Katolik kilisesinin ve benzerlerinin, gerçek dinin tekeline sahip olduğunu iddia etmesi gibi, modern tıp bilimi ve teokrasisi de insanları iyileştirmek/sağaltmak tekeline sahip olduğuna inanıyor ve bunu her fırsatta savunuyor. Kendisinin kullandığı modern rasyonel yöntemler dışındaki sağaltma yöntem ve örneklerini “müfteri” veya “tesadüf” edip, insanlığın onbin yıllık tecrübesini küçümseyen modern tıp bilimi hasta.
Modern tıp eleştirisinin benim tanıdığım en önemli ismi Ivan Illich, 1975′de yayımladığı ‘Medical Nemesis’ adlı kitabına, “Kendini kabul ettirmiş olan (etabliert/established) Tıp, insan sağlığı için ciddi bir tehlike haline geldi” cümlesiyle başlar ve şöyle devam eder: “Profesyonel tıp örgütlenmesinin, sağlık hizmetleri üzerinde kurduğu kontrol, salgın hastalık boyutlarında.” Bu tonda devam eden kitabı ilk okuduğumda, Tıbbın saygınlığı konusunda en ufak bir kuşkusu olmayan birçokları gibi oldukça şaşırmıştım. Kitap çok çarpıcı, hatta kışkırtıcıydı. Modern tıbbın kendinden menkul kutsiyetini yerle bir ediyordu. Modern tıbba ve ilaç endüstrisine yöneltilen eleştiriler, uzunca bir süre, daha çok entelektüel çevrelere ve tıp kongrelerindeki bazı sunumlara sıkışıp kaldı. İletişim araçlarının bugünkü kadar gelişmediği, rasyonel bilimin dinin yerine geçtiği modern zamanlarda, halkın modern rasyonel tıp bilimi dinine önemli ölçüde inanmaya devam ettiğini görüyoruz. Bugün, özellikle Batılı ülkelerde durum hiç de eskisi gibi değil. Modern tıbba yönelik eleştiriler, kendi kriziyle meşgul entelektüelizmin sınırlarından dışarı taşıp popüler dünya basınının önemli bir malzemesi haline geldi. İletişimimin genişleyip yoğunlaştığı günümüzde tıbba basından yöneltilen eleştirilerin dozu, konunun artık halk tarafından daha iyi anlaşıldığını gösteriyor.
Peki modern tıpla ilgili asıl konu ne? Konu, bir kalpsizlik, maddecilik, para ve iflas meselesidir… Mesele, ABD’de istatistiklerle de kanıtlandığı üzere, doktorların her greve gittiği dönemde, Amerikan hastanelerindeki hasta ölümlerinde düşüş yaşandığı meselesidir… Veya, sürekli baş ağrasından muzdarip bir hastanın “çaresi yok” diye eve gönderilmesinden sonra, bir “reinkarnasyon terapisi” ile iyileşmesini, tıbbın “imkansız”, “saçma”, “tesadüf” sayması meselesidir… Veya bir çocuğun konsantrasyon sorununun “homöopatik” (doğal, bitkisel) ilaçlarla iyileştirilmesini, “kimya bilimine aykırı”, “ne alaka” diye kafadan reddetmesi meselesidir… (Bkz.: Dr. Larry Malerba “Green Medicine” 2010) Yani bu hastalar, tıbba bir iyilik yapıp iyileşmemelidirler! Zira tıbbın temel kutsal kitaplarına ve betonarme rasyonel materyalist tıp bilimine ve de rasyonel akla terstirler!.. Ama Galileo’nun bir zamanlar söylediği gibi, dünya gene de dönüyor ve dünyayla birlikte devran da dönüyor. İdeolojiyi andırır ölçüde tek yanlı, tekelci ve despotik anlayışlar çözülüyor.
Çözülme, genel bir durum. Kapitalizmin ve sistemin çözülmesi, tektip homojen yurttaş yetiştirmeyi amaçlayan makro-milliyetçi devlet ideolojilerinin çözülmesi, modernizmin bilim alanındaki en popüler ürünü olan modern tıp tekelinin çözülmesinde de görülüyor. Modern tıbbın “tesadüf” veya “münferit olay” saydığı, ciddiye almadığı, hatta alay ettiği, iyileşme/sağaltma yöntemleri ve olayları, o kadar çok ki, bu gerçeği sorgulamaktan imtina eden tıbbın, artık oturup kendini sorgulamasının vakti geliyor. Daha 1970′li yıllarda modern tıbbın rasyonel dogmalarını bir tür seküler dine benzeten Ivan İllich, bu yapının, sistemin bir ürünü olduğunu da göstermişti.
Kapitalizmin entelektüel ifadesi olan Aydınlanma, rasyonel düşünce ve rasyonel aklın, dolayısıyla maddenin ruha üstünlüğünü savunan bir anlayışın dünyada üstünlük kazanmasına yol açtı. Dünyayı para birimiyle ölçüp “değerlendirmek” mantığının topluma hakim olmaya başladığı 17′inci yüzyıl sonrasının bir ifadesi olarak (Bkz.: Eske Bockelmann “Im Takt des Geldes” 2004) tıp da, ölçüp biçemediği, tartıp göremediği hiçbir şeye inanmaz. Bu kafayla insan ruhuna inanması da beklenemez. Kartezyen öğretisindeki reel ve irreel gerçekliğin dengesi, yüzyıllar önce bozulmuştur. Pozitif doğa bilimleriyle, herşeyin açıklanabileceğini düşünen Batılı anlayış (szientismus/scintism), Doğu’da bir süre daha yaşamayı sürdüren eski bilim ve tıp usullerini de yanlış ilan etmiş veya yok saymıştır. Modern tıp, insanı uzuvlarının ve organlarının bir toplamı olarak görüyor, bir bütünü olarak bile değil. Yoksa, bin türlü uzmanlık alanına ayrılmaz, esası gözden kaçırmazdı. Esas olan insandır, ama bir bütün beden olarak da değil. Bedeni de kapsayan, spiritüel bir varlık olarak insan…
Tıp, insanın tek tek organlarının yeniden “işler” hale getirilmesini (olmadı o organların yerine plastiklerinin takılmasını), “iyileşmek/sağalmak” sayadursun, ‘iyileşmek’ denen halin, aslen mental/ruhsal/duygusal bir durum olduğunu hiç anlamamaktadır, çünkü, kartezyenlerin dengesini bile yitirmiş, insanlığın binlerce yıllık geleneğinden kopmuş, kendine yeni seküler bir dogma (hatta dini bir doktrin) kurmuştur. Bu doktrinde ruha ve duygusallığa ayrılan yer, “ayıp olmasın” boyutlarındadır, yani yok hükmündedir. Yaygınlaşan modern tıp eleştirisinin şimdi farkettiği şey tam da budur. Gereksiz ilaç tedavileri, ilaçların artan yan tesirlerine ve sağlık bozucu sonuçlarına ilgisiz doktorlar, hızla artan yanlış teşhis ve yanlış ameliyet vakaları, bütün bu olaylarda tıbbın soğukluğu, toplumu uyandırmıştır. Şimdi farkına varılmıştır ki, tıpta maddi/rasyonel herşey vardır ama sıcaklık yoktur, tıbbın kalbi ve ruhu oldukça zayıftır, hayal kabiliyeti sıfırdır, kendi materyalist kitabına uymayan hiçbirşeye inanmamak konusunda, deyme yobazlardan farksızdır. Üstelik modern çağdaki ortodoks din anlayışı da beden ile ruhu birbirinden tamamen ayırıp ruha sahip çıkarken, bedeni de, “eti senin kemiği benim” mantığıyla tıbba teslim etmektedir. Ortodoks din, bunların dışındaki üçüncü yol ve yöntemleri, “hurafe” veya “din dışı” sayıp reddeder. Ama hayat, ömrü sınırlı dogmalara sığmayacak kadar geniş, derin ve ölümsüzdür -yani sonsuzdur.
Modern tıbbın temel sorunu, irreal/spiritüel bir varlık olan insanın real/fiziksel bir bedende yaşadığını anlamamaktan kaynaklanıyor. Et, kemik, sinir ve sudan mamul değildir insan. Asıl insan, o fiziksel bedenin içinde düşünen, hisseden, hislenen, inanan, hayal kuran, rüya gören, tesadüflerden anlamlar çıkaran, mavi boncuk falan takan, şarkı söyleyen, gülen varlıktır.
Modern tıp, hastalığın mental yanıyla hiç ilgilenmemektedir ve hastalığın bu yanıyla ilgilenenleri de ciddiye almamaktadır. İnsanı bir tür makine gibi algılayan bu eski rasyonalist mantığın duygusuzluğuna karşı, hastaların kendilerini nasıl korumaları gerektiğini anlatan kitapların basıldığı bir zaman diliminde yaşıyoruz (Bkz.: Rainer Holzhüter, “Wehrt euch Patienten” 2001). Uzmanlaşmanın arttığı 20′inci, yüzyıldan başlayarak günümüzde, doktorların yanılma payının arttığı ve bunun bazı konularda tehlikeli boyutlara ulaştığına dikkat çeken medya malzemesi de büyük bir külliyat oluşturmuş durumda. (Son örneklerinden biri olarak bkz.: Der Spigel’in 14 Şubat 2011 tarihli sayısındaki “Warum Ärzte so häufig irren” başlıklı kapak konusu ve yazıları)
Tartışmasız bilimsel kesinlik ve doğruluk iddiasındaki matryalist tıbbın asıl hastalığı, insanı insan yapan değerlerle sorunlu hale gelmesinin bir sonucudur. Bu açıdan bakınca tıbbın sorunu, dünyayı alınır-satılır malzeme/meta seviyesine indirgeyerek son zerresine kadar ölçüp fiyatlandıran, ancak bu şartlar altında kendi dünyasına entegre eden modern kapitalist sistemin temel sorunundan farksızdır. O sorun da, insani değerleri, maddi çıkarlara kurban etme sorunudur.
Geçtiğimiz şubat ayında, bir yakınımın rahatsızlığı nedeniyle, Türkiye’nin en iyi hastanelerinden birinde, en iyi doktorlarından birinin, hastasını bir makina gibi görmesine yeniden tanık oldum (insanı makina saydığını alenen söylüyordu da) ve yaşlı bir insanın motivasyonu, morali, ruh hali, kendi tahminleri ve tercihleriyle ilgilenmiyordu. Benzeri bir duruma yirmi yıl kadar önce yurtdışında şahit olmuştum. Aslında bambaşka bir nedenle gittiğim doktor, bir süre sohbet ettikten sonra “bilir kişi” inadıyla, benden ısrarla kan almak istedi. tartıştık. İtirazlarıma bulduğu son argüman şuydu: “Nasıl arabanız bozulunca veya bozulma ihtimali belirince tamirciye götürüp teslim ediyorsanız ve işi uzmanına bırakıyorsanız, bana güvebmeli, kendinizi bana bırakmalısınız…” Bu benim kulağıma, “bana teslim olmalısınız” gibi, veya “bedeninizi bana bırakın, siz ruhunuzu alıp gidin” der gibi geldi. Bu saçmalığa, “Ben araba değilim” diyerek cevap verdiğimde, adamın yaşadığı büyük şaşkınlığı hala unutmadım. Herşeyi bilen, “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi”, tıp dininin cübbesi önlüğünü giymiş, haçı stetoskopunu takmış, tıp katedrali hastanenin tam ortasında, onun dinine hakaret etmek cüretini gösteren kişiye, bana bakıyordu. Ona nasıl olur da inanmazdım?! O “kan alınacak” dediyse kan alınmalıydı! Modern tıp dinine ve onun ilaç endüstrisine inanmayanlar artık çoğaldı. Batı tipi bilimsel tıptan başka tıp, kargadan başka kuş tanımayanlar, önce akupunkturu tanımak zorunda kaldılar. Modern tıp, akupunkturu, daha 1970′li yıllara kadar “hurafe” sayıyordu.
Modern uygarlıktan tamamen habersiz, Amazonlar’da veya Papua’da yaşayan vahşi kabilelere mensup insanlar, doğru dürüst hasta bile olmuyorlar… Evet buna önce ben de inanamamıştım. Belki inanmayacaksınız ama vahşi ortamda yaşayan insanların yakalandıkları ve öldükleri hastalıkların tamamı altıyı-yediyi geçmiyor. Kanserinden şekerine, tansiyonundan bunamasına kadar, modern insanın fellik fellik doktor peşinde koşup ilaç endüstrisine müşteri olmak için destur/reçete aldığı, araba muamelesi görmeye bile katlandığı, ömür boyu pahalı sağlık sigortaları ödediği modern dünyanın, balta girmemiş (yani modern insan girmemiş) ormanlarında yaşayan yerlilerine hastalık uğramıyor! Hem de bugünün anlayışıyla “hijyenik” sayılamayan yerlerde yaşamalarına rağmen.
