Abaka Han, Despina Hatun ve Anadolu'da kısmet meselesi


"Ordumun başında, yönümü öfkeyle Bağdat'a çevirdiğimde, yere veya göğe de saklansan, seni bulacağım ve seni bir aslan gibi yolunu keserek havaya fırlatacağım ve ülkende kikseyi sağ komayacağım, şehrini ve ülkeni küle çevireceğim. Seni ve saygıdeğer aileni bu felaketten korumamı istiyorsan, bilgece öğütlerimi dinle."
Hülegü Han

Hülegü'nün Bağdat'taki Abbasi Halifesine gönderdiği mektup bu tonda yazılmıştı. Anadolu'nun, İran, Horasan ve Irak'ın Hükümdarı Hülegü Han, saldırdığı yerlerde o zamana dek görülmemiş vahşet uyguluyordu. Birçok Moğol soylusundan daha kültürlüydü. Beş yıldır hüküm süren tüm Moğolların Büyük Kağanı ağabeyi Kubilay kadar kültürlü olmakla övünürdü. Ağabeyinin Büyük Kağan olması için az uğraşmamıştı. Hülegü, çok sevdiği ve bağlı olduğu kardeşi Kubilay'ın şerefine, sevgili oğluna 'Abaka' adını vermişti (Moğolca: Amca). Başkenti'ni Hanbalık'a (Beijing) taşıyan Kubilay Çin'de, o da eski başkenti Maragha'da Rasathaneler kurdurmuşlardı. Yıldız hareketleriyle ve astrolojiyle yakından ilgiliydiler.
Hülegü 10 Şubat 1258'de Bağdat'a saldırıp çeğrek milyon Bağdatlıyı adamlarına kestirtti. Yaptırdığı katliam ve yıkım o kadar korkunçtu ki, şehrin bozulan su kanallarını onaracak insan bile kalmamıştı. Abbasi Halifeliği tamamen yokolmuş, ortadan kalkmıştı.

Aynı yıl Anadolu'nun Batısında, Kayı aşireti Beyi Ertuğrul'un bir oğlu oldu. Adını Osman (veya Otman) koydular. Daha sonra bir imparatorluğa adını verecek bu karaşın oğlan, beş yaşına geldiğinde, İlhanlı sarayı mecburen Kent-i Tebriz'e taşınmıştı ve Anadolu Moğol hakimiyetinde yaşamaktaydı. Kırkyedisinde olmasına rağmen hızla yaşlanmış olan Hülagü, hayatının son beş yılında, korkmayı öğrenmişti. 3 Eylül 1260'da, Kudüs'ün hemen Kuzeyin'deki Ayn Callut'ta bir bitli Memluk, Kıpçak
veya Çerkes Türkü, işte her neyse bir asker köle, ona bi' tane çakmıştı!.. Bu nasıl olabilirdi? Yenilmez Moğolları yenmek, nasıl olur da bir Türk köleye nasip olurdu?!.. Sivas'ın köle pazarından Hama Emiri'nin satın aldığı Baybars adlı bir köle, nihayet Mısır Eyyubilerine satılmış, Mısır ordusunda hızla yükselmişti. Memluk komutanlar Mısır'da yönetime el koyduklarında, Eyyubi Sultanı Turan Şah'ı öldürenlerden biri de, adına Baybars denen bu Türk köleydi.

Hülegü gibi, Haşaşilerin kökünü kurutarak İran'ı almış biri, herkese korku salan, asla yenilmez sayılan koskoca İlhanlı Hakanının ordusunu yenmişti. Hülegü, bu savaşta yaptığı hatayı asla kabullenemiyor, içi içini yiyordu. Bitli Memlükleri çok küçümsemiş, asıl ordusunu savaştan çekmiş ve komutanı Kurtböke'yi yalnız bırakmıştı. Moğolların yenilmezliğine son veren de, Memlüklerin yedek kuvvetlerinin başındaki bu Baybars olmuştu. Sivas'tan satın alınan kölenin kazandığı tek zafer, sadece Anadolu'da değil, dünyanın her yerinde dikkat çekmişti. Demek Moğollar da yenilebiliyordu! Hülegü, işte bu söylentilere ifrit oluyordu.

Hülagü, 1243'de komutanlarından Baycu'nun yenip İlhanlı Hükümdarlığına kattığı Selçuklu Türkiye'sine, yani Anadolu'ya daha yakına gelmişti. Eski başkentinden 130 kilometre uzaktaki Tebriz'de kurdurduğu otağda ataları gibi yaşamayı seviyordu. Anadolu'ya yakın olmayı bir avantaj haline getirmeliydi.

Hülegü Tebriz'de iki şeye çok önem veriyordu. Bunlardan biri, en sevdiği oğlu, Şehzadesi Abaka'yı, kendi istediği gibi yetiştirmekti; diğeri de Moğolları yenebileceklerini kanıtlayan Türklere karşı sağlam bir ittifak kurmaktı.

Abaka'nın annesi Yesuncin Hatun, yeni Tebriz sarayının en mutsuz kadınlarındandı. Artık genç bir adam olan oğlunu, bebekliğinden beri göremiyor, istediği gibi sevemiyordu. Geleceğin İlhanlı Hükümdarı Abaka'yı, Hülagu'nun en sevdiği karısı, Kereit Prensesi Dokuz Hatun yetiştiriyordu. Dokuz Hatun, inançlı bir Nestoryan Hristiyanıydı... Dokuz Hatun, son Kereit Kağan'ı Tuğrul'un da kuzeniydi... Yani belki de Doğu'daki gizli yeraltı hükümdarlığının -yeraltındaki gizli ordunun- efsanevi komutanı Aziz John (yani 'Yahya') ile aynı kişiydi...
(Bu efsane, Bolşeviklerin Asya'yı mahvettikleri döneme kadar Asya'da yaşıyordu. Konuyu ayrıca yazmak gerekiyor.)

Çingis Han'ın oğlu Tuluy'un oğlu Hülagü'nün annesi Sorkhatani Beki de bir Nestoryan Hristiyandı. Tıpkı Hülegü'nün "en sevdiği" eşi Dokuz Hatun gibi. Abaka'nın Dokuz Hatun tarafından iyi yetiştirilmesini istiyordu, çünkü başında birçok bela vardı ve bu belalardan en önemlisi, yeni Altın Ordu'nun yeni hükümdarı yeğeni Berke'ydi. Diğer bela, Moğolları yenebileceklerini kanıtlamış olan Türklerdi. Hülegü, kendi akrabaları Altın Ordu ile savaşmaktan, ve didişmekten, Memlüklere konsantre olamıyordu. Berke ile aralarındaki itilaf konusu da, başta, Büyük Moğol Kağanı Kubilay'ın ölümünden sonra kimin Büyük Kağan ünvanını taşıyacağı meselesiydi. Kubilay, bazı Moğol prenslerinin ayaklanmasıyla uğraşmaktaydı. Kubilay'a baş kaldıranlardan en belalısı, Çingis Han'ın büyük oğlu Ögedey'in (Oktay'ın) torunu Kaidu idi. Berke ile anlaşamadıkları diğer konular arasında, Kafkaslar'ın ve Orta Asya'nın paylaşımı gibi konular vardı.

