WikiLeaks belgelerinde Bulgar medyası

Türkiye'de son günlerde pek tartışılmasa da WikiLeaks belgeleri şu anda Bulgaristan'da tartışma konusu. Amerikan diplomatlarının Bulgar basını hakkında Washington'a gönderdikleri raporlarda en dikkat çeken yan, Bulgar basınının "fevkalade" rüşvet düşkünü olduğu.
Anlaşıldığı kadarıyla, bağımsız basın Bulgaristan'da hak getire!
Bulgaristan'ın iyi gazetesi Dnevnik'in bir tür ekonomi dergisi/eki işlevi gören 'Kapital', Bulgar basını hakkındaki WikiLeaks belgeleri için "Bilinen şeyin itirafı" diyor (5.5.2011). Türkiye'de de buna benzer şeyler yazılmıştı. "Belgelerin yazdıkları arasında bilinmeyen birşey yok" denmişti. Belgeler,, heryerde, söylentilerin kesinleşmesi işlevi görüyor. İnsanların emin olmalarına yardımcı oluyor. WikiLeaks belgelerine bakılacak olunursa Bulgar basınına parayı veren partiler ve şirketler, istediklerini yazdırabiliyorlar.
Medyanın bu halde olmasının çok önemli nedeni ne?
Ekonomik kriz elbette...
Daha az önemli nedeni ne?
Zayıf demokrasi kültürü...

Bu zayıf ama çok önemli nedeni -yani demokrasi kültürünü- güçlendirmek için, bıkıp usanmadan halka, demokrasinin eşitlikçi/özgürlükçü yanının önemini anlatmak gerekiyor. 
(Ekonominin dayatmalarına teslim olmak, bir gün insanlığın sonu olabilir. Kulağa oldukça havada/havai gelen bu laf ciddiye alınsa iyi olur!)
Krizde zorlanan birçok firma gibi basın da hayatta kalabilmek için "birşeyler yapıyor" anlaşılan ve: itibarını satılığa çıkarıyor! (Demokrasi kültürü zayıf, para/mal "kültürü" şişmansa, olur böyle vakalar!) Tabii itibar sabit birşey olmadığından, satılacağı anlaşılır anlaşılmaz buharlaşır. Satıldığı zaten biliniyorduysa, WikiLeaks belgeleriyle Bulgar basınının durumu kesinleşmiş olur. Burada önemli olan, Dnevnik ve Kapital gibi gazete ve dergilerin varlığını sürdürmesi. Çünkü satılık basının bile özgür basına ihtiyacı olacaktır. Bulgar medyasının durumu ibret olmalı.

Eisenhower Prensibi ve yaşamakla çalışmak arasındaki fark hakkında

Amerikan Başkanları arasında orijinal biri Dwight David Eisenhower. Dostları ve sevenleri tarafından 'Ike' diye çağrılan bu adamın, 3. Teksas ordusu komutanıyken, II. Dünya Savaşının en önemli 1941 yılından itibaren yıldızının parladığını ve 1943'de Tunus'da, Orgeneralliğe terfi ettiğini biliyoruz. Orada Almanlar karşısında büyük kayıplar veriyor, eleştiriliyor, ama buna rağmen Müttefiklerin Sicilya çıkarmasına başarıyla komuta ediyor. Savaştan sonra 1950'de NATO genel sekreteri, 1952'de ABD Başkanı seçiliyor. Eisenhower, daha çok, Sovyetler Birliği'nin Ortadoğu'daki ve Kuzey Afrika'daki etkisini sınırlandırmak için düşündüğü 'Eisenhower Doktrini' ile tanınıyor. Bizim burada kısaca değineceğimiz, onun az bilinen ama önemli başka bir yanı: Eisenhower Prensibi.
Askerler pratik insanlardır ve zor zamanlarda önemli ile önemsiz durumları/işleri birbirinden ayırmak konusunda (ve önemli olana yoğunlaşmak konusunda) uzmandırlar -tabii iyi askerler. Eisenhower prensibi, iki kavramın birbirinden kesinlikle ayrıştırılması ilkesine dayanıyor: 'Önemli' ve 'Acil'.

