Kişinin kaderinin olası "gizli kodu" ve kişisel kodun hesaplanabilirliği hakkında

Doğruluğunu kanıtlamanın pek mümkün olmadığı konularda yazmak, hem kolay hem de zor. Bu da öyle bir konu.
Kaderin varlığına inanmak, birçok dinde şarttır -İslam dininde de inancın şartlarından biridir. 
Kader sözcüğü günümüzde, genellikle kötü olaylarla bağlantılı olarak, yaşanan kötü olayları anlatmak için kullanılıyor. Ama Kader'e inanılacaksa, bir de 'İyi Kader' denen birşey olmalıdır. Vardır elbette.
İşte kadın bir gazetecinin önüne, kaderle ilgili böyle bir olay gelmiş. Ona ulaşan trend uzmanı bir adam, kaderin bazı kodlarını çözdüğünü ve bunu insanlara anlatmak istediğini söylemiş. Gazeteci de, her sahici gazeteci gibi önce olaya kuşkucu/sorgulayıcı yaklaşmış. Günümüzde -ve eskiden- böyle şeylerle insanları aldatanlar çok olduğundan, adamı ve iddialarını sınamak istemişler tabii...
(Michael Koroll, Birgit Lechtermann, "Der Schicksals-Code" 2009)
Adam, bazı test kişilerinin hayatının bir kısmında olan olaylara bakarak, daha sonra bu insanların benzeri kalitede olayları (ani başarı, büyük tesadüf vs.) ne zaman yaşadıklatını -veya yaşayacaklarını- doğru tahmin etmiş.
Konunun özü şudur:
Nasıl geceyi gündüz, gündüzü gece izlerse, insan hayatı da inişli-çıkışlı bir yolculuktur. Her başarının ardından başarısızlık, başarısızlığın ardından da başarı gelir. (Lao Dsı'nin "Dao Te Ching" kitabı, insanın kendini, hayatın bu iniş-çıkışlarının etkisinden nasıl bağımsız kılacağını anlatan en iyi teorik malzemelerden biridir)
Hayattaki iniş-çıkışlar, yetişkin herkesin malumudur. Bunlar kişiye özgü kaliteler içerirler.
Buradaki soru şu:
Peki bu iniş çıkışların hangi periyotla yaşandığı, her kişiye özel hesaplanabilir mi?
Kitabın yanıtı: Evet. Hesaplanabilirler -hem de yalnız yılına değil, ayına varıncaya kadar önceden hesaplanabilirler.
Kaderin varlığı konusunda bir tür kanıt sunmaya çalışan kitapta, insanın geçmişte yaşadığı -onun için- önemli olayları önce tasnif edip, yani "iyi olaylar", "kötü olaylar", "mesleğimle ilgili olaylar", "aşk ve ailemle ilgili olaylar", "sağlığımla ilgili olaylar" vs. gibi sınıflandırıp, bunların iniş veya çıkışlarının yıllarını sıralarsa, benzeri olayların belli periyotlarla farklı şekillerde tekrarlandıklarını bulabilirmiş. Kitapta çeşitli tanınmış ve tanınmamış insanların hayatlarından, bu teoriyi desteklenen örnekler veriliyor. Sonuçta bazı insanlar mesela yedi yılda bir işinde yükselmiş, veya onbir yılda bir taşınmış, ev veya ülke değiştirmiş. Bu durumların benzerleri (benzeri kalitelerde) tekrarlanmış.
Kitabın asıl ilginç yanı, insanın kendisi için hesaplayabileceği bu kodların yardımıyla, geleceğe doğru tahminlerde bulunabileceğini iddia etmesi. Adına 'Kod' dediği bu periyodik durumu çeşitli ayrıntılarıyla gazeteci Birgit Lechtermann'a anlatıp onu bir kitap yazmaya ikna eden Michael Koroll, bir astrolog veya kahin falan değil, bir trend ve marka danışmanı. Firmalara, markalarının piyasada nasıl bir satış grafiği çizebileceğini falan tahmin ediyor, moda trendlerinin geleceğiyle ilgili tahminlerde bulunuyor. Kaderle ilgili bu düzenli inişli-çıkışlı grafiği keşfedince, bunu daha da araştırmış ve bazı ünlülerin bilinen biyografilerini de bu bakış açısıyla incelemiş ve onların hayatlarında da "kesin" bazı iniş-çıkışlar keşfetmiş.
İnsanların en çok ilgi gösterdikleri konuların başında, geleceklerini öğrenmek gelir elbette. Ama kader tam anlamıyla asla bilinemez. Tabii sözkonusu kitaptaki gibi bazı konular tahmin edilebilir, ama bunlar kısıtlıdır. Kitapta da böyle deniyor zaten. Buradan, dinlerdeki 'Kadere İnanmak' ilkesinin de nedenlerinden birine gelebiliriz herhalde. Kadere inanmanın bir sonucu da şudur: Gecenin en karanlık anı, Güneşin doğmaya hatırlandığı andır. 
Umutsuzluğa yer yok...
Hatta böyle karanlık dönemlerin, yeni bir yol, yeni bir yön tutturmaya vesile olmak gibi iyi bir özelliği vardır. 'Kriz' sözcüğünün kökeni, Eski Helence, 'Krisis' sözüdür ve eski anlamı, 'Tayin edici dönüşüm' demektir... 