Modern tıbbın bu ve buna benzeyen, hiç anlamadığı konular az-buz değildir. Çinliler ve Japonlar, yaşam enerjisi Chi’nin/Ki’nin öğretisini, hayatın kalitesini artırmak ve hastalıkları iyileştirmek için kullanıyorlar. Hintliler’in, insan bedenindeki enerji merkezleri Chakra’larla ilgililenen çok eski bir kültürü var. Bir çok eski kültürde, derin düşünce biçimleri (meditasyon ve dua), duygular, sezgiler, hayal gücü, irade ve benzeri birçok ruhsal/spiritüel faktör, insan sağlığını korumak ve sağaltmak için başarıyla kullanılmıştır ve yeniden kullanılmaktadır. Kapitalist sistemin ve onun çeşitli alanlardaki ürünlerinin tel tel döküldüğü çağımızda modern tıp, yitirdiği ruhsal/spiritüel alana açılmadan, kendi krizini aşamaz. Bunun için, -Ivan Illich’in de önerdiği gibi- önce modern tıbbın kendine biçtiği tekçi seküler kutsiyeti cidden sorgulamak gerekiyor. Tıp, kapitalizm devri sonrasına doğru ilerlerken, rüşdünü kanıtlamak ve eski köklerinde yeniden yararlanabilmek için, insanın fizik ötesi doğasının hakkını yeniden teslim etmek zorundadır.
Avatar... Dönüşüm devirlerinin sır sahibi refakatçisi
James Cameron'ın filmini, sinemalarda gösterildiği ilk gece gördüm. -Bir perşembe gecesi gece yarısından sonraydı. Üç boyutlu görüntüler ve ışıktan oluşan o fantastik doğa tasviri, hele o hayat ağacı, uçuşan tohumlara benzeyen canlılar, ejderhalara binen Na'viler...
Konusu nisbeten zayıf olmakla birlikte, filmin tam bir görsel şölen olduğuna şüphe yok.
Beni filme asıl çeken, "Avatar" adıydı ve filmdeki Na'vi halkının mavi teni elbette...
Buradan, filmin "Avatar" sözcüğüyle ilgili olabileceğini, düşünerek gittim sinemaya. İlgiliydi... ama beklediğim anlamda spiritüel bir boyuta sahip değildi, ya da bu yanı oldukça zayıftı. (Ve çok Amerikan'dı!)
Sinemaya yeni bir boyut getiren bu film seyredilmeyip yaşanıyor ve bu haliyle adını kısmen de olsa hakediyor.
Film, çeşitli popüler bilim kurgu ve fantazi romanından etkilenmiş görünüyor. Adı "Avatar" olmakla birlikte, eski Yunan miyolojisinden çok sayıda ad ve sembol kullanılmış.
Hint kutsal metinlerinde "Avatar", biraz daha başka birşey, ve buna kısaca değinmek istiyoruz.
Hint kutsal metinlerine göre "Avatar", sır sahibi kişidir ve Sanskritçe, "Gökten inip aranıza karışmış kişi" anlamına geliyor ("Ava" Yukarıdan inen, "tr" sınırı aşan, bir halden diğer hale geçen anlamında). Hint yazıtlarına göre Avatar, günlük (sıradan "normal" insanın) bilinci açısından bakıldığında, sır sahibi (gizemli/garip) biridir. Eski metinlere göre, tanrısal bir emanasyon, yani tanrısal prensibin -zamana mekana göre- ifade bulduğu kişidir. Avatarlar hakkında en ayrıntılı tarifler ve bilgiler, Ramayana destanında (Bhagavad Gita'da) ve Bhagavata Purana'da ("Tanrı'nın eski kitabı"nda) bulunur. Bhagavata Purana'da zaten Avatarlar'ın yaptıkları/hayatları anlatılır (kitabın bugünkü hali için bkz.: Srimad Bhagavatam).
Avatarlar içinde en çok tanınanları Vishnu ve Krishna'dır. Krishna'nın adı, Sanskritçe "Kara/Siyah" anlamına geldiğinden, mavi tenli olarak tasvir edilir. Avatar filminin Na'vilerinin mavi rengi de, biraz Krishna'dan alınmış gibidir.
Avatar, peygamber olabileceği gibi, haberci, uyarıcı veya refakatçi falan da olabilir. Belli önemli olaylara ve büyük dönüşümlere önderlik veya eşlik ederler. Bhagavad Gita'da Krishna'nın tabiriyle, dönüşüm zamanlarında "İyi insanların korunup kötülerin helak olacağı zaman, inancın tazelenip yeniden yeşermesi için" Avatarlar bedenlenirler. Kutsal yazıtlarda büyük Avatarlar'ın, çağlar değişirken ortaya çıktığı anlatılır. Mesela Krishna, son demir çağı Kaliyuga devrine geçiş sırasında bedenlenmiştir. Gene kutsal kitaplara göre iki tür Avatar vardır. Bunlardan ilki, bir anneden doğan Avatarlardır. Diğerleri, anneden doğmayıp "hiç yoktan bedenlenen" Avatarlardır (Anupadaka). Tanrı'nın yaratıcı enerjisinin -belli zamanlarda ve konularda- üzerinde yoğunlaştığı Avatarlar, kutsal yazıtlarına göre, dönüştürücü bir güce/etkiye sahiptirler. Hint metinlerinde, Tanrı'nın Vishnu diye adlandırılan emanasyonunun, Avatar olarak on kez bedenlendiği belirtilir.
İçinde bulunduğumuz Kaliyuga dönemi süresince bedenlenen Avatarlar konusunda eski metinlerde kesin kayıtlar bulunmaz. Ama sonradan bazı yakıştırmalar yapılmıştır. (Mesela Buddha'nın o Avatarlar'dan biri olduğu söylenir.)
Avatar, bizzat Hint mistisizminde bile farklı kesimler tarafından farklı tarif edilir. Mesela bir kesim, Avatarlar'ın doğrudan Tanrı'nın bedenlenmesi olduğuna inanırken, bazıları da Tanrısal prensibin belli bir zamanda ve mekanda dünyadaki ifadesi/şekillenmesi sayarlar.
Filmde Avatar, insanların içinden çıkıp tamamen değişerek, bir Na'vi'nin bedeninde Na'vi halkına/ırkına önderlik eden kişi olarak ifade edilmiş. Avatar, kendi de insan olduğundan, insanları çok iyi tanıyor ve onların kolonyalist (modern!) barbar türüne karşı Na'vi'lerle birlikte savaşarak, insanlara karşı bir zafer kazanıyor. Tabii kutsal metinlerde anlatılan Avatar, kuru bir zaferden çok daha fazlasıyla ilgilidir. -Ama filmde böyle şeyler yok maalesef.
Konusu nisbeten zayıf olmakla birlikte, filmin tam bir görsel şölen olduğuna şüphe yok.
Beni filme asıl çeken, "Avatar" adıydı ve filmdeki Na'vi halkının mavi teni elbette...
Buradan, filmin "Avatar" sözcüğüyle ilgili olabileceğini, düşünerek gittim sinemaya. İlgiliydi... ama beklediğim anlamda spiritüel bir boyuta sahip değildi, ya da bu yanı oldukça zayıftı. (Ve çok Amerikan'dı!)
Sinemaya yeni bir boyut getiren bu film seyredilmeyip yaşanıyor ve bu haliyle adını kısmen de olsa hakediyor.
Film, çeşitli popüler bilim kurgu ve fantazi romanından etkilenmiş görünüyor. Adı "Avatar" olmakla birlikte, eski Yunan miyolojisinden çok sayıda ad ve sembol kullanılmış.
Hint kutsal metinlerinde "Avatar", biraz daha başka birşey, ve buna kısaca değinmek istiyoruz.
Hint kutsal metinlerine göre "Avatar", sır sahibi kişidir ve Sanskritçe, "Gökten inip aranıza karışmış kişi" anlamına geliyor ("Ava" Yukarıdan inen, "tr" sınırı aşan, bir halden diğer hale geçen anlamında). Hint yazıtlarına göre Avatar, günlük (sıradan "normal" insanın) bilinci açısından bakıldığında, sır sahibi (gizemli/garip) biridir. Eski metinlere göre, tanrısal bir emanasyon, yani tanrısal prensibin -zamana mekana göre- ifade bulduğu kişidir. Avatarlar hakkında en ayrıntılı tarifler ve bilgiler, Ramayana destanında (Bhagavad Gita'da) ve Bhagavata Purana'da ("Tanrı'nın eski kitabı"nda) bulunur. Bhagavata Purana'da zaten Avatarlar'ın yaptıkları/hayatları anlatılır (kitabın bugünkü hali için bkz.: Srimad Bhagavatam).
Avatarlar içinde en çok tanınanları Vishnu ve Krishna'dır. Krishna'nın adı, Sanskritçe "Kara/Siyah" anlamına geldiğinden, mavi tenli olarak tasvir edilir. Avatar filminin Na'vilerinin mavi rengi de, biraz Krishna'dan alınmış gibidir.
Avatar, peygamber olabileceği gibi, haberci, uyarıcı veya refakatçi falan da olabilir. Belli önemli olaylara ve büyük dönüşümlere önderlik veya eşlik ederler. Bhagavad Gita'da Krishna'nın tabiriyle, dönüşüm zamanlarında "İyi insanların korunup kötülerin helak olacağı zaman, inancın tazelenip yeniden yeşermesi için" Avatarlar bedenlenirler. Kutsal yazıtlarda büyük Avatarlar'ın, çağlar değişirken ortaya çıktığı anlatılır. Mesela Krishna, son demir çağı Kaliyuga devrine geçiş sırasında bedenlenmiştir. Gene kutsal kitaplara göre iki tür Avatar vardır. Bunlardan ilki, bir anneden doğan Avatarlardır. Diğerleri, anneden doğmayıp "hiç yoktan bedenlenen" Avatarlardır (Anupadaka). Tanrı'nın yaratıcı enerjisinin -belli zamanlarda ve konularda- üzerinde yoğunlaştığı Avatarlar, kutsal yazıtlarına göre, dönüştürücü bir güce/etkiye sahiptirler. Hint metinlerinde, Tanrı'nın Vishnu diye adlandırılan emanasyonunun, Avatar olarak on kez bedenlendiği belirtilir.
İçinde bulunduğumuz Kaliyuga dönemi süresince bedenlenen Avatarlar konusunda eski metinlerde kesin kayıtlar bulunmaz. Ama sonradan bazı yakıştırmalar yapılmıştır. (Mesela Buddha'nın o Avatarlar'dan biri olduğu söylenir.)
Avatar, bizzat Hint mistisizminde bile farklı kesimler tarafından farklı tarif edilir. Mesela bir kesim, Avatarlar'ın doğrudan Tanrı'nın bedenlenmesi olduğuna inanırken, bazıları da Tanrısal prensibin belli bir zamanda ve mekanda dünyadaki ifadesi/şekillenmesi sayarlar.
Filmde Avatar, insanların içinden çıkıp tamamen değişerek, bir Na'vi'nin bedeninde Na'vi halkına/ırkına önderlik eden kişi olarak ifade edilmiş. Avatar, kendi de insan olduğundan, insanları çok iyi tanıyor ve onların kolonyalist (modern!) barbar türüne karşı Na'vi'lerle birlikte savaşarak, insanlara karşı bir zafer kazanıyor. Tabii kutsal metinlerde anlatılan Avatar, kuru bir zaferden çok daha fazlasıyla ilgilidir. -Ama filmde böyle şeyler yok maalesef.
Stéphane Hessel / "Kızın, öfkelenin!"
bir 21'inci yüzyıl manifestosu...
Berlin'de doğdu. Daha bir çocukken ailesiyle Fransa'ya göç etti. 1939 yılında Fransız vatandaşlığına geçti ve Alman işgaline karşı savaşan Résistance (Direniş) hareketine katıldı. Hareketin önemli elemanlarından biriydi. II. Dünya Svaşı'ndan sonra, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin hazırlanmasına katkıda bulundu. Fransa'nın yaşayan en önemli devrimci eylem adamlarından biri olan Stéphane Hessel, şimdi 93 yaşında. Finanskapitalin hakimiyetindeki dünyada, insanların yaşamak zorunda oldukları insani değerlerden uzaklaşan hayatlarına kızıp öfkelenmeye ve isyan etmeye çağıran uzun makalesi Fransa'yı altüst etti.