Hülagü'nün Tebriz'de yaptığı en önemli girişim, 1264 Temmuzunda, vasalları ve müttefiklerini yanına çağırmak oldu. Tebriz'deki otağında bir Kurultay düzenlemişti. Anadolu'daki Konya Sarayı'nın asıl yöneticisi vezir Pervane Muineddin Süleyman, Gürcistan Kralı David, Kilikya (Adana-Mersin) Ermenilerinin kralı Hethum ve Antakya kalesi Haçlı Kontu VI. Bohemund, otağına geldiler. Hülagü'nün en önemli iki adamı, görüşmeleri yürütüyorlardı: Hazinecisi Şemseddin Cüvayni ve Yıldızcıbaşısı Nasreddin Tusi. Bu iki adam, Hülegü'nün Memlük ve Anadolu Türklerine karşı kurmayı tasarladığı ittifak için çalışmaktaydılar. Elbette İstanbul'daki İmparator Michael VIII. Palaiologos'u da cepheye kazanmayı amaçlıyordu. Önce, ilişkileri sağlamlaştırmak adına, İstanbul Sarayı ile akraba olmak istedi.

Kurultay'ın yapıldığı yılın sonlarında İstanbul'dan gelen haber olumluydu. İmparator Michael, gayrımeşru kızı Maria Despina'yı Tebriz'e göndereceğini söylüyordu. Despina, gencecik güzel bir kızdı. Evlilik dışı doğmuş olmasına rağmen babasının kuzusuydu ve zamanın şartlarına uyup gıkını çıkarmadan, hiç tanımadığı yaşlı bir Moğolla evlenmeyi kabul etti. Kış günü Haliç'ten ayrılan bir kalyona, Ortodoks Patriği Euthimius ile birlikte bindi. Yaşlı din adamı, ona eşlik edecekti. Trabzon'a uğrayıp yollarına devam ettiler ve Gürcistan sahillerinde gemiden inip uzun bir yolculuğa çıktılar.

Abaka, o günlerde Horasan'ın Mazdaran kentinde bulunmaktaydı. Bir Çağatay prensi ile oraya gitmiş, Altın Ordu saldırılarıyla uğraşmaktaydı ve otuz yaşındaydı. Orada, atını çatlatırcasına deli gibi koşturan bir ulaktan acı haberi aldı. Babası Hülegü 8 Şubat 1265'de ölmüştü. Derhal yola çıktı. Tebriz'e vardığında, şaşırdı. Küçük kardeşi Yaşmut buş durmayıp hemen tahta oturmuştu. Ama onu tahttan inmeye ikna etmek zor olmadı... Dokuz Hatun, bunu sağlayacak kadar güçlüydü. Abaka Tebriz'de hükümdarlığını ilan etme hazırlıkları yaparken, saraya ay parçası gibi bir kız geldi: Maria Despina. Abaka, kızı görür görmez çarpıldı ve bu "kime niyet kime kısmet" lafı, belki ilk o zaman icad olundu.

Abaka Han'lığını ilan edip Despina ila evlendikten bir-iki ay sonra, analığı Dokuz Hatun 42 yaşında öldü. Bu tarihten sonra Anadolu'daki ve İlhanlı Hükümdarlığının diğer köşelerindeki Hristiyanların koruyucusu, "Despina Hatun" oldu. Dokuz Hatun Hülegü'den, Bağdat'taki Hristiyanların öldürülmemesini rica etmiş, hükümdar da buna uymuştu. Şimdi Despina Hatun'un devri başlıyordu ve Abaka, özellikle Müslümanlardan nefret ediyordu. Babası ve Kubilay Kağan gibi Budistler, onun da en sevdiği kullarıydı. Kamlara da dokunmuyordu. Ama Müslümanlara karşı acımasızdı...

Moğollar, doğalarına aykırı bir pasifizmi emreden Budizmi kabul ederek intihar ettiklerinin henüz farkında değildiler. Türkler ise, tam tersine, onların Anadolu'daki hakimiyetlerini kesinleştirecek yeni bir istikamette ilerliyorlardı. Bu kapıyı açan muzip ejderin adı, Ahi Evran'dı. Bugün Ahi denen, ama adına eskiden Türkçe 'Akı' (eliaçık, cömert anlamında) dendiği yeni Türk ekonomisinin hücrelerini, felsefesini ve düzenini örgütlemeye, daha 13'üncü yüzyılın ilk yıllarında başlamışlardı. Birbirine komşu olan iki ocak, Kırşehir'deki ve yakınında Sulucakarahöyük'deki iki dergah, Moğolların tüm baskısına rağmen Anadolu'daki Türk hakimiyetinin ana unsurunu kuruyorlardu. Ahi Evran, Baybars'ın Halifeliği Mısır'a götürdüğü 1261 yılında dünyadan uçup gitti.

Kimlikçi düşmanlıklar ekonomisi!


Anadolu'nun sonsuzluğa doğru uzayıp giden binlerce yıllık tarihinde barış ve toleransın esas, Zehirli kin ve nefretten beslenen savaş/istikrarsızlık dönemlerinin geçici olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. Son çeğrek yüzyıllık neoliberal kapitalizm dönemine özgü etnik/dini kimlikçilik de, Anadolu'da yaşanan böyle geçici dönemlerinden birine işaret ediyor. 2008'den bu yana, sadece neoliberal ekonomi değil, kimlikçiliğin de krize girdiğine dair işaretler mevcut.