(Diğer anlamları: 'Yeni bir rota tutturmak', 'Karar vermek')

Alman savaş pilotu 'Kızıl Baron'un Osmanlı Harp Madalyası ve düşmanı tarafından onurlandırılmak

Bu adamın ateş kırmızısı uçağı Fokker Dr. 1 küçücük birşeydir. Birbirine pararlel üç kanadı vardır (Dreidecker/triplane) ve Birinci Dünya Savaşında İngilizlerin ve Fransızların korkulu rüyasıdır. Bu uçağı gören pilotlar tepeden tırnağa ürperirler. Çünkü bu küçük uçağın pilotu Manfred Alfred Freiherr von Richthofen, tam 80 düşman uçağı düşürmüştür ve düşürdüğü uçakların pilotlarından otuzüçü ölmüş, onaltısı da kaybolmuştur. Ama bu pilot, gökyüzünün şovalyesidir aynı zamanda ve bazı ilkeleri vardır. O asla, pilotları öldürmek için ateş etmez. Onun amacı her zaman uçakları düşürmektır; hatta düşen uçağın pilotunun yanına inip onu esir almaktır ama onu öldürmemektir. Birinci Dünya Savaşı boyunca, gerçek savaşçılara özgü birçok kuralı, savaş pilotları uyguladılar. Bu kurallar işlemiştir, çünkü savaş pilotları gökyüzünde birbirlerini düşürmeye çalışırken gerçek bir düello yaşanıyordu. İşte bu savaşçıların en ünlüsü, Kızıl Baron'dur. 
Kabına sığmayan bu genç adam, çocukluğundan beri ava meraklıdır, iyi at biner ve Alman soylusudur ama öyle yüksek bir titre sahip bir soylu değildir, sadece bir 'Freiherr'dir. Kutsal Roma-Cermen imparatorluğu zamanlarından kalma bu çok eski asalet titri, asillerin en alt seviyesidir ama benzeri başka Avrupa ülkelerinde olmadığından 'Freiherr', diğer Avrupa dillerine genellikle 'Baron' diye çevrilmiştir ve Fransızların çok canını yaktığından bu adı Richthofen'e onlar takmıştır. Manfred von Richthofen bu adı benimseyip, kendi anılarını yazdığı incecik kitabına da bu isimden esinlenerek "Kızıl Savaş Pilotu" adını koymuştur. Kitabının ikinci yarısında, ilk kez gerçek savaşla nasıl "tanıştığını" anlatıyor.
 

Orduya daha 18 yaşında 1911'de katılınca onu hemen Ulanların birliğine veriyorlar. Mızraklı süvari birliği 'Ulanlar' bu adlarını, 'Oğlanlar' sözünden alıyor yani Türklerden. Bu süvari birliği formatı, gene aynı ad altında, o dönemde sadece Prusya'da değil, başta Polonya olmak üzere Almanya, İngiltere, Fransa'da da var. Manfred von Richthofen, hayatında savaşla ilk nasıl tanıştığını, bir solukta okuduğum ince anı kitabında anlatır (Manfred von Richthofen "Der rote Kampfflieger", The Echo Library 2008).

Richthofen Güney Belçika'da Virton'da, kocaman bir ormanın önünde durmuş düşünmektedir. 1914 yılının 21 Ağustos sabahı, arkasında dokuz Ulanıyla birlikte, ormanın bu bölümünü güvenli hale getirmek gibi absürd bir görevi vardır. Çekine çekine ormana girer ve girer girmez de silah sesi duyar, tabii kurşunların vızıltısını da! İlk kez o zaman, artık savaşı sadece kitaplardan okumayıp gerçekten yaşayacaklarını anlar. Ulanlardan birinin atı vurulmuş, bir Ulan da elinden yaralanmıştır. Küçük bir evden ateş edilmektedir. Hemen içeri dalar ve orada onun deyimiyle "düşmanca bakan dört-beş kişi" bulur. Kitabı, bir kahraman olduktan sonra yazmasına rağmen, öyle atıp tutmuyor, kahramanlık taslamıyor ve şöyle diyor: "O zamana kadar hiç insan öldürmemiştim." Ve öldüremiyor da. Evi arayıp, onlara ateş edilen tüfeği buluyor, adamlara bağırıp çağırıyor, elindeki tabancayı sallayıp duruyor, o kadar. Bunun üzerine adamlar, nasıl oluyorsa, dokuz Ulan'a rağmen, evin arka kapısından kaçıyorlar. Sadece bağırmakla ve tehdit etmekle yetinen genç bir çaylağın, onları vuramayacağını anlamış olmalılar. Richthofen, arkalarından ateş ediyor, tabii her atışı karavana! İyi yürekli savaşçımız, yaralı askeriyle üssüne dönüyor. Bu onun ilk savaşı ve ilk zaferi (insan yanının zaferi tabii)
1915'de cephedeki pasif görevinden bıkıp hava kuvvetlerine tayinin istediğinde daha 22 yaşında. Hava kuvvetlerinde, kendisi gibi zıpkın biriyle tanışıyor: Ernst Udet. Bu adam, uçmayı çok seven bir tür cambaz. Uçağına binip fizik kanunlarıyla dalga geçen biri. Tek "kusuru", düşman uçaklarına ateş edememesi, insan öldürememesi! Kendi uçağını düşürmek pahasına, düşmana ateş edemeden, 1916'da pilotluğu bırakmanın eşiğine geliyor, bir sinir krizi geçiriyor...
Ateş etmektense kusan ve uçağını düşüren Ernst Udet'in bir süreliğine başka birliğe gönderildiği yıl, bir başka pilota daha uçuş yasağı konmuş. Ama bu adama uçuş yasağı konmasının nedeni çok farklı. Oswald Boelke çok önemli biri, uçağıyla düşüp ölmemesi gerekiyor! Havada kardeşiyle beraber uçan ve her seferinde onunla kavga eden Oswald Boelke, bilinen ilk 'Hava savaşı' teorilerini geliştiren kişi sayılıyor. Onun kuralları, it dalaşı yapan bugünün pilotları tarafından bile öğrenilip uygulanıyor ve bu temel savaş kuralları bugün 'Dicta Boelke' adıyla biliniyor.
