Türkiye'de 2011'in temel ilkeleri hakkında...

2010, siyasi açıdan nisbeten yumuşak, ama duygusal açıdan oldukça yoğun geçti. 2011 yılının, bunun tersi olacağını ve duygusal açıdan daha stabil ama siyasi açıdan daha sert bir yıl olabileceğini söyleyebiliriz.
2011 yılının Türkiye için en önemli siyasi olayının 'Seçimler' olacağı malum. Ama asıl önemli olanlar, 'Siyasi olmayan' olaylar galiba -yani siyaset ötesi olaylar.
Benimsenen ve zaman kalitesine de uygun olduğu için güçlenen 'Sosyo-ekonomi merkezli siyaset' anlayışı, 'Yüksek insani/evrensel değerleri kayıtsız şartsız savunmak' konusuyla desteklenerek sürdürüldü. Bu çizginin ana muhalefet partisi ve yeni kurulan HAS Parti tarafından benimsenmesi, geçen yılın -geleceğe işaret eden-en önemli siyasi trendi oldu. Buna ters orantılı gelişme; güçlü görüntüsüne rağmen Hükümetin, Liberallerin ve Kürtçülerin etkisinin azalmasıdır. İnişler-çıkışlarla devam etmesine rağmen, asıl gelişme bu istikamette... Trend, güçlenerek devam edecektir.
Türkiye'de bu ana çizgiye uygun siyasi gelişmeler, bir ekonomik krizle hızlanabilir -ama gelin ekonomik kriz mümkün olduğunca olmasın...
(Onun yerine artık bilinçli bir şekilde hareket edip belli adımları geleceğe uygun istikamette atan yeni bir Hükümet kurulsun, kimsenin canı yanmasın!)
2012 Aralık ayı merkezli Değişim/dönüşüm hangi şiddette, hangi alanlarda yoğun olacak, Türkiye'de (ve tabii Dünyada) fiziken/cebren/ruhen bundan ne kadar ve nasıl etkilenilecek? Bu ve benzeri soruların, cidden yanıtlanması için düşünüp konuşmak gerekiyor. Onun da ötesinde, bütün ihtimallere karşı A, B, C planı değil, Z planı bile yapılmak zorunda. Türkiye'de militarizme dönüş artık düşünülemez, ama "darbeci" diyerek zayıflatılan, hatta onuru kırılan Türk Ordu'sunun her türlü savaş ve barış oyunu planları yapabilmesi için önünün açılması gerekir mesela. (Askerler, zor zamanda, dünyanın en gerçekçi düşünmek zorunda olan ve de düşünebilen adamlarıdır.) Bu konularda, Ankara'ya bir "Atom silahlarına dayanıklı sığınak" yapmakla yetinmek, kabul edilemez bir hafiflik olur. Zor zamanlara hazırlanmakla ilgili planlarda (zaten bir İstanbul depremi tehlikesi bulunmaktadır), temel yaşam kaynaklarının korunmasından tutun da sosyal hayatın her şartta işlemesini sağlayacak önlemlere kadar, kitlelerin planlı programlı mobilizasyonuna kadar, cidden ilgilenilmesi gereken sayısız konu vardır. (Bunları da zor zamanda en iyi ordular işletir. Ama yükü azaltmak için sivil önlemlerin alınması ve ordunun esas söz sahibi olmasının önlenmesi gerekir)
Böyle hazırlıklar, halk arasındaki dayanışmayı da güçlendirici etki yapacaktır ve güven duygusunu artıracaktır. Ama bunların ahbap çavuş ilişkisi olmasını önleyerek... Böyle önlemlerin iyi işlemesi ve bir taraftan da hayatın devam etmesi, en azından hayat kalitesinin artmasıyla ilgili bir durum olarak sunulabilir. Bu işlemde halk arasındaki suni ayrılıkları yumuşatmak/kaldırmak, siyasilerin ve mesela sanatçıların/medyanın görevidir. Yani hazırlık, sadece sığınakla olmaz. Çok çok daha fazlası gerekir.