Kapitalizmin birbiriyle rekabet halindeki Batılı liberal versiyonu ve Doğulu kooperatist (sosyalist) versiyonu arasındaki mücadele, 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla birlikte Batı lehine son bulunca, yeni bir dönem başlamıştı. Yeni dönemin özelliği, dünyaya hakim olan neoliberal kapitalizmin kısaca ekonomi ötesi bir 'Demokrasi' ilan edilip kutsanması olmuştur. Yeni düzende “asıl sorun”, ulusal sınırlar ötesi para/iş sisteminden ve diasporalardan güç alan yeni etnik/dini 'kimlikler'in talep ettikleri 'eşitlik' haklarıyla ilgiliydi. Türkiye'de de buna uygun olarak uzun süre, mesela işsizlik ve sosyal devletin tasfiyesi konuşulmamıştır. Onun yerine, 'Türban/laiklik' ve 'Kürt sorunu', asıl gündemi belirlemiştir. Neoliberalizme özgü 'Kürt' ve 'Müslüman' kimlikçiliği, ekonomi ötesi karakterine uygun olarak, tarihi geriye doğru sonradan üretilmiş etnik/dini kimlikçi açıdan yeniden yazıp değerlendirirken, intikamcı/rövanşist bir genel tavır benimsemektedir. Ekonomi ötesi neoliberal yaklaşımların en bariz özelliği, kişilerden/gruplardan yola çıkmasıdır. Bu nedenle neoliberalizm, komplo teorilerine inanmaya ve tarihi, komplo teorileriyle açıklamaya yatkındır. Bu anlayışa göre tarih, tek tek kişilerin -dünya konjonktüründen ve ekonomiden bağımsız bir şekilde- iradi kararlarından ve keyfi uygulamalarından ibarettir. Böyle olunca, 'keyfi kararlar' aldığına inanılan 'kötü' adamlardan 'gruplardan' ve 'partilerden' nefret etmek kolaylaşmaktadır! Mesela Türkiye Cumhuriyeti, bir gece aniden alınan bir kararın ürünüdür. Belli bir sürecin er ya da geç gerçekleşmesi gereken sonucu değildir! Aynı şekilde Halifeliğin kaldırılması, Anadolu ahalisinin Türk ilan edilmesi, milli Türk kültürüne uygun olarak halkın Türkleştirilmesi, Türkçenin dayatılması, sübjektif/öznel kararların ürünüdür. “Başka biri olsaydı, mesela 'dini bütün' biri -bunu yapmazdı!”

Öyle midir?

Türkiye'nin 13'üncü yüzyıldaki meşru hükümdarlarından Abaka Han, 1277 baharında başkenti Tebriz'de Anadolu'dan gelen ulağın haberini okuyunca öfkeden deliye dönmüş olmalıdır. Anadolu'nun hakimi Moğol ordusu, 18 Nisan günü, Elbistan'da Sultan Baybars kuvvetleri tarafından yenilip dağıtılmış ve Anadolu'daki Moğol hakimiyetine son verilmiştir. O bahar aylarında Konya sarayında bir çocuk, Sultan III. Keyhüsrev oturmakta, Moğol hakimiyeti adına Selçuklu ülkesinin devlet işlerini de vezir Süleyman yürütmekteydi. Moğollardan kurtulmak için Memluklardan gizlice destek isteyen Süleyman'ın yardımına, güçlü Memluk hükümdarı Sultan Baybars gelir. Baybars, önce Moğolların müttefiki Kilikya Ermenilerine, sonra da Anadolu'daki Moğol ordusuna saldırır. Moğol hakimiyetinin gevşeyeceğini uman iyi niyetli Süleyman, Baybars'ın otağına kadar gidip ona teşekkür eder ve Abaka Han'ı Konya girişinde karşılamak gafletinde bulunur. Abaka Han vezir Süleyman'ı ihanetle suçlar. Onu önce astırır, sonra da etinden yemek yapılmasını emreder ve adamlarına yedirir. Bu korkunç olay, Anadolu'nun farklılıklara toleranslı barışçıl doğasına tamamen yabancı, ruhsal konteksine tamamen aykırıdır ve belki de o yüzden, tamamen unutulmuştur. Kin tutarak ruhunu zehirlemek yerine, olanları unutmak ve bağışlayıcı olmak, Anadolu'ya özgü meziyetlerdendir.

Bu olayın yaşandığı dönemde Latin kaynaklarında Anadolu, en az yüzelli yıldır 'Turcia' (Türkiye) diye anılmaktaydı. Ve kendine 'Rum' demekte ısrar eden Sultanlığın yönetimindeki ülkeye 'Türkiye' denmesinin nesnel bir de nedeni vardı. Selçuklu Sultanı Alparslan'dan sonra Anadolu'da kalıcı oldukları kesinleşen bir milyona yakın Türke karşın (bugünün diline uyup birbirine benzeyen göçebe boyların hepsine toptan 'Türk' diyoruz), 11'inci ve 12'inci yüzyılda Anadolu'da (en fazla) altı milyon insan yaşamaktaydı. Her Anadolu halkı, kendine seçtiği coğrafi bölgede hayatını sürdürürken, Türkler Anadolu'nun tamamına dağılmışlardı. Türkçe, bu nedenle en çok bilinen ortak Anadolu dili haline gelmiş ve Anadolu'nun adını da belirlemişti.

Kapitalist yaşam biçiminin resmi ideolojisi ulus-devlet milliyetçiliğinin, kendi milli coğrafyası dahilindeki halklara -mecburen- dayattığı 'Tek dilli homojen milli kültür' anlayışının, eski tarım toplumlarında doğmamış olmasının önemli bir nedeni vardı. Kapitalizm öncesinin toplumlarında, yazılı kültürünün temel özeliği, farklılıkları özendirmesiydi. Halklar arasındaki kültürel fark ne kadar kesinse, halkların kendi iç dünyalarına kapanabilmeleri o ölçüde kolay oluyordu. Böylece kendilerini daha kesin tanımlayabiliyorlar ve diğer kültürlerin etkileriden daha kolay korunabiliyorlardı. Mümkün olduğunca çok sayıda halkın birbirinden farklı olması ve farklı diller konuşması, hem bu halkların elitlerinin, hem de merkezi devletin özendirdiği bir durumdu. Bu, sadece Anadolu'da değil, dünyanın başka yerlerinde de aşağı-yukarı böyleydi. Mesela bugün adına kısaca Ermeni veya Türk dediğimiz toplulukların her biri, kendi aralarında mezhepsel, yöresel ve lehçeyle ilgili sayısız farklı gruplara bölünmüştü, kendilerini farklı farklı adlandırıyorlardı.

Kapitalizm öncesinin tarım merkezli ekonomilerinde halk ve kültür grupları, ekonomik bakımdan birbirlerinden bağımsız davranabiliyorlardı. Ve bu bağımsızlıklarını kültürel bazda da pekiştirmeye özen gösteriyorlardı. Kapitalizm öncesi, kişiye özel çalışma sistemi buna izin veriyordu. Üretim biçimi, kapitalizmde olduğu kadar karmaşık ve 'anonim' değildi.

