ve bilinçli bir şekilde olumlu istikamette değiştirilmesidir -ki savaş/mavaş olmasın, insanlar birden korunmasız/güvencesiz/aç/açıkta kalmasın. Ve bu değişim büyük bir insani tecrübe olarak öğrenilsin, insanların DNA'larına kadar işlesin.
Şimdi paranın politika/devlet kontrolünden çıkarılması elbette olmayacak. En azından siyasi yapılar buna direneceklerdir ve kendi söz haklarını korumaya çalışacaklardır. Devletler bu büyük sistem resminin küçük bir parçası olmakla birlikte, ellerinde henüz yitirmedikleri önemli legitim yaptırım güçleri bulunmakta. Ve para denen şeyin ne olduğu konusu basın aracılığıyla açık bir şekilde konuşulur ve halkın arasına kadar inerse, bu, devletlerin olumlu değiştirici gücüne katkıda bulunacaktır. Çünkü asıl sorunların temelinde, bu bozuk "Paraya inanç" zihniyeti yatmaktadır ve insanlar hazır bulup içine doğdukları bu sistemin farkına varmıyor -tıpkı balıkların suyun ne olduğunu anlamaması gibi. Ama balık kıyıya yaklaşınca veya karaya vurunca suyun ne olduğunu öğrenmeye başlıyor ve şimdi öyle bir karaya vurma durumu yaşanmakta. Paranın nasıl bir şey olduğu konusu, entelektüel çevrelerden halka doğru iniyor ve bu çok iyi bir gelişme. Çünkü paranın esiri olmaktan kurtulup, parayı yeniden bir araç haline getirmek ve onu bugünkü haliyle hayatta tutan sosyo-psikolojik bozuklukları düzeltmek mümkün olabilecektir. Refah yaratan bu inançsal mekanizmayı, aradan parayı çıkararak veya paranın yapısını değiştirerek işletmeyi öğrenmek gerekiyor. O zaman, gene refah olabilir -hem de bu kez savaşsız/krizsiz ve gelecek korkusuz bir refah.

Sosyo-ekonomik bozulmada neoliberal İslamcılığın ve Kürtçülüğün rolü


Geçen yıldan beri giderek belirginleşen ölçüde Ortadoğulu bir tarz ve tını benimseyen Türk dış politikası, sadece Türkiye'de değil dünyada da tartışılıyor. Genel kanı, Türkiye'nin giderek Batı'dan uzaklaşıp yüzünü Doğu'ya çevirdiğidir. Türkiye'de muhafazakarlığın ölçüsünün iyice kaçtığı, ülkenin giderek islamcı ve Doğulu bir yer olduğu gibi sözlere itibar edenler az olsa da, ortada açıklamaya muhtaç bir bozulma var. Konu sadece Türkiye'nin yüzünü Batı'dan Doğu'ya dönmesi midir? Eğer öyle ise, bu Türkiye'nin tercih meselesidir ve kimseyi ilgilendirmez. Ama öyle mi?

Türkiye'de 1980'li yıllarda şekillenip 1990'lı ve 2000'li yıllarda 'altın' çağını yaşayan neoliberal dönemin tipik siyasi özelliğini, o dönemin 'yükselen yeni siyasi aktörleri'nin kendilerine verdikleri adlarından okumak mümkündü: Kürtler ve Müslümanlar... Sorunların kökeni olan ekonomiyi (kapitalizmi) hiç konuşmayıp onu 'demokrasi' adı altında kutsayan, sorunları etnik/dini kültürel kimlikçi ayrımlar üzerinden çözmeye çalışan kültürcü neoliberal dilin çözüm üretmesi mümkün değildi. Nitekim üretememiştir. Neoliberal kültürcü dil, kapitalizm/ekonomi ötesi tipik özelliğine uygun olarak sadece çözümsüzlük/nefret ve kutuplaşma üretmiştir. 2008 Ekonomik kriziyle birlikte neoliberal paradigma çöktüğünü söyleyebiliriz. Bunun nedeni, artık ekonomi konuşmak -hatta kapitalist sistemi sorgulamak- zorunluluğunun doğmasıdır. Buradan 'sorunların kökeni'ne, yani kapitalizme dönmek zorundayız.