Geçenlerde Azeri bir profesör, Türkiye'nin de dahil olduğu seksen kadar ülkenin Cumhurbaşkanı ve Başbakanına mektuplar yazarak, onları Dünyada artacak doğal felaketler konusunda uyardı. NASA raporları ve yeni bir "antik" fizik türüyle ilgilenirken önüme düşen materyale bakarak şu kadarına dikkat çekebiliriz sanıyorum: Daha 1995 itibarıyla, dünyada tam teçhizatlı 131 yeraltı sığınağı bulunuyordu. Bu sığınakların her biri, içinde yıllarca izole bir vaziyette yaşamaya uygun mikro şehirlere benziyorlar. Her yıl iki-üç sığınağın bunlara eklendiğini söyleyebiliriz. Ankara'ya yapılan ve adına Deep Underground Military Base (DUMB) denen şeylerin, bir de denizlerin altına yapılan DUMB2 versiyonları var. Bunlar öyle sınınaklar değiller. Mesela 19 Kilometreküp alanı içerenleri var -ki ortalama büyüklüktür- en az 15 milyar Dolara maloluyorlar ve 3500 metre derinlere kuruluyor. Bunların en büyüğü İsveç'te bulunuyor. WikiLeaks'in de bunlara bakıp uyduruk bir sığınaktan çalıştığını ekleyelim. ABD'de eski bir gümüş madeni içine kurulan Bunker-Hill-Mine yeraltı şehrinde, 2004 yılında Robert Hopper'ın  bilgilerine göre, yeraltında birbirine en uzak noktaları arasındaki mesafe 240 kilometre. Yükseklik itibarıyla 25 kattan oluşuyor. İçinde tekerlekli araçların gezebileceği kanalları/yolları üç merte genişliğinde. Elektrik ve su konusunda bağımsız bir birim. Şehrin dış dünyaya çıkış noktası, Kellogg City Havaalanına üç kilometre mesafede. Bir büyük felakette burası, en az bin kişinin, en fazla 10.000 kişinin yaşamasına elverişli. Küresel büyük felaketlerde, mümkün olduğunca çok insanı az hasarla kurtarmanın başka bir yolunun, transatlantikler olduğunu biliyor muydunuz? Böyle şeyleri cidden tartışanlar var. Türkiye'de de olmalı. (Kısır iç politika didişmeleriyle vakit öldürmeye artık bir son vermek şart) Konu hakkında böyle en kötü ihtimallerden başlamak üzere, şimdi masal gibi gelen birçok konuyu tartışmaya 2011'de hazır olmak gerekiyor.  
Benim umudum, 2012 sonunda geçici kısa bir derin duygu/felaket fırtınası yaşanması ve düşünce sistemlerinin, siyasi/ekonomik sistemin önemli ölçüde değişerek, Dünyanın yoluna devam etmesi... Ben bu umudumu korumak istiyorum... 
Dünyada ve evrende herşeyin birbirine bağlı olması, derin bir düzeninin olması, iyilik ve güzelliğin o düzene uygun şeyler olması ve bunlara uygun matriks içinde hareket edenlerin aklına/gönlüne bazı şeylerin daha kolay düşeceği temel kuralına güvenmek gerekiyor. Kritik zamanlarda ruhsal arınmışlığın çok önemli olduğu kesin. Bence, eski kutsal kaynakların yeniden ve dikkatle okunmasıyla ve insani/kutsal değerlerin yüksek tutulmasıyla, kutsal kitaplardaki birçok ipucuna ulaşılabilir. Tabii hangi gözle okunduğu çok önemli (Emevi ikiyüzlülüğünden/riyakarlığından/sahteliğinden kurtulmak burada özel önem taşıyor)
2011'den itibaren asıl amaç, Türkiye'nin sahici kompetan/yaratıcı ve derin aklını devreye sokmak olmalıdır bence. Bu derin aklı, sadece rasyonel akılla sınırlı saymak büyük hata olur. Son bin yılın Türk hakimiyetine özgü ve daha öncesine uzanan derin Anadolu ve İstanbul aklını/ruhunu/sezgisini, rasyonel akla ekleyerek yeni boyutlara uzanmak son derece önemli olabilir. Galiba önce Türk Ordusu'nun hazırlanması gerekiyor. Ama bu ordu, son zamanda Türkiye'ye hakim olmuş görünen, şimdi de etkisini yitirmekte olan "Emeviler"in ordusu olMAmak zorunda. (Çünkü yenilir ve başarılı olamaz)
Diğer önemli durum, Türkiye'nin doğal yeraltı/yerüstü kaynaklarının kullanımında (kapitalist yağmacılık ötesi) yeni/insani bir duruşun benimsemesidir. Özellikle su kaynaklarının korunması ve gıda güvenliğinin sağlanması, çok ciddiye alınması gereken konular haline gelebilir.