Kapitalizm öncesinin toplumlarında ürünler esasen sipariş/gereksinim üzerine tek tek kişilere özel, ustalar ve çırakları tarafından üretiliyordu. Ürünlerin bir karakteri vardı, birbirinin kopyası/klonu, anonim değildiler. Çalışanlar, karakterli ürün yapıldıktan sonra, çalışmaya son veriyorlardı. Bugünkü gibi durmadan sekiz saat -sadece ücret/kar için- 'anonim herhangi birşey' üretilmiyordu. Sadece para için üretilen ''anonim herhangi birşey'i Marx, 'Meta/mal' (Ware) diye adlandırmıştır ve bu anlamda 'Meta/mal', eski çağların 'Kişiye özel üretilen nesne'sinden tamamen farklıdır. Eski üretim biçimi, farklı kültürlerin/dillerin, kompartımanlar halinde yanyana yaşamalarına uygundur.

Ama kapitalizmde muazzam çeşitlilikteki mal/hizmet/hammaddenin aynı anda hızlı değiş-yokuşu, işlenmesi, alınıp satılması ve bu işlemin nihayet paraya tahvili sözkonusudur. Sistemin motoru, para kullanımı üzerinden işleyen kar dürtüsüdür. Tarihte sadece kapitalizme özgü olan, bu muazzam yoğunlukta ve hızdaki özgün para/iş sisteminin çalışabilmesi için, çalışan tüm halkın sadece ortak bir dile değil, ortak bir kültüre de sahip olması gerekir. Çünkü karmaşık sistemin içinde birçok ortak kavram, komplike sembol ve benzeri şeyler oluşur. İş toplumunda bunların herkes tarafından anlaşılabilmesi ve tüm topluma malolması gerekir. Kapitalist ekonominin komplike bir bütün olarak işleyebilmesi buna bağlıdır. Ortak kültürün temel ilkelerinin kurulmasını, milli eğitim sistemi üslenir. Kapitalistleşmenin (para/iş ilişkilerinin) yaygınlaşıp yoğunlaştığı her yerde toplumlar, mecburen, kültürel homojenleşme dürtüsüne uymak zorunda kalmışlardır. Kültürel homojenleşmelerin taşıyıcı ideolojileri de milliyetçilikler olmuştur.

1980'li yılların ortalarından başlayarak 2008 ekonomik krizine kadar süren Neoliberal döneme has etnik ve dini kimlikçiliğin ürettiği derin düşmanlıkların ve kamplaşmaların en önemli kaynağı, globalleşmiş neoliberal ekonomidir. İlk kez, milli ekonomilerin sınırları ve kontrolü haricine taşan, global ekonomiden ve diasporalardan beslenen, bu nedenle ulus-devletlerin kontrolü dışına çıkıp onlara meydan okuyabilen yapılanmalar ortaya çıkmıştır. Global kapitalizmin yeni ürünü bu siyasi gruplar, ilk kapitalistleşme döneminden kalma eski hesapları kendilerine şiar edinmişlerdir. Özünde sadece dönemsel/konjonktürel görüngülerdir.

Anadolu'nun Kıyameti sayabileceğimiz 1908-1922 döneminde, İmparatorluğun terketmek zorunda kaldığı Balkanlardan, Filistin'den, Kafkaslardan Anadolu'ya göç eden ve kendini İstanbul'daki merkezi yönetimin kültürüne yakın hissedenler 'Türk' ilan edilmişlerdir ve daha sonra Türkiye'nin yeni iş toplumunu oluşturmuşlardır. Homojen bir 'Türk toplumu' kurmak, tek tek politikacıların bir seçimi olmanın ötesinde, sistemin dayattığı bir zorunluluktu. Aynı ideaya Ermeni milliyetçileri de Yunan milliyetçileri de sahipti. Doğu ve batı Anadolu'daki savaşları onlardan biri veya ikisi kazansaydı, Anadolu'da -milliyetçiliğin doğasına uygun olarak- birbirine düşman birkaç ulus-devlet kurulmuş olabilirdi. İkinci Dünya Savaşı sırasında eski defterler mutlaka açılır, Anadolu'nun birliği için ikinci bir Kıyamet yeniden yaşanabilirdi.

Anadolu'dan Ermenilerin silinip Rumların kovulmasının rövanşını, Kürtlerin Türkleştirilip Halifeliğin kaldırılmasının rövanşını, Osmanlı İmparatorluğu'nun sona erdirilmesinin rövanşını eski cumhuriyetçi elitlerden almaya çalışmak, bu nedenle düşmanlık üretmek, iki nedenle temelsizdir ve başarısızlığa mahkumdur: Burada asıl konu, global ekonomiden beslenen etnik/dini kimlikçi neoliberalizmin, milliyetçi ulus-devlet liberalizmine meydan okumasıdır. İkisi arasında bir tür güç mücadelesi söz konusudur. Çeşitli biçimlerde dünyanın heryerinde yaşanmaktadır ve bu haliyle neoliberalizmin, ulus-devletleri tehlikeli ölçülerde zayıflattığı bilinmektedir. Bu çatışma, 2008 kriziyle birlikte artık neoliberalizmin aleyhine işlemektedir. Yani global vahşi piyasalara has finans aksiyonları, sıcak para, ve döneme özgü yaygın kriminal finans uygulamaları (kaçakçılık, para aklama, zimmet vs.) eskisinden daha sıkı denetlenmektedir. Neoliberal kimlikçiliklerin kaleleri olan diasporaların güç kaybetmesi de buna dahildir. Ekonomik kriz, neoliberal hareketleri çok boyutlu bir şekilde olumsuz etkilemektedir. İkinci neden, kapitalistleşme/homojenleşme için kişilerin ve partilerin sorumlu tutulamayacağıyla ilgilidir. Anadolu'da kapitalistleşmenin yoğunluğu ölçüsünde kültürel homojenleşme kaçınılmazdı. Bunu kimin yaptığı son tahlilde önemsizdir. Nitekim kapitalist sistemin en gelişmiş merkez ülkeleri, (ABD'den Japonya'ya kadar bir avuç ülkedir) halkları kültürel bakımdan homojenleşmiş ülkelerdir. Sonradan kapitalistleşmiş tüm ülkeler, milliyetçiliklerin yardımıyla kültürel bakımdan homojenleşmeyi hedeflemişlerdir.