Eisenhower Prensibini, "Her acil olan önemli değildir" diye de özetleyebiliriz. Acil zamanlarda ortaya çıkmış bir prensip olarak, ve tabii bir asker tarafından yazıldığı için önce, insanın ölümlü olduğu prensibini kabul eder. (Malum günümüz insanı hiç ölmeyecekmiş gibi, çocukları da bu dünyada yaşamayacakmış gibi "yaşıyor" üretiyor/tüketiyor!) Yani madem insanın ömrü sınırlıdır, o halde insan, önüne konan ve acilen yapması istenen işlerle, kendisi için önemli olan işler arasında net bir ayrım yapmalı ve bu ayrımı iyi düşünmelidir. (Benim yorumum)
Peki kişi için 'Önemli' olan nedir?
Bu soruyu, kapitalist yaşam biçimi içinde yaşamakta olanlardan ve bundan memnun olanlardan tutun da, sisteme kesin karşı olanlara kadar toplumunun çok büyük bir bölümü için şöyle yanıtlayabiliriz:
"Kişi için önemli olan, onu kişi olarak (her açıdan) yükseltecek öncelikler ve onun mutluluğuna katkıda bulunacak şeylerdir."
Mesela bir kişinin iş hayatında yapması istenen arstrakt işler (yani onu bağlamayan, sadece para kazanmak için yaptığı işler) "önemli" değil, "acil"dir. Zamanında halletmesi gerekir.
Ama bir kişiyi mutlu edecek şeyler, mesela çocuğuyla birlikte uçurtma yapmak, karısına hoş bir sürpriz yapıp, o eve gelmeden önce orijinal bir yemek pişirip kral bir masa hazırlamak, aile mutluluğunu koruyup artırmak için bir dizi küçük hoşluklar yapmak, kitap yazmak, nihayet hayali kurulan bir yere seyahat etmek, mesleğinde yükselmek için yeni beceriler kazanmak, kısacası, insanı mutlu eden ve ona yükseldiği hissini veren şeyler 'Önemli' kategorisine girer.
İnsan, 'Önemli' bir varlıktır, mamulatı 'Acele'ye getirilmiş bir varlık değildir!..
Sistemin kısa sürede çok para kazanmak ilkesi, toplumun çok hızlanmasını ve bunun bir sonucu olarak toplumda önem sıralarının değişmesini sağlamıştır. İnsanlar, para kazanmakla ilgili konuların hep 'Acil' konular olduklarına bakarak, "'Acil' konuların 'Önemli' olduğu" gibi tarihi bir yanılsama içinde yaşıyorlar. 'Acil' konular daha çok abstrakt işle ilgili konular olduğundan veya öyle gösterildiğinden, 'Önemli' sayılıyorlar. Ama bu bir yanılsama. Ve konuya kapitalist sistem içinden -kişisel açıdan- baktığınızda bile, kişi hayatında acil halledilmesi gereken günlük konular başkaa... kişi hayatındaki önemli konular başka... Bu iki kategoriyi birbirinden ayırmak önemli. Bunu anlamanın kolay yöntemi şudur: Yarın öleceğini bilsen bugün ne yaparsın?!.. (Yapmayı düşündüğün şeyler, senin için 'Önemli' olanlardır. Hayat, işte o 'Önemli' şeylerin kesinlikle öncelenmesini gerektirir. Çünkü bu, aynı zamanda mutluluğun da en genel kuralıdır.) İnsan, o 'Önemli'lerini tesbit etmeli ve hayatının merkezine derhal onları koymalıdır. Tabii, kişinin istekleri; genel kamu yararıyla, doğayla, ahlakla, hukukla çelişmemelidir (-bunu söylemeye bilmem gerek var mı. Biz gene de söylemiş olalım).
İnsanın 'Önemli' bir varlık olmasına uygun şekilde yaşamasına, 'Hayatın Kalitesi' diyoruz. Ve hayatın kalitesi çokluk/para/pul ve koşturmacayla ölçülmüyor, mutlulukla ölçülüyor. Ve mutluluğun en genel formülü, insanın kendi 'Önemli'lerine göre, yüksek insani değerlere uygun bir şekilde yaşamasıdır. Konuyu bundan da geniş tutacak olursak: Herkes, daha iyisini ister. Ve 'daha iyisi' yani 'Önemli'si, 'Çalışmakla yetinMEmek' anafikriyle özdeştir...
Burada, Eisenhower Prensibi'nin pek dikkat edilmeyen yanı devreye girip soruyor:
"İnsan ömrü sınırlı. Sen, hayatının esas kısmını, 'Acil' işlerin koşuşturmacasına mı harcamak istiyorsun, yoksa senin için önemli olan, severek yaptığın şeylere mi harcamak istiyorsun?" Yani hem at gibi çalışmak, hem de 'Kaliteli'/'Önemli' bir hayat sürmek mümkün değildir. (Şu anda Avrupa'da en yaygın tartışılan konulardan. Bir-iki aya kadar Türk basını da yazar!) Bir tercih yapmak ve ikisinden birini öncelemek gerekiyor... 
Hangisi?..
Cevap çok açıktır...
'Önemli' olan öncelenecektir...
Değişim/dönüşüm döneminde bu cevabın devamı şöyle: Ormanların, ağaçların doğal haliyle kalması, mesela acilen kesilip yerine otoban yapılmasından daha önemlidir. Çünkü zor zamanda asfalt yenmez ve çok çirkindir!.. Ama ağaç hem meyva verir hem de güzeldir. (Güzellik de, ruh sağlığı ve mutluluk için 'Önemli'dir -hele şimdi.)

