İran'a bir İsrail saldırısının olası sonuçlarından önce...

Daha yirmi gün önce İran’da günün konusu, bir bilgisayar virüsüydü. Siber güvenlik uzmanlarının ‘Stuxnet’ diye adlandırdıkları virüs, özellikle ülkenin enerji alanında çalışan kuruluşların bilgisayarlarına dadanmış görünüyordu. İran Atom Enerjisi Kurumu bir toplantı yaparak, bu virüsten nasıl kurtulabileceğini tartışınca, İran medyası alarma geçti. “Bunun arkasında sadece İsrail olabilir”di. Amaç, Buşehr’deki atom reaktörünü bozmak veya çalışmasını engellemekti. İran’daki aküt Yahudi düşmanlığı ve klasik komplo teorisi düşkünlüğü bir yana, İranlılar bu kez haklı olabilirler. Virüs, sadece endüstrinin sinir sistemlerine sızıp merkezi bilgisayarların kontrolünü ele geçirmekle kalmıyor, bilgisayarların içindeki bilgileri de uzaktaki -kimliği belirsiz- alıcılara gönderiyor. ‘Stuxnet’, bu özellikleriyle benzersiz yeni bir tür (dapd 25.9.10). Ve İran’ın nükleer bilgilerini kimlerin merak ettiğini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek.

Aynı virüs daha sonra ABD, İngiltere, Hindistan, hatta Endonezya’da da ortaya çıktı. Ama önce İran’da göründüğü için olağan “şüpheli” İsrail. Bu arada bir gerçeği gözden kaçırmamak gerekiyor. Neoliberal devrin kapitalist ekonomiyi görmezden gelen her (etnik/dini) kültürel kimlikçi ideolojisi gibi İslamcılık da dünyayı bir “komplo teorileri toplamı” olarak açıklamaya çalışıyor (ama açıklayamıyor).

Neoliberal kapitalizmi kestirmeden “demokrasi” ilan edip kutsayan ekonomi körü bütün (neoliberal) kültürel kimlikçi ideolojilerin, bu özel körlükleri nedeniyle, sınıfsal/zümresel çıkar çatışmalarını görmek yerine, kin ve nefrete varan etnik/dini düşmanlıklar geliştirdikleri malumdur. Neoliberal ideolojiler yelpazesinde İslamcılığı diğer neoliberal ideolojilerden ayıran en önemli fark, nesnel izahı olmayan bir etnik/dini Yahudi düşmanlığı ve nefretidir. İslamcı ideoloji, Yahudileri, zengin/fakir/çoluk/çocuk ayırmadan “kötülüğün kaynağı” sayabilmektedir; üstelik bu aleni antisemitizmi, “ezilenlerin mücadelesi” Sol ambalajıyla satmaya çalışmaktadır.

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, Haziran ayında yaptığı bir konuşmada Yahudiler için aynen şu ifadeleri kullandı: “İnsan görünümlü pis, kriminal yaratıklar.” Bu tanımda Yahudiler arasında bir istisna gözetmemektedir, hepsini aynı sepete koymaktadır. Ahmedinecad, Yahudi soykırımını da “uydurma bir hikaye” saydığını, defalarca söylemiştir.

İsrailliler, böyle bir ideoloji ve dilin hakim olduğu İran’ı, ama özellikle böyle bir İran’ın nükleer silahlara sahip olması ihtimalini, “Hitler’den bu yana, Yahudilere karşı en büyük tehdit” sayıyorlar. Bunda haksız da sayılmazlar. Şu anda İsrail ve İran arasındaki gergin atmosfere hakim olan durum bu.

1979 yılına kadar İsrail, İran’ın en yakın müttefikiydi. Yahudilerin İran’la yönetici/üst düzeyde çok eski ilişkileri vardır. M.Ö. 598’de Babil hükümdarı II. Nebukadnezar’ın Kudüs’ü alması üzerine Yahudilerin bütün ileri gelenleri Babil’e götürülmüşlerdi. Eski Ahit’de de anlatılan bu olaydan sonra Pers kralı Babil’i alarak Yahudilerin esaretine son vermiştir. O tarihten beri, (İslam’ın doğmasından bin yıl önce) İran’da köklü Yahudi cemaatleri bulunmaktaydı. Anadolu’da Frigya’da kurulan Yahudi cemaatleri bile İrandakilerden yeni tarihlidir. Yahudiler İran’da sorunsuz yaşadılar. Mollalar iktidarı devraldıktan sonra, İslamcılara özgü o antisemitik dil, İran politikasının diline de hakim oldu ve bundan sadece İsrail’deki Yahudiler değil, bütün Yahudiler rahatsız.

ABD Başkanı Obama’nın ülke liderleriyle görüşmelerinde en çok konuştuğu konunun, İran’ın atom programı ve İran’a uygulanan yaptırımlar olduğu biliniyor. İran, ne zamandır, dünya politikasının bir numaralı gündem maddesi. “Takiyye” diye bildiğimiz malum kavramın mucidi pragmatik Şii İran’ın, bu sözcüğün hakkını veren bir de diplomasisi var ve nükleer programını kuşkuyla karşılayan Batı’yı oyaladığı konusunda dünyada genel bir görüş birliği hakim. Tahminlere göre İran, dokuz aya kadar bir nükleer bomba yapabilir. Kulislerde, en iyi ihtimalle, dokuz aya kadar bir İsrail saldırısı ihtimalinin yüzde 60 civarında olduğu konuşuluyor. Dünya basınına ve internete yansıdığı kadarıyla saldırının olacağından Amerikalılar kuşku duymuyorlar. Fakat sonrasında ne olacak? Asıl soru bu.

“İsrail İran’a saldırmaz” diyenlerin, giderek küçülen bir azınlık teşkil ettiği günümüzde tartışma, “saldırır” veya “saldırmaz” ötesinde, ara renkler üzerinde dönüyor. Mesela, bir İsrail saldırısından önce yaşandığı anlaşılan ve yaşanabilecek olan diğer “gariplikler” neler olabilir? Bunlar, felaketin eşiğinde duran kırılgan dünya ekonomisini nasıl etkiler? (İyi etkilemeyeceği kesin.) Ve en önemlisi, savaşın şimdilik tetikleyici baş nedeni gibi görünen İslamcı antisemitizminin ortadan kalkması, yani İran’daki demokratik muhalefetin bu cinneti durdurup, İsrail’in yokedilme fobisini sakinleştirmesi mümkün olabilir mi? Aleni haksızlıklarla/hukuksuzluklarla ve seçim hileleriyle hüküm süren İran rejimi, muhalefeti şaşırtıp nisbeten pasifize etmiş durumda. Ayrıca bu gidişin genel istikameti İsrail’in aleyhine işliyor. Dünya konjonktürü, ABD’nin Irak’a saldırdığı dönemdekinden çok farklı. İran Irak değil. İsrail’in İran’a saldırması, ikinci aşamada ABD ve müttefiklerini, Rusya’yı, hatta Çin’i de savaş girdabına çekebilir. Böyle bir savaştan sonra dünya, bildiğimiz eski dünya olmaya devam eder mi? Buna ‘Evet’ demek zor görünüyor.

Yaz boyunca savaş spekülasyonları konuşuldu. Ekim ayının ikinci yarısında kulislere başka bir haber düştü. İslamcılara özgü antisemitik diliyle dünyada giderek daha çok dikkat çeken Türkiye ile arası iyice bozulan İsrail, askeri tatbikatlarını Yunanistan’da yapıyor. Bu bağlamda İsrail ordusunun uzak hedefler için teçhizatlandırılıp silahlandırılmış en modern savaş uçakları, Nea Anchialos askeri havaalanında görüldüler. Patras yakınındaki Araxos havaalanında da çok sayıda İsrailli savaş pilotunun kaldığı haberleri internete düştü. Olağanüstü bir durumdu ve uçaklar birden hareketlendiler de. Hareketlilik, başladığı gibi aniden bitti. O arada ne olduğu bilinmiyor. Dünya medyasında “göründüğü” kadarıyla hiçbirşey olmadı, ama birkaç gün sonra, nükleer programı nedeniyle Batı’yla arası açık olan İran, müzakere masasına döneceğini açıkladı (Hürriyet, 29.10.2010). Oysa kısa bir süre önce görüşmelere katılmayacağını açıklamıştı.

Son zamanda, aslı astarı tam anlaşılamayan böyle gariplikler oluyor ve gizli/örtülü bir savaşın hanidir sürdüğünü gösteren çok sayıda işaret var. Bunun bir sıcak savaşa dönüşmemesi elbette temennimiz. Ama bu olasılık giderek zayıflıyor gibi. Zira İran atom programını durdurmayıp sürdürdüğü takdirde, Ortadoğu’daki güç dengeleri, adım adım İran ve onun İslamcı müttefikleri lehine değişiyor. Bunun için İran’ın İsrail’e saldırması (veya tersi) gerekmiyor. Yani İran, atom silahına sahip olsa bile bunu kullanmayacağını söylerken, güven vermeyen tüm takiyyeci tavırlarına rağmen samimi olabilir. Ama İran’ın sahip olacağı nükleer gücün İran’a sağlayacağı tehdit opsiyonu sayesinde Hamas ve Hizbullah gibi İran destekli (veya desteksiz) İslamcı örgütler çok daha cüretkar olacaklardır. İran’ın nükleer koruması altında, İsrail’e (ve Batı’ya) saldırmak konusunda cesaretleneceklerdir. Bu durum, nitel bir değişikliğe işaret etmektedir, çünkü olası İslamcı cüretkarlığına verilecek tepkiler global ölçekli olabilecektir. Bazı yorumcular, “dokuz aya kadar doğabilecek” çirkin bir kitle imha silahının, fanatik İran yönetimi tarafından “Tanrısal bir işaret” gibi pazarlanabileceği üzerinde de duruyorlar. Böyle bir psikolojik atmosferde, İslamcı ideoloji üzerinden Şiilik ötesinde hareket kabiliyetine sahip olan Şii İran’ın yayılmasına karşı İsrail’i açık veya gizli olarak destekleyen Arap ülkelerinden küçük ve güçsüz olanları, kamuoyu baskısına dayanamayıp İran yanlısı (yani “İslamcı Cephe”) yanlısı hale gelebilirler. İsrail hiçbirşey yapmazsa, dünyadaki İslamcı çevre ve hükümetlerin desteğini alan İran’ın nüfuzu, her halükarda belirgin ölçüde artacaktır.

İsrail, sürekli göç alan bir ülke. İsrail’i dünya Yahudileri için çekici kılmayı amaçlayan bir nüfus politikası izliyor. Şimdi İsrail’in ilk kez ciddi anlamda, ‘tehdit altındaki bölge’ haline gelmesi ihtimal dahilinde. Sadece bu bile İsrail’in zayıflaması anlamına geliyor. İsrail’in askeri doktini, bölgenin tek nükleer gücü olmak üzerine kurulu. İsrail, nükleer gücünü, varlığının en büyük garantisi sayıyor.

Önümüzde duran kötü tablonun en net yanı, Ortadoğu’daki dengelerin artık bugünkü gibi olmayacağı. İsrail ve Türkiye destekli eski Sünni hakimiyeti çöküyor. Onun yerine şimdilik, Türkiye’nin de Sünni tarafını üslenmeye soyunduğu anlaşılan İslamcı-ideolojik görünümlü yeni bir Şii hakimiyeti güçleniyor. Fakat bu yenilik de henüz havada. Statükonun göz göre göre değişmesini -nedendir bilinmez, Türkiye hariç!- ne İsrail ne ABD ne de Suudi Arabistan, ne de diğer Sünni Müslüman ülkeler sessizce kabul edeceklerdir.

İsrail’le birlikte, İslamcı İran’ın ve Türkiye dahil İran’ın bütün İslamcı müttefiklerinin, olası bir savaşın ilk kaybedenleri olacaklarını şimdiden söyleyebiliriz. Neoliberal ekonomilerin önemli bir krize girebileceği -hatta çökebileceği- bir savaş durumunda buralardan, önce sıcak para kaçacaktır. Cari açığı had safhadaki Türkiye için bu 2001’den daha derin bir kriz ve AKP devrinin sonu demek olabilir. İran’daki Yeşil muhalefet de güçlenip cesaretlenecektir. Savaş sınırlı tutulabilir ve global ekonomi çökmezse, yurtseverlik bilinci üzerinden halkı mobilize edebilecek “mağdur” İslamcı İran rejimi -geçici bir süreliğine- güçlenebilir. Ama bu daha küçük bir ihtmal gibi görünmektedir.

İslamcı İran rejimi, ideolojik kodlarının ve nefretinin sesini dinleyip, “İlahi bir işaret” propagandası eşliğinde, İsrail’e karşı yıkıcı bir saldırı başlatırsa (veya İsrail’in İran atom reaktörlerine yapacağı saldırılara yıkıcı bir karşılık verirse) bu olay, İran’ın (ve ardından İsrail’in) sonu olabilir ve Cehennem’in kapıları açılır. İsrail, İran körfezinde gezinen atom denizaltılarını ve onların taşıdığı ikiyüz kadar atom başlığını, İran’a ve müttefiklerine karşı kullanabilir. Bunun gerekçesi daha şimdiden hazırdır: “Yahudiler, Nazi’lerin yaptığı soykırıma karşı koyamamışlardı. Buna bir daha asla izin vermeyeceğiz.” Bu ruh haliyle İsrail, İran’dan başlayarak dünyanın çehresini, geriye dönüşü olmayacak bir biçimde tamamen değiştirebilir, çünkü devreye -petrol bağımlısı- büyük ülkeler de girmek zorunda kalırlar. Böyle bir gelişmeyi Ortadoğu ile sınırlı tutmak hiç de kolay olmayacaktır. Kısacası, işin şakaya gelir yanı bulunmamaktadır. İsrail’i yeryüzünden sileceğini söyleyip duran Ahmedinecad gibi bir fanatiğin atom programını sürdürmekte ısrarı, günümüz şartlarında dünyayı tehdit etmektedir -ve bu tehdidi, “Ama israil de sütten çıkmış ak kaşık değil” diyerek silikleştirmek mümkün değildir. İsrail, o bölgedeki tüm ülkelerin toplamından daha kirlidir. Ama İran’ın kurcaladığı ve bütün dünyayı içine çekebilecek kadar tehlikeli koca bir kara deliğin yanında, klasik “Kahrolsun İsrail” hezeyanının pek kıymeti harbiyesi bulunmamaktadır.

İsrail şimdiye dek iki kez, karşıtlarının atom programlarını vurmuştur. 1981’de Irak’daki Osirak reaktörüne yapılan saldırı, Saddam Hüseyin’in nükleer planlarına son vermişti. 2007’de de Suriye’deki bir atom reaktörünü vurdu. Fakat şimdi İran’a karşı yapabileceği sıcak bir saldırı hiç de kolay olmasa gerek. Saldırının ilk zorluğu, askeri sorunlardan ziyade medyatik boyutla ilgili. Bir saldırının ardından İran “mazlum ülke” sayılacaktır ve İsrail’e (ve destekçilerine) karşı dünyadan büyük ve haklı bir tepki gelecektir. İsrail böyle şeylere alışık, bunu göğüsleyebilir -ama destekçileri/müttefikleri göğüsleyebilir mi? Obama için bu hiç de kolay olmayacaktır. Hele operasyon için hava sahasını açması beklenen ülkeler için, -mesela Suudi Arabistan için- çok zor olacaktır.

İslamcı ideoloji kardeşliği üzerinden yakınlaşan İran ve Türkiye’nin, yeni trendin bir sonucu olarak Ortadoğu’da kalıcı bir güç olmaları ve barışı kurmaları mümkün değildir.

Herşeyden önce:
    Kapitalist çağa özgü postmodern bir format olan İslamcı ideolojinin -kapitalizmin mecburen aşılacağı orta vadede- bugünkü şekliyle hayatta kalması mümkün değildir. İslamcılık aşılacak, muhtemelen geriye İran-Şii yayılmacılığı ve geri çekilen Sünnilik kalacaktır. İran’ın temsil ettiği türden -modern çağın ürünü- antisemitik kin/nefret politikaları yenilmeye mahkumdur. Çünkü artık, “jeostratejik nüfuz” saçmalıklarından yola çıkan kin/nefret destekli savaşçı politikalarla çözülebilecek birşey kalmamıştır. Asıl sorun, dünyayı cehenneme çevirmek üzere olan kapitalist sistemin acilen yapısal reformlara tabi tutulması ve süreç içinde aşılmasıyla ilgilidir. Ve bu sorunun İslamla, Hristiyanlıkla, Yahudilikle, Araplıkla, Türklükle, Kürtlükle falan alakası yoktur. Bunların hepsine meydan okuyan ve insanlığı felakete sürüklemekte olan bir sistem söz konusu. Böylesine bütüncül, tüm dünyayı ve hayatın neredeyse her alanını kuşatan fundamental bir sorun, ancak barış içinde çözülür. Onun dışındaki savaş körükleyen alternatifler, “sorun”un insanlığı çözmesine hizmet etmektedir. Global bazda birbirinden öğrenen, sahiden demokratik, aktif anlaşı/uzlaşı/tartışma kültürünü işleterek ve -en önemlisi- konuşulanları da hayata geçiren demokratik mekanizmaları acilen kurarak, sorunu aşmak mümkündür. Teknik imkanlar buna olanak sağlıyor. Kendini dayatan bu zorunluluğun adına, isteyen ‘Devrim’ de diyebilir. Ve konu bu kez sadece proleteryayı, burjuvaziyi, köylüleri, mavi yakalıları, beyaz yakalıları, morları, uluslarötesi ve berisi tüm diğer gökkuşağı renklerini, sistem dışı kalmış Afrikalıları/Asyalıları falan da değil, dünyanın atmosferini, doğasını, dünyada yaşayan tüm diğer canlı türlerini de ilgilendirmektedir.

(18.11.2010, Konstantiniye notları)

Sorumluluk duygusunun katlinde medyanın rolü ve asıl sorun: "Tüketici ürkek vatandaş"

Modern insanın, daha Fransız İhtilali'nde koyduğu temel hedef, 'Kendi kararlarını kendi almak, kendi kendini yönetmek ve bunun sorumluluğunu da taşımak' idi. Daha sonra bu fikirden yola çıkarak, insanların birarada yaşamak için -kapitalizmin sınırları dahilinde- keşfettikleri "en iyi" siyasi sistemin demokrasi olduğuna karar kıldılar. 
Soğuk Savaş devrinin sonuna kadar, kapitalizm devri insanını tarif eden bu iyi özelliğin, neoliberal dönemde önemli ölçüde erozyona uğradığını söylemeliyiz. Şimdi, neoliberalizm sonrasına uzanan post-kapitalist dönemde, bu tip önemli bozulmalar daha net görülebiliyor. Mesela neoliberalizmin tipik temsilcisi İslamcı ve Hristiyancıların eski biat kültürünü yeniden canlandırabilmesi, bu erozyon sayesinde olabilmiştir. Tabii bozulma bundan ibaret olsaydı, sevinmemiz bile gerekebilirdi!..
Sistemin bozucu etkisi global ölçeklidir ve yeni medya anlayışında ifadesini bulmaktadır. Medyanın bozucu etkisi, demokrasilerin taşıyıcısı olan 'Özgür ve sorumluluk duyan insan'ı bozmuştur ve 'Kararlarını başkalarına aldıran, mücadelesini başkalarına yaptıran ve o başkalarının aldığı kararlara biat edip sorumluluk taşımak istemeyen, pasif tüketici' diye tanımlayabileceğimiz yeni bir modern insan türünün ortaya çıkmasına neden olmuştur. Neoliberal dönemde ortaya çıkan bu insan türünün en uç örneği, biatkar İslamcılar/Hristiyancılardır ama onlardan ibaret değildir. Bozulma çok yaygın bir fenomendir ve çeşitli boyutlarıyla incelemeyi gerektirecek önemdedir.
Toplumların birarada yaşayıp, genç nesillere bilgi aktarımının sağlanmasının yanında, bir de duygu/sevgi aktarımı gerekir... Eskiden en doğal şey olan bu devamlılık ve toplumsal akit bozulmuş, ortak noktalar önemli ölçüde aşınmıştır. Yaşlılarınızı Darülacezelere doldurarak kuşaklar arası duygusal/sevgisel/deneyimsel geçişi hakkıyla gerçekleştiremezsiniz. Sadece bilgisayarlara yüklenmiş soğuk bilgilerle ve kitaplarla yerinemezsiniz. Bir anlaşma sözkonusudur burada, toplumsal bir akit. Kapitalizmin ortaya çıktığı devirlerden, çeğrek yüzyıl öncesine kadar kör topal da olsa işleyen bir toplumsal akit vardı. bu akitin yerine, tek tek bireylerin "hayatını/gününü yaşaması" anafikri geçmiştir.
Neoliberal dönemde, toplumun iç huzurunu ve kuşaklar değişimini garantileyen yazısız/sözsüz kuralların yerini zevk-ü sefa kuralı almıştır. Geleceği sadece kendini ilgilendiren "Ben"ci bir açıdan gören sığ bir tüketici zihniyeti... Bu sığ zihniyet, herkese eşit davranan adaletle falan da ilgilenmemektedir -çünkü sorumluluk duymayan bir tür naifleşme/basitleşme ifadesidir ve sistemin şartlarına uygun olarak bizzat medya tarafından yaratılmıştır. 1990'lı yıllarda Türkiye'de en sık duyduğum laf,"çok keyifli" veya "çok keyif aldım" gibi -sinir olduğum- bir laftı. Hedonizme varan "keyiflilik" salatasının hayatın amacı sayıldığı bir toplum ve onun "kaliteli" tüketicilik yönünü belirleyen medya entelektüeli!.. Asıl amaç, elbette daha çok tüketimdi. Sistemin en çok ihtiyacı olan şey! Herkese kendi hayatını -hem de ilke/milke tanımadan- yaşamayı empoze eden, bunun için lüks tüketimi hayat kalitesiyle eş tutan "engin" bir sorumsuzluk türü gelişti.
(Hukuk ve demokrasisiyle "kendine Müslüman" biatkar çevreler gökten zembille inmedi. Bu anlayışın yeni/kaba/fütursuz temsilcileri oldular)
Neoliberal dönemin sonlarına gelindiğinde (2008'de), internetin de yaygınlaştığı ortamda, cep telefonu ve sosyal paylaşım siteleri, tüketici alışkanlıkları istatistikleri üzerinden kurulmuş bir tür piyasa kontrolü/yönlendirilmesi söz konusuydu. Piyasa ile sosyalin önemli ölçüde özdeşleştiği günümüz aşamasında medya, tüketiciliğe indirgenmiş popüler kültürü önemli ölçüde etkileyip yönlendirebiliyor. Burada siyasi etkiden falan bahsetmiyoruz. Asıl etki, çok daha derin ve temel insani değerlerin bozulmasıyla ilgilidir. Mesela medyanın, giderek demokrasin işlevlerini üslenmesi ve halkın da seyirci pozisyonuna düşmesi sorunlardan biridir.
Burada medyanın halka sürekli telkin ettiği şey genellikle, sakin ve temkinli olmak, vakti gelince demokrasinin gereğini yaparak (yani "seçim"de oy kullanarak) "iradesini" beyan etmektir. Gerisi?!..
(Tavuğun gerisiyle derisi aslen medyaya aittir!..)
Bu demokrasi oyununun yanısıra medya, zaten doğasına da uygun olduğundan sürekli "günü yaşa" fikriyatını yaymaktadır. İnsanları kör tüketiciler haline getiren bir araçtır.
İnsanların üzerine hergün sayısız haber ve yorumu boca eden, onlara "nasıl yaşamaları gerektiğini öğreten" bu yapı, insanların belli konulara odaklanmalarını da önlemektedir. Bu çok önemlidir, çünkü insanların kendilerine bir karakter oluşturmaları çin gereken şartların altını oymaktadır. Tüketici toplumunun insanı, tüketim formatı çerçevesinde az ya da çok tüketebilmek dışında alternatif tanımayan, bu anlamda diğerleriyle arasında karakter farkı oluşturmakta sorunları olan, bu yüzden de yapay kimlikler icad edip kendine naylon karakterler kurmaya çalışan postmodern bir bieşer türüdür. Sosyal bütünün bugünü ve geleceği için sorumluluk duymayan, dikkat kesilmesi gereken -bütünü ve hayatı ilgilendiren- ve önemli konular hakkında dikkati tamamen dağıtılmış toplumlar üretmektedir medya. Medya dikkat dağıtmaktadır ve bunu kısmen bilinçli olarak yapmaktadır. Demokrasi mücadelesini basına bırakmış, kendisi "işinde gücünde oynaşında" olan korkaklar toplumunda, entelektüalizm ve düşünce de bitmiştir. Böyle bir toplumun kendisi ile ilgili tayin edici sorunu, Arapların havaya uçurduğu malum sorundur: Küçük çıkarlarını kaybetmek korkusuyla pasifizm... Şimdi asıl sorun da (yani bugünün post-kapitalist döneminde), bizzat bu hedonist özentisi medya mamulatı korkak insan türüdür. Medya pompalamasıyla kendine yeni ihtiyaçlar icad eden tüketici vatandaş... İşte sorunun adı. "Rahatsız edilmeden" istediğini istediği gibi tüketebilmek adına, demokratik kazanımlardan feragat edebilen, güçlüye biat eden, ruh fakiri sığ bir beşer türü... Bunların en gelişmiş modeli, medyanın demokrasi cengaverlerinin hınk deyicileri olarak, internette beş-on satırlık "okur mektupları" yazanlardır. (Hatta bazen onu bile yazmaya korkarlar!) Baş sorunun bizzat kendileri olduğunun asla farkında değildirler...
Soğuk Savaş bitince muhalifliği rafa kaldırıp sinsi bir sistem savunuculuğuna girişen Entelektüalizmin tükenişi, aslında eleştirel aklın ve ruhun da tükenişiydi.
Çeğrek yüzyıl önce entelektüalizm, eleştirel aklı terkederek kendine ve insana ihanet etmiştir...
Sistem eleştirisi gibi, toplum eleştirisinin de neredeyse ortadan kalktığı dönemde, "müşteri velinimetimizdir, müşteri hep haklıdır" misali kutsanan bir "eleştirilmez vatandaş" icad olunmuştur medya tarafından. Şimdi post-kapitalist dönemde eleştirel akıl geri dönmektedir.
Kendisinden başka kimseyle ilgilenmeyen tüketici pasif ve de modern insanın Arap devrimcileri tarafından kenara süprüldüğü günümüzde, tüketici reklamlerına indirgenmiş bu kültürsüzlük kültürü yaşıyor.
Reklamlar ve medya üzerinden yönlendirilen saf tüketici "kültürü" sahici kültür sanılmaktadır ve bunun böyle olmasında da medyanın büyük payı vardır. Kültür endüstrisi, esasen tüketim üzerine kuruludur ve onu teşvik etmektedir. Günümüzün mal/hizmet denizinde "kurtuluş" adına insanlara uzatılan can simidi, ("değiştirilemez") sistemin sınırları dahilinde iyi bir tüketici olmaktır bunun umududur. Eskiden böyle durumlarda yeni bir düzen hayal edilir, düzenin dışına çıkmak umuduyla mücadele edilir, sistemi yıkmak amaçlanırdı. Şimdi o sulara geri dönülüyor... Ama medyatik aydınlar, buna rağmen NewYork anılarını yazmaktan, pahalı yemekler yiyip pahalı şaraplar içmekten ve bunları köpürtüp anlatmaktan helak oluyorlar!..
"Herkes Petrus içince, bir tür ideal düzen, bir tür cennet sosyalizm kurulmuş mu olacaktır?!.."
-Bu mudur yani?!..
Medyanın işlediği en büyük günah, toplumları sorumsuz tüketiciler haline getirirken, bir taraftan da toplumların önemli/varoluşsal konulara dikkatlerini toplama özelliklerini yoketmesidir. Düşüncenin neoliberal dönemde bitip dibe vurduğu, ama dipten ivme kazanıp yeniden yükselmeye başladığı, yükselmek zorunda olduğu bir dönemdeyiz... İşte bu, umudu yeşertiyor.

2012 Aralık ayına doğru Türkiye'deki değişim ve dönüşümün ana hatlarına ilşkin zaman kalitesi notları

Mayıs 2010'den beri sürmekte olan ve 2011 sonuna dek etkiyecek olan "ani duyfusal gelgitler" döneminin ortalarındayız ve bu etki, iktidara karşı kuşkuların artmasına neden olduğu gibi, kamplaşmayı da keskinleştiriyor. Bu dönemin özelliği, bastırılıp susturulan eski haksızlıkların yeniden uyanması şeklinde ifade edilebilir. Basın üzerindeki ağır psikolojik baskının ters tepmeye başladığı ve muhalefeti susturmaya yönelik tutuklamaların eskisi gibi kimseyi sindirmeyip daha da bilediği emosyonal dalgalanmalar durumunu belirleyen bir etki bu. Aynı etkinin Ortadoğu'da daha büyük ölçekte isyanlara neden olduğunu, "demokrasi geleneği" teranesiyle iyice pasivize edilmiş Türklerin şimdilik üzülmekle ve Anıtkabir'i ziyaretle yetindiğini belirtmek gerek. Türkiye içinde huzursuz/tedirgin bir atmosfer hüküm sürüyor ve buna çeşitli adlar takılıyor. ("Korku imparatorluğu" vs.) Bu atmosferde aranan (ve bulunan) yol, 'Emosyonal bağımsızlık'tır. Bu yolun, Referandumdan itibaren keşfedildiği ve bu yolda ilerleme kaydedildiği -ama bunun ayrışmayı/kamplaşmayı pekiştirdiği- açık.
Geçen yılın Ekim ayında başlayıp 2011'in Ağustos ayında sona erecek başka bir etki, son derece önemli. Seçim dönemini karşılayan bu etki, Hükümet'in hareketlerini önemli ölçüde etkileyecek/engelleyecek etkileri destekliyor. Amerikan Büyükelçisi'nin ve Amerikan Hükümeti'nin somut tavırları ve Genelkurmay Başakanı'nın Hasdal hapishanesindeki tutuklu subayları ziyareti, Soner Yalçın'ın tutuklanmasına karşı yükselen güçlü tepki, İslamcı zihniyetin "Dekolte, tecavüz" vecizesine karşı yoğun kadın protestosu ve bu saçma vecizeyi bir tek kişinin bile savunamaması, şimdilik bu zaman kalitesine uygun gelişmeler. Savunulamayan bu saçmalıkların ve Demirelvari "Yaptım oldu" durumları, adaletsizliği amacı için tepe tepe kullanma vaziyetleri -kısacası, Menderes faşistinden günümüze kadar süregelen bir zihniyetin iflası söz konusu. Ne olursa olsun ilkeli ve adaletli olmak, kamu malını çalıp çırpmamak, yolsuzluk yapmamak gibi, Ordaoğululuğu aşmak istikametindeki gelişmeler, bu zaman kalitesine özgü durumları ifade ediyor. Menderes'ten günümüze uzanan ve "Muhafazakar Müslümanlık" tarafından desteklenen 'Yolsuz, Despot, Dinci ve Cinsiyetçi Ortadoğululuk' ile hesaplaşma dönemine tekabül ettiği için, dünya konjoktürü tarafından da desteklenen bir durumu ifade ediyor. Bu etkinin sonunda Türkiye'nin eskisinden daha güçlü bir ülke olma ihtimali bulunuyor ve etkinin sonu oldukça tehlikeli bir dönemi başlatıyor. 
'Yolsuz, Despot, Dinci ve Cinsiyetçi Ortadoğululuk' anlayışının Türkiye'deki temsilcisi AKP'nin bu tipik özellikleri sürdürmek konusundaki "kararlılığı", Türkiye tarihinin en karışık dönemlerinden birini başlatabilir. Biraz da seçim sonuçlarına bağlı bir durum olduğu için, ülkeye hakim bu eski Ortadoğulu özellikleri tasfiye etmek yönünde işleyen zaman kalitesine karşı kürek çekmek, AKP ve "Muhafazakar Müslüman" çevrenin felaketi olabilir. Buna en iyi çözüm, bu çevrenin bizzat kendinin bu eski kötü özellikleri terketmesi olabilir. Fakat bu bile, 60 yıllık köklü bir hesaplaşmayı gündemden düşüremez, ama şiddetini azaltabilir -ki Türkiye'de herkes için evladır. Bu dönem zarfında, şimdi dikkat çekmeyen bazı ekonomik güçlükler de gündeme gelebilir.
Yılın Şubat ayında başlayıp sonunda bitecek bir diğer zaman kalitesi, Türkiye'nin ikili ilişkilerinde kopmaya varabilecek gerginlikleri destekliyor. ABD ile gerginliğin böyle bir noktaya doğru gitmesi mümkün. Ama aynı gerginlik, Irak'tan çekilecek Amerikan askerlerinin ardından İran ile yaşanıp herkesi şaşırtabilir. Irak, Türkiye ve İran arasındaki geleneksel etki savaşı bölgesidir. Bu etki, ABD işgalinden beri İran lehine değişiyor ve Türkiye de hiç anlaşılmaz bir şekilde İran'ı destekliyordu. Oratdoğu'daki Sünni-Şii dengesinin -hem de Türkiye'nin kendi eliyle- bozulması ve islamcılığa "yatırım" yapılması, önümüzdeki dönemde faiziyle Türkiye'ye geri dönebilir. Gelişmelerin yönü İslamcıların 'Yolsuz, Despot, Dinci ve Cinsiyetçi Ortadoğululuk' anlayışının tersine işlediği için, türbanlı AKP neoliberalizminin, bir süze sonra Ortadoğu'da da terkedileceği söylenebilir. Şimdi Arap dünyasındaki gençler, internetten herşeyi okumaya devam ediyorlar. Bu nedenle Türk basını şimdi tarihi bir görev yapmaktadır (Amerikan büyükelçisi de bunu görmüştür). Herşeyin son derece açık ve dürüst olması gerekiyor. Bu dönemin en yapıcı özelliğidir ve gelişmelerin doğru/doğal istikametini destekleyecektir.
2011 Mart ayında başlayarak 2012 Aralık ayını da içerecek şekilde etkiyecek yeni zaman kalitesi, 'Aşırı duyarlılık' sözüyle özetlenebilecek bir duruma işaret ediyor. Bu dönemde karşılıklı incitici durumlar olabilir ve incinme, büyük felaketlere neden olabilir. Düşüncelerin hiç olmadığı kadar önem kazanabileceği bir dönem. 2012 Aralık ayında başlayacak 'Büyük Geçiş ve Değişim/Dönüşüm' nedeniyle, "sondan bir önceki" dönem olduğundan büyük önem taşıyor. Bu dönemde, bizim burada kısaca "Sezgi" diye adlandırdığımız "(reel) Gerçek Ötesi Algılama" durumlarının oldukça kuvvetleneceği ve tepkilerin buna göre olabileceği söylenebilir. Yaşam koşulları ve yaşam biçimleri konusunda herkesin daha da hassaslaşacağı söylenebilir. Ama beni doğrudan ilgilendiren konu, bu "sondan bir önceki dönemde" o "sezgi"lere göre (veya rağmen) nasıl davranılacağı... 
Şiirsel, yüce duygular içeren, büyük ruh yüceliğine giden kapıların açılacağı (veya tam tersi!) bir dönem olabilir. Türkiye çok güvendiği ve güvenmekte haklı olacağı yeni ittifaklar kurabilir. Bu ortaklıklar, Ortadoğu'da ve İran'da filizlenecek yeni iktidarlarla da olabilir, sürpriz sayılabilecek başka ülkelerle de. Bu etki, tam seçim dönemi öncesinde başlayıp 2012 Şubat'ta sona erecek başka -olumlu- bir etkiyle destekleniyor. Bu etki, aslen maddi çıkar için hareket edenlerin canını sıkabilecek türde. Mal ve paranın önemli olmadığı fikrini hızla güçlendirecek gelişmelerin yaşanabileceği ihtimal dahilinde. Para/pul, mal/mülk konusunda hukuki ve ahlaki sınırları aşmış olanların kanayacağı dönemin ilk başlangıcı olabilir. Sondan bir önceki dönemin en genel çizgileri böyle gibi.

Ortadoğu devrimleri ve Türkiye'deki gelişmeler karşısında Amerikan tutumu


ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Francis Joseph Ricciardone'nin basın özgürlüğü, OdaTV ve Balyoz davası tutuklamaları hakkındaki sözleri karşısında iktidarda bir panik havası gözleniyor. Beşir Atalay'ın "Türk basını Amerikan basınından daha özgür" sözleri günün espirisiydi -ve paniğin de ifadesiydi tabii.
ABD, sadece Ortadoğu ve İran'da değil, Türkiye'de de özgürlüklerden yana tavır alıyor ve bu yeni politika değişikliği ile, kaybettiği Ortadoğu halklarını kazanmayı amaçlıyor. Eskiden yerel despotları destekliyor, sadece onlarla muhatap oluyordu. 
İsrail'den ve ABD'den nefret etme şampiyonu bir Ortadoğu halkına dönüşmekte olan Türkleri kazanmak için de Ortadoğu'daki yeni tutumuyla aynı yöntemi izliyor ve halkın en azından yarısını (mesela Referandum'da 'Hayır' diyenleri) kazanmak konusunda da başarılı adımlar atmış oluyor.
Yeni bir durum.
Türkler, ABD ve İsrail'den en çok nefret eden birkaç halktan biriydi. "Müslümanlar", İsrail müttefiki olduğu için, "Laikler" de "BOP üzerinden Hükümeti desteklediği için" ABD'den nefret  ediyorlardı. Mesela Ergenekon tutuklamalarının arkasında bizzat ABD'nin olduğu düşünülüyordu. Büyükelçinin son çıkışından ve ABD Dışişleri Bakanlığının büyükelçiye sahip çıkmasından sonra, Ergenekon tutuklamalarının arkasında ABD Hükümeti'nin olmadığı anlaşıldı. Büyükelçinin tavrı, açıkça "Biz değiliz" anlamına geliyor. Peki kim ozaman?! İşte bu soru şimdi çok daha ciddi bir şekilde sorulabilir. (Herhalde Amerikan Hükümeti de bu soruyu sormaktadır!) NATO'nun ikinci büyük ordusunun hapse atılması, galiba NATO'nun birinci büyük ordusunu da ilgilendirmiştir! Bir süre bekleyip ortada ne döndüğüne baktılar ve anlaşılan, bekleme süresi sona erdi. 
ABD, Ortadoğudaki devrimci değişimi doğru okumaktadır ve bundan daha şimdiden kar etmektedir. Irak olayından beri Ortadoğu'da tüm prestijini yitiren bir ülke için oldukça önemli bir durumdur. Devrimlerin önlenemez ivmesi bakımından da önemlidir. ABD, akıntıya kürek çekmemeyi, bilakis akıntıyla birlikte hareket etmeyi seçmiştir -ki akıllıcadır. Çünkü gelişmeleri engellemek mümkün değildir. Askeri yöntemlerle ve katakulliyle halkları yönetmenin zor olduğu bir çağa adım attık. ABD de bunu anlamış görünüyor. 2008 yılından beri adım adım güçlenen yeni dönem, 2011'de karakterini çok daha da belirgin bir biçimde gösteriyor. Ortadoğu'daki halklar, Amerika'daki ve Batı Avrupa'daki gibi demokrasi istiyorlar, Türkiye'deki, Çin'deki ve İran'daki gibi değil. Asıl talep, ÖZGÜRLÜKLER istikametindedir. Ve böyle bir dönemde, Türkiye'ye hakim olan özgürlük düşmanı katı Sünni "dekolte tecavüzü tetikler" bilinçaltının/zihniyetinin, halklara sunacağı hiçbirşey yoktur. ABD, Neoliberal dönemin en başından itibaren (Sovyet döneminden beri) geliştirdiği 'Ilımlı İslam' projesini terkediyor. Çünkü dincilik orijinli söylemlerin ve katı Sünni yasakçı taleplerin zayıflayacağını görmektedir. Burada ABD ve Batı'nın hakim mantalitesine daha uygun taleplerle ortaya çıkan yeni halk/gençlik hareketlerine sahip çıkarak, ABD aslında bir kumar oynamaktadır. Ama doğru ata oynadığı için, böyle devam ederse kumarı kazanacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. ABD, dünya ekonomisinin merkezi olmayı sürdürüyor ve çökme tehlikesiyle karşı karşıya. Kendi çıkarları için askeri opsiyon kullanma ihtimali -siyasi ve ekonomik nedenlerle- hızla azalırken, Ortadoğu'daki bu hareketlerin başarısına 'Demokrasi yatırımı' yapmak, ABD'nin elini rahatlatmıştır.
Herşey hızla değişiyor. Ortadoğu'da evrensel ölçülerde demokrasi kurmak çabası yükselirken, Türk Hükümeti'nin çifte standardı, fena helde sırıtıyor. İsrail nefreti, Hamas, Hizbullah, El Beşir ve en son İran avukatlığı derken, kendi ülkesinde muhalifleri hapislere doldururken, Mısır'da halkın özgürlük talebini desteklediğini söyleyen Türk iktidar politikacılarının çifte standardı daha da görülür hale gelmiştir. Ayaklanma İran ve Suriye'de oldu mu Türk Hükümeti sus pus olmaktadır.
Şimdi ABD, demokrasi konusunda Türkiye'nin içişlerine de karışacaktır -Zira bugün Ruşen Çakır'ın çok isabetli bir şekilde işraret ettiği gibi 'Demokrasi, temel hak ve özgürlükler gibi konular, artık hiçbir ülkenin iç işleri sayılamaz.' 
(Globalleşme sadece finans/faiz konusunda olmuyor, demokrasi konusunda da oluyor.)
Türkiye'nin yatırım yapılabilecek kadar güvenli bir ülke olup olmadığı konusunda, yatırmcıların kararlarını etkileyebilecek bir rapor hazırlamakla görevli 17 kişilik bir Amerikan askeri heyeti, Türkiye'yi ziyaret etti. Günün bir diğer önemli haberiydi (Akşam gazetesi). Aralarında Amerikan generallerinin de bulunduğu heyet, balyoz davasıyla da yakından ilgileniyor.
Şimdi başta komplocu eski Kemalistler ve İslamcılar olmak üzere herkesin kafası karışmış vaziyette. ABD, hem Çuval olayının gölgesini silmek, hem Türkiye'deki Amerikan nefretini azaltmak, hem de Türkiye'nin geleceğine yatırım yapmak için önemli adımlar atıyor. Ve önümüzdeki dönemde yaşanması muhtemel önemli gelişmelerden de kazançlı çıkacak gibi görünüyor. Bir ayağı çukurda son süper devlet ABD, kendi "sağlığı" için artık daha çok dikkatli olmak zorunda. Akıntı çok hızlı. Bu akıntıya karşı kürek çekmek mümkün değil.