Manfred von Richthofen'i keşfeden, Oswald Boelke oldukça enteresan biri. Rütbesi düşük olmasına rağmen, devrin bütün ünlülerini tanıyor. Mesela Enver Paşa'yla dost oluyorlar. (Aşağıdaki fotorafta -en sağda- Boelke, Liman Sanders ve bir Türk subayıyla beraber görünüyor).

Savaş sırasında kahraman-lıklarıyla öne çıkan subaylara verilen ve Sultan V. Mehmet Reşat tarafından vakfedilen 'Osmanlı Harp Madalyası'na Almanlar 'Demir Ay' diyorlar ('Eiserner Halbmond'. İngilizler de, 'Çanakkale Yıldızı' diyorlar, yani 'Gallipoli Star'). Beşkenarlı bir yıldız olan bu madalyanın ortasında Sultanın Tuğrası ve Hicri 1333 (1916) tarihi işlenmiş. İşte Osmanlı İmparatorluğu'nun bu son madalyasını Kızıl Baron'dan önce Boelke, Haziran 1916'da alıyor. Tam da hava savaşı kuramını kurup pilotlarını eğittiği dönem. Richthofen'in devri, 28 Ekim 1916'da, Boelke'nin uçağı eğitim uçuşu sırasında başka bir uçakla çarpışıp düşünce, Boelke öldükten sonra başlıyor. Ama önce Boelke'nin hava savaşı kurallarına 'Dicta Boelke'nin bir-iki maddesine değinelim...
"Birinci kural, saldırırken güneşi arkana almaktır ve uçaktan ve pozisyondan emin olmadan saldırmamaktır. Saldırıya başladın mı onu bitireceksin, yarım bırakmayacaksın. Makineli tüfeği, düşman uçağına iyice yaklaşmadan ve düşmanı gez-göz-arpacıkta görmeden ateşlemeyeceksin. Düşmanını asla gözünden kaçırmayacaksın. Her türlü saldırıyı, düşmanının arkasından yapacaksın. Düşman uçağı sana dalış yaparsa, ateşinden kaçmak yerine hemen onun üzerine döneceksin..." diye devam eden sekiz kuraldan oluşuyor.
 

Richthofen, daha Kasım 1916'da, 18 uçak düşürmüş bir pilot. Bunun için Alman İmparatoru II. Wilhelm'in elinden, Prusya'nın en büyük cesaret madalyası Pour le Mérite'i alıyor (Bu madalyanın neden Fransızca bir adının olduğunu bilmiyorum). Sekiz sivri köşeli çivit mavisi bir haç bu madalya. Richthofen'in bu madalyayı takmasından iki ay önce de Mustafa Kemal adlı tanıdık bir subaya Sultan Mehmet Reşat tarafından bir Gümüş Liyakat Madalyası takılmıştır. Sultan, aynı madalyalyadan bir tane de Kızıl Baron'a gönderiyor, çünkü Richthofer'in komutasındaki elit pilotlar birliği 'Jasta 11', tam bir efsane haline gelmek yolunda ilerlemektedir ve Kızıl Baron'un o süreye kadar tam 20 İngiliz uçağı düşürmesi dillerdedir. Ve Kızıl Baron İngilizlere öyle feci çakıyor ki, 1917 Nisan ayına İngilizler 'Bloody april' (kanlı Nisan) diyorlar. Bununla yetinmeyip, Kızıl Baron'un başına büyük de bir ödül koyuyorlar.
Almanya'nın yeni kahramanı Kızıl Baron, işte asıl bundan sonra,
1918 İlkbaharında kızıl oluyor...
Komuta Richthofen
geçince, Boelke'nin savaş metodunu geliştiriyor ve şöyle bir yöntem buluyor:
Uçakları sökersin, trene yükleyip gizlice başka bir cepheye götürürsün, orada monte edip birden ortaya çıkarsın, hem de rengarenk. Düşmana meydan okuyarak. Kamuflaja falan gerek duymadan. Korkmadan, ama korku salarak...
İngilizler ve Fransızlar, bu metoda dayanamayıp sürekli uçak kaybediyorlar...
Uçak vuramayan, savaşı görünce miğdesi kalkan Ernst Udet de tam bir avcı haline gelip önüne geleni indiriyor
(toplam 62 uçak düşürmüştür ve o da Mérite madalyasıyla taltif edilmiştir). Mustafa Kemal'in Alman cesaret madalyası 'Demir Haç' aldığı 1917 yılının Nisanında, Kızıl Baron başından yaralanır. Olay kamuoyundan gizli tutulsa da, beynini etkileyen bir yaradır bu. Etkileyici olan şudur. Bu genç adam gökyüzünde vurulduğu ve bir süre görme yetisini kaybedecek kadar ağır yaralandığı halde uçağını indirmeyi başarmıştır. Bundan sonra onu hastanede tutmak da mümkün olmamıştır. Kırk gün sonra doktorlarını atlatarak gene uçağa binmiştir. Onu anlatan 2008 yapımı Alman filminde (The Red Baron), onun uçmayı bırakması için yapılan telkinleri de görüyorsunuz. Uçmayı bırakıp yerde görevlendirilirse, arkadaşı Udet, göklerin yeni kahramanı olacaktır. Richthofen, filmde gösterildiği gibi arkadaşıyla bu konuyu tartışır ve ancak Udet'in de uçmayı bırakması halinde uçmaktan vazgeçebileceğini söyler. Udet'in yanıtı çok açıktır: "Uçmak benim hayatım."