Giderek İngilizce'nin temel iletişim dili haline gelmekte olduğu dünyada, ulusal homojenleşmeden öte, bir de global homojenleşmeden söz etmek zorundayız. Böyle bir dünyada kültürel farklılıklar, eskisinden çok daha küçüktür. Bu durum, yerel kültürlerin gelişmesine -bireysel bazda- büyük bir alan açmakta, ama (global ekonominin ulus-devlet/milli ekonomileri lehine giderek daha sıkı kontrolü nedeniyle) neoliberal siyasallaşmaları giderek zorlaştırmaktadır. Her köşesi birbirine benzeyen, aynı düşünce kalıplarıyla düşünüp aynı tip giyinen, aynı hamburgercilere gidip aynı filmleri seyreden ve bu homojen dünyada yaşamaktan memnun görünen modern vatandaşların, kapitalizmi en ufak bir şekilde sorgulamadan, farklılıkları düşmanlık boyutunda abartmaları, trajikomik bir durum.

Anadolu'da Türkiye değil de, Osmanlı ardılı başka kapitalist devlet veya devletler kurulmuş olsaydı, büyük travmalar mecburen gene yaşanırdı. Soykırım travması, Anadolu'dan kovulmuşluk travması, yenilmişlik ve bir İmparatorluk kaybetmişlik travması vd. Büyük bir ihtimalle gene olacaktı. Sadece, hangi travmayı kimin yaşadığı farklı olabilirdi. Anadolu gibi renkli bir coğrafyanın, dünyadaki kapitalistleşmeye mecburen uymak adına, kültürel bazda homojenleşmek zorunda kalması, kapitalizmin dünyada işlediği en büyük cinayetlerinden biridir.

Anadolu unutkan ve bağışlayıcıdır. Bu sayede ruhunun kin ve nefretle zehirlenmesine izin vermez. Bugün Anadolu'da ne Abaka Han, ne de onun mağrur Moğollarından birinin adı bilinir. Tarihe bakarak, neoliberalizmin düşmanlık ve kamplaşma üreten kimlikçi tahribatının da elbette aşılıp unutulacağını söyleyebiliriz. Bunun için önce sağduyuya, sonra zamana ihtiyaç var gibi.

RADIKAL, 6.8.2010

Milliyetçilik, tarım toplumlarında neden ortaya çıkmadı

(Milliyetçilik yazıları 3)
Kapitalizm öncesinin toplumlarını en genel anlamda ikiye ayırabiliriz:
Son beşbin yıldır giderek güçlenen ve 13'üncü yüzyıldan sonra tarihin asıl damarını oluşturan “Yazılı/yerleşik toplumlar” ve onların öncesinde yüzbinlerce yıllık “Yazısız/göçebe toplumlar." B
urada kısaca bahsedeceğimiz toplumlar, yazıyı yaygın bir şekilde kullanmaya başlayan yerleşik tarım toplumları. Yani bugünkü “uygar” toplumların ataları. Ve ilk önce Anadolu'da (Urfa bölgesi) ortaya çıktığı malum. Yapılan araştırmalara göre bu adamlar, göçebe hemdaşlarına göre çok daha kırılgan, hastalıklı ve çirkindiler. Zor hayatlarının tek avuntusu, kendi çitlerinin gerisine çekilip orada güvende olduklarına inanmaktı... Hastalıklı, karaktersiz ama “güvenli” bir hayat!..

Kapitalizme has “Para/iş toplumları” öncesinin tarım toplumlarında, milliyetçilik ortaya çıkmamıştır/çıkamamıştır. Bunun nedeni, milliyetçiliğin ne olduğu ve nasıl işlediğini anlamak için de önemli görünüyor. (Önce kesinlik kazandırmamız gereken konu şu: Kapitalist toplumlardan önce -sırf Marx öyle istedi diye- dünyaya “Feodalizm” hakim olmamıştır. Batı orijinli bir laf olan "Feodal toplumlar", Orta ve Batı Avrupa'ya özgüdür ve dünyanın tamamına doğru genelleştirilemezler.)
Y
azılı bir kültür geliştirenler ve yazıya hakim olan insan sayısı, çoğunluğun içinde genellikle istisna veya azınlıktı. Yazılı kültürün yaygınlaşmasıyla birlikte, ilk kez yazı üzerinden ortak kültür kurmak geleneği de başlamıştır. Ama bu, sanıldığı gibi herkesi homojen bir kültür altında toplamak için kullanılmamıştır -hatta tam tersi olmuştur.
K
apitalizm öncesi yazılı kültürünün temel özelliği; homojenliği değil farklılıkları özendirmesiydi. Çeşitli kesimler arasındaki farklılıklar ne kadar fazlaysa, kesimler o ölçüde kendi iç dünyalarına kapanabiliyorlardı, kendilerini daha kolay tanımlıyorlardı. Bu aynı zamanda bir 'kendini diğerlerinden koruma' mekanizması şeklinde de işlemekteydi. Bu, desteklenip özendirilen bir durumdu. Osmanlı sisteminde de, yanyana yaşayan ve birbirinin içine girmeyen sayısız kültürel yapının varolduğunu biliyoruz.
Kültürel bakımdan aynı olması beklenen gruplar bile, çeşitli nedenlerle diğer benzerleriyle aralarına mezhepsel/yerel/lehçe farkları koyuyorlardı. Mesela bugün hepsine toptan Ermeni dediğimiz halkın Anadolu'da hem farklı Hristiyan mezheplerinden olanları, hem de farklı lehçeler konuşanları vardı, tıpkı Rumların ve diğerlerinin de olduğu gibi (Mesela bugün bile Antakyalı Hristiyan Araplar kendilerine Rum derler vb.) Ve bu durum normal sayılıyordu. Aynı köy veya kasabada yaşayan ve aynı dili konuşanların bile, çeşitli nedenlerle diğerleriyle araya bir fark koymak için farklı lehçeleri veya adetleri benimsediği, hatta kendilerini farklı adlandırdıkları falan oluyordu. Kapitalizm öncesinin yazılı kültürü ve devleti, sadece Osmanlı coğrafyasında değil, bütün dünyada bu genel tutumu destekliyordu.

11'inci ve 12'inci yüzyılda dört-beş milyon kadar insanın yaşadığı Anadolu'ya, Selçukluların ilk döneminde bir milyon Oğuz Türkü'nün göçtüğü sanılıyor. Bugünkü anlamda konuşacak olursak, birbirinden ayrı ayrı oturan/yaşayan ve çeşitli dillere/inançlara sahip halkların yaşadığı Anadolu, 12'inci Yüzyıldan itibaren Latince metinlerde "Türkiye" (“Turcia”) diye adlandırılmaya başlanmıştır. Bizans'ın itirazlarına rağmen, bu ismin çok nesnel bir nedeni vardır. Çeşitli halklar, Anadolu'nun belli bölgelerine dağılmışken, Anadolu'nun tamamında görünen tek halk göçmen Türklerdir. Anadolu'nun her köşesini ortak bir paydada de facto bir araya getirmişleridir. Kısa sürede Türkçe, Rumcadan daha yaygın ortak Anadolu dili haline gelmiştir. Ama daha sonraki yüzyıllarda “Türklük”, dilin de ötesinde (elit) bir anlam kazanmıştır... (Mesela 19'uncu yüzyıl Tunus'unun yerel hakim kesimleri, hemen hiç Türkçe bilmedikleri halde kendilerini “Türk” diye adlandırıyorlardı. -1869'da finans krizi sonucu buraya gelen İngiliz-Fransız-İtalyan Avrupalı "maliyecileri" şaşırtmıştır.)