Türkiye'nin önemli bir ülke olabilmesi için, Türklerin kendilerini ciddiye alması yetmez.
Geçen yıldan devralınan ilkelerin tavizsiz sürdürülmesi gerekir. Bu ilkeler; Dünya kalitesini ve standartlarını esas almak, insani/kutsal değerleri yüksekte tutmaktı. Şimdi bunlara, bütünü gözeten mantaliteyi yeniden güçlendirerek, derin Anadolu'yu uyandırmak (ondan yararlanmak), 2012'yi ve sonrasını minimum zarar maksimum kazanımla atlatmaya her alanda hazırlanmak da dahil oluyor. Burada maksimum kar; -ilk planda- insani değerleri yüksek tutmaya özen göstererek, Türkiye'yi evrensel akıl/sanat/kültür için bir çekim noktası/merkezi haline getirmektir.

WikiLeaks'de, ABD'nin AB'yi tehdidi, GDO ve Nixon'un Türkiye nüfus politikası!

Genetiği değiştirilmiş "GDO'lu" ürünler, büyük bir "pazar". Türkiye'de Hükümetin bu konuda GDO'lu ürünlerden yana tavrı da malum. ABD merkezli birçok tarım firması, bu zararlı ürünleri dünyaya satıyor.
Ama dünyada bir de biyolojik ürün tüketmek trendi var ve gelişiyor...
Bu çok da doğal, çünkü genetiği değiştirilmiş ürünler, kanserden tutun da bir çok hastalığa neden oluyor.
Avrupa'da geçen yıl da, biyolojik ürünler övülüp, GDO'lu ürünler yerildi ve Avrupa basını, genetiği bozuk ürünlere karşı geniş kampanyalar yürütü.
WikiLeaks'in ortaya çıkardığı belgeler arasında, bu konuda çok önemli bit detay göze çarpıyor.
Amerikalı diplomatlar, GDO'lu ürünlerin Avrupa'dan dışlanmaya başlaması üzerine oldukça ciddi bir kampanya yürütüyorlar. Mesela ABD'nin Fransa Büyükelçisi Craig Stapleton, Fransa'ya ve AB'ye karşı açıkça "Cezalandırıcı önlemler"den bahsediyor. Fransızlara "hissettirilen" muhtemel cezaların nasıl birşey olacağı belli değil. Ama askeri manevralarla ilgili olabilir. (Mesela manevralarda kaza olsa, bir Amiral vurulsa...)
Amerikan diplomatlarının GDO'lu ürünlerin yaygınlaşması konusunu bu kadar önemsemesi de ilginç. Bu proje, Amerikalıların dünyadaki yiyecek/içecek üretiminin büyük ölçüde kontrolü konusunda detaylı bir çalışma yürüttüklerini gösteriyor. Bu konuda kuşkular vardı ama kanıt yoktu...