Bütün arkadaşları, Richthofen'in değerli bir komutan olarak, artık uçmaması gerektiğini söyleyen doktorlarla hemfikirdirler. Üstelik İmparator II. Wilhelm Richthofen'e, hava kuvvetlerinin komutasını vermek istemektedir. Ona, 24 yaşında bir pilota.
Richthofen'i, savaş uçaklarından uzak tutmak için olsa gerek, Brest Litovsk anlaşmasının imzalandığı yere gönderirler, kardeşi Lothar'la birlikte gider. Bu yolculukta kesin kararını da verir. Uçmaya ve havada komuta etmeye devam edecektir.


Kızıl baron, Almanya'ya döndükten sonra, kızıl uçağıyla İngilizlere ve Fransızlara ateş olup yağıyor...
Elit Jasta 11 filosu, 1918'de o kadar büyük başarı kazanıyor ki, 'Kızıl Baron' adı bütün dünyada tanınıyor. Bu dönemde Richthofen'in, Türkiye'den Sultan Mehmet Reşat'tan aldığı üç madalyası bulunmaktaydı.
21 Nisan 1918 günü Manfred Alfred Freiherr von Richthofen, ona eşlik eden dokuz pilotla, dokuz uçan Ulanıyla bugünün Fransız semalarında son savaşına doğru uçmaktadır. Aradan geçen yıllarda öldürmeyi çok iyi öğrenmiştir. Kanadalı bir subayın komutasındaki İngiliz uçaklarına rastlarlar. Havada savaş başlar. Ama Kızıl Baron'un kıpkırmızı uçağını gören İngilizler kaçarlar. Kızıl Baron, Wilfried May adlı bir İngiliz pilotu kovalamaya başlar. Bu pilot kaçmakta, Richthofen kovalamaktadır. Bir yerden sonra Manfred'in dokuz arkadaşı geri dönmesi için ona işaret ederler, çünkü İngiliz bölgesinin içlerine doğru ilerlemektedirler. Kızıl Baron hiçbirini dinlemez ve kaçan pilotu kovalamayı sürdürür. İngiliz bölgesinde uzun süre uçar ve nihayet Amiens yakınlarında, Vaux-sur-somme'de, yerden üç makinalı uçaksavarın çapraz ateşinde kalır. Kurşunlardan biri sağ böbreğinin üzerinden girip karaciğerini ve kalbini yaralayarak, kurşun geçirmez yeleğine takılır.
Manfred, herzamanki gibi uçağını yere indirir. Arkasından gelen arkadaşlarından biri, onun uçağını indirdiğini görüp sevinir ve üssüne, Kızıl baron'un esir düştüğünü bildirir.
Manfred indikten sonra, uçağının koltuğunda, ona yaklaşan Avustralyalı askerlere bakarken can verir...
İki gün sonra 23 Nisan günü bir İngiliz savaş uçağı, ölümü falan takmadan tek başına Alman bölgesine kadar girerek, Manfred'in pilot silah arkadaşlarının üssüne bir mesajı eliyle atar. Bugün aynen korunmakta olan mesajda aynen şu yazmaktadır: "To the German Flying Corps. Rittmeister Baron Manfred von Richthofen was killed in aerial combat on April 21st 1918. He was buried with full military honours."
"Alman Hava Kuvvetleri Pilot silah arkadaşlarımıza. Biniciustası
(Manfred'in Hava kuvvetlerindeki görev titri, süvarilerinkine benzer şekilde 'Biniciustası/komutanı' anlamında 'Rittmeister'dir) Baron Manfred von Richthofen, bir hava savaşında 21 Nisan 1918'de vurulmuş ve tam bir askeri törenle şereflendirilerek defnedilmiştir..." (benim çevirim) 
Gerçekten de böyle olmuştur. İngilizler, savaşın ortasında, Kızıl baron'un şerefine 22 Nisan günü, bir askeri tören düzenlenmişlerdir. (Törenin filmleri bugün de mevcuttur) Ve üç İngiliz uçağıi Kızıl Baron'un şerefine mezarının üzerinden 'Mising Man Formation' denen şekilde alçaktan uçarak onu onurlandırmışlardır. İngilizler, şehit düşen kendi subaylarına gösterdikleri saygının aynısını, 25 yaşında ölen bu genç adama göstermişlerdir...
Ben, kahramanlık hikayelerinin devamı merak etmem. Çünkü yükseklerde biterler...
(Ama bir istisna yapalım ve soralım:
Manfred yaşasaydı, savaştan sonra ne yapardı?
Bence yaşamazdı. Onun gibi biri, savaşta ölmeliydi, öyle de oldu...
Ama, düşman uçağı vuramayıp sinir krizleri geçiren yakın arkadaşı pilot Ernst Udet, savaştan sonra uçak cambazlığı yapan bir eğlence pilotu oldu. Bu kadar mükemmel bir pilot başka ne yapabilirdi ki?! Galiba o naifliğini korumayı başardı ve çok eğlenceli bir hayat sürdü. İki kez havacılık firması kurup batırdı -sırf zevkinden! İlgisini yitirdiğinden. Kızıl Baron'un ardından Almanya'nın bir numaralı kahramanı oldu. Tam bir Playboy!