Birbirinden ayrı/farklı olmaya özenen Anadolu halklarının (ve dünyanın diğer yerlerindeki halkların) ortak dil veya kültür benimsemesi, sadece yöneticiler katında bir önem taşıyordu. En yaygın ortak dil Türkçe, zaten 12'inci Yüzyıldan itibaren -halkların yöneticileri bazında- bilinen bir dildi. Fakat aşağıya doğru halkların Türkçe bilmeleri hiç kimsenin ilgilenmediği gereksiz bir konuydu. Ayrıca homojenlik, zamanın mantalitesine ve ekonomik yapısına da uygun değildi. Halk ve kültür gruplarının, kendi ekonomik bağımsızlıklarına önemli ölçüde sahip olduklarını biliyoruz. Devletle ilişkiler, vergi ve askerlik düzeyindeydi -onu da halkların yönetici pozisyondaki kişi ve aileleri hallediyordu. Bu sosyo-ekonomik yapı, tüm Anadolu'nun kültürel homojenleşmesini hem gereksiz hem de imkansız kılıyordu. Durum, dünyanın başka yerlerinde de esasen böyleydi. Vergi toplamak ve güvenliği sağlamak konuları dışında kimin hangi kültürden olduğu veya hangi dili konuştuğu kesinlikle önemsizdi. Sadece devlet görevlilerinin ilişki kuracağı, sözkonusu halkların yöneticisi konumundakilerin Türkçeye hakim olması veya tercümanlarının olması gerekiyordu, o kadar. Türlü-çeşitli Anadolu halkının kendi aralarındaki ilişkiler de sınırlı olduğundan, halkın aşağıya/tabana doğru tamamının ortak bir dil kullanması kesinlikle gereksizdi -hatta kullanmaması daha iyiydi. Ayrıca bu parçalı durum, sadece tek tek halkların değil, merkezi devletin de işine geliyordu ve statükonun devamı için gerekli koşullar, kolayca yeniden üretebiliyordu. Tarım toplumlarının sosyo-ekonomik bakımdan kendi içine kapanıp, kendi içinde kendi ekonomisini döndürebilecek durumda olması, bu yapının, sürtüşme olmadan bir arada yan yana yaşamasına olanak tanıyordu. Toplumların birbirine ekonomi üzerinden karşılıklı muhtaç olması durumunun ya olmadığını ya da sınırlı/önemsiz boyutlarda seyrettiğini biliyoruz. Yani böyle bir kültürel/ekonomik atmosferde, merkezi devletle ilişkili kültürel homojenleşmeye dayanan “Milliyetçilik” gibi bir fikrin (ideolojinin) ortaya çıkması imkansızdı. Bu düzende, kapitalizmle aradaki en önemli fark, ücretli yoğun iş (ve para) sisteminin henüz kurulmamış olmasıdır. Yani yaygın bir iş bölümü, karmaşık ürünler ve o ürünler için gereken hammadde/malzeme çeşitliliği ve bunlar için gerekli yoğun şehirleşme henüz yoktu. Kitle halinde üretim de yoktu. Henüz üretilen ürünler, 'kişiye özel' üretiliyorlardı ve bunlar için usta ve çırakları, tek bir şeyi üretmek amacıyla -genellikle- sipariş üzerine üretmek esasını benimsemişlerdi. Yaygın/girift/karmaşık üretim ilişkileri, kapitalist üretim biçimiyle birlikte ortaya çıkınca, insanların birbirleriyle çok yönlü ilişki içinde olmaları gerekti. Bu yeni durum, yanyana yaşayan izole topluluklarla sürdürülemezdi. Halk arasında ortak dil kullanma gereksinimi, karmaşık üretim işlemlerini kolay anlayabilmeleri için halka okuma-yazma öğretmek ve milli eğitim (“ortak ülkü”) de buradan ortaya çıkmıştır. Aynısı, daha uzun bir süreç içinde Orta Avrupa ve Kuzey Amerika'da yaşanmıştır. Belli kültürel merkezler (ve düşünceler) etrafında kültürel homojenleşmeler bu vesileyle ortaya çıkmıştır. Avrupa'da bu süreç, uzun ve yavaş gerçekleştiği için, mesela Fransa'da, İngiltere'de ve Orta Avrupa'da kendi sınırları dahilindeki farklılıklar iyice törpülenerek, oldukça homojen sayılabilecek ilk uluslar/milletler ortaya çıkmıştır. Bu süreç Anadolu'da hem çok daha geç başlamıştır, hem de farklı ulusdevletler doğmasına müsait siyasi bir yapı olmadığından, çok kanlı bir iç savaşlar ve bölünme/parçalanmalar dönemi yaşanmıştır. Türkiye'de, Avrupa'da olduğu gibi ne yerel prenslikler vardı ne de bir asiller sınıfının oluşmasına izin verilmişti. Kapitalizmin