Kapitalizme özgü para/değer ve ücretli iş sisteminin şehirlerin etrafına doğru yayıldığı ilk aşamasında, aynı parayı kullanmak ve ortak ticaret/iş dili çerçevesinde ortaya çıkan ilk kültürel homojenleşmelerin en güçlü olanları, ilk ulusların çekirdeğini oluşturdular. Bunun için uzun ve kanlı bir tarih yaşandı. Tabii modern kültür, sadece dil ve kültürden ibaret değildir. Modern kültür esasen, merkezini para ve işin teşkil ettiği yeni bir üretici/tüketici yaşam biçimidir ve insanı düşünsel bakımdan bile kapsayan (materyalist) özelliklere sahiptir. Uluslaşmanın başlangıcı sayılan bu sosyo-ekonomik gelişme ile, ulusal sınırlar dahilinde tek bir dil konuşan, tek bir para birimi kullanan, ortak tarih bilinci kurarak hızla homojenleşen ulus-devletler de ortaya çıktı. Bugün, kendi bünyesindeki tüm eski dilleri ve farklı kültürleri tamamen eriterek tek bir homojen modern kültüre sahip olmuş kapitalist ülke sayısı, yarım düzineyi geçmemektedir. Türkiye gibi sonradan modernleşmiş ülkelerde tam bir homojenleşme asla gerçekleşmemiştir, çünkü bu ülkeler nisbeten kısa bir süre dahilinde asla tam anlamıyla kapitalistleşememişlerdir. Üstelik 70'li yıllardan itibaren tersine bir gelişmeden, yani kapitalizmin bozulması sürecinden bahsetmek zorundayız.

Türkiye'deki modernleşme, çevresindeki birçok bölgeden çok daha başarılı oldu. Kapitalizmin liberal biçiminin ideolojisi milliyetçiliğin ve kooperatist kapitalizmin ideoljisi sosyalizmin, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaklaşık çeğrek yüzyıl boyunca dünyaya hakim olduğunu söyleyebiliriz. Bozulmanın1960'lı yıllarda başlayıp 1970'li yıllardan itibaren belirginleştiği görülüyor. Bugünün Ortadoğu, Afganistan, Orta Afrika gibi üretip/tüketmeyen ekonomisiz işsizlik bölgelerinin o yıllarda da kapitalizmin çok sınırlı bir şekilde işlediği yerler olduğu biliniyor. Üstelik, Filistin/Gazze de dahil olmak üzere bu bölgeler, Sovyet nüfuzu altındaki bölgelerdi. Liberal kapitalizmden çok daha ilkel olan kooperatist Sovyet kapitalizmi, çöktüğü Ortadoğu'da, Afrika'da ve Doğu Avrupa'da, modern tarihin ilk ekonomisiz bölgelerinin doğmasına neden olmuştur. Neoliberalizm, böyle bir enkaz devralmış ve daha öncesi gibi dünyanın tamamını kaplayan hale asla gelememiştir.

Türkiye'de neoliberal dönemde ortaya çıkan, etnik/dini kültürel kimlikçi akımlar hem sistemin bozulmasının sonucu, hem de sistemin bozulmuş biçiminin temsilcileridir. Fakat bir ifade biçimi olarak neoliberal kapitalizme özgü görüngüler olduklarından, sistemin 2008'deki kriziyle birlikte onlar da krize girmişlerdir ve bugünkü halleriyle varlıklarını sürdürmeleri orta vadede mümkün değildir.