Kızıl Baron'dan sonra Jasta 11'in komutanı o olmuştu. Gene krizleri tutunca komutayı kime bırakmıştı biliyor musunuz? Hermann Göring'e. Daha sonra Hitler Almanya'sının en önemli birkaç kişisinden birine. Ve nihayet Udet'i de "ikna" edip Nazi partisine üye yaptılar. Nisbeten önemsiz bir görevi vardı. İkinci Dünya Savaşının en kanlı yılında ve Alman ordusu Wehrmacht'ın neredeyse bütün cephelerde ilerlediği 1941 yılında Ernst Udet, kafasına bir kurşun sıkarak Berlin'de intihar etti. Bu kadar kan, katliam ve acı, kanına dokunmuştu. O da büyük bir askeri törenle gömüldü ve intihar ettiği gizli tutuldu.)

1950'lerde kadına bakış ve aşkın zorluğu hakkında ciddi bir mizah kitabı!

Geçenlerde kütüphanemin bir köşesinde, sahaflardan aldığımı sandığım bir kitap buldum. Alexander Barrantay tarafından yazılmış, adı "Lieben aber wie?"
Bendeki nüshası, 33'üncü baskı. 1957'de yayımlanmış. Kitap, adından da anlaşılacağı üzere aşkla ilgili gibi ama ondan öte bir fenomen! Kadınlara nasıl davranılacağından tutun da evlilikte eşlerin birbirine nasıl davranacağı falan üzerine harika bir mizah kitabı! -tabii günümüzün gözlüğüyle okununca mizah gibi... Kitap, çok satıldığı yıllarda kuşkusuz çok ciddiye alınmış.
'Öpmek' deyince, kadının elini öpmeyi anlayan, dudaktan öpmeyi 'Evlilik öpücüğü' türünden "resmi" laflarla ifade eden hoş bir kitap. Kitabın ve kitaptan alıntıların burada yer almasının nedeni, daha 1950'lerde, Avrupa'nın ortasında -bugün için inanılmaz- bir ataerkil muhafazakarlığın yaşadığını göstermek. Kitapta kadına bakış ve yaklaşım, günümüz Türkiye'sinin Müslüman muhafazakarları seviyesinde -hatta onlardan da geride. Yani 2000'li yılların başındaki İslami aşk romanlarına yakın kıvamda bir aşk kitabı söz konusu. İşte size yarım yüzyıl öncesinin Avrupa'sından kadın ve aşk tarifleri!
Kitap, (farkında olmadan) kadını hem küçümsüyor hem aşağılıyor.
Bu muhafazakarlığın üzerine ortaya çıkan 1968'li gençler, muhafazakarlar tarafından "Uzaylılar" gibi algılanmış olmalı. Kitabı okuyunca bunu çok daha iyi anlıyorsunuz...

Kitabın -bugün için- eğlenceli kısımlarının başında, dönüp dolaşıp Casanova'dan alıntı yapması geliyor.
(Demek ki adam biliyomuş!..)
Bir kadınla tanışmanın "sanat" sayıldığı -hadi buna katılalım- ama bu sanatı sadece erkeklere hak sayan kitapta kadınlara öğütler:
"İnsan elbette sokakta da insanlarla tanışabilir. Ama bir erkeşik sadece macera peşinde olup olmadığını nasıl anlarsınız?"
Şimdi bu cümlede benim koptuğum yer, "macera" lafı... Demek ki Türkiye'ye ithali oldukça eski bu deyimin -ki, bu "önemli" bir kitabın daha yedinci sayfasında konu olmuş. Kadınlar tek başına bir adamla tanışmaktansa, biri tarafından tanıştırılmayı tercih etmelilermiş. 
"İzin verirseniz size arkadaşımı tanıştırabilir miyim?" 
Cümlenin de güzelliği şurada: Bu cümle, yeni Almanca, İngilizce ve Sarkozy'ce öğrenmek isteyen, Avrupa dillerine Fransız her Türk'ün ilk derste öğrendiği ilk cümledir. 
(Ama bu cümleyi kullanarak güzel bir kadınla veya erkekle tanışmış tek kişi bile yoktur maalesef -filmler dışında!..)
Yazarımız burada biz erkeklere "akıl" da veriyor: "Kadına düşünmesi için zaman tanımayın, onları hazır olgularla karşı karşıya bırakın" diyor. Bunun adını da "Fakabastırma taktiği" koymuş! (Überrumpelungstaktik)
Yani bu arkadaş, bir kadının 'Hayır' diyeceği varsa, bunu sonra da söyleyebileceğini veya önce 'Evet' sonra 'Hayır' diyebileceğini, veya 'Evet' dediği halde bunun 'Hayır' anlamına gelebileceğini falan bilmiyormuş, -Casanova'ya da sormamış.
O devirlerde kalmış başka bir sevmek türü de, "Kulaklarıyla sevmek" olmalı! Bazı kadınlar, sevgililerinin sesini duyunca "Kalbi erirmiş." Du deyimin geçtiği bir de alıntı var burada, New York'lu tanımadık bir Diva'dan.
Başlık: İdelinizdeki kişiyle karşılaşmak.
İnanamayacaksınız ama burada şöyle yazıyor: "Bir kız idealindeki erkekle karşılaşınca, elindeki mendili düşürürdü. Centilmen, mendili yerden alır, eğilerek kıza verirdi. Bugün de bir kadın, kimin geri getireceğinden eminse, çantasından birşey düşürebilir." 
("Eskiden vallaha da kolaymış!" demek geliyo insanın içinden.)
Peki kültürlü biri mi değil mi nereden anlayacaksınız? "Konuşmaya başlamak için bir kitapçının önünde durmak, sadece onun dikkatini ölçmek için değil, erkeğin kültürünü ölçmek için de bir imtihandır. Çünkü bir sohbet başlatmak için kadına, hangi romanları veya kitapları sevdiğini sormak zorundadır ve onunla edebi bir sohbet yapmak zorundadır." (Ah bu zorunluluklar!) Olayın devamı daha eğlenceli... 