Yazdığı, manifestoya benzer broşürü "Indignez-vous!" Fransa'da halen en çok satan kitaplar listesinde en yukarıda. Kitap, sadece 22 sayfa ve daha şimdiden çok sayıda dile çevrildi!
Kitaptan bazı bölümler:
Kızın, öfkelenin!
93 Yıl. Sanki en son demlerim. Sonuma daha ne kadar var? Benden sonra gelenlerin benim siyasi çabalarımla edindiğim tecrübemden yararlanabilmeleri için son fırsat: Dikatatörlük ve işgale karşı -Résistance (Direniş Hareketi)- ve onun siyasi mirası. Bundan 66 yıl önce Jean Moulin, işgal altındaki Fransa'nın bütün büyük siyasi hareketlerini -Direnişçileri, Partileri, Sendikaları- Milli Direniş Hareketi altında birleştirmişti. Onun kişiliğinde herkes, ortak idealler için mücadelede kendilerini tek bir önder figürde yeniden keşfettiler: General de Gaulle'de. İlk kez Mart 1941'de Londra'da karşılaştığım de Gaulle'den daha sonra öğrendiğime göre, kurulan bu konseyin 15 Mart 1944'de hazırladığı programın temel ilkeleri ve değerleri, özgür Fransa Demokrasisinin temel teşkil etmeliydi.
Tam da bu değerlere, hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var. Hepimiz, toplumumuzu, onunla gurur duyacağımız haliyle korumakla görevliyiz. Ama şu toplumla gururlanamayız: (Fransa'da) kaçak yaşamaya zorlananların olduğu, ülkeden kovulanların bulunduğu, göçmenlere güvenilmediği bir toplumla gururlanamayız; yaşlıların sosyalgüvenliğinin, sosyal güvencelerin kırılganlaştığı, zenginlerin medyaya hükmettiği bir toplumla gururlanamayız. Milli Direniş Konseyi'nin mirasına karşı sorumluluk duysaydık, bunların birinin bile olmasına izin vermememiz gerekirdi.
1945'de o korkunç dram sona erdiğinde, Direniş Konseyi'ndeki birleşik güçler, benzersiz bir yenilenme gerçekleştirdiler. O zaman, Résistance'ın programında yer aldığı üzere, sosyal güvenlik sistemi kuruldu. "Kendi çabasıyla/çalışarak geçinemeyen bütün vatandaşlara, temel geçim şartlarının sağlanması", "Yaşlanan çalışanlara onurlu emeklilik koşullarının sağlanması." Enerjinin, elektriğin ve gazın, kömür üretiminin ve büyük bankaların devletleştirilmesi kararlaştırılmıştı. Buradan yola çıkan Program, "Milletin ortak/kamu malı olan tekelleştirilmiş üretim araçlarının, enerji kaynaklarının, yeraltı kaynaklarının, sigorta kuruluşlarının, millete geri verilmesini"; "Ekonomi ve finans alanındaki özel (kapital) güç merkezlerinin ekonomiyi şekillendirmelerini ortadan kaldıran, ekonomik ve sosyal alanda gerçek bir demokrasinin kurulmasını" talep etti. Kamunun/toplumun yararı, tek tek bireylerin çıkarlarının üzerinde tutulmalıydı. Çalışarak kurulan refah içinde değerlerin adil paylaşımı, paranın gücünün üzerinde tutulmalıydı. (...)
Gerçek bir demokrasinin bağımsız basına ihtiyacı vardır. Résistance bunu biliyor ve destekliyordu, "Basının özgürlüğü, haysiyeti, paranın gücünden/devletten ve dış ülkelerin etkisinden bağımsızlığı"ndan yanaydı. Bu kural, daha 1944'de basın kararnamelerinde yer aldı. Bugün tam da bu sorgulanıyor.
Résistance, "Bütün Fransız çocuklarının en iyi eğitimi alabilmeleri için gerekli tüm şartlara sahip olmaları"nı talep ediyordu -hiç biri ayrımcılığa tabi tutulmadan.2008'de önerilen reformları bunlarla bağdaştırmak mümkün değil. Bu reformları uygulamayı reddeden genç öğretmenlerin -ki reddetmelerini ben de destekliyorum- ceza olarak maaşları kesildi. Uygulamayı reddettiler, çünkü reformları, cumhuriyetçi okul idealiyle bağdaştırmak mümkün değildi ve reformlar, bir para toplumunun kurulmasına hizmet ediyorlardı ve yaratıcılığa, eleştirel düşünceye yeterince alan açmıyorlardı.
Günümüzde, Résistance'ın sosyal kazanımlarının bütün temeli tehlike altında.
Direniş, öfkeden doğar
Bize, devletin bu (sosyal devlet) kazanımlarının giderlerini artık karşılayamadığını söylemeye cürret ediyorlar. Ama, (işgalden) kurtuluş dönemine kıyasla çok daha büyük bir refaha rağmen bu kunularda para nasıl yetmez? Ama Résistance'ın o kadar mücadele ettiği para gücü, lobicileriyle devletin en üst kesimlerinde, asla bugünkü kadar kibirli/küstah, bugünkü kadar egoist olmamıştı. Yeniden özelleştirilen para kurumlarının kilit noktalarında, kamu yararını/çıkarını düşünmeyen Bankerler ve kar maksimizasyonu peşinde koşanlar var. En zenginlerle en fakirler arasındaki fark hiçbir zaman bugünkü kadar büyük olmadı. Altın buzağı için dans -para, rekabet- bu denli (zincirlerinden) boşanmamıştı.
Résistance'ın temel motifi (itici gücü), kızmak/öfkelenmekti. Özgür Fransa'nın savaşçı grupları ve Direniş Hareketi'nin gazileri bizler, gençleri Résisrance'ın düşünsel/manevi ve ahlaki mirasına yeniden hayat vermeye ve (yeni kuşaklara) aktarmaya çağırıyoruz.
İşlere karışın, kızın öfkelenin! Siyasetin ve ekonominin sorumluları, entelektüeller, bütün toplum, Fransa'daki barışı ve demokrasiyi tehdit edebilecek duruma gelen finans piyasalarının uluslararası diktatörlüğüne karşısında alttan almamalılar ve sindirilmelerine izin vermemeliler.
Hepinize, her birinize, kızıp öfkelenecek bir neden diliyorum. Bu çok değerli. İnsan bir şeye kızarsa, -Nazi çılgınlığının beni öfkelendirdiği gibi- insan aktif olur, güçlenir ve angaje olur. Tarihin akışıyla birleşir ve tarih, çokların angaje olması sayesinde akar -daha fazla adalet daha fazla özgürlük için ve tilkilerin tavuk kümeslerinde özgür olması için değil. 1948'de, "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi"nde de ortaya konan haklar evrenseldir. O hakların birilerine tanınmaması halinde, bunun farkında olursanız: Onların yanında olun, o hakların koruması altında olabilmeleri için onlara yerdım edin.
Tarihten iki kavrayış biçimi
Faşizm nasıl o kadar güçlenebildi? Nasıl oldu da o ölçüde yerleşebildi ve onunla birlikte (Nazi) işbirlikçisi Vichy Hükümeti? Bence bunun açıklamalarından biri, mülkiyet sahiplerinin Bolşevik Devrimi karşısındaki muazzam korkusuydu. korkularının onları gitmesine izin verdiler. Ama bügün, -o zamanki gibi- aktif bir azınlık baş kaldırırsa, maya etkisini gösterir. Bugünün gençleri, kuşkusuz benim gibi doğum yılı 1917 olanlardan farklı bir gerçekte yaşıyorlar. Sık sık yüksek okulların hocalarından, öğrencileriyle konuşabilmek için yardım istiyorum ve öğrencilere şunu söylüyorum: Angaje olmanız için gerekli olan sebepler/fırsatlar açıkça görülemiyor. Bizim için direniş sebebi, Alman işgaliydi ve yenilgiyi kabul etmemekti. Oldukça açık bir şeydi. Aynı şekilde, Fransa'nın kolonilerinden çekilmek zorunda olması da açık bir şeydi.
(...)
1939'da Pars'te ENS'e yazıldığımda, Hegel felsefesinin ateşli bir savunucusuydum ve Fransa'nın önemli fenomenologu Maurice Merleau-Ponty'nin seminerlerindeydim. Seminerleri, büyük tekil ile çoğul arasındaki algısal ilişkinin insan bedenindeki kesin/açık yansıması/etkisi idi. Ama, istenen herşeyin mümkün olabileceğine olan doğal iyimserliğim, beni Hegel'e yaklaştırdı. Hegel'in felsefesi, uzun insanlık tarihine bir (tek) anlam biçer: İnsanın özgürlüğü kademeli bir şekilde ilerler. Tarih, sarsıntılar silsilesidir -yani meydan okumalar silsilesidir. Toplumların tarihi, sonunda insanın tam özgürlüğüne kavuşuncaya ve böylece demokratik devletin ideal şekline ulaşıncaya kadar ileriye doğru devam eder.
Bir diğer tarih kavrayış biçimi, özgürlüğü rekabeti, "hep daha fazla"sına özenmeyi, -yıkıcı gücün saldırısıyla ilerlemeyi, asıl itici kuvvet olarak görüyor. Benim arkadaşlarımdan birinin babası böyle düşünüyordu, beraber, Marcel Proust'un 'A la recherche du temps perdu' (Kaybolan zamanın izinde) kitabından çevirdikleri üzere: Alman filozof Walter Benjamin. O, isviçreli ressam Paul Klee'nin 'Angelus Novus' suluboya resmindeki mesajı, karamsar bir mesaj saymıştı. resimde, sanki rüzgarı kesmek istercesine kanatlarını açmış bir melek görülüyordu. benjamin bunu, 'ilerleme' ile özdeşleştirdi. Benjamin, Nazi cellatlarının eline düşmemek için 1940 Eylülünde hayatına son verdi. Benjamin gözünde tarihin anlamı, yıkıntılar üzerine yıkıntılar yığan tam anlamıyla bir felaketti.
En kötüsü de, aldırış etmemek/kayıtsızlık
İnsanı kızdıracak nedenler, bugün o kadar açıktan görülecek gibi değiller -dünya çok karmaşık bir yer haline geldi. Kim emrediyor, kim karar veriyor? Karşı karşıya kaldığımız etkiler arasında ayrım yapmak artık o kadar kolay değil. Yapıp ettiklerini hemen anlayabileceğimiz küçük bir üst tabakayla karşı karşıya değiliz. Dünya büyük. Karşılıklı bağımlılıkları ve hayatın düz/aykırı bağlarını, hiç olmadığı kadar hissediyoruz. Bu dünyanın dayanılmaz hale geldiğini anlamak için dikkatli bakmak ve aramak gerekiyor. Gençlere, 'ararsanız bulurdunuz' diyorum. "Ben yokum" demek, insanın kendisine ve dünyaya yapabileceği en kötü şey. "Ben yokum" tipi insanlar, insan olmanın en temel özelliklerinden birini yitirmişler: Kızıp öfkelenme özelliğini ve böylece angaje olma özelliğini.
İki büyük yeni insanlık görevi, herkes tarafından anlaşılabilir:
1. Zengin ile fakir arasında iyice açılmış olan ve açılmaya devam eden fark. Bu, 20'inci ve 21'inci yüzyıla has bir özellik. Dünyanın en fakirleri, günde iki dolar bile kazanamıyorlar. Bu farkın daha da derinleşmesine izin vermemeliyiz. Tek başına bu bile, angaje olmak için yeter.
2. İnsan Hakları ve Gezegenimizin durumu. Fransa'nın kurtuluşundan sonra, 10 Aralık 1948'de Paris'te Chaillot Sarayı'nda imzalanan "İnsanhakları Beyannamesi"nin hazırlanmasına katılmak şansına sahip oldum. bunu, Birleşmiş Milletler (BM) Generalsekreteri Henri Laugier'in İnsanhakları Komisyonu Başkanı olmama borçluyum. Metnin hazırlanmasında, 1941'de Londra'da sürgünde kurulan Hükümet üyelerinden René Cassin de katkıda bulundu. Cassin 1968'de Nobel Barış Ödülü kazandı. Ve Pierre Mendes France. (...)
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra asıl konu, insanlığı kalıcı bir şekilde totalitarizmin hayaletinden kurtarmaktı. Bunun için, BM'e üye devletlerin bu evrensel haklara saygılı olacaklarını taahhüt etmelerini sağlamak gerekiyordu -tamamen bağımsız oldukları bahanesiyle, devletlerin kendi sınırları dahilinde insanlığa karşı suç işlemelerine karşı bir yol.- Bakınız: Hitler. Kendi evinin efendisi olarak soykırım kararı vermişti. Nasyonalsosyalizme, faşizme, totaliterizme karşı dünya çapında nefret/iğrenme olmasaydı ve Fransa'nın katkıda bulunduğu Résistance idealleri olmasaydı, bu evrensel beyanname, asla bu şekilde ortaya çıkmazdı. Ben, acele etmemiz gerektiğini ve bizi kandırmalarına izin vermememiz gerektiğini hissettim. Böylece, savaşı kazanmış güçlerin, sadece riyakarlık/ikiyüzlülük ile kabul eder göründükleri ama uygulamayı düşünmedikleri bu değerleri onlara kabul ettirmeyi deneyebildik.
"Evrensel İnsanhakları Beyannamesi"nin 15'inci maddesini alıntılamak istiyorum: "Herkes bir devlet uyduğu olma hakkına sahiptir." Ve paragraf 22: "Toplumın bir bireyi olarak herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir ve devletlerin kendi içinde/arasında alacakları önlemlerle, organisazyonun (BM) uluslararası ortak çabasıyla, organizasyonlar ve devletletlerin kendi kaynaklarını kullanarak herkes, sosyal, ekonomik ve kültürel haklara kavuşmayı talep etme hakkına sahiptir -haysiyeti ve kişiliğinin özgürce gelişebilmesi için kaçınılmaz olduğu üzere." (...) Deklerasyonu ilgilendiren bir karaktere sahip olsa da, 1948'den beri etkisiz kalmadı. Kolonileştirilmiş halklar, bağımsızlık savaşlarını bu maddeye dayandırdılar ve bu madde, özgürlük savaşçılarına cesaret verdi.
Sevindirici bir şekilde birçok sivil toplum örgütü (...) ATTAC (Association for the Taxation of Financial Transactions for the Aid of Citizens), FIDH (Fédération Internationale des Droits de l'homme), Amnesty International... -hepsi de aktif ve enerjik/çalışkan- son onyıllarda katlanarak arttı. Şu kesin: Bugün bir hedefe ulaşabilmek için sosyal ağlara dahil olmak ve tüm modern iletişim araçlarını kullanmak gerekiyor.
Gençlere diyorum ki: Etrafınıza bakının, kızıp öfkelenmeye değecek konular bulacaksınız.
Filistin sorunundaki öfkem
Şu sırada en çok Filistin'deki durumlara, Gazze'de, Batı Şeria'daki durumlara kızıyorum. Öfkem, yurt dışındaki bazı cesur İsraillilerin çağrısına dayanıyor: “Siz, bizden doğmuş olanlar, bakın, yönetici erkeklerimizin ve yönetici kadınlarımızın bu ülkeyi getirdiği yere bakın, Musevi inancının temel insani değerlerine uyan bir yer değil.” 2002′de oraya gittim, sonra beş kere daha gittim, en son 2009′da. Richard Goldstone’nun Eylül 2009′da yazdığı raporu herkes okumalı. Raporda, bu Güney Afrikalı hakim, bizzat Yahudi ve inançlı Siyonist, İsrail ordusunu mahkum ediyor ve üç hafta süren “Dökülen Kurşun” operasyonunda, “Savaş suçu, hatta bazı şartlar altında, insanlığa karşı suçlarla kıyaslanabilecek ölçüde” eylemler yapmakla suçluyor.
Ben 2009′da Gazze Şeridi’ni yeniden ziyaret ettim. Diplomatik pasaportlarımız, bana ve karıma, oraya giden yolları açtı. Raporda yazılanların doğru olup olmadığını kendi gözlerimizle görmek istedik. Gazze Şeridi’nde olan şey, orasının birbuçuk milyon Filistinli için açık hava hapishanesi olmasıdır. Gün be gün hayatta kalma savaşı ustalarının kandilerini kanıtladığı bir hapishane. Kızılay Hastanesinin “Dökülen Kurşun” operasyonuyla yokedilmesi gibi maddi yıkımlardan çok, bu insanların yaşam cesareti etkiledi bizi, vatansenerlikleri/dayanışmaları, denize girerken sahildeki sevinçleri, sayısız çocuklarının neşeli olması için tükenmeyen çabaları! Çimentoları olmadığı için, tanklar tarafından yıkılan binlerce evi onarmak için nasıl tuğla yaptıkları. Bize anlatıldığına göre, bin dörtyüz ölü, -Filistin kamplarındaki kadınlar, çocuklar, yaşlılar- bunlara maloldu İsrail’in “Dökülen Kurşun” operasyonu, karşılığında 50 yaralı İsrail askeri. Güney Afrikalı hakimin vardığı sonuçlara katılıyorum. Yahidilerin savaş suçu işlemesi, dayanılır gibi değil. Tarih malesef, kendi tarihinden ders alan fazla halk örneği tanımıyor.
Biliyorum, son seçimleri kazanmış olan Hamas, Gazze Şeridindeki izolasyona ve ablukaya karşı, İsrail şehirlerine roketler fırlattı. Gayet tabii terörizm kabul edilemez. Ama sonsuz derecede askeri üstünlüğe dayanarak işgal altında tutulan bir halkın şiddete başvurmadan reaksiyon göstermesini beklemek gerçekçi mi?
Sderot'a roketler fırlatmak, hamas'a yarıyor mu? Kuşkusuz Hayır. Hamas'ın davası konusunda mahzurlu, ama Gazze Şeridindeki insanların umutsuzluğu içinde anlaşılabilir bir şey malesef. Umutsuzluk içindeyken şiddet, dayanılmaz hale gelmiş durumu sona erdirmek için acınacak bir kısadevre. Böyle bakarsak, terörizm, umutsuzluğun ifade biçiçimlerinden biri. Ama umutsuzluk -bu negatif sözcük- umudu içinde taşıyor. Umutsuzluk, umudun reddi. Ne kadar anlaşılır, neredeyse (insan) doğasına uygun da olsa, gene de kabul edilemez. Çünkü oradan, belki yeniden umut yeşertecek birşey çıkmaz.
Şiddetsiz yolun yolcusu olmayı öğrenmek zorundayız
Gelecek, şiddet kullanmayanların ve kültürler barışının olacak -bundan eminim. Bu, insanlığın bir sonraki aşaması olacak, olmak zorunda. Bomba atanların özrü dilenemez, ama onlar anlaşılabilir -bu konuda Sartre ile aynı fikirdeyim. Sartre 1947'de şöyle yazmıştı: "Şiddet, hangi şekilde olursa olsun, bir başarısızlığın/iflasın ilanıdır, bunu kabul ediyorum. Ama kaçınılmaz bir iflas, çünkü bir şiddet dünyasında yaşıyoruz; ve eğer şiddete karşı şiddete başvurmak onu sonsuzlaştırıyorsa, sonlandırmak da tek çare oluyor."
Ona şunu ekliyorum: Şiddete karşı daha iyi bir çare, şiddete başvurmamak. Sartre'nın örneğine dayanarak, Cezayir savaşını olsun ya da 1972'de Münih Olimpiyatları sırasında İsrailli atletlere saldırıyı olsun, onun tanımladığı prensibe dayanarak savunmak mümkün değil. Bu şekilde ileriye doğru mesafe alınamıyor. Bizzat Sartre, hayatının sonunda, şiddetin ne anlam ifade ettiğini ve haklılığını sorguladı. "Şiddet etki yapmıyor" (saptaması), şiddet uygulayıcılarını mahkum edip etmemakten daha önemli bir saptama/anlayış. Terörizm işlemiyor. Etkisi, önce şiddet kullanmayan umudu şart kuşuyor. (...)
Şiddetin, umudun adını bile duymak istemediğini anlamalıyız. Umudu şiddete tercih etmeliyiz -şidet uygulamama umudunu. Gitmek zorunda olduğumuz yol bu.
(devam edecek)
Son bölüm:
"Şiddetsiz yolun yolcusu olmayı öğrenmek zorundayız"
93 Yıl. Sanki en son demlerim. Sonuma daha ne kadar var? Benden sonra gelenlerin benim siyasi çabalarımla edindiğim tecrübemden yararlanabilmeleri için son fırsat: Dikatatörlük ve işgale karşı -Résistance (Direniş Hareketi)- ve onun siyasi mirası. Bundan 66 yıl önce Jean Moulin, işgal altındaki Fransa'nın bütün büyük siyasi hareketlerini -Direnişçileri, Partileri, Sendikaları- Milli Direniş Hareketi altında birleştirmişti. Onun kişiliğinde herkes, ortak idealler için mücadelede kendilerini tek bir önder figürde yeniden keşfettiler: General de Gaulle'de. İlk kez Mart 1941'de Londra'da karşılaştığım de Gaulle'den daha sonra öğrendiğime göre, kurulan bu konseyin 15 Mart 1944'de hazırladığı programın temel ilkeleri ve değerleri, özgür Fransa Demokrasisinin temel teşkil etmeliydi.
Tam da bu değerlere, hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var. Hepimiz, toplumumuzu, onunla gurur duyacağımız haliyle korumakla görevliyiz. Ama şu toplumla gururlanamayız: (Fransa'da) kaçak yaşamaya zorlananların olduğu, ülkeden kovulanların bulunduğu, göçmenlere güvenilmediği bir toplumla gururlanamayız; yaşlıların sosyalgüvenliğinin, sosyal güvencelerin kırılganlaştığı, zenginlerin medyaya hükmettiği bir toplumla gururlanamayız. Milli Direniş Konseyi'nin mirasına karşı sorumluluk duysaydık, bunların birinin bile olmasına izin vermememiz gerekirdi.
1945'de o korkunç dram sona erdiğinde, Direniş Konseyi'ndeki birleşik güçler, benzersiz bir yenilenme gerçekleştirdiler. O zaman, Résistance'ın programında yer aldığı üzere, sosyal güvenlik sistemi kuruldu. "Kendi çabasıyla/çalışarak geçinemeyen bütün vatandaşlara, temel geçim şartlarının sağlanması", "Yaşlanan çalışanlara onurlu emeklilik koşullarının sağlanması." Enerjinin, elektriğin ve gazın, kömür üretiminin ve büyük bankaların devletleştirilmesi kararlaştırılmıştı. Buradan yola çıkan Program, "Milletin ortak/kamu malı olan tekelleştirilmiş üretim araçlarının, enerji kaynaklarının, yeraltı kaynaklarının, sigorta kuruluşlarının, millete geri verilmesini"; "Ekonomi ve finans alanındaki özel (kapital) güç merkezlerinin ekonomiyi şekillendirmelerini ortadan kaldıran, ekonomik ve sosyal alanda gerçek bir demokrasinin kurulmasını" talep etti. Kamunun/toplumun yararı, tek tek bireylerin çıkarlarının üzerinde tutulmalıydı. Çalışarak kurulan refah içinde değerlerin adil paylaşımı, paranın gücünün üzerinde tutulmalıydı. (...)
Gerçek bir demokrasinin bağımsız basına ihtiyacı vardır. Résistance bunu biliyor ve destekliyordu, "Basının özgürlüğü, haysiyeti, paranın gücünden/devletten ve dış ülkelerin etkisinden bağımsızlığı"ndan yanaydı. Bu kural, daha 1944'de basın kararnamelerinde yer aldı. Bugün tam da bu sorgulanıyor.
Résistance, "Bütün Fransız çocuklarının en iyi eğitimi alabilmeleri için gerekli tüm şartlara sahip olmaları"nı talep ediyordu -hiç biri ayrımcılığa tabi tutulmadan.2008'de önerilen reformları bunlarla bağdaştırmak mümkün değil. Bu reformları uygulamayı reddeden genç öğretmenlerin -ki reddetmelerini ben de destekliyorum- ceza olarak maaşları kesildi. Uygulamayı reddettiler, çünkü reformları, cumhuriyetçi okul idealiyle bağdaştırmak mümkün değildi ve reformlar, bir para toplumunun kurulmasına hizmet ediyorlardı ve yaratıcılığa, eleştirel düşünceye yeterince alan açmıyorlardı.
Günümüzde, Résistance'ın sosyal kazanımlarının bütün temeli tehlike altında.
Direniş, öfkeden doğar
Bize, devletin bu (sosyal devlet) kazanımlarının giderlerini artık karşılayamadığını söylemeye cürret ediyorlar. Ama, (işgalden) kurtuluş dönemine kıyasla çok daha büyük bir refaha rağmen bu kunularda para nasıl yetmez? Ama Résistance'ın o kadar mücadele ettiği para gücü, lobicileriyle devletin en üst kesimlerinde, asla bugünkü kadar kibirli/küstah, bugünkü kadar egoist olmamıştı. Yeniden özelleştirilen para kurumlarının kilit noktalarında, kamu yararını/çıkarını düşünmeyen Bankerler ve kar maksimizasyonu peşinde koşanlar var. En zenginlerle en fakirler arasındaki fark hiçbir zaman bugünkü kadar büyük olmadı. Altın buzağı için dans -para, rekabet- bu denli (zincirlerinden) boşanmamıştı.
Résistance'ın temel motifi (itici gücü), kızmak/öfkelenmekti. Özgür Fransa'nın savaşçı grupları ve Direniş Hareketi'nin gazileri bizler, gençleri Résisrance'ın düşünsel/manevi ve ahlaki mirasına yeniden hayat vermeye ve (yeni kuşaklara) aktarmaya çağırıyoruz.
İşlere karışın, kızın öfkelenin! Siyasetin ve ekonominin sorumluları, entelektüeller, bütün toplum, Fransa'daki barışı ve demokrasiyi tehdit edebilecek duruma gelen finans piyasalarının uluslararası diktatörlüğüne karşısında alttan almamalılar ve sindirilmelerine izin vermemeliler.
Hepinize, her birinize, kızıp öfkelenecek bir neden diliyorum. Bu çok değerli. İnsan bir şeye kızarsa, -Nazi çılgınlığının beni öfkelendirdiği gibi- insan aktif olur, güçlenir ve angaje olur. Tarihin akışıyla birleşir ve tarih, çokların angaje olması sayesinde akar -daha fazla adalet daha fazla özgürlük için ve tilkilerin tavuk kümeslerinde özgür olması için değil. 1948'de, "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi"nde de ortaya konan haklar evrenseldir. O hakların birilerine tanınmaması halinde, bunun farkında olursanız: Onların yanında olun, o hakların koruması altında olabilmeleri için onlara yerdım edin.
Tarihten iki kavrayış biçimi
Faşizm nasıl o kadar güçlenebildi? Nasıl oldu da o ölçüde yerleşebildi ve onunla birlikte (Nazi) işbirlikçisi Vichy Hükümeti? Bence bunun açıklamalarından biri, mülkiyet sahiplerinin Bolşevik Devrimi karşısındaki muazzam korkusuydu. korkularının onları gitmesine izin verdiler. Ama bügün, -o zamanki gibi- aktif bir azınlık baş kaldırırsa, maya etkisini gösterir. Bugünün gençleri, kuşkusuz benim gibi doğum yılı 1917 olanlardan farklı bir gerçekte yaşıyorlar. Sık sık yüksek okulların hocalarından, öğrencileriyle konuşabilmek için yardım istiyorum ve öğrencilere şunu söylüyorum: Angaje olmanız için gerekli olan sebepler/fırsatlar açıkça görülemiyor. Bizim için direniş sebebi, Alman işgaliydi ve yenilgiyi kabul etmemekti. Oldukça açık bir şeydi. Aynı şekilde, Fransa'nın kolonilerinden çekilmek zorunda olması da açık bir şeydi.
(...)
1939'da Pars'te ENS'e yazıldığımda, Hegel felsefesinin ateşli bir savunucusuydum ve Fransa'nın önemli fenomenologu Maurice Merleau-Ponty'nin seminerlerindeydim. Seminerleri, büyük tekil ile çoğul arasındaki algısal ilişkinin insan bedenindeki kesin/açık yansıması/etkisi idi. Ama, istenen herşeyin mümkün olabileceğine olan doğal iyimserliğim, beni Hegel'e yaklaştırdı. Hegel'in felsefesi, uzun insanlık tarihine bir (tek) anlam biçer: İnsanın özgürlüğü kademeli bir şekilde ilerler. Tarih, sarsıntılar silsilesidir -yani meydan okumalar silsilesidir. Toplumların tarihi, sonunda insanın tam özgürlüğüne kavuşuncaya ve böylece demokratik devletin ideal şekline ulaşıncaya kadar ileriye doğru devam eder.
Bir diğer tarih kavrayış biçimi, özgürlüğü rekabeti, "hep daha fazla"sına özenmeyi, -yıkıcı gücün saldırısıyla ilerlemeyi, asıl itici kuvvet olarak görüyor. Benim arkadaşlarımdan birinin babası böyle düşünüyordu, beraber, Marcel Proust'un 'A la recherche du temps perdu' (Kaybolan zamanın izinde) kitabından çevirdikleri üzere: Alman filozof Walter Benjamin. O, isviçreli ressam Paul Klee'nin 'Angelus Novus' suluboya resmindeki mesajı, karamsar bir mesaj saymıştı. resimde, sanki rüzgarı kesmek istercesine kanatlarını açmış bir melek görülüyordu. benjamin bunu, 'ilerleme' ile özdeşleştirdi. Benjamin, Nazi cellatlarının eline düşmemek için 1940 Eylülünde hayatına son verdi. Benjamin gözünde tarihin anlamı, yıkıntılar üzerine yıkıntılar yığan tam anlamıyla bir felaketti.
En kötüsü de, aldırış etmemek/kayıtsızlık
İnsanı kızdıracak nedenler, bugün o kadar açıktan görülecek gibi değiller -dünya çok karmaşık bir yer haline geldi. Kim emrediyor, kim karar veriyor? Karşı karşıya kaldığımız etkiler arasında ayrım yapmak artık o kadar kolay değil. Yapıp ettiklerini hemen anlayabileceğimiz küçük bir üst tabakayla karşı karşıya değiliz. Dünya büyük. Karşılıklı bağımlılıkları ve hayatın düz/aykırı bağlarını, hiç olmadığı kadar hissediyoruz. Bu dünyanın dayanılmaz hale geldiğini anlamak için dikkatli bakmak ve aramak gerekiyor. Gençlere, 'ararsanız bulurdunuz' diyorum. "Ben yokum" demek, insanın kendisine ve dünyaya yapabileceği en kötü şey. "Ben yokum" tipi insanlar, insan olmanın en temel özelliklerinden birini yitirmişler: Kızıp öfkelenme özelliğini ve böylece angaje olma özelliğini.
İki büyük yeni insanlık görevi, herkes tarafından anlaşılabilir:
1. Zengin ile fakir arasında iyice açılmış olan ve açılmaya devam eden fark. Bu, 20'inci ve 21'inci yüzyıla has bir özellik. Dünyanın en fakirleri, günde iki dolar bile kazanamıyorlar. Bu farkın daha da derinleşmesine izin vermemeliyiz. Tek başına bu bile, angaje olmak için yeter.
2. İnsan Hakları ve Gezegenimizin durumu. Fransa'nın kurtuluşundan sonra, 10 Aralık 1948'de Paris'te Chaillot Sarayı'nda imzalanan "İnsanhakları Beyannamesi"nin hazırlanmasına katılmak şansına sahip oldum. bunu, Birleşmiş Milletler (BM) Generalsekreteri Henri Laugier'in İnsanhakları Komisyonu Başkanı olmama borçluyum. Metnin hazırlanmasında, 1941'de Londra'da sürgünde kurulan Hükümet üyelerinden René Cassin de katkıda bulundu. Cassin 1968'de Nobel Barış Ödülü kazandı. Ve Pierre Mendes France. (...)
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra asıl konu, insanlığı kalıcı bir şekilde totalitarizmin hayaletinden kurtarmaktı. Bunun için, BM'e üye devletlerin bu evrensel haklara saygılı olacaklarını taahhüt etmelerini sağlamak gerekiyordu -tamamen bağımsız oldukları bahanesiyle, devletlerin kendi sınırları dahilinde insanlığa karşı suç işlemelerine karşı bir yol.- Bakınız: Hitler. Kendi evinin efendisi olarak soykırım kararı vermişti. Nasyonalsosyalizme, faşizme, totaliterizme karşı dünya çapında nefret/iğrenme olmasaydı ve Fransa'nın katkıda bulunduğu Résistance idealleri olmasaydı, bu evrensel beyanname, asla bu şekilde ortaya çıkmazdı. Ben, acele etmemiz gerektiğini ve bizi kandırmalarına izin vermememiz gerektiğini hissettim. Böylece, savaşı kazanmış güçlerin, sadece riyakarlık/ikiyüzlülük ile kabul eder göründükleri ama uygulamayı düşünmedikleri bu değerleri onlara kabul ettirmeyi deneyebildik.
"Evrensel İnsanhakları Beyannamesi"nin 15'inci maddesini alıntılamak istiyorum: "Herkes bir devlet uyduğu olma hakkına sahiptir." Ve paragraf 22: "Toplumın bir bireyi olarak herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir ve devletlerin kendi içinde/arasında alacakları önlemlerle, organisazyonun (BM) uluslararası ortak çabasıyla, organizasyonlar ve devletletlerin kendi kaynaklarını kullanarak herkes, sosyal, ekonomik ve kültürel haklara kavuşmayı talep etme hakkına sahiptir -haysiyeti ve kişiliğinin özgürce gelişebilmesi için kaçınılmaz olduğu üzere." (...) Deklerasyonu ilgilendiren bir karaktere sahip olsa da, 1948'den beri etkisiz kalmadı. Kolonileştirilmiş halklar, bağımsızlık savaşlarını bu maddeye dayandırdılar ve bu madde, özgürlük savaşçılarına cesaret verdi.
Sevindirici bir şekilde birçok sivil toplum örgütü (...) ATTAC (Association for the Taxation of Financial Transactions for the Aid of Citizens), FIDH (Fédération Internationale des Droits de l'homme), Amnesty International... -hepsi de aktif ve enerjik/çalışkan- son onyıllarda katlanarak arttı. Şu kesin: Bugün bir hedefe ulaşabilmek için sosyal ağlara dahil olmak ve tüm modern iletişim araçlarını kullanmak gerekiyor.
Gençlere diyorum ki: Etrafınıza bakının, kızıp öfkelenmeye değecek konular bulacaksınız.
Filistin sorunundaki öfkem
Şu sırada en çok Filistin'deki durumlara, Gazze'de, Batı Şeria'daki durumlara kızıyorum. Öfkem, yurt dışındaki bazı cesur İsraillilerin çağrısına dayanıyor: “Siz, bizden doğmuş olanlar, bakın, yönetici erkeklerimizin ve yönetici kadınlarımızın bu ülkeyi getirdiği yere bakın, Musevi inancının temel insani değerlerine uyan bir yer değil.” 2002′de oraya gittim, sonra beş kere daha gittim, en son 2009′da. Richard Goldstone’nun Eylül 2009′da yazdığı raporu herkes okumalı. Raporda, bu Güney Afrikalı hakim, bizzat Yahudi ve inançlı Siyonist, İsrail ordusunu mahkum ediyor ve üç hafta süren “Dökülen Kurşun” operasyonunda, “Savaş suçu, hatta bazı şartlar altında, insanlığa karşı suçlarla kıyaslanabilecek ölçüde” eylemler yapmakla suçluyor.
Ben 2009′da Gazze Şeridi’ni yeniden ziyaret ettim. Diplomatik pasaportlarımız, bana ve karıma, oraya giden yolları açtı. Raporda yazılanların doğru olup olmadığını kendi gözlerimizle görmek istedik. Gazze Şeridi’nde olan şey, orasının birbuçuk milyon Filistinli için açık hava hapishanesi olmasıdır. Gün be gün hayatta kalma savaşı ustalarının kandilerini kanıtladığı bir hapishane. Kızılay Hastanesinin “Dökülen Kurşun” operasyonuyla yokedilmesi gibi maddi yıkımlardan çok, bu insanların yaşam cesareti etkiledi bizi, vatansenerlikleri/dayanışmaları, denize girerken sahildeki sevinçleri, sayısız çocuklarının neşeli olması için tükenmeyen çabaları! Çimentoları olmadığı için, tanklar tarafından yıkılan binlerce evi onarmak için nasıl tuğla yaptıkları. Bize anlatıldığına göre, bin dörtyüz ölü, -Filistin kamplarındaki kadınlar, çocuklar, yaşlılar- bunlara maloldu İsrail’in “Dökülen Kurşun” operasyonu, karşılığında 50 yaralı İsrail askeri. Güney Afrikalı hakimin vardığı sonuçlara katılıyorum. Yahidilerin savaş suçu işlemesi, dayanılır gibi değil. Tarih malesef, kendi tarihinden ders alan fazla halk örneği tanımıyor.
Biliyorum, son seçimleri kazanmış olan Hamas, Gazze Şeridindeki izolasyona ve ablukaya karşı, İsrail şehirlerine roketler fırlattı. Gayet tabii terörizm kabul edilemez. Ama sonsuz derecede askeri üstünlüğe dayanarak işgal altında tutulan bir halkın şiddete başvurmadan reaksiyon göstermesini beklemek gerçekçi mi?
Sderot'a roketler fırlatmak, hamas'a yarıyor mu? Kuşkusuz Hayır. Hamas'ın davası konusunda mahzurlu, ama Gazze Şeridindeki insanların umutsuzluğu içinde anlaşılabilir bir şey malesef. Umutsuzluk içindeyken şiddet, dayanılmaz hale gelmiş durumu sona erdirmek için acınacak bir kısadevre. Böyle bakarsak, terörizm, umutsuzluğun ifade biçiçimlerinden biri. Ama umutsuzluk -bu negatif sözcük- umudu içinde taşıyor. Umutsuzluk, umudun reddi. Ne kadar anlaşılır, neredeyse (insan) doğasına uygun da olsa, gene de kabul edilemez. Çünkü oradan, belki yeniden umut yeşertecek birşey çıkmaz.
Şiddetsiz yolun yolcusu olmayı öğrenmek zorundayız
Gelecek, şiddet kullanmayanların ve kültürler barışının olacak -bundan eminim. Bu, insanlığın bir sonraki aşaması olacak, olmak zorunda. Bomba atanların özrü dilenemez, ama onlar anlaşılabilir -bu konuda Sartre ile aynı fikirdeyim. Sartre 1947'de şöyle yazmıştı: "Şiddet, hangi şekilde olursa olsun, bir başarısızlığın/iflasın ilanıdır, bunu kabul ediyorum. Ama kaçınılmaz bir iflas, çünkü bir şiddet dünyasında yaşıyoruz; ve eğer şiddete karşı şiddete başvurmak onu sonsuzlaştırıyorsa, sonlandırmak da tek çare oluyor."
Ona şunu ekliyorum: Şiddete karşı daha iyi bir çare, şiddete başvurmamak. Sartre'nın örneğine dayanarak, Cezayir savaşını olsun ya da 1972'de Münih Olimpiyatları sırasında İsrailli atletlere saldırıyı olsun, onun tanımladığı prensibe dayanarak savunmak mümkün değil. Bu şekilde ileriye doğru mesafe alınamıyor. Bizzat Sartre, hayatının sonunda, şiddetin ne anlam ifade ettiğini ve haklılığını sorguladı. "Şiddet etki yapmıyor" (saptaması), şiddet uygulayıcılarını mahkum edip etmemakten daha önemli bir saptama/anlayış. Terörizm işlemiyor. Etkisi, önce şiddet kullanmayan umudu şart kuşuyor. (...)
Şiddetin, umudun adını bile duymak istemediğini anlamalıyız. Umudu şiddete tercih etmeliyiz -şidet uygulamama umudunu. Gitmek zorunda olduğumuz yol bu.
(devam edecek)
Son bölüm:
"Şiddetsiz yolun yolcusu olmayı öğrenmek zorundayız"
İran'a bir İsrail saldırısının olası sonuçlarından önce...
Daha yirmi gün önce İran’da günün konusu, bir bilgisayar virüsüydü. Siber güvenlik uzmanlarının ‘Stuxnet’ diye adlandırdıkları virüs, özellikle ülkenin enerji alanında çalışan kuruluşların bilgisayarlarına dadanmış görünüyordu. İran Atom Enerjisi Kurumu bir toplantı yaparak, bu virüsten nasıl kurtulabileceğini tartışınca, İran medyası alarma geçti. “Bunun arkasında sadece İsrail olabilir”di. Amaç, Buşehr’deki atom reaktörünü bozmak veya çalışmasını engellemekti. İran’daki aküt Yahudi düşmanlığı ve klasik komplo teorisi düşkünlüğü bir yana, İranlılar bu kez haklı olabilirler. Virüs, sadece endüstrinin sinir sistemlerine sızıp merkezi bilgisayarların kontrolünü ele geçirmekle kalmıyor, bilgisayarların içindeki bilgileri de uzaktaki -kimliği belirsiz- alıcılara gönderiyor. ‘Stuxnet’, bu özellikleriyle benzersiz yeni bir tür (dapd 25.9.10). Ve İran’ın nükleer bilgilerini kimlerin merak ettiğini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek.
Aynı virüs daha sonra ABD, İngiltere, Hindistan, hatta Endonezya’da da ortaya çıktı. Ama önce İran’da göründüğü için olağan “şüpheli” İsrail. Bu arada bir gerçeği gözden kaçırmamak gerekiyor. Neoliberal devrin kapitalist ekonomiyi görmezden gelen her (etnik/dini) kültürel kimlikçi ideolojisi gibi İslamcılık da dünyayı bir “komplo teorileri toplamı” olarak açıklamaya çalışıyor (ama açıklayamıyor).
Neoliberal kapitalizmi kestirmeden “demokrasi” ilan edip kutsayan ekonomi körü bütün (neoliberal) kültürel kimlikçi ideolojilerin, bu özel körlükleri nedeniyle, sınıfsal/zümresel çıkar çatışmalarını görmek yerine, kin ve nefrete varan etnik/dini düşmanlıklar geliştirdikleri malumdur. Neoliberal ideolojiler yelpazesinde İslamcılığı diğer neoliberal ideolojilerden ayıran en önemli fark, nesnel izahı olmayan bir etnik/dini Yahudi düşmanlığı ve nefretidir. İslamcı ideoloji, Yahudileri, zengin/fakir/çoluk/çocuk ayırmadan “kötülüğün kaynağı” sayabilmektedir; üstelik bu aleni antisemitizmi, “ezilenlerin mücadelesi” Sol ambalajıyla satmaya çalışmaktadır.
İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, Haziran ayında yaptığı bir konuşmada Yahudiler için aynen şu ifadeleri kullandı: “İnsan görünümlü pis, kriminal yaratıklar.” Bu tanımda Yahudiler arasında bir istisna gözetmemektedir, hepsini aynı sepete koymaktadır. Ahmedinecad, Yahudi soykırımını da “uydurma bir hikaye” saydığını, defalarca söylemiştir.
İsrailliler, böyle bir ideoloji ve dilin hakim olduğu İran’ı, ama özellikle böyle bir İran’ın nükleer silahlara sahip olması ihtimalini, “Hitler’den bu yana, Yahudilere karşı en büyük tehdit” sayıyorlar. Bunda haksız da sayılmazlar. Şu anda İsrail ve İran arasındaki gergin atmosfere hakim olan durum bu.
1979 yılına kadar İsrail, İran’ın en yakın müttefikiydi. Yahudilerin İran’la yönetici/üst düzeyde çok eski ilişkileri vardır. M.Ö. 598’de Babil hükümdarı II. Nebukadnezar’ın Kudüs’ü alması üzerine Yahudilerin bütün ileri gelenleri Babil’e götürülmüşlerdi. Eski Ahit’de de anlatılan bu olaydan sonra Pers kralı Babil’i alarak Yahudilerin esaretine son vermiştir. O tarihten beri, (İslam’ın doğmasından bin yıl önce) İran’da köklü Yahudi cemaatleri bulunmaktaydı. Anadolu’da Frigya’da kurulan Yahudi cemaatleri bile İrandakilerden yeni tarihlidir. Yahudiler İran’da sorunsuz yaşadılar. Mollalar iktidarı devraldıktan sonra, İslamcılara özgü o antisemitik dil, İran politikasının diline de hakim oldu ve bundan sadece İsrail’deki Yahudiler değil, bütün Yahudiler rahatsız.
ABD Başkanı Obama’nın ülke liderleriyle görüşmelerinde en çok konuştuğu konunun, İran’ın atom programı ve İran’a uygulanan yaptırımlar olduğu biliniyor. İran, ne zamandır, dünya politikasının bir numaralı gündem maddesi. “Takiyye” diye bildiğimiz malum kavramın mucidi pragmatik Şii İran’ın, bu sözcüğün hakkını veren bir de diplomasisi var ve nükleer programını kuşkuyla karşılayan Batı’yı oyaladığı konusunda dünyada genel bir görüş birliği hakim. Tahminlere göre İran, dokuz aya kadar bir nükleer bomba yapabilir. Kulislerde, en iyi ihtimalle, dokuz aya kadar bir İsrail saldırısı ihtimalinin yüzde 60 civarında olduğu konuşuluyor. Dünya basınına ve internete yansıdığı kadarıyla saldırının olacağından Amerikalılar kuşku duymuyorlar. Fakat sonrasında ne olacak? Asıl soru bu.
“İsrail İran’a saldırmaz” diyenlerin, giderek küçülen bir azınlık teşkil ettiği günümüzde tartışma, “saldırır” veya “saldırmaz” ötesinde, ara renkler üzerinde dönüyor. Mesela, bir İsrail saldırısından önce yaşandığı anlaşılan ve yaşanabilecek olan diğer “gariplikler” neler olabilir? Bunlar, felaketin eşiğinde duran kırılgan dünya ekonomisini nasıl etkiler? (İyi etkilemeyeceği kesin.) Ve en önemlisi, savaşın şimdilik tetikleyici baş nedeni gibi görünen İslamcı antisemitizminin ortadan kalkması, yani İran’daki demokratik muhalefetin bu cinneti durdurup, İsrail’in yokedilme fobisini sakinleştirmesi mümkün olabilir mi? Aleni haksızlıklarla/hukuksuzluklarla ve seçim hileleriyle hüküm süren İran rejimi, muhalefeti şaşırtıp nisbeten pasifize etmiş durumda. Ayrıca bu gidişin genel istikameti İsrail’in aleyhine işliyor. Dünya konjonktürü, ABD’nin Irak’a saldırdığı dönemdekinden çok farklı. İran Irak değil. İsrail’in İran’a saldırması, ikinci aşamada ABD ve müttefiklerini, Rusya’yı, hatta Çin’i de savaş girdabına çekebilir. Böyle bir savaştan sonra dünya, bildiğimiz eski dünya olmaya devam eder mi? Buna ‘Evet’ demek zor görünüyor.
Yaz boyunca savaş spekülasyonları konuşuldu. Ekim ayının ikinci yarısında kulislere başka bir haber düştü. İslamcılara özgü antisemitik diliyle dünyada giderek daha çok dikkat çeken Türkiye ile arası iyice bozulan İsrail, askeri tatbikatlarını Yunanistan’da yapıyor. Bu bağlamda İsrail ordusunun uzak hedefler için teçhizatlandırılıp silahlandırılmış en modern savaş uçakları, Nea Anchialos askeri havaalanında görüldüler. Patras yakınındaki Araxos havaalanında da çok sayıda İsrailli savaş pilotunun kaldığı haberleri internete düştü. Olağanüstü bir durumdu ve uçaklar birden hareketlendiler de. Hareketlilik, başladığı gibi aniden bitti. O arada ne olduğu bilinmiyor. Dünya medyasında “göründüğü” kadarıyla hiçbirşey olmadı, ama birkaç gün sonra, nükleer programı nedeniyle Batı’yla arası açık olan İran, müzakere masasına döneceğini açıkladı (Hürriyet, 29.10.2010). Oysa kısa bir süre önce görüşmelere katılmayacağını açıklamıştı.
Son zamanda, aslı astarı tam anlaşılamayan böyle gariplikler oluyor ve gizli/örtülü bir savaşın hanidir sürdüğünü gösteren çok sayıda işaret var. Bunun bir sıcak savaşa dönüşmemesi elbette temennimiz. Ama bu olasılık giderek zayıflıyor gibi. Zira İran atom programını durdurmayıp sürdürdüğü takdirde, Ortadoğu’daki güç dengeleri, adım adım İran ve onun İslamcı müttefikleri lehine değişiyor. Bunun için İran’ın İsrail’e saldırması (veya tersi) gerekmiyor. Yani İran, atom silahına sahip olsa bile bunu kullanmayacağını söylerken, güven vermeyen tüm takiyyeci tavırlarına rağmen samimi olabilir. Ama İran’ın sahip olacağı nükleer gücün İran’a sağlayacağı tehdit opsiyonu sayesinde Hamas ve Hizbullah gibi İran destekli (veya desteksiz) İslamcı örgütler çok daha cüretkar olacaklardır. İran’ın nükleer koruması altında, İsrail’e (ve Batı’ya) saldırmak konusunda cesaretleneceklerdir. Bu durum, nitel bir değişikliğe işaret etmektedir, çünkü olası İslamcı cüretkarlığına verilecek tepkiler global ölçekli olabilecektir. Bazı yorumcular, “dokuz aya kadar doğabilecek” çirkin bir kitle imha silahının, fanatik İran yönetimi tarafından “Tanrısal bir işaret” gibi pazarlanabileceği üzerinde de duruyorlar. Böyle bir psikolojik atmosferde, İslamcı ideoloji üzerinden Şiilik ötesinde hareket kabiliyetine sahip olan Şii İran’ın yayılmasına karşı İsrail’i açık veya gizli olarak destekleyen Arap ülkelerinden küçük ve güçsüz olanları, kamuoyu baskısına dayanamayıp İran yanlısı (yani “İslamcı Cephe”) yanlısı hale gelebilirler. İsrail hiçbirşey yapmazsa, dünyadaki İslamcı çevre ve hükümetlerin desteğini alan İran’ın nüfuzu, her halükarda belirgin ölçüde artacaktır.
İsrail, sürekli göç alan bir ülke. İsrail’i dünya Yahudileri için çekici kılmayı amaçlayan bir nüfus politikası izliyor. Şimdi İsrail’in ilk kez ciddi anlamda, ‘tehdit altındaki bölge’ haline gelmesi ihtimal dahilinde. Sadece bu bile İsrail’in zayıflaması anlamına geliyor. İsrail’in askeri doktini, bölgenin tek nükleer gücü olmak üzerine kurulu. İsrail, nükleer gücünü, varlığının en büyük garantisi sayıyor.
Önümüzde duran kötü tablonun en net yanı, Ortadoğu’daki dengelerin artık bugünkü gibi olmayacağı. İsrail ve Türkiye destekli eski Sünni hakimiyeti çöküyor. Onun yerine şimdilik, Türkiye’nin de Sünni tarafını üslenmeye soyunduğu anlaşılan İslamcı-ideolojik görünümlü yeni bir Şii hakimiyeti güçleniyor. Fakat bu yenilik de henüz havada. Statükonun göz göre göre değişmesini -nedendir bilinmez, Türkiye hariç!- ne İsrail ne ABD ne de Suudi Arabistan, ne de diğer Sünni Müslüman ülkeler sessizce kabul edeceklerdir.
İsrail’le birlikte, İslamcı İran’ın ve Türkiye dahil İran’ın bütün İslamcı müttefiklerinin, olası bir savaşın ilk kaybedenleri olacaklarını şimdiden söyleyebiliriz. Neoliberal ekonomilerin önemli bir krize girebileceği -hatta çökebileceği- bir savaş durumunda buralardan, önce sıcak para kaçacaktır. Cari açığı had safhadaki Türkiye için bu 2001’den daha derin bir kriz ve AKP devrinin sonu demek olabilir. İran’daki Yeşil muhalefet de güçlenip cesaretlenecektir. Savaş sınırlı tutulabilir ve global ekonomi çökmezse, yurtseverlik bilinci üzerinden halkı mobilize edebilecek “mağdur” İslamcı İran rejimi -geçici bir süreliğine- güçlenebilir. Ama bu daha küçük bir ihtmal gibi görünmektedir.
İslamcı İran rejimi, ideolojik kodlarının ve nefretinin sesini dinleyip, “İlahi bir işaret” propagandası eşliğinde, İsrail’e karşı yıkıcı bir saldırı başlatırsa (veya İsrail’in İran atom reaktörlerine yapacağı saldırılara yıkıcı bir karşılık verirse) bu olay, İran’ın (ve ardından İsrail’in) sonu olabilir ve Cehennem’in kapıları açılır. İsrail, İran körfezinde gezinen atom denizaltılarını ve onların taşıdığı ikiyüz kadar atom başlığını, İran’a ve müttefiklerine karşı kullanabilir. Bunun gerekçesi daha şimdiden hazırdır: “Yahudiler, Nazi’lerin yaptığı soykırıma karşı koyamamışlardı. Buna bir daha asla izin vermeyeceğiz.” Bu ruh haliyle İsrail, İran’dan başlayarak dünyanın çehresini, geriye dönüşü olmayacak bir biçimde tamamen değiştirebilir, çünkü devreye -petrol bağımlısı- büyük ülkeler de girmek zorunda kalırlar. Böyle bir gelişmeyi Ortadoğu ile sınırlı tutmak hiç de kolay olmayacaktır. Kısacası, işin şakaya gelir yanı bulunmamaktadır. İsrail’i yeryüzünden sileceğini söyleyip duran Ahmedinecad gibi bir fanatiğin atom programını sürdürmekte ısrarı, günümüz şartlarında dünyayı tehdit etmektedir -ve bu tehdidi, “Ama israil de sütten çıkmış ak kaşık değil” diyerek silikleştirmek mümkün değildir. İsrail, o bölgedeki tüm ülkelerin toplamından daha kirlidir. Ama İran’ın kurcaladığı ve bütün dünyayı içine çekebilecek kadar tehlikeli koca bir kara deliğin yanında, klasik “Kahrolsun İsrail” hezeyanının pek kıymeti harbiyesi bulunmamaktadır.
İsrail şimdiye dek iki kez, karşıtlarının atom programlarını vurmuştur. 1981’de Irak’daki Osirak reaktörüne yapılan saldırı, Saddam Hüseyin’in nükleer planlarına son vermişti. 2007’de de Suriye’deki bir atom reaktörünü vurdu. Fakat şimdi İran’a karşı yapabileceği sıcak bir saldırı hiç de kolay olmasa gerek. Saldırının ilk zorluğu, askeri sorunlardan ziyade medyatik boyutla ilgili. Bir saldırının ardından İran “mazlum ülke” sayılacaktır ve İsrail’e (ve destekçilerine) karşı dünyadan büyük ve haklı bir tepki gelecektir. İsrail böyle şeylere alışık, bunu göğüsleyebilir -ama destekçileri/müttefikleri göğüsleyebilir mi? Obama için bu hiç de kolay olmayacaktır. Hele operasyon için hava sahasını açması beklenen ülkeler için, -mesela Suudi Arabistan için- çok zor olacaktır.
İslamcı ideoloji kardeşliği üzerinden yakınlaşan İran ve Türkiye’nin, yeni trendin bir sonucu olarak Ortadoğu’da kalıcı bir güç olmaları ve barışı kurmaları mümkün değildir.
Herşeyden önce:
Kapitalist çağa özgü postmodern bir format olan İslamcı ideolojinin -kapitalizmin mecburen aşılacağı orta vadede- bugünkü şekliyle hayatta kalması mümkün değildir. İslamcılık aşılacak, muhtemelen geriye İran-Şii yayılmacılığı ve geri çekilen Sünnilik kalacaktır. İran’ın temsil ettiği türden -modern çağın ürünü- antisemitik kin/nefret politikaları yenilmeye mahkumdur. Çünkü artık, “jeostratejik nüfuz” saçmalıklarından yola çıkan kin/nefret destekli savaşçı politikalarla çözülebilecek birşey kalmamıştır. Asıl sorun, dünyayı cehenneme çevirmek üzere olan kapitalist sistemin acilen yapısal reformlara tabi tutulması ve süreç içinde aşılmasıyla ilgilidir. Ve bu sorunun İslamla, Hristiyanlıkla, Yahudilikle, Araplıkla, Türklükle, Kürtlükle falan alakası yoktur. Bunların hepsine meydan okuyan ve insanlığı felakete sürüklemekte olan bir sistem söz konusu. Böylesine bütüncül, tüm dünyayı ve hayatın neredeyse her alanını kuşatan fundamental bir sorun, ancak barış içinde çözülür. Onun dışındaki savaş körükleyen alternatifler, “sorun”un insanlığı çözmesine hizmet etmektedir. Global bazda birbirinden öğrenen, sahiden demokratik, aktif anlaşı/uzlaşı/tartışma kültürünü işleterek ve -en önemlisi- konuşulanları da hayata geçiren demokratik mekanizmaları acilen kurarak, sorunu aşmak mümkündür. Teknik imkanlar buna olanak sağlıyor. Kendini dayatan bu zorunluluğun adına, isteyen ‘Devrim’ de diyebilir. Ve konu bu kez sadece proleteryayı, burjuvaziyi, köylüleri, mavi yakalıları, beyaz yakalıları, morları, uluslarötesi ve berisi tüm diğer gökkuşağı renklerini, sistem dışı kalmış Afrikalıları/Asyalıları falan da değil, dünyanın atmosferini, doğasını, dünyada yaşayan tüm diğer canlı türlerini de ilgilendirmektedir.
(18.11.2010, Konstantiniye notları)
Aynı virüs daha sonra ABD, İngiltere, Hindistan, hatta Endonezya’da da ortaya çıktı. Ama önce İran’da göründüğü için olağan “şüpheli” İsrail. Bu arada bir gerçeği gözden kaçırmamak gerekiyor. Neoliberal devrin kapitalist ekonomiyi görmezden gelen her (etnik/dini) kültürel kimlikçi ideolojisi gibi İslamcılık da dünyayı bir “komplo teorileri toplamı” olarak açıklamaya çalışıyor (ama açıklayamıyor).
Neoliberal kapitalizmi kestirmeden “demokrasi” ilan edip kutsayan ekonomi körü bütün (neoliberal) kültürel kimlikçi ideolojilerin, bu özel körlükleri nedeniyle, sınıfsal/zümresel çıkar çatışmalarını görmek yerine, kin ve nefrete varan etnik/dini düşmanlıklar geliştirdikleri malumdur. Neoliberal ideolojiler yelpazesinde İslamcılığı diğer neoliberal ideolojilerden ayıran en önemli fark, nesnel izahı olmayan bir etnik/dini Yahudi düşmanlığı ve nefretidir. İslamcı ideoloji, Yahudileri, zengin/fakir/çoluk/çocuk ayırmadan “kötülüğün kaynağı” sayabilmektedir; üstelik bu aleni antisemitizmi, “ezilenlerin mücadelesi” Sol ambalajıyla satmaya çalışmaktadır.
İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, Haziran ayında yaptığı bir konuşmada Yahudiler için aynen şu ifadeleri kullandı: “İnsan görünümlü pis, kriminal yaratıklar.” Bu tanımda Yahudiler arasında bir istisna gözetmemektedir, hepsini aynı sepete koymaktadır. Ahmedinecad, Yahudi soykırımını da “uydurma bir hikaye” saydığını, defalarca söylemiştir.
İsrailliler, böyle bir ideoloji ve dilin hakim olduğu İran’ı, ama özellikle böyle bir İran’ın nükleer silahlara sahip olması ihtimalini, “Hitler’den bu yana, Yahudilere karşı en büyük tehdit” sayıyorlar. Bunda haksız da sayılmazlar. Şu anda İsrail ve İran arasındaki gergin atmosfere hakim olan durum bu.
1979 yılına kadar İsrail, İran’ın en yakın müttefikiydi. Yahudilerin İran’la yönetici/üst düzeyde çok eski ilişkileri vardır. M.Ö. 598’de Babil hükümdarı II. Nebukadnezar’ın Kudüs’ü alması üzerine Yahudilerin bütün ileri gelenleri Babil’e götürülmüşlerdi. Eski Ahit’de de anlatılan bu olaydan sonra Pers kralı Babil’i alarak Yahudilerin esaretine son vermiştir. O tarihten beri, (İslam’ın doğmasından bin yıl önce) İran’da köklü Yahudi cemaatleri bulunmaktaydı. Anadolu’da Frigya’da kurulan Yahudi cemaatleri bile İrandakilerden yeni tarihlidir. Yahudiler İran’da sorunsuz yaşadılar. Mollalar iktidarı devraldıktan sonra, İslamcılara özgü o antisemitik dil, İran politikasının diline de hakim oldu ve bundan sadece İsrail’deki Yahudiler değil, bütün Yahudiler rahatsız.
ABD Başkanı Obama’nın ülke liderleriyle görüşmelerinde en çok konuştuğu konunun, İran’ın atom programı ve İran’a uygulanan yaptırımlar olduğu biliniyor. İran, ne zamandır, dünya politikasının bir numaralı gündem maddesi. “Takiyye” diye bildiğimiz malum kavramın mucidi pragmatik Şii İran’ın, bu sözcüğün hakkını veren bir de diplomasisi var ve nükleer programını kuşkuyla karşılayan Batı’yı oyaladığı konusunda dünyada genel bir görüş birliği hakim. Tahminlere göre İran, dokuz aya kadar bir nükleer bomba yapabilir. Kulislerde, en iyi ihtimalle, dokuz aya kadar bir İsrail saldırısı ihtimalinin yüzde 60 civarında olduğu konuşuluyor. Dünya basınına ve internete yansıdığı kadarıyla saldırının olacağından Amerikalılar kuşku duymuyorlar. Fakat sonrasında ne olacak? Asıl soru bu.
“İsrail İran’a saldırmaz” diyenlerin, giderek küçülen bir azınlık teşkil ettiği günümüzde tartışma, “saldırır” veya “saldırmaz” ötesinde, ara renkler üzerinde dönüyor. Mesela, bir İsrail saldırısından önce yaşandığı anlaşılan ve yaşanabilecek olan diğer “gariplikler” neler olabilir? Bunlar, felaketin eşiğinde duran kırılgan dünya ekonomisini nasıl etkiler? (İyi etkilemeyeceği kesin.) Ve en önemlisi, savaşın şimdilik tetikleyici baş nedeni gibi görünen İslamcı antisemitizminin ortadan kalkması, yani İran’daki demokratik muhalefetin bu cinneti durdurup, İsrail’in yokedilme fobisini sakinleştirmesi mümkün olabilir mi? Aleni haksızlıklarla/hukuksuzluklarla ve seçim hileleriyle hüküm süren İran rejimi, muhalefeti şaşırtıp nisbeten pasifize etmiş durumda. Ayrıca bu gidişin genel istikameti İsrail’in aleyhine işliyor. Dünya konjonktürü, ABD’nin Irak’a saldırdığı dönemdekinden çok farklı. İran Irak değil. İsrail’in İran’a saldırması, ikinci aşamada ABD ve müttefiklerini, Rusya’yı, hatta Çin’i de savaş girdabına çekebilir. Böyle bir savaştan sonra dünya, bildiğimiz eski dünya olmaya devam eder mi? Buna ‘Evet’ demek zor görünüyor.
Yaz boyunca savaş spekülasyonları konuşuldu. Ekim ayının ikinci yarısında kulislere başka bir haber düştü. İslamcılara özgü antisemitik diliyle dünyada giderek daha çok dikkat çeken Türkiye ile arası iyice bozulan İsrail, askeri tatbikatlarını Yunanistan’da yapıyor. Bu bağlamda İsrail ordusunun uzak hedefler için teçhizatlandırılıp silahlandırılmış en modern savaş uçakları, Nea Anchialos askeri havaalanında görüldüler. Patras yakınındaki Araxos havaalanında da çok sayıda İsrailli savaş pilotunun kaldığı haberleri internete düştü. Olağanüstü bir durumdu ve uçaklar birden hareketlendiler de. Hareketlilik, başladığı gibi aniden bitti. O arada ne olduğu bilinmiyor. Dünya medyasında “göründüğü” kadarıyla hiçbirşey olmadı, ama birkaç gün sonra, nükleer programı nedeniyle Batı’yla arası açık olan İran, müzakere masasına döneceğini açıkladı (Hürriyet, 29.10.2010). Oysa kısa bir süre önce görüşmelere katılmayacağını açıklamıştı.
Son zamanda, aslı astarı tam anlaşılamayan böyle gariplikler oluyor ve gizli/örtülü bir savaşın hanidir sürdüğünü gösteren çok sayıda işaret var. Bunun bir sıcak savaşa dönüşmemesi elbette temennimiz. Ama bu olasılık giderek zayıflıyor gibi. Zira İran atom programını durdurmayıp sürdürdüğü takdirde, Ortadoğu’daki güç dengeleri, adım adım İran ve onun İslamcı müttefikleri lehine değişiyor. Bunun için İran’ın İsrail’e saldırması (veya tersi) gerekmiyor. Yani İran, atom silahına sahip olsa bile bunu kullanmayacağını söylerken, güven vermeyen tüm takiyyeci tavırlarına rağmen samimi olabilir. Ama İran’ın sahip olacağı nükleer gücün İran’a sağlayacağı tehdit opsiyonu sayesinde Hamas ve Hizbullah gibi İran destekli (veya desteksiz) İslamcı örgütler çok daha cüretkar olacaklardır. İran’ın nükleer koruması altında, İsrail’e (ve Batı’ya) saldırmak konusunda cesaretleneceklerdir. Bu durum, nitel bir değişikliğe işaret etmektedir, çünkü olası İslamcı cüretkarlığına verilecek tepkiler global ölçekli olabilecektir. Bazı yorumcular, “dokuz aya kadar doğabilecek” çirkin bir kitle imha silahının, fanatik İran yönetimi tarafından “Tanrısal bir işaret” gibi pazarlanabileceği üzerinde de duruyorlar. Böyle bir psikolojik atmosferde, İslamcı ideoloji üzerinden Şiilik ötesinde hareket kabiliyetine sahip olan Şii İran’ın yayılmasına karşı İsrail’i açık veya gizli olarak destekleyen Arap ülkelerinden küçük ve güçsüz olanları, kamuoyu baskısına dayanamayıp İran yanlısı (yani “İslamcı Cephe”) yanlısı hale gelebilirler. İsrail hiçbirşey yapmazsa, dünyadaki İslamcı çevre ve hükümetlerin desteğini alan İran’ın nüfuzu, her halükarda belirgin ölçüde artacaktır.
İsrail, sürekli göç alan bir ülke. İsrail’i dünya Yahudileri için çekici kılmayı amaçlayan bir nüfus politikası izliyor. Şimdi İsrail’in ilk kez ciddi anlamda, ‘tehdit altındaki bölge’ haline gelmesi ihtimal dahilinde. Sadece bu bile İsrail’in zayıflaması anlamına geliyor. İsrail’in askeri doktini, bölgenin tek nükleer gücü olmak üzerine kurulu. İsrail, nükleer gücünü, varlığının en büyük garantisi sayıyor.
Önümüzde duran kötü tablonun en net yanı, Ortadoğu’daki dengelerin artık bugünkü gibi olmayacağı. İsrail ve Türkiye destekli eski Sünni hakimiyeti çöküyor. Onun yerine şimdilik, Türkiye’nin de Sünni tarafını üslenmeye soyunduğu anlaşılan İslamcı-ideolojik görünümlü yeni bir Şii hakimiyeti güçleniyor. Fakat bu yenilik de henüz havada. Statükonun göz göre göre değişmesini -nedendir bilinmez, Türkiye hariç!- ne İsrail ne ABD ne de Suudi Arabistan, ne de diğer Sünni Müslüman ülkeler sessizce kabul edeceklerdir.
İsrail’le birlikte, İslamcı İran’ın ve Türkiye dahil İran’ın bütün İslamcı müttefiklerinin, olası bir savaşın ilk kaybedenleri olacaklarını şimdiden söyleyebiliriz. Neoliberal ekonomilerin önemli bir krize girebileceği -hatta çökebileceği- bir savaş durumunda buralardan, önce sıcak para kaçacaktır. Cari açığı had safhadaki Türkiye için bu 2001’den daha derin bir kriz ve AKP devrinin sonu demek olabilir. İran’daki Yeşil muhalefet de güçlenip cesaretlenecektir. Savaş sınırlı tutulabilir ve global ekonomi çökmezse, yurtseverlik bilinci üzerinden halkı mobilize edebilecek “mağdur” İslamcı İran rejimi -geçici bir süreliğine- güçlenebilir. Ama bu daha küçük bir ihtmal gibi görünmektedir.
İslamcı İran rejimi, ideolojik kodlarının ve nefretinin sesini dinleyip, “İlahi bir işaret” propagandası eşliğinde, İsrail’e karşı yıkıcı bir saldırı başlatırsa (veya İsrail’in İran atom reaktörlerine yapacağı saldırılara yıkıcı bir karşılık verirse) bu olay, İran’ın (ve ardından İsrail’in) sonu olabilir ve Cehennem’in kapıları açılır. İsrail, İran körfezinde gezinen atom denizaltılarını ve onların taşıdığı ikiyüz kadar atom başlığını, İran’a ve müttefiklerine karşı kullanabilir. Bunun gerekçesi daha şimdiden hazırdır: “Yahudiler, Nazi’lerin yaptığı soykırıma karşı koyamamışlardı. Buna bir daha asla izin vermeyeceğiz.” Bu ruh haliyle İsrail, İran’dan başlayarak dünyanın çehresini, geriye dönüşü olmayacak bir biçimde tamamen değiştirebilir, çünkü devreye -petrol bağımlısı- büyük ülkeler de girmek zorunda kalırlar. Böyle bir gelişmeyi Ortadoğu ile sınırlı tutmak hiç de kolay olmayacaktır. Kısacası, işin şakaya gelir yanı bulunmamaktadır. İsrail’i yeryüzünden sileceğini söyleyip duran Ahmedinecad gibi bir fanatiğin atom programını sürdürmekte ısrarı, günümüz şartlarında dünyayı tehdit etmektedir -ve bu tehdidi, “Ama israil de sütten çıkmış ak kaşık değil” diyerek silikleştirmek mümkün değildir. İsrail, o bölgedeki tüm ülkelerin toplamından daha kirlidir. Ama İran’ın kurcaladığı ve bütün dünyayı içine çekebilecek kadar tehlikeli koca bir kara deliğin yanında, klasik “Kahrolsun İsrail” hezeyanının pek kıymeti harbiyesi bulunmamaktadır.
İsrail şimdiye dek iki kez, karşıtlarının atom programlarını vurmuştur. 1981’de Irak’daki Osirak reaktörüne yapılan saldırı, Saddam Hüseyin’in nükleer planlarına son vermişti. 2007’de de Suriye’deki bir atom reaktörünü vurdu. Fakat şimdi İran’a karşı yapabileceği sıcak bir saldırı hiç de kolay olmasa gerek. Saldırının ilk zorluğu, askeri sorunlardan ziyade medyatik boyutla ilgili. Bir saldırının ardından İran “mazlum ülke” sayılacaktır ve İsrail’e (ve destekçilerine) karşı dünyadan büyük ve haklı bir tepki gelecektir. İsrail böyle şeylere alışık, bunu göğüsleyebilir -ama destekçileri/müttefikleri göğüsleyebilir mi? Obama için bu hiç de kolay olmayacaktır. Hele operasyon için hava sahasını açması beklenen ülkeler için, -mesela Suudi Arabistan için- çok zor olacaktır.
İslamcı ideoloji kardeşliği üzerinden yakınlaşan İran ve Türkiye’nin, yeni trendin bir sonucu olarak Ortadoğu’da kalıcı bir güç olmaları ve barışı kurmaları mümkün değildir.
Herşeyden önce:
Kapitalist çağa özgü postmodern bir format olan İslamcı ideolojinin -kapitalizmin mecburen aşılacağı orta vadede- bugünkü şekliyle hayatta kalması mümkün değildir. İslamcılık aşılacak, muhtemelen geriye İran-Şii yayılmacılığı ve geri çekilen Sünnilik kalacaktır. İran’ın temsil ettiği türden -modern çağın ürünü- antisemitik kin/nefret politikaları yenilmeye mahkumdur. Çünkü artık, “jeostratejik nüfuz” saçmalıklarından yola çıkan kin/nefret destekli savaşçı politikalarla çözülebilecek birşey kalmamıştır. Asıl sorun, dünyayı cehenneme çevirmek üzere olan kapitalist sistemin acilen yapısal reformlara tabi tutulması ve süreç içinde aşılmasıyla ilgilidir. Ve bu sorunun İslamla, Hristiyanlıkla, Yahudilikle, Araplıkla, Türklükle, Kürtlükle falan alakası yoktur. Bunların hepsine meydan okuyan ve insanlığı felakete sürüklemekte olan bir sistem söz konusu. Böylesine bütüncül, tüm dünyayı ve hayatın neredeyse her alanını kuşatan fundamental bir sorun, ancak barış içinde çözülür. Onun dışındaki savaş körükleyen alternatifler, “sorun”un insanlığı çözmesine hizmet etmektedir. Global bazda birbirinden öğrenen, sahiden demokratik, aktif anlaşı/uzlaşı/tartışma kültürünü işleterek ve -en önemlisi- konuşulanları da hayata geçiren demokratik mekanizmaları acilen kurarak, sorunu aşmak mümkündür. Teknik imkanlar buna olanak sağlıyor. Kendini dayatan bu zorunluluğun adına, isteyen ‘Devrim’ de diyebilir. Ve konu bu kez sadece proleteryayı, burjuvaziyi, köylüleri, mavi yakalıları, beyaz yakalıları, morları, uluslarötesi ve berisi tüm diğer gökkuşağı renklerini, sistem dışı kalmış Afrikalıları/Asyalıları falan da değil, dünyanın atmosferini, doğasını, dünyada yaşayan tüm diğer canlı türlerini de ilgilendirmektedir.
(18.11.2010, Konstantiniye notları)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