GDO'lu ürünlere karşı kararlı bir mücadele yürüten Natural News (tıklayınız) çevresinden Jeffrey Smith, geçtiğimiz günlerde verdiği bir mülakatta, ABD Hükümeti'nin GDO firmalarıyla çok yakın işbirliği içinde çalıştığını iddia etmişti. Bu söylentilerin ardında angaje bir Amerikan planının bulunduğunu WikiLeaks ortaya çıkardı. Böylece, Amerikan diplomasisinin GDO firmaları için çalıştıkları kanıtlandı. İspanyol Hükümeti de GDO'lu ürünleri serbest bırakıp desteklemesi için baskı altına alınmış. Türk Hükümeti de baskı altına alınmış olabilir mi? Böyle konularda hiçbir hassasiyeti olmayan AKP Hükümeti'ne baskı yapmaya bile gerek kalmamış olabilir.
GDO firmalarının, GDO'lu ürünleri protesto edenlere karşı Blackwater adlı özel orduyu ve onun ajanlarını da kullanmış olabileceği konusunda ciddi şüpheler var. AB'nin GDO'lu ürünlere karşı duruşu gereğinde gizli operasyonlarla cezalandırılabilir. Tam da böyle bir zamanda WikiLeaks'in ABD'nin (ve işbirlikçilerinin) ipliğini pazara çıkarması, bu planı da vurmuş görünüyor. Belgelerde, Bush'dan bu yana ABD Hükümetlerinin, dünyada çok üst düzeyde GDO'lu ürün anlaşmaları yaptıkları ve bu konuda çalıştıkları anlaşılıyor. Bu ürünlerin 1992'de ilk kez resmileştirilmelerinden bu güne, sayısız zararı ortaya çıkarıldı.
ABD'nin bu konuyu çok ciddiye aldığına bakarak, bir diğer konuya daha dikkat çekmemiz gerekiyor. -Çünkü yukarıda anlattığımız, WikiLeaks'in ortaya çıkardığı konuyla birlikte değerlendirildiğinde özel bir anlam ifade ediyor.
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, dünya nüfus kontrolü ve dünya nüfusunun azaltılması konusunda harcanacak bütçeyi açıkladı. buna göre Amerikan hükümeti, "Aile nüfus planlaması" konusunda 48 milyar Dolar harcayacak. Clinton'ın sözleriyle, bu konu, "Amerikan dış politikasının merkezini/çekirdeğini oluşturacak" ABD, kadın ve çocuk ölümlerine karşı savaşacak -elbette harika! Ama bu konular üzerinden dünyada bir tür kontrol kurmaya çalışması kabul edilemez. Ayrıca bugünün dünyasını ABD'nin nasıl kontrol edebileceği de ayrı bir mizahi soru olsa gerek. En ilginç olanı da şu: Komplo teorileri malum. Amerikalıların o teorilere özenmeleri de anlaşılabilir bir durum. Ama kapitalist sistemde tam kontroller kurmak -hele şimdi- imkansız. Böyle bir kontrolü gıda üzerinden kurmaya çalışmak ise, en hafif deyimiyle iğrenç.
ABD'nin "Nüfus araştırmaları", daha Birinci Dünya Savaşı'ndan önce başlıyor. 1974'de Nixon'ın hazırlattığı gizli nüfus raporunda (tıklayınız), nüfus politikasının güvenlik politikasıyla nasıl ilişkilendirildiği de görülüyor. Raporda, Türkiye, Endonezya ve Brezilya'nın nüfusunun düşük tutulması gerektiği savunuluyor. Bu ülkelerin Hükümetleri, nüfuslarının artmasıyla birlikte baskı altında kalarak, ülke kaynaklarını kendi halklarına harcamak zorunda kalabilirlermiş! Bunun bir de politikasını yapmışlar. 1990'da yayımlanmasına izin verilen belgelerden biri olan bu raporu hazırlayan kişi de Kissinger. Soğuk Savaş döneminde Amerikan sömürüsünün iğrenç bir kanıtı. Demirel'in kulakları çınlasın!
İşin berbat yanı, bu tür politikaların bugün de sürdürüldüğüne dair işaretler var.