Adam kadınla kitapçıya giriyor ve kadına o kitabı hemen satın alıyor.
(Bu doğruysa ve adamlar bu numarayı yiyorsa... kendine kitap aldırmak için bu numarayı sık sık yapıp, kitabı aldıktan sonra da adamlara "Güle güle" diyebilecek birkaç Avrupalı muzip kadın tanıyorum, ama bu kadar saf Avrupalı Erkek hiç görmedim!)
Bu oyunda dikkat etmesi ve kendini hep sakınması gereken taraf kadın tarafı, "zayıf karakterli" olan taraf da hep kadın tarafı!
"Her 'Kadın' şahsiyetli değildir (bu sözü "iffetli değildir" anlamında söylüyor) ki, yakınlaşma denemelerini şıpınişi, konuşmadan geri çevirsin. 'Kadın'dan daha üstün olan, 'Hanımefendi'dir. O, sevimliğinden ödün vermeden ve bir dereceye kadar, ahlak kurallarının izin verdiği yere kadar (adama) karşılık verebilir" diyor.
Kitapta, "Flört Etmek" diye bir bölüm var ve arada siyah-beyaz fotoraflar eklenmiş. Fotoraflar sadece kadın fotorafları ve fotoraflardaki kadınlar, esasen uzun bacaklardan ve dikkatli dekoltelerden oluşuyorlar. Ha bir de kocaman iki kadın gözü var. En etkileyici yanlarının başında geliyormuş. 
(Buna katılırım... Casanova ne derse desin.) 
"Flörtü bazıları, tatlı lakırdı etmek sanır, salon aslanlarının (yani günümüzün parlak "party"cilerinin) alışkın olduğu şey, veya ağır komplimanlar yapmak. Asıl flörtte, ruh, espri ve zevk sınanır. Burada, ezberlenmiş birkaç güzel söz yeterli olmaz."(Zor iş yani!..) "Eğer bir kadına, 'Gene çok hoşsunuz değerli bayan' derseniz, elbette bu her kadının hoşuna gider. Ama arkasından daha orijinal ve kişisel sözler gelmelidir."
Yazarımız, "güzel erkek sesi"ne takmış vaziyette. Şöyle diyor: "Birçok kadın, erkeğin eğitimine değil sesine aşık olur." Demek İspanyollar boşuna serenad yapıp durmuyorlar. 
(Ama ardından neden "Ayayayy!" diyorlar, -durun bunu Juanito'ya soralım!..) 
Flört nasıl başlar? Aynen şöyle:
"Flört, tramvayda sevgi dolu bir eğilme ile başlayabilir." 
Yani tramvayda kadını görüyorsunuz ve Japonlar gibi yerlere kadar eğilip, "Hoşsunuz değerli Bağyan" tipinden "güzel" bi' laf ediyorsunuz, başlıyor. 
(Eh ona bir de kitap aldınız mı tamamdır bu iş!..)
Bu denklemde hep birşeyler düşürülüyor: 
"Kendi kitabını düşürürsün ve alırken, yanındaki kadına, kitabın ona ait olup olmadığını ve kitabı nasıl bulduğunu sorarsın. Cesaretin varsa, sokakta veya restoranda gördüğün güzel kadına çabucak kartvizitinin arkasına birşeyler yazıp zarfa koyar, kadına verirsin ve postacının ona vermeyi unuttuğunu söylersin. Böyle sayısız fikirden biri, aklına gelecektir." 
(Ben burada bi'daha koptum arkadaşlar!..)  
Tanrım bu ne yaratıcılıktır, bu adam nasıl bir ayaklı kırtasiyedir ki yanında zarfla gezer, nasıl bir akıldır ki postacının bulamadığı kadını restoranda bulur?!.. Ses tonu da ilginç. Yazar bizle senli benli konuşuyor. 
Yeniden fotoraflar. Bu kez ponpon kızlar öncesinin kankan kızları ve alt yazı:
"Günümüzde kocalar, sahilde, karnavalda, güzellik yarışlarında, kadın güzelliğine derin bakışlar atabiliyorlar. Evdeki hanımları da, evde onları bekleyen güzelliğin hiç de aşağı kalır yanı olmadığını göstermeli."
Buna Türkçe, "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla" diyorlar buralarda!
Sonra kadınlara güzel sözler söyleme bölümü geliyor ve konu hakkında hoop, Casanova'dan bir alıntı:
"Beni bir kadınla sadece üç dakika yalnız bırakın, ona en genç yakışıklıyı unutturayım."
(O dünemde ya kadınlar çok safmış, ya da Casanova erkeklerle fena halde kafa bulmuş!..)
O nedenle kadınlara güzel şakalar da yapmak gerekiyormuş, mesela "Siz Rumpelstilzchen misiniz?" diye sorabilirmişsiniz -bence hiç sormayın!
(Rumpelstilzchen, Grimm Kardeşler'in bir masal kahramanı, bir erkek, ve "Hırdavat dolu evde oturan küçük adam" gibi döküntü bir anlamı var... Demek böyle bir lafı hoş bulabilen bir kadın cinsi de yaşamış bu dünyada.)
Bölüm başlığı: "Öpüşme yüksek okulu."
Konu izafiyet teorisinden bile zor olduğundan, yüksek okul... Soru: "Öpmek öğrenilebilir mi?"
Sonra: "Bir erkek, bir kadının elini öpmek riskine girmeden önce, el nasıl öpülmez, onu öğrenmeli." 
 El öpmek ilan-ı aşk oluyormuş! İşte burada Casanova bir yana, Büyük Katerina da devreye girip bize tecrübelerini alıntılıyorlar ve ekliyorlar:
"Bak bu imtaanda çıkar..."