(devam edecek)

27 Haziran 2010 ve sonrasında hızlanması mümkün zaman kalitesi

27 Haziran 2010, Dünyayı sarsacak günlerin ilki mi?..
Bu blog'un üçüncü sayfasındaki
"21 Aralık 2012 ve değişim-dönüşümün irrasyonel kalitesi hakkında" başlıklı yazıda, bir sıçramadan bahsetmiştik. Bir tür doğal devrim olan bu durumun ilk örneğini 27 Haziran 2010 tarihinden itibaren görebiliriz. Bu dönemin genel/yoğun etkisi nisbeten kısa olmakla birlikte, altı aya kadar uzanan yoğun bir etkiye sahip olduğunu belirtelim. Yani bugünlerden başlayarak altı ay içinde dünyada çok büyük ve önemli değişiklikler yaşanabilir...

Bu kadarla kalmıyor. Bu dönem, en az 2014' kadar sürebilecek büyük bir değişim döneminin başlangıç tarihi sayılabilecek önemde...
(Bu olayların basında ilk elden mutlaka büyük haber değeri de olmayabilir elbette!..)
Ayın yirmialtısında ay tutulacak. Ve bir gün sonrasından itibaren, yeni dönemin kapısını açıp paradigmaları değiştirebilecek önemde olaylara şahit olmak mümkün...
O tarihten itibaren kısa kış aralıklarını saymazsak, 2014 e kadar neler olabilir?
Ruhsal değişiklikleri ve doğada olabilecek değişiklikleri saymazsak...
ABD'nin ve dünya ekonomisinin çökmesinden tutun da, ABD'nin atom roketleriyle vurulmasına ve Çin/Rusya tarafından işgaline kadar, şimdi sadece kötü Çin filmlerinde olabilecek herşey yaşanabilir... Yani olay, sadece bir-iki kriz ve herşeyin aynen devamı şeklinde olmayacak gibi görünüyor.
27 Haziran ve sonrasının, savaşın başlangıç tarihi olmaması için her türlü çabaya değer...
Değişimin mümkün olduğunca az acılı olabilmesinin tek şartı, her türlü sanal düşmanlıklara acilen son vermektir. Çünkü zor zamanda, dünya birbirine girerse, (mesela PKK/ZKK, dinci/minci konusunda) tek yasa işler: Kılıç yasası. Düzen, her türlü sanal düşmanlığın ötesinde, azami ölçüde de olsa işlemek zorundadır. Örgütlü işlemeyen sosyal yapı, insanların ortak mobil gücünü kırabilir. Yani artık tek ortak payda, Anadolu'lu ve İstanbullu olmaktır. Birlik ve kardeş olunmalıdır. Bunu kimlik/mimlik diye -hele böyle bir zamanda- sabote etmek düşünülemez ve buna asla müsamaha gösterilemez...
Şimdi, gerçek anlamda kardeşlik zamanıdır.
(Amaç, mümkün olduğu kadar çok 'Buralı İnsan'ı -firesiz olarak- 2014 sonrasına eriştirmektir. Öncelik, buralı Rumlar ve Ermenilerdedir elbette)
En istenmeyen şey, bu dönemde bir büyük savaş çıkmasıdır.
Onun yerine inşallah, çeşitli eski kaynakta konuşulan 'yeni bir boyut' ile ilgili birşeylerden bahsedebiliriz...
Umarız savaş olmaz ve savaş sözünü unuturuz...
Ve umarız, savaş olmadan Barış dönemi başlar!.
Artık hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağı kesin...
Herşeyin eskisi gibi kalmasını isteyenler, bu anlayışlarını daha şimdiden terketmeliler...
En büyük beklenti, 27 Haziran gününden itibaren, insanların kendilerine gelmelerini sağlayacak çok önemli olayların yaşanması elbette...
Bu süre zarfında -her ne olursa olsun- bir savaşın çıkmasını (gereğinde aktif müdahaleler ile) önlemek ve bu sürenin barışçı bir değişimin başlangıcı olmasını sağlamak gerekiyor...
Önümüzdeki bu kısa süre, son bir şans olabilir...
Bu şansı mutlaka iyi kullanmak gerekiyor...
Hızlı, kararlı, aktif, cesur ve örgütlü hareket edebilen, dayanışan bir toplum olmak gerekebilir...
Şimdi barış içinde mutlu ve güzel bir gelecek için mücadelenin zamanı...