Başmelek Mikael ve yaralı Kore gazisinin, annesine mektubu

Türk askeriyle birlikte Kore'de savaşan ve yaralanan Amerikan askerlerinden biri, Kore'de yattığı hastaneden, annesine bir mektup yazar. Askerin başına garip bir olay geldiğinden, gözetim altında tutulmaktadır. Asker, mektubunu, sadece annesinin okuması için yazmıştır ve mektubu gizli tutmasını istemiştir. Ama Kore'deki askeri hastanenin papazı Walter Muldy mektubu okur ve üstlerine de rapor eder. Mektup resmi kayıtlara geçirilir...


Sevgili Annem,

Senden başka hiç kimseye, böyle bir mektup yazmaya cesaret edemezdim. Bana hiç kimse inanmazdı. Belki sen de zor inanacaksın, ama içimi sana dökmeliyim.
Sana önce, şimdi hastanede olduğumu söylemek istiyorum. Ama sakın üzülme! Ben yaralandım, ama iyiyim. Doktor, bir ay sonra ayağa kalkacağımı söyledi. Bu önemsiz. Sadece bir ayrıntı.
Geçen yıl ben Deniz Kuvvetleri'ne katılırken, hatırlıyor musun, her gün kutsal Melek Mikael için dua etmemi söylemiştin. Söylemene bile gerek yoktu, çünkü küçüklüğümden beri bunu hep tembih ederdin. Hatta bana O'nun adını verdin. Hep kutsal Mikael'e dua ettim. Ama Kore'ye geldikten sonra, daha yoğun dua ettim.
Bana hangi duayı öğrettiğini hatırlıyor musun?.. "Mikael, Mikael, yanımda kal! İki dünyada da beni yönlendir, ayağım doğru yolun dışına çıkmasın..."
Hergün dua ettim... Bazen yürüyüşte, bazen durduğumuzda, ve her gün uykuya yatmadan önce. Hatta bazı asker arkadaşlarımın da dua etmelerini sağladım.
Bir gün, öncü bir birlikle en ön cephedeydim. Bölgede komünistleri aradık. Dondurucu soğukta ilerliyordum... nefesim, sigara dumanı gibiydi. Bizim öncü birliğindeki herkesi tanıdığımı sanıyordum, buna rağmen yanımda, daha önce hiç görmediğim bir asker belirdi. Diğer denizcilerin hepsinden daha iriydi. Yaklaşık 1.92 m. boyunda olmalıydı ve sağlam yapılıydı. Benim gibi bir tavuğun yanında, böyle birinin olduğunu blmek, güven vericiydi.
Güçlükle ve dikkatle ilerliyorduk. Etrafımızdaki askerler karmakarışık yürüyorlardı, ben bir şey söylemiş olmak için, "Amma soğuk di'mi?" dedim. Sonra kendime güldüm. Her an ölebilirdim, gene de havadan sudan konuşuyordum!
Yanımda yürüyen, beni anlamış görünüyordu. Sessizce güldüğünü gördüm. Ona baktım.
"Seni daha önce hiç görmedim. Birlikteki herkesi tanıdığımı sanıyordum" dedim.
"Ben son anda geldim zaten" dedi. "Adım Michael."
"Öyle mi?!" dedim şaşkınlıkla. "Benim adım da Michael!.."
"Biliyorum" dedi... Sonra devam etti:
"Mikael, Mikael, yanımda kal..."
Şaşkınlıktan konuşamadım. Benim adımı ve senin bana öğrettiğin duayı nereden biliyordu? Sonra kendimi avuttum: Bizim birlikte herkes beni tanıyordu! Öğrenmek isteyenlere duayı öğreten de ben değil miydim? Arada sırada bana "Kutsal Michael" diye takılmıyorlar mıydı!
Bir süre hiç konuşmadık. Sonra sessizliği o bozdu. "Şurada ön kısımda zor bir durum olacak."
Vücut kondisyonu çok iyi olmalıydı, çünkü o kadar sakin nefes alıyordu ki, nefesinin buharını göremiyordum. Benim nefesim ise koca bir bulut gibiydi soğukta! Yüzü artık gülmüyordu. Ön tarafta zor bir durum yaşayacağız diye düşündüm içimden -oralarda Komünistlerin kum gibi kaynadığı yeni bir şey değildi!
Lapa lapa sık bir kar başladı. Birden, etrafımızdaki doğa karın altında görünmez oldu. Beyaz ve ıslak bir sisin içinde, yapışkan karda ilerlemeye başladım. Yol arkadaşım yanımda değildi. Üzüntüyle "Michael!" diye bağırdım.
O an elini kolumda hissettim. Sesi sıcak ve güçlüydü.
"Kar şimdi dinecek."
Söylediği doğru çıktı. Bir-iki dakika içinde kar dindi, tıpkı başladığı gibi aniden. Güneş, sert ve ışıldayan bir yuvarlak gibi aydınlattı. Etrafıma, bizim birliğin askerlerine baktım. Görünürde hiç kimse yoktu. Kar kıyamette diğerlerini gözden kaybetmiştim. Hafif bir yükseltiye eriştiğimizde önüme baktım.
Anne, neredeyse kalbim duracaktı! Yedi kişiydiler! Polsterli pantolonları, parkaları ve komik şapkalarıyla yedi Komünist. Ama artık o an hiç komik değildi. Yedi tüfek, bize doğrultulmuştu!
"Michael yere yat!" diye bağırdım ve kendimi donmuş toprağa attım. Silahların, tek bir komutla ateşlenmiş gibi aynı anda nasıl patladıklarını duydum. Mermiler üzerimden geçtiler. Ama Michael ayaktaydı. Ayakta durmaya devam ediyordu!

Anne, bu heriflerin hedeflerini şaşırmaları imkansızdı... O uzaklıktan hedeflerini şaşıramazlardı! Ben, Michael'in kurşunlarla paramparça olduğunu düşündüm. Ama ayakta durmaya devam etti... ve ateş falan da etmedi. Korkudan felç olmuştu... Bazen en cesur askerlerin bile başına gelir! Yılan tarafından hipnotize edilmiş kuşlar gibi. En azından ben öyle sandım!
Onu yere çekmek için hızla ayağa fırladım ve vuruldum. Göğsüm ateş gibi yandı.
Hep, vurulunca insanın kendini nasıl hissettiğini düşünürdüm, nasıl birşeydir, kurşunla vurulmak diye... Şimdi biliyorum!
Güçlü ellerin beni nasıl tutup dikkatlice kardan yastığın üzerine bıraktığını hatırlıyorum. Gözlerimi son bir kez daha açtım. Ölmek üzereydim! Belki de ölmüştüm. Ne düşündüğümü hatırlıyorum: "Ölmek çok da kötü değilmiş."
Belki güneşe baktığımdan, belki de şoktan... Bana, Michael'in yeniden ayakta dik durduğu göründü... Ama yüzü korku uyandıracak bir şekilde parlıyordu. Onu gözetlerken değişmiş gibiydi. Daha büyüktü, kolları açıldığında daha geniş alana uzanıyordu. Belki bana kar yüzünden öyle göründü, ama etrafını bir ışık halesi sarmıştı, hale tıpkı bir meleğin kanatlarına benziyordu! Elinde bir kılıç vardı... Milyonlarca ışıktan oluşan, kıvılcımlanan bir kılıç.
İşte bu, arkadaşlarımın beni bulmadan önce hatırlayabildiğim son şey. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Arada sırada, ağrısız-sızısız, ateşsiz anlarım oldu. Arkadaşlarıma, önümüze çıkan düşmanlardan bahsettim.
"Michael nerede?" diye sordum. Bana baktılar...
"Kim nerede?" diye sordu biri.
"Michael... Michael, iri denizci. Benimle birlikte yürüyen, hani kar fırtınası başlamadan hemen önce yanıma gelen."
Çavuş, "Birader" dedi, "sen hiç kimseyle birlikte değildin. Seni bir an bile gözümden ayırmadım. Sonra bizden kopup çok ileri gittin! Bağırıp seni uyarmaya çalıştım, ama uzaklaşıp gözden kayboldun."
Bana meraklı gözlerle baktı.
"Nasıl becerdin ulan?"
"Ne yapmışım ki?" diye sordum. Yaralı olmama rağmen kızmıştım sorusuna.
"O denizci Michael ile ben tam..."
"Birader" dedi çavuş, beni yatıştırmak istercesine, "öncü birlikteki askerleri bizzat ben seçtim. Bizim birlikte bir tane Michael var, o da sen! Sen aramızdaki tek Michael'sın!"
Bir an durdu.
"Nasıl becerdin?.. Biz silah seslerini duyduk. Ama senin silahından tek kurşun atılmadı... Öldürülmüş yedi askerin üzerinde de kurşun yarasının esamisi yok!"
Ona hiç bir şey söylemedim. Ne söyleyebilirdim ki? Sadece duyduklarıma inanamayan bir şekilde etrafıma bakınmakla yetindim.
"Birader" dedi yumuşak bir sesle...
"O yedi Komünist kılıçla öldürülmüş!"
Sana daha fazla söyleyeceğim birşey yok anne. Belki de Güneşin gözüme gelmesiyle... Belki soğuk... ve duyduğum acı nedeniyle... Ama aynen böyle oldu!
Seni sevgiyle selamlıyorum.

Oğlun Michael.

Rusya ve Çin, aralarında Amerikan Dolar'ı kullanmaya son verip "derin" bir ortaklık kuruyorlar

Tabii sadece kendi aralarında ticaret yaparken Amerikan Doları kullanmaya son veriyorlar...
Aralık ayının son günlerinde önemli bir gelişme. Bu iki ülke, kendi ekonomilerini korumak ve güçlendirmek anlayışını benimseyerek, global ekonominin sorumluluğunu -Amerikalılardan daha az- hissettiklerini de göstermiş oldular. Dünya finans krizinin Dolar'a endeksli bir şey sanılması da, yeni politikalarını desteklemiş olmalı.
(Tabii "proleter devrimci" Çinli "yoldaşlar"dan daha fazlasını bekleyemeyiz!)
Konu, Çin'in ekonomik sorunlarla boğuşma ihtimali ile birlikte ortaya çıktı, Gelişme, Aralık ayı ortasından beri biliniyor. Ama asıl ilginç olan, bundan daha fazlası:
Çin, Rusya'nın yeniden bir süper güç olmasını destekliyor. Bu konuda yeni bir politika geliştirmeye karar verdi. Daha önce de var olduğu düşünülen Rusya'yı destekleme politikası, asla bu kadar ciddiye alınmamıştı.
Bir tür ortak derin devlet/irade inşasına benziyor...
Çin ve Rusya arasındaki işbirliğinin/ortaklığın kapsama alanı da ilginç: Sanatsal/entelektüel/kültürel alanlardaki iki ülkenin yaratıcı aklının telif haklarının korunması başta olmak üzere, ortak hava ve demir yolları işletmek, gümrük birliği de bunlara dahil. Çin Başbakanı Wen Jiabao, "Çin-Rus ilişkilerinin benzersiz bir seviyeye ulaştı"ğını ve "iki ülkenin artık asla düşman olmayacaklarını" söyledi. "Çin, barışçı gelişme yolu yolunu izleyecek, Rus süper gücünün rönesansını destekleyecek." Wen Jiabao'nun sözleri böyleydi.
Çin, Orta Asya'da ve Pasifik bölgesinde, Rusya ile birlikte çalışacak.
Bu gelişmeler yaşanırken Türk enerji Bakanı Japonya'daydı.
Orada bulunma nedeninin Rus-Çin ittifakıyla falan hiç alakası yok elbette.
(Ama bir tür refleks veya "tesadüf" diyelim!..)
Türkiye, (şimdi kulağa garip gelse de) hem Orta Asya hem de Pasifik'te Japonya'ya ile birlikte hareket etmeyi veya Japonya'yı desteklemeyi düşünse iyi olur.
Bu politikayı stratejik adım, Rusya ve Çin'le yakınlaşmaları da taktik adımlar olarak görürse, geleceğe uygun bir Doğu politikası kurması kolaylaşabilir -bence.