Daha ileri sömestriler için ders: "Evlilik öpücüğü" (Ehelicher Kuss). Dudak dudağa öpüşmek böyle adlandırılıyor. Yazar, cinsellik araştırmaları yapan bilim adamlarını eleştirerek, "evlilik öpücüğü" ile (evlilik dışı) "tutkulu öpüşme" arasında fark olmadığını, fark gören bilim adamlarının yanlış gördüklerini söylüyor (-ki adeta proleter devrimci bir isyandır!..) Bilim adamları -nasıl becerdilerse- üşenmeyip saymışlar. Ortalama bir erkek hayatı boyunca 30.000 kez, ortalama kadın da 35.000 kez öpüşürmüş. Aradaki 5000 farkın açıklaması da şöyle: Kadınlar erkekleri öpüp karşılık alamıyorlarmış. Demek erkeklerin tüm öpücükleri karşılık buluyormuş. Quantum fiziğinden ince işler! Ayrıca beraber sinemeya gittiyseniz ve elini tutmanıza izin veriyorsa, ondan bir "öpücük çalabilir"mişsiniz. Yani bir tür "Sobe" olayı veya bir tür gerilla taktiği. Şıp diye öpüveriyorsun... Sonra tokat mı yerim diye korkmaya gerek yok, kadınların öpücükleri karşılıksız bıraktığı hangi istatistikte görülmüş?!  
Burada ima yoluyla hep dolaylı olarak anlatılan yatak konularına girmiyoruz -kitabın tamamını buraya almak zaten meümkün değil- ama şu lafı alıntılamadan geçemeyeceğim:
"Kadın erkeği, bir doğal afet gibi gibi algılar." (!..)
Hemen ardından, "Nazik konu" geliyor: Aldatmak. Bu meselede yazar, kadınların erkekleri aldatmasına indirgediği konuda, erkeklere öğütler veriyor: "Karılarınızı asla yalnız seyahate göndermeyin." Yoksa daha trene biner binmez önünde biri eğilip "değerli Bağyan"la başlayan cümleler kurar, karınızın elini öpebilirlermiş. "Karılarınızı alkollü içkilerden uzak tutun." İçince hemen sapıtabilirlermiş. "Karılarınızın lokallere ve kahvelere gitmesine izin vermeyin." Oha. Buna yorum bile gereksiz. "Büyük partiler düzenlemeyin. Çünkü siz başkalarıyla ilgilenirken, komplimanlara çöl gibi susamış karınıza en cürretkar sözler söylenebilir." Hiç komik değil.
Kitabın bu bölümünde hem şaşırıyor hem de kızıyorsunuz, çünkü kadınları "zayıf yaratıklar" diye aşağılıyor ve mesela erkeklerin karılarını aldatması olayından hiç bahsetmiyor. Varsa da yoksa kadınlar. Bu "zayıf yaratıklar"ın elini öpmeyegör, hemen eriyorlar!..
"Ah insanlar zayıftır (özellikle de kadınlar). Başka biriyle birliktelik kurarken, bunu gözönünde bulundurmalıyız."
Bu bölümü okurken, İslamcıları ve muhafazakarları düşündüm. Onlar bile erkeklerin kadınları aldatması konusunda bu kadar riyakar değil artık. Bu konularda daha adiller -ama kadınlara bakışlarının, kitabın bu bölümünden pek de farklı olmadığını söyleyebiliriz.
Erkeklere sadece bir uyarı var: "Bir kere yaparsanız gene yaparsınız." Aman ha!.. Bu kadar. Ne bir zayıflık vurgusu ne başka bir şey... Bir de kadının aldatmasıyla erkeğin aldatmasını kıyaslıyor ve şöyle bir sonuca varıyor: "Erkek hiç olmazsa kendisine sadık kalır, ama kadın kendini kaybeder."
Bu cümle, son oldu. Kitap mizah karakterini yitirip Sinir karakterine bürünmeye başladı. Bu yüzden de, kitabın geri kalanını uçarak okudum. Abukluklar diz boyu. Bir yerde yazar, kadın-erkek eşitliğinin abartılmaması gerektiğini söylüyor mesela! 
Ama kitaptaki güzel bir fıkra, neşemi yerine getirdi. 
Aynen aktarıyorum.
Hz. İsa'nın Havarisi Petrus, Cennetin kapısına gelenleri sırayla sorguya çekiyor. Biri, "Ben bir hükümdarım" diyor, "Çok sayıda ülke fethettim". Başaka biri, "Ben bir sanatçıyım" diyor, "Şehirler kurdum, büyük bahçeler çeşmeler yaptım, anıtlar diktim." Başka biri: "Ban şairim, yüzlerce kitap yazdım, sayısız ödüller aldım." Bir diğeri, bilim adamı olduğunu söyleyip, "yeni formüller geliştirdim, yeni bir dünya tasavvuru attım ortaya" diyor. Tüccar olduğunu söyleyen, bütün dünyayla nasıl ticaret yaptığını anlatıyor.
Pertus, zayıf bir genç görüyor aralarında, soruyor, "Sen ne yaptın?" O sadece "Sevdim" diyor.
Petrus ona kapıyı açıyor ve Cennete sadece onu alıyor. Diğerlerine de şöyle diyor: "Bir kadın gelip size kefil olana kadar bekleyeceksiniz. Yeryüzünde yaşarken sevmiş olanlar. Sadece onlar Cennete girebilir. Yoksa sadece sevgiden oluşan Cennette ne işiniz var?!.."

Kaddafi'ye karşı savaşı, Kaddafi'nin hesaplarından finanse edip kazanmak veya savaşı kaybetmek ihtimali üzerine



Perşembe günü Roma'da yapılan bir toplantıda, yirmiden fazla ülkenin dışişleri bakanı, Kaddafi'nin yurt dışı hesaplarındaki milyarlarca Dolarının, Kaddafi muhaliflerinin kullanımına açılmasına karar verdi (dpa). Kaddafi'nin sadece Almanya'da 6.1 milyar Doları var. ABD geçen hafta, Libyalı muhaliflere 25 milyar Dolarlık lojistik destek sağlayabileceğini açıklamıştı. Bunun için ilk prensip kararı, Katar'da 13 Nisan'da yapılan bir toplantıda alınmıştı. İtalyan Dışişleri Bakanı Franco Frattini, 5 Mayıs günü yapılan toplantıda, Libya'ya asker göndermemek gerektiğinin altını çizerek, bu konuda devletler arasındaki anlaşmazlığın sona erdirilmesi gerektiğini söyledi. Bilindiği gibi Kaddafi, Avrupa ülkeleri arasındaki fikir ayrılıklarını kullanarak hem zaman kazanıyor, hem de onların etkinliğini zayıflatmaya çalışıyor.
Dünya basınında asıl eğilim, Roma'da alınan kararı desteklemek yönünde. Avusturya'nın Sol eğilimli gazetesi Der Standart, perşembe günkü toplantının bazı zayıf yanlarına işaret ediyor: "Avrupalıların Kaddafi'ye karşı yürüttükleri 'Odyssey Down' askeri operasyonun uzun süreceği anlaşılıyor. Fransızların başlattığı askeri harekatın ortaya koyduğu durum, Amerikalılar işe kuvvetle müdahale etmeden kesin başarı elde etmek zor görünüyor..." (6.5.2011) 
Bunlar, şimdi bir kenara not edilmesi gereken önemli saptamalar. Der Standart ilk kez cidden, Batı'nın bu savaştan yenik çıkma ihtimalinden de bahsediyor, hem de ABD ile birlikte! Şu anda herşey, Kaddafi'ye direnenlere bağlı. Kaddafi'nin fütursuz/kanlı lejyonerlerinin baskısına Misrata'da ne kadar direnebilecekler? Bu direniş, desteklenmeli.
Artık, ortada bir savaş var var... 
Geçen yıl Kasım ayı gibi başlayacağını düşündüğümüz savaş, bir şekilde çıkmış gibi görünüyor. Ben bu konvensiyonel savaşın, daha sonra başka müdahaleler ve başka yerlerde çıkan başka gelişmelerle (mesela Bin Ladin'in öldürülmesi gibi) giderek karmaşık bir hal alması endişesini taşıyorum ve Avusturyalı dostların endişelerine katılıyorum. Sahiden de Avrupalılar, tıpkı 1990'lardaki Balkan Savaşı'nda olduğu gibi, kendi başlarına bu savaşı da bitirebilecek durumda değiller ve mutlaka ABD'nin müdahalesine muhtaçlar. Peki ya ABD müdahalesi de savaşı bitirmeye yetmezse? İşte bunun devamını düşünmek bile istemiyoruz. Bir kere, Libya'da korkunç bir katliam olur. Kaddafi, yeni bir tip yerel savaş beyi olarak sivrilir. Batı'nın topu birleşip bir Libya'yla başedemiyor olur -ki bu bilgiden kendince sonuçlar çıkaranlar Batı'ya girişirler...
Şimdi burada bazıları bana, "Batı'nın Avukatı mısın?" diye sorabilir. 
Değilim. Ama burada konu Batı değil. 
Burada konu, sistem... 
Sistem çöksün mü yoksa değişip dönüşsün mü? Mesele budur. 
Batı, şu anda sistemin merkezini, hatta işleyen demokratik merkezini temsil ediyor. Ben sistemin çökmesinden değil, bilinçli bir şekilde reformlarla/devrimlerle değiştirilmesinden yanayım. İnsanoğlunun sınavı da burada zaten. Eğer sistem çökerse, altında kalıp sınavı kaybetmiş olacak. Ama silkinip uyanırsa ve kendini/sistemi değiştirmek için irade gösterirse -sadece biraz... 
O zaman birçok şey kendiliğinden yerli yerine oturabilir, değişim umulandan daha kolay ve az sancıyla gerçekleşebilir.
Batı, Libya savaşının uzamış/genişlemiş bir versiyonunu kaybederse, (ki böyle bir durumda kehanetler kaybedebilceğini söylüyor) sonuç, kazananı olmayan bir savaştır -bilmem anlatabiliyor muyum!
Böyle bir savaş çok kolay olduğu için, bence en aptal "çözüm"dür!
(İş o noktaya gelirse, zaten laf tedavülden kalkar, ateş ve kılıç konuşur!)
O yüzden bu savaş bitmeli, Kaddafi defolup gitmelidir, tıpkı neoliberalizmin kaba-saba pratiklerinin de terkedilip, sosyal devletin yeniden kurulması gibi ve mesela çalışma sisteminin değiştirilip kalıcı işsizlik sorununa çok aşamalı çözümler bulunması gibi (önce meşguliyet, sonra absürd işin kademeli olarak ortadan kaldırılması gibi, 'İnsan Hakları'na "aç kalMAma hakkı"nın da eklenmesi gibi vs.). Ve bunlar sadece bir başlangıçtır -acilen ciddiye alınması gereken sorunlardır. Arap Baharı ve Libya savaşının iyi bir sonuca vesile olması için, kuru "demokrasi" laflarından çok daha fazlasına ihtiyaç var.