Bir de dikkat edin, 'Önemli' işler, genellikle 'Acil' değildirler. Çünkü mutluluk asla bir telaş ve koşuşturma meselesi değildir. Kapitalist sistemin hızlı temposu, başta Avrupa'da olmak üzere yeni bir anlayışı oldukça popüler hale getiriyor: Yavaşlatılan hayat...
Henüz net bir temel kuralı olmayan bu yeni tepkinin açılımı, 'Sınırlı hayatımızın kalitesi için önceliklerimizi değiştirelim' gibi birşey olabilir...
'Yaşamak' ile kapitalist sistemin absürd 'Çalışmak' kavramını dikkatle birbirinden ayırmak gerekiyor. Toplumun mutluluğunu adım adım inşa etmek için hayatın merkezine, kişi için (ve toplum için) 'Önemli' olan şeyleri koymak şart. 
(Yakın zamana kadar 'Önemli Şeyler' bağlamında, 'İnsani Değerler' kavramını kullanmıştık, -bu kavramı şimdi daha geniş tutmak 'Önemli')

Streifzüge dergisinin bahar sayısında "İyi yaşamak" konusunu tartışmak

Viyana'da yayımlanan 'Streifzüge' dergisinin sunuş yazısını, sevgili Lorenz Glatz yazmış. "iyi yaşamak" konusunun sistem dahilinde yeniden nasıl pompalandığını ve sistemin "iyi yaşam"dan anladıklarının önce bir silkelenmesi gerektiğini, ancak o zaman, sahiden, yeniden, nasıl iyi yaşanabileceğinin anlaşılacağını anlatıyor ve burada güzel birşey yapıyor...
Kendini konunun tamamen dışında tutup hariçten konuşan doktorların soğukluğuyla yaklaşmıyor konuya ve bu küçük ama önemli dergiyi çıkarmanın verdiği iç rahatlığının, onun açısından "iyi yaşamak"la ilgisinden de bahsediyor.