para/iş ilişkilerinin metropollerden başlayarak (İstanbul, Selanik, İzmir) toplumlara hakim olmasıyla birlikte, belli kültürel merkezlerin (genellikle en kapitalitleşmiş çevrelerin) etrafında ortak kültür havzalarının oluşması, yeni milliyetçiliklerin ortaya çıkmasını kolaylaştırmıştır. Fakat Anadolu'daki kadar büyük farklılıkların bir arada yaşadığı bir yerde, görece kısa sürede -Avrupa'daki gibi- tek bir milliyetçiliğin taşıdığı, Anadolu'nun tamamında kültürel homojenleşmenin barışçıl yoldan kurulması imkansızdı. Osmanlı İmparatorluğu'nun ana gövdesinden savaşla önce Yunanistan'ın kopması da çok anlaşılır bir durumdur. Kendi içinde en çok kapitalistleşmiş İmparatorluk halkına mensup Rumların Yunan milliyetçiliğini benimseyip, halka ortak dil, tarih, ülkü aşılamaları, İmparatorluğun tüccarı ve devlet tecrübesine sahip görece homojen kapitalistleşmiş halkının Mora'da ilk milli devleti kurması tesadüf değildir. (Bu tarihten neredeyse yüz yıl sonra bile Osmanlı İmparatorluğu'nun dışişleri bakanının bir Rum olması da tesadüf değildir.) Ama homojenleşme, devam etmiştir. 19o8-1918 dönemini, sadece Osmanlı'nın değil, Anadolu'nun kıyameti sayabiliriz. İmparatorluğun Türkçe merkezi kültürüne kendini yakın/ait hissedenlerin, bu sürede, İmparatorluğun terkettiği yerlerden Anadolu'ya göçtüğünü ve Türkçe merkezi kültüre yakın ahalinin nüfusunun Anadolu'da hızla arttığını biliyoruz. Aynı dönemde savaş bahane edilerek Ermenilerin Anadolu'dan çıkartıldığını, en son Kurtuluş Savaşı sonunda ve büyük mübadele sonucu Rumların Anadolu'dan çıkartıldığını da biliyoruz. Şimdi geriye dönüp baktığımızda, Anadolu'da tek bir ulus-devlet kurulması için bu homojenleşmenin er geç yaşanmak zorunda kalınacağını da görüyoruz. Homojenleşme eğer o zaman olmasaydı, İkinci Dünya Savaşı sırasında -bahaneyle- olabilirdi. (Dünyada Birinci ve İkinci Dünya Savaşları birbirinin devamı ve tamamlayıcısı olmuşlardır.) Bu süreçte merkezi devleti elinde bulunduran ve yeni Türk milliyetçiliğini kuranlar, önce Doğu'da Ermeni milliyetçiliğini, sonra Batı'da Yunan milliyetçiliğini yenmek zorunda kalmışlardır. (Burada masum olan milliyetçilik yoktur...) Türk milliyetçiliği, girdiği savaşları kaybedebilirdi. O zaman Anadolu'da kanlı-bıçaklı, daimi itilaflı birkaç ulus-devlet kurulmuş olurdu ve Birinci'nin bir rövanşı olan İkinci Dünya Savaşı'nda ikinci bir kıyamet yaşanırdı ve Anadolu'da birlik gene sağlanırdı. Kısacası Anadolu, yapı itibarıyla kapitalizmin berbat doğasına en yabancı yerlerden biriydi. Ama tarih boyunca bir güç ve kültür merkezi olması gereğinin/geleneğinin dayatmasıyla, kapitalizme uygun tek/bütün bir ülke olmak zorundaydı. Kapitalizmin dayatmasına uymak zorunda kalmıştır. (Eğer bu süreç Avrupa'daki gibin uzun sürseydi, belki bu kadar büyük travmalar yaratmazdı. Bugünün "Ulus"larına kalan travmalar tonla: Ermenilerde soykırım travması. Rumlarda Anadolu'dan kovulma travması. Türkler'de yenilmişlik ve imparatorluğu parçalanmışlık travması, Avrupa ve Batı karşısında eziklik ve aşağılık kompleksi vs.) Anadolu'da yaşananların diğer nedeni, Avrupa'ya çok yakın olması ve Avrupa'daki kapitalistleşmeden şeklen çok etkilenmesidir, onu taklit etme ihtiyacı duymasıdır. Mesela aynı ölçüde büyük tahribat, Hindistan'da -ülke üçe bölünmesine rağmen- olmamıştır. (Ama Rusya ve Çin'de, Türkiye'dekinden çok daha ağır olmuştur.) Kapitalizmin Anadolu'da neden olduğu kanlı kıyamet asla unutulmayacaktır -ve hesabı sistemden ve onun zebanilerinden sorulacaktır. (En azından Ermenilerin ve Rumların Anadolu'da, Türklerin Balkanlarda/Filistin'de/Anadolu'da yaşadıkları katliamlar, tehcirler adına hesabı sorulacaktır -hem de şimdi inanılamayacak ölçüde "derinlemesine!..")

(devam edecek)

Azami Milliyetçilikle Şoven Milliyetçiliğin farkı hakkında

(Milliyetçilik yazıları 2)
Milliyetçiliğin en önemli ortak tanımı, modern ulusların oluşumunun kökeninde milliyetçiliğin yatması ile ilgilidir. Ve Batılı modern/gelişmiş ülke milliyetçiliğin tanımı ile, milliyetçi şovenizmin birbirine karıştırıldığı üzerinde durmalıyız. Konumuzla da ilgili, çünkü birinci milliyetçilik türü, 'Azami Milliyetçilik' demektir. Solumsu aydınların ve Hamasçı "demokratlar"ın kötü bir şey sayıp reddettiği, faşizan bulduğu şeye ise 'Azami Milliyetçilik' değil, "Şoven Milliyetçilik' diyoruz (veya 'Milliyetçi Şovenizm'). Abartılarak milliyetçiliğin bütününe atfedilen bu ikinci tip milliyetçilik, kendini tüm milletlerin üzerinde tutar, diğer milletlere posta koyan baskıcı/tahakkümcü bir milliyetçilik türüdür ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında marjinalleşmiştir.

Yani açık konuşacaksak, Türkiye'de bu tip marjinal keskin milliyetçilik örneklerin bugün en yoğun görüldüğü kesim Kürtçü kesimdir. Mesela Kemalist kesimleri bu anlamda, 'Azami Milliyetçiliğin arkaik biçimi' sayabiliriz. Yani İkinci Dünya Savaşı sonrasının gelişmelerinden uzak kalmış, daha önceki dönemin tören meraklısı statükocu tek adamcı şekilciliğinden kendini kurtaramamış bir tür 'Azami Milliyetçililk' hali. Fakat Kemalizm kökenli milliyetçilik, son bir-iki yıldır, bu eski arkaik yanlarını aşmak için hızlı bir değişim göstermiştir (bu değişimi, Ergenekon şoku hızlandırmıştır) Kemalist milliyetçilik, sırf bu arkaik yanları nedeniyle, kolaylıkla 'Şoven Milliyetçi' damgası yiyebilmiş, neoliberal kimlikçiliğin boy hedefi olmuştur. Şimdi bu durumun değişiyor. Neoliberalizm zayıflayıp, arkaik yanlarından kurtulan 'Azami Milliyetçilik' güçleniyor.
'Şoven milliyetçilik' ve kapitalist toplumlardaki 'Azami milliyetçilik' arasındaki belirleyici farkın, 'Yurtseverlik' ile ilgili olduğunu belirtelim. 'Yurtseverlik', diğer milletlere de kendileri için 'Azami Milliyetçi' olma hakkı tanır, yani tahakkümcü değildir.
Buradan, milliyetçiliğin kendi kendini tarif ettiği mantaliteye dalalım...
Milliyetçiliğin temel varsayımı şudur: Ortak dile, ortak kültür ve ortak tarihe sahip topluluklar/halklar, kendi devletlerini kurma hakkına sahiptirler. Bu anlayışa göre insanlık, milli/ulusal karaktere başından beri zaten sahip olan birimlere bölünmüştür ve baştan bölünmüş bu insanlık ailesi, tekamül çerçevesinde gele gele milliyetçiliğe gelmiş ve oradan da milli/ulus devletleri kurmuşlardır!.. Bu yüzden her türlü legitim/meşru iktidar, ancak millet/ulus denen yapıya dayanabilir -yoksa meşru olmaz... Ve gene bu genel düşünceye göre halklar ve yukarıda saydığımız ortak özelliklere sahip topluluklar milli/ulus-devletleri kurar (milliyetçilikler ulusları kurmaz!..)
Tabii bunun tersi geçerlidir:
Ulusları milliyetçilikler kurar ve milliyetçilikleri de kapitalist üretim ilişkileri (özellikle de endüstrileşme) üretir. Ve milliyetçiler birbirinden kopya çeker. Uluslaşma, esasen yukarıdan aşağıya doğru olur. Batı ülkelerinde önce milletlerin oluşup onların milliyetçilikleri yumurtladıkları ve ulus-devletlerin böyle ortaya çıktığı teorisi doğru değildir. İstisnasız tüm uluslar, milliyetçiliklerin ürünüdür. Orta Avrupa'daki uluslaşma, üçyüzyılda ağır ağır savaşlar/mücadeleler içinde gerçekleştiği için, halkın isteğiyle aşağıdan yukarı kurulmuş gibi gösterilmeye müsaittir. Türkiye gibi dünyanın çoğunluğunun uluslaşması ise seksen-yüz yıl içinde çabucak ama yarım yamalak gerçekleşmiştir.
Ulus kuran Milliyetçiliğin, kendi ulus-devletini sahiplenmesi anlayışı, tüm dünyada -uluslararası ilişkilerde- hakim ortak paydadır ve Birleşmiş Milletler gibi kurumlar da bu 'Azami Milliyetçilik' anlayışın üzerine kurulmuştur.
Burada 'Azami Milliyetçilik'i hep 'Yurtseverlik' ölçüsüyle ölçüp sınamak gerekiyor. mesela 'Şoven Milliyetçilik', bu tip ölçüleri sadece kendisi için koyup komşularına bu hakkı tanımayan bir genel anlayışın adıdır. 'Azami Milliyetçilik'de esas olan, ülke milliyetçiliğini oluşturan ve uluslararası yapıda tam bir legitimasyona/meşruiyete sahip bu durumu taşıyan tek tek vatandaşların, lendilerini, 'Azami Milliyetçilik'e göre tanımlamaları, etnik/dini/yerel özelliklerini 'Azami milliyetçilik'in üzerine çıkarmamalarıdır.
Esas olan, önem sıralamasıdır. Yani kapitalist bir ulus-devlette asıl belirleyici olan 'Azami Milliyetçilik', çok sonra da etnik/dini/yerel özellikler gelmelidir. İdeal durum budur. 'Azami milliyetçilik'in hüküm sürdüğü ülkelerde, ikinci sırada, etnik/dini/yerel kimliklerden önce başka kimliklerin geldiğini biliyoruz. İkinci sırada ekonomik kimlikler gelmektedir. Bunlar, mesleklerle ve sosyal statü ile ilgili kimliklerdir.
Milliyetçiliğin, bütünü aşırı önemseyen, abartan, 'Entegre edici Milliyetçilik' türü ise, gene İki Dünya Savaşı arasındaki dönemde yaşanmış olan, "Sen hiçbirşeysin Ulus herşey" mantığıdır. Bu zihniyetin çeşitli biçimlerde zuhur etmesi mümkün. Abartılı Milliyetçiliğin tüm ikincil renkleri reddettiği faşizan bir tür.
Türkiye gibi çok kültürlü bir kökenden gelen ve kapitalizmin neoliberal dönemdeki bozulmasıyla birlikte kimlikçiliğin ortaya çıktığı ülkelerde önemli olan, iki uç arasında, bütünü gözeten yurtsever bir 'Azami milliyetçilik' anlayışının tutturulması olsa gerek. Ölçü burada da 'Yurtseverlik'tir, ama bu yeterli değildir. Sosyal yapılar canlı ve değişkendir. Değişebilen, ama özü sarsılmayan iyi bir dengenin kurulabilmesi için, etnik/dini/yerel özelliklerin 'kişisel özgürlükler' bazında yeterince özgür (ama mikro-milliyetçilikler üretmeyecek şekilde bütünden izole edilmemeye dikkat edilen bir şekilde yaşadığı), 'Azami Milliyetçilik'in de bütünü taşıyacak sağlamlığa sahip olup bunu milli eğitimle sürekli yeniden üretebileceği bir ekonomiden bahsetmek zorundayız.
Bu ekonomi; büyük eşitsizlikler üretmekten kaçınan, eşitsizlikleri ve sorunları, etnik/dini kimlikler üzerinden değil, sosyo-ekonomik kimlikler üzerinden konuşan neo-liberal karşıtı bir ekonomi olmak zorundadır.
Zenginliğin ve fakirliğin bölgeleştirilmesi ve bunun etnik dille ifadesi tehlikesine, bilinçli bir şekilde karşı duran sosyal politikalar başarılı olabilirler. Buna uygun başarılı bir siyasi yapının restorasyonu ve sürdürülmesi, neoliberal politikalar/ekonomilerle mümkün olaMAz, çünkü neoliberal ekonomiler, radikal eşitsizlikler üreten ve ortak/kamusal/devlet faktörünü aradan çıkararak insanları cemaatlere/örgütlere/firmalara iten yapılardır. Ortak sosyal yapılar kurmayı zorlaştıran, en temel sosyal gereksinimleri bile özelleştirebilen yapılardır neoliberal yapılar ve toplumların içinde ufalanmalara neden olmaktadırlar. Sosyal devletin yeniden inşası, bu nedenle son derece önemlidir... Çünkü Sosyal devlet, aynı zamanda 'Azami Milliyetçiliği' de üretmekte, ortak paydaları güçlendirmektedir. Bu noktada -hele Türkiye gibi bir yerde-, sadece devletin dilinin kullanıldığı milli eğitimden de taviz verilemez, devletin başka dillerde eğitim olanağı sağlaması düşünülemez. Bu tür konular, 'Diğer kültürlerin araştırılması, öğrenilmesi' bazında üniversite dalları olabilirler, ama milli bir eğitim sisteminin tek dili olmak zorundadır.


(Yazı dizisi devam edecek)