"Doing" başlıklı yazısında John Holloway, 'Ücretli çalışmak/iş' ötesi 'yapmak' fiiliyle ilgili makalesinde, son yılların anti-kapitalist hareketlerinin 'Devrim' kavramını nasıl değiştirdiklerini anlatırken, artık devrimle iktidara gelmek düşüncesinin yerini, kapitalizmin çılgın dinamizminden bağımsızlaşmak düşüncesinin aldığını söylüyor. Ve buradan, ekonomik krizin getirdiği değişikliklere de değiniyor. Önemli bir yazı.
Sevgili Franz Schandl, "Hayatın Kendisi" başlıklı yazısında, severek yaptığı şeylerin bir listesini yapmış ve bunların onun için anlamlarını anlatmış. Çok iyi bir dili vardır. Burada şiirselliğe de övgü var elbette. Sadece sevdiği şeyleri yapmak, sevdiği şeyleri yaparak yaşamak. Sistem eleştirisi yaparken, bunu sadece teoriyle sınırlamak ve onun dışında, "kapitalist yaşam biçiminin koşturan modern vatandaşı" olarak yaşamaya devam etmek... İşte bunu reddeden pratik bir yazı. Frederike Haberman, güzel bir kelime oyunu da yapmış. 'Ecommoney' sözcüğünü icad etmiş -sevdim! Yazısının başlığı, "Ecommoney ile iyi yaşamak." Petra Ziegler, "Bizi ne engelliyor" diye soruyor ve çalışma odaklı hayatın insanı nasıl engellediğini anlatıyor. Sevgili Andreas Exner'in üç yazısı var. İlki oldukça uzun bir yazı: "Ucuzluğa çıkmış yeni değerler." Yazıyı henüz okuyamadım. Ama, Christian Felber'in yeni kitabını eleştiriyor. Kitap, 'Toplumun iyiliği ekonomisi' gibi bir ad taşıyor ve "karlılık" falan gibi kapitalist "değerler"i optimize ederek toplumu düzeltmeyi umuyor! (Kitabı okumadım, Andreas'ın yazısına bakarak söylüyorum) Diğer yazısına "Demonetize it!" başlığını koymuş ve Sol'un eski alternatiflerinin nasıl iflas ettiğine değiniyor. bu kısa yazı, kitap eleştirisinin bir devamı. Üçüncü kısa yazısı, "Fukushima atom reaktörü, kapitalizmdir" ana fikrini işliyor. Sevgili Maria Wölfingseder'in "Hamaktan kalkıp sözleşmeli memurluk koltuğuna mı oturmak?" (diye çevrilebilecek) başlıklı yazısı, kapitalist çalışma biçimine alternatif arayan yeni küçük hareketlerden biri örneğinde bunların nasıl bozulabileceğine dikkat çekiyor. Aynı zamanda derginin başyazısını yazan sevgili Lorenz Glatz, "Keyfin kayıp denizi"ni, o güzel diliyle anlatıyor. Onun deyimiyle: 'İyi hayat unutulmaz.' Bu sözü hoşuma gitti. Burada biraz sonsuzluk var. Diğer yazılar, Christian Siefkes'in "İyi hayatlar üretmek", Tomasz Konicz'in "It's the system, stupid", Roger Behrens'in "Hayalsiz hayal", Markus Mohr'un "Antifaşizmden radikal caydırıcılık", Stefan Meretz'den "Kopyalamanın ve kopyalanmaktan korunmanın ekonomi-politiği" yazısının ikinci bölümü. Son yazı, Ricky Trang'dan: "İyi hayat..."

Kızıl Tugaylar üyesi Adriana Faranda ve "silahlı propaganda"ya karşı isyanı

1977 Bir Mayıs'ında Taksim Meydanı'nı dolduran devrimci gençlerin anısına.

Brigate Rosse'nin, (Kızıl Tugaylar) eski İtalyan Başbakanı Aldo Moro'yu nasıl kaçırıp öldürdüğünü -hatırlıyorum.
Yıl 1978...
Türk Solu'nun bin parça halinde yaşadığı, ama oldukça etkili olduğu bir dönem.
(Hindistan Komünist Partisi-ML, Surinam Komünist Partisi LMN, Togo Komünist Partisi OÖPRS gibi örgütlerin devrim için "neler" yaptıklarıyla çok ilgilendiğim bir dönem!..)

O dönemin en sofistike laflarından biri de "Silahlı propaganda"ydı, hatta bu adı taşıyan örgütler de vardı Türkiye'de. Mesela MLSPB. Mahir Çayan'ın yolundan devam eden gençler tarafından 1975'de kurulan, 1980'den sonra dağılan bir örgüt. Onlar da Brigate Rosse gibi "Silahlı propaganda" yaparlardı! Ama o "işi" en iyi yaptığını iddia eden, Kızıl Tugaylar'dı elbette. Hatta bu terimin belki onlar tarafından icad edildiğini de söyleyebiliriz.
Aldo Moro olayı sadece Avrupa'yı değil, bütün dünyayı sarsmıştı o zaman. Ve olaydan sonra Kızıl Tugaylar karışmıştı. İşte o karışıklığı çıkaran en önemli kişi, Brigate Rosse'nin önder üyelerinden süper bir kadındı ve o kadını bir İsviçre gazetesinin haftasonu ekinde yeniden görünce o günler gözümde yeniden canlandı... 
(Tages Anzeiger, 'Das Magazin' eki 22.4.11. No.15)

Brigate Rosse, 68'li üniversiteliler tarafından 1970'de Milano'da kuruluyor. Türkiye'de Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş gibi gençlik önderlerinin ilahlaşmasından hemen önce... Brigate Rosse'yi kuranlar, Uruguay'lı 'Tupamaros' grubunun "Şehir gerillası" fikrini esas alıyorlar. Örgüt, 1988'e kadar 73 cinayet işliyor. Ama Aldo Moro olayıyla, örgütte önemli bir çatlak beliriyor. Adriana Faranda, örgütüne isyan ediyor...
Şimdi 60 yaşındaki bu güzel kadın, örgütün Aldo Moro'yu ele geçirirken beş korumasını öldürmesi olayı ve sonrası -işte bu konu açılınca şöyle diyor:
"Sadece bu olay değildi trajik bir hata olan. Ama benimle Moro olayını konuşacaksanız, o sandalyede bir hafta oturup beni dinlemeniz gerekebilir!"
Örgütün Aldo Moro cinayetine onun isyanını da şu sözlerle anlatıyor:
"Sadece kişisel gerekçelerle karşı çıkmadım. Moro, tam 55 gün elimizdeydi. Bu süre içinde onu elle tutulur bir insan olarak tanımak da mümkün oldu. Aynı zamanda bir Başbakan olması arka planda kaldı. Bu benim içimde derin bir yara açtı. İşçi sınıfı düşmanının, 'insan' yüzünü gördüm birden."

Evet, Aldo Moro sınıfsal düşmandı ama bir insandı. Ve onun bir insan olduğunu anladığı anda örgütten ayrıldı Adriana Faranda ve onbeş yıl hapis yattı. Şimdi Roma yakınlarında bir evde oturuyor, sanatla uğraşıyor, kitaplar yazıyor ve minik torununa bakıyor...
İtalya'yı titreten Brigate Rosse'nin "eylemlerinden" birini anlatırken gülüyor Adriana Faranda:
"Bir Carabinieri (Jandarma) karakoluna saldırmayı planladık. Herşey ama herşey ters gitti. Makineli tüfekler tutukluk yaptı. Arabaya binip kaçarken, bizim komandolardan biri, arkadan takip edecek arabaları durdurmak için yola çiviler attı. Aynı soygun filmlerindeki gibi. Ama bir farkla. Bizim eleman, çivileri öyle attı ki, bizim arka lastik patladı! Sonra arabadan dışarı sarkıp arkadan gelenlere bakarken tabancasını yola düşürdü. Tam bir fecaatti. Ertesi gün ben bizim örgütün resmi açıklamasını hazırlarken, radyodan, Carabinieri generali Carlo Alberta Dalla Chiesa'nın o sırada karakolda uyuyor olduğunu duydum. (İtalyan Antiterör masası şefi!) Adam, Brigate Rosse'nin iki kurucusunu yakalayıp hapse atan adamdı -sonra da Aldo Moro olayında başarılı operasyonlar yaptı. Generalin o saatte orada olduğunu, hatta uyuduğunu kimse bilmiyordu, -hangi karakoldadır, hangi şehirdedir?!.. Tabii biz de bilmiyorduk. Tamamen tesadüftü. Ben bunu radyodan duyunca, bizim örgütün bildirisini, sanki biz bunu önceden biliyormuşuz gibi yazdım. Gazeteler spekülasyon yapıp durdular -bu bilgiyi Brigate Rosse'ye kim verdi diye! Güya 'profesyonel bir terör örgütü' olmamızın ardında böyle hikayeler var."

Bugün, o kanlı günlerden nasıl bir tecrübe çıkarabiliriz?
Çünkü 2008 krizinin ardından İtalyan anarşistlerinin yeniden canlandığını ve Brigate Rosse adlı bir örgütün de 1999 yılından beri üç cinayetin sorumlusu sayıldığını okuyoruz. 
Adriana Faranda, yaşadıklarından şu sonucu çıkarmış:
"Toplum, toplumumuz, bombalarla değişmiyor. Bunu, şimdiki bombacılar da anlayacaklar -inşallah bizden daha hızlı